delikanlılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
delikanlılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2014 Çarşamba

Delikanlı Muhafazakârın Nitelikli Hayat Problemi / tw+



[Televizyonda bir evlilik programına katılan muhafazakâr gencin, tanıştığı kızı “gerekli şekilde” gezdirememesi üzerine vaki olan, muhafazakâr erkeklerin “nitelikli zaman geçirmeyi bilmedikleri” veya “kızlarla zaman geçirmeyi bilmedikleri” şikâyetlerine dair]

Aferin delikanlıya harbi muhafazakârmış. Nitelik isteyen at pazarına gitsin. Nitelikten öleceğiz zaten bu gidişle. Müslümanın derdi de nitelikli yaşamak zaten... Gerçi harbi muhafazakârın evlenme programında ne işi var, değil mi? Bu soru kadük değil, muhafazakârlık kadük hale geldi.

Konuyu doğru tayin etmek lazım, konu bir kültür krizi konusu, farklı inançlara dayanan, farklı bir ahlâk anlayışı olan bir dünyanın hâkim hale gelmesiyle birlikte, insanların hayat tarzlarını da belirler hale gelmesi sözkonusu. Etki altında kalıyoruz, zihniyetimiz yavaş yavaş değişiyor, önceden yadırgadığımız pek çok şeyi kanıksamaya, benimsemeye başlıyoruz. Hayatımız değiştikçe inancımızın da değişmesi gibi bir tehlike karşısındayız. İnancınız hayat tarzınızı belirleyemiyorsa, hayat tarzınızın inancınızı etkilemesi ihtimali ortaya çakıyor. Batı dünyasının gündelik pratikleri çok farklı bir varlık telakkisine dayanıyor ve hedefleri dinimizin bize gösterdiği hedeflerden farklı, geleneksel değerlerimizin işaret ettiği değerlerden de farklı. Batılı hayat tarzı her alanı istila ettikçe, değerlerinize yer bulamamaya başlıyorsunuz. Bu istila boşluk bırakmıyor ve eskiden yaşadığınız gibi yaşama imkânınız kalmıyor. Eskiye dönmek mümkün değil, ama yeniye teslim olmak da yok oluşa giden bir yolun başlangıcını temsil ediyor. Kısacası bir açmaz karşısındayız: geleneksel formlar modern hayat içinde sürdürülemiyor, modern formlar ise bizi değerlerimizden uzaklaştırıyor. Bu tablonun mevzuumuza bakan yönü şu: geleneksel formlar içinde kız ve erkeğin birlikte zaman geçirmesi ile alakalı fazla kalıp yok. Mevcut gündelik hayat pratikleri ise ağırlıklı olarak modern hayatın ürünleri.

Konunun hayati bir ehemmiyet taşıması hem kadın-erkek ilişkileri gibi netameli bir bahse dâhil olmasından, hem de aile gibi cemiyetin temel taşı olan bir kurumla alakalı olmasından kaynaklanıyor. Geçmişte mesele olmayan şeyler bugün mesele haline geliyor, geçmişin ihtiyaçları için bulunmuş çözümler bugün işe yaramıyor, bugün mevcut hazır çözümler ise bambaşka bir dünyaya ait. Görücü usulüyle evlenmek –en azından bazı kesimlerde- giderek zorlaşıyor. İnsanlar eskiye göre birbirlerinden daha farklı, bir zamanlar karakterleri ne kadar farklı da olsa bile, herkes aşağı yukarı birbirine benziyordu; meselâ “farklı müzik zevkleri” diye bir konu yoktu, bugün rastgele seçeceğiniz birinin, uyuşabileceğiniz, anlaşabileceğiniz biri olup olmadığını, tanımadan kestirmek mümkün değil. Gelgelelim bu “problemin” bir çözümü de yok ortada, yeni insanlarla tanışmanın “yeni ama yerli” bir şekli de bulunmuyor. Diğer taraftan Batılı hayat giderek yayılırken, kendini muhafazakâr sayanlar arasında daha çok kişi bunu benimsemeye, tabii karşılamaya başlıyor. Böylece bahsi geçen meselenin bir çözüme kavuşturulması da giderek zorlaşıyor, Batılı gibi yaşamayı mesele görmeyen, hatta olumlu karşılayan, bir dava gibi savunup buna uymayanlardan hesap sormaya kalkan bir zihniyet konuya bir çare bulabilir mi? Belki de bir çare bulunsa, bunun karşısına dikilecekler… Bu durumda “bu neyin muhafazakârlığıdır” diye sormak gerekiyor.

Meselenin kızlar ve erkekler için ayrı yönleri sözkonusu edilebilir. “Kızlar şöyle, erkekler böyle” gibi genellemelerden de kaçınmakta fayda var, farklı tiplerde insanlar her iki cins arasında da olabilir. Ancak daha ziyade göze batan durum, kadınların modern hayata daha rahat ve hızlı adapte olmaları ve erkeklerin nisbeten “uyumsuz” kalmaları. Bunu söylerken, “fazla uyumlu” erkeklerin dikkat çekmiyor olmalarından kaynaklanabilecek bir hatalı veya yetersiz gözlem ihtimalini de göz ardı etmemek gerek, zira muhafazakâr erkeklerin çoğunun muhafazakâr oldukları, ortada başörtüsü gibi bir alamet olmadığı için, fark edilmiyor ve dolayısıyla örnek de teşkil etmemiş oluyorlar. Bu elbette bir anlamda vahametin katmerlisi, fark edilecek kadar bile bir vasfın ortada kalmadığı söylenebilir. İşbu dikkat etmek gereken noktaları bir tarafa bırakacak olursak, manzara begayet sosyalleşmiş muhafazakâr kızlarla, asosyal muhafazakâr erkekler arasındaki bir niza halini alıyor. Asosyallik, uyumsuzluk, farklı hayat tarzları arasında kalıp bocalamak çok da methedilecek vasıflar olmayabilir, ama yine de meselenin kültür krizi cihetini düşününce, metropole adapte olamamış bir iki genç problemin çok küçük bir kısmı. Hatta aksine durum kısmen olumlu bile sayılabilir, adapte olabilmek daha tehlikeli, uyumsuzluktan bir çözüm çıkma ihtimali olabilir ama kendini modernitenin akışına bırakmak çıkışı olmayan bir yol.

Pekeyi nedir bu kızçelerin derdi? Erkekler ilişkilerde beklenen rolleri oynayamıyor. Bu acaba erkeklerin beceriksizliğinden, özensizliğinden, odunluğundan mı kaynaklanıyor –en azından sadece bunlardan mı kaynaklanıyor- yoksa beklenen rollerde bir hata mı var, oyunun kendisi ve kızların beklentilerinde mi, bir hata var? Konudan bahsederken kullanılan kavramlara bakarak söyleyebiliriz ki, beklenti modern hayata, dolayısıyla Batı’ya uyum sağlayabilmekle alakalı. Peki muhafazakârlık deyince bunun tersi olması gerekmiyor muydu? Tesettür “kaçıp göçmenin değil, muaşeretin adâbı ve lâzımesi”, eyvallah; ama bu bağlamda sınırların doğru çekilmesi gerekiyor. Kızlı erkekli gruplar, gezip tozmalar, çıkmalar, belli bir sınıra kadar makul karşılanabilir, hatta bugün için olmaması mümkün değil ve hatta olmaması halinde beklemediğiniz problemlerle de karşılaşabilirsiniz. Ama diğer taraftan sınırlarınız, tarzınız, üslubunuz belli ve net değilse, herkes ne yapıyorsa aynısını yapıyorsanız, ecnebilerin sürüklendikleri noktalara sürüklenmek de beklenebilecek bir netice. Diğer taraftan kız-erkek ilişkileri dışında da, zaman geçirmek kavramı üzerinde düşünmek gerekiyor. Madem Müslüman bu dünyanın “üç günlük” bir dünya olduğunun farkındadır, hayat tarzı da bunu hedefleyen bir istikamette akmalıdır. Hiç olmazsa aksini savunmamalıdır. Güzel giyinmek, havalı cafélere gidip egzotik bir şeyler içmek, o sergi senin, bu konser benim dolaşarak ve daha bir takım aklımın ermediği şeyler yaparak hayatın tadını çıkarmak savunulması ve uymayanlara hesap sorulması gereken bir hedef olmamalıdır.

Aile kurmakla ‘quality lifestyle activities’i özdeşleştiriyorsanız muhafazakârlıktan bahsetmeyelim mümkünse. Dışarı aktivitesi, nitelikli "zaman geçirme" ve bunlarla ortak bir bağlamda ele alınan "kültürel aktivite", bunlar modern hayatın dayatmaları. "İyi yaşa, kendini gerçekleştir, imkanlarını kullan, dünyanın tadını çıkar, kaliteli bir ömür geçir", bu modernitenin burnumuza dayadığı bir hedef, "gerçek aşk" ve "doğru kişi" konseptleri gibi. Bunu bir dava haline getirmek ve uymayanı küçümsemek modern bakış açısı. Zaman geçirmek zaman geçirmektir, niteliklisi olmaz. Olsa ne olur, olmasa ne olur? Adam –mesela- at pazarında nargile tüttürmeyi bilse çocuğu da hayata daha mı güzel katacak? Bowlinge gitseler daha mı nitelikli yaşamış olacaklardı? Neye ne faydası olacaktı? Bizim köyün lafı bile -bu durumda- mantıklı oluyor: "aşa mı gatçeñ, mala mı yedirceñ?"

Çay ocağı ahalisi daha iyi Müslüman olabilir veya olmayabilir, konu bu değil. "Kıza kibar davran, gönlünü al vb" demekle "nitelikli zaman geçirmek" bambaşka şeyler; önem vermekle, itina göstermekle alakası yok bunun, çocukların nasıl kıvrandıklarını bilseydiniz böyle düşünmezdiniz, farklı bir kültür çevresiyle karşılaşınca bocalamak sözkonusu. Muhafazakâr delikanlılar, -sözüm meclisten dışarı- at pazarı tayfası hariç konunun dışında kalıyorlar çok zaman. Kızlar genellikle daha açık ve beklenti çıtaları da nisbeten yüksekte duruyor. Delikanlılar genellikle şoka giriyorlar karşılaşınca ya da mesela kıza gazel yazmaya çalışıyor ve "komik" oluyor. "Default" muhafazakar delikanlı bir kıza ancak evlenme niyetiyle yaklaşır. Bu da "tecrübe yetersizliği" demek. Yani kızlarla nasıl zaman geçirileceğinin bilinmemesi gayet normal. Bunu bu kadar dert etmek problemli bir tavır ve de "davamıza" ters bir durum. Eyvallah kız kısmı nazlatılmak ister, buna itiraza cesaret edebilecek bir er kişi de olmasa gerek, lakin iş bunu aşıyor. Farklı dünyalar var ortada ve en azından kimsenin sizin “nitelikli” dünyanızın kurallarına göre yaşamak gibi bir mecburiyeti yok. Ha, eğer muhatabınız sizin dünyanıza özenen biriyse, netice alırsınız –maalesef- endişe etmeyin, sabredin.

Önceki nesil farklı bir nesildi, had safhada uyumsuzluktan, had safhada uyuma hızlı bir geçiş yaptı. Uyumsuzluğumuzu dünyaya kafa tutmak sanıyorduk ve kültür konuları ile din konuları arasındaki alakanın farkında değildik. Filmlerde gördüğümüz hayat yavaş yavaş bizi sarmaya başladı, kendimizi kaptırdık ve ne olup bittiğini de fark etmedik. İdrak edemediğimiz kültür boşluğunu yabancı bir kültür doldurdu. Bir dönem aynı değerleri paylaştığımız insanlarla, karşı cinsten kişilerle nasıl bir araya geleceğimizi bilemiyorduk. Sonraki nesle ait olmakla birlikte, eski neslin alışkanlıklarını yansıtan, nadir bir vak’a misal gösterilebilir: başörtülü bir öğrencim bana sınıf temsilcisini şikâyete gelmişti, sınıf temsilcisi mescid ashabından bir delikanlı. Kıza gayet normal bir konuda bir şeyler söylemiş, 300 kişilik anfide. Kızın şikayeti: "benimle ne hakla muhatap olur!". O zaman bunlar nasıl evlenecek, nasıl hayat kuracaklar diye dertleniyordum. Bizim zamanımızdaki eli sopalı kızları mumla arıyoruz şimdi, savrulup gidenler oldu, öğrencilik günlerimizden çok sonra, öğrencilik zamanlarımızda kimseyi, hele de dindar erkekleri yanlarına yanaştırmayan “bacılarımızın” kel alaka insanlarla evlendiklerini duyduk. Mesele yedi yıldızlı otellerde “İslamî lüks” yaşayan yeşil sermayedarlardan, “Muslim Lifestyle” veya “Âlâ” gibi dergilerden ibaret değil, insanların gündelik, mütevazı hayatlarına kadar devam eden meseleler var ortada. Üstelik yanlış yapmak zaten sıkıntıyken, bir de yanlışı savunmak var; tamam metal de dinledik, AVM'ye de gidiyoruz da, “life quality” tribine bari girmesek… Arızalı bir nesiliz, bizden öncekiler bile cıvıttı, kendimizi toplamazsak bizden sonrakiler, Allah muhafaza... Filmlerde görüp yadırgadığımız, mânâ veremediğimiz şeyler birer ikişer hayatımıza giriyor, yarın on üç yaşındaki kızınız, bir delikanlının elinden tutup eve getirse ve “ben bununla çıkacağım” dese ne yapacaksınız? “Hiç olmazsa tanıştırma zahmetine girdi” diye teselli mi bulacaksınız, yoksa ellerinizi başınızın arasına alıp kara kara düşünecek misiniz?

Zaman değerlendirme kültürü, evlilik, kadın erkek ilişkileri, önemli ve zor konular, kolay çözümü maalesef yok. Modern alışkanlıkların "yeşil" versiyonlarını üretmek gibi aldatıcı bir "çözüm" uygulanıyor genelde. Ürettiğimiz çözümler hafızların mezuniyet “party”si verip Kur'an'ın ilk sayfalarından pasta yapması tadında ve çözümden çok meselenin bir parçasını teşkil ediyor. Konuyu bir şuur haline getirip gerçek çözümler aramak gerekiyor. İşin fıkhından başlayıp adım adım kültürel boyutunu inşa etmek gerekiyor, ama vaziyete bakılırsa bu konuda bir mutabakat da yok ortada. Muhafazakar gençler kızlarla zaman geçirmeyi bilmiyorlarmış (otuz sene önce olsa, bu takdir ifadesi olurdu, şimdi dert olmuş). Gizli nikâh kıyıp sıkılınca boşayan abilerinizden ders alaydınız ya, eşşek sıpaları (!). Muhafaza edecek pek ortak bir değerimiz kalmamış, herkes başka şeylerden şikâyet ediyor; n'ayrı dünyaların muhafazakârıyız galiba...

-------------------------------------------
Konuyla alakalı diğer yazılar:

Nüshası Bulunmayan Bir Eser


Din kültürsüzlüğü: kapalı bacılar ve türbansız kardeşler / tw


Bir Videonun Düşündürdükleri


tesettür


biner mi binmez mi?


Baş sıkıntısı


Abi O Bir Kubbe...

-------------------------------------------


9 Haziran 2014 Pazartesi

Din kültürsüzlüğü: kapalı bacılar ve türbansız kardeşler / tw


kimine göre başörtüsü bir tür "masumiyet karinesi", kimi başörtülüleri "hizaya getirse" dünya kurtulacak sanıyor; ifrat ve tefrit... başörtülü birine bir şey deyince, kimi hemen başlıyor, "ama acılar, mağduriyetler vb". eyvallah da onunla bunun ne alakası var? bazısı da başörtülülerin hatalarını tespit radarına dönüşmüş, elinden gelse kızgın maşayla dövecek hepsini...

makarayı başa sarıp temel kavramları hatırlamak gerekiyor, başörtüsü kelimesini unutun. tesettür diye bir şey var(dı), erkek ve kadın için..

arkadaş erkek, kız olsa başörtülü olurdu, o cinsten bir erkek. face'e bir fotoğraf koymuş: bir kızla birlikte (konu bu değil, ama kız açık) arkadaş resimde elini kızın beline dolamış. bu arkadaş kız olsa ve başörtülü olsa tefe koyar millet, ama erkek ve kimse fark etmiyor. adam "türbanlı" bir adam, ama kimse onun "türbanlı adam" olduğunu fark etmiyor, dolayısıyla örnek teşkil edemiyor, kimse eleştirmiyor. kızı da, fotoğrafı da bırak bir yana; "tesettürlü erkek" sokağa çıkınca "tesettürlü" olduğu anlaşılmıyor, buradan mı başlasak lafa?

sakal yok hadi, bıyık da yok. yırtık kot. sakal olmayaydı belki de, kirli sakal, ama harbiden kirli, yaylanarak yürüyor, uluorta "uluorta" konuşuyor, arkadaşına el şakası yapıyor vs vs, ama ney kursundan geliyor, cengaver; buyur buradan yak...

din etrafında bir kültür hâlesi ile yaşanıyor, hayatın olduğu yerde kültür de vardır, kültürden soyutlanmış "salt din" göremezsiniz. din size belirli esaslar verir, bazısı teferruatlı olsa da, bazısı soyut prensipler halindedir, hayata geçirecek formülü siz bulursunuz. kültürü içinde dini bozmadan taşımaya yarayan bir kap gibi düşünelim, her kapta her esas taşınamaz. içinde yaşadığınız kültür, benimsediğiniz dinle çelişiyorsa, dini sağa sola çekmeye başlıyorsunuz; hayat tarzınız dininiz haline geliyor. erkek ya da kadın, batılı gibi yaşamaya başladığınızda, din ortada savunmasız kalmış oluyor.

ideal durumda, hayat tarzınıza bakan birinin hangi dinden, hangi milletten olduğunu dışarıdan bakmakla söyleyebilmesi lazım. kılık kıyafet, hal ve tavır, adap erkan gibi kavramlar da bu cümleye dahil. "namazımı da kılarım ecnebiler ne yapıyorsa da yaparım" yok. madem sen bu değerleri benimsiyorsun, bunlar hayatının temeli, o zaman hayatını bunların üzerine kurmaya gayret edeceksin.

başıma eşarp bağlarsam ne istersem yaparım anlayışı ne kadar vahimse, bunun erkeklerdeki karşılığı da o kadar vahim, belki de daha çok… onu hasbelkader bir eşarp bağlıyor bir yerlere, seni ne bağlıyor? onu hiç olmazsa sorgulayacak kadar teşhis edebiliyorum, seni? halinden tavrından, şeklinden şemalinden, hiçbir şeyinden anlaşılmıyor, müslüman mısın, katolik misin, ateist misin, nesin? o kızın başörtülü olduğu için yapamayacağı şeyler var ya, tipinden müslüman olduğun anlaşılmıyor diye, sana serbest olmuyor...

nefs herkeste var da, "efkarı" koyvermemek lazım. tipimiz müsait değil diye "eksik kaldığımız" işler içimizde ukde olmasın...


allah halimizi ahirimizi hayreylesin

27 Ocak 2013 Pazar

Nüshası Bulunmayan Bir Eser

Delikanlılığın kitabından hep bahsedilir de, kitabı gören yoktur hiç. Zira bir nevi şövalye kodu gibi, yazılı olmayan bir kurallar manzumesi, daha doğrusu bir davranış kalıbıdır kendisi. Görerek ve yaşayarak öğrenilir, nesilden nesle aktarılır. Son zamanlarda bu aktarma işinin sekteye uğramış görünmesine bakarak, belki de artık gerçekten delikanlılığın kitabını yazma zamanının geldiği düşünülebilir. Ve lakin “aşk kağıda yazılmıyor” fehvasınca, müşkil bir vazife bu.

Delikanlı kimin nesidir, anlamak için, evvela içinde yaşadığı çevre hakkında malumat sahibi olmak lazım. Başka misaller de bulunabilir belki, ama teferruata girmeden, kahramanımızın hayat sahasının mahalle olduğunu söyleyebiliriz. Mahalle insanların bir arada yaşadıkları bir yerdir. Bir arada yaşamak, bir kısım Homo Sapiens bedenlerinin, uzayda birbirine yakın belirli koordinatlarda bulunmasından fazla bir şeydir. Bir arada yaşayanlar bir uzviyeti paylaşırlar, ortak bir benlikleri, ortak kimlikleri vardır. Bir uzviyet teşkil etmek demek, bir işbölümü ve bir hiyerarşinin sözkonusu olması demektir. Nasıl mahalle sokaklara, sokaklar evlere ayrılıyorsa ve sözkonusu bütünün çarşısı, camisi, çeşmesi gibi kısımları varsa, ahali de bir kökten çıkıp dallanarak bölünen, ama bir gövdede birleşen bir ağaç gibi; bir uçlarından ayrılan, diğer uçlarından birleşen bir yapı teşkil ederler; analojinin dibini delmeden lafı bağlayalım, birbirinden bağımsız ferdiyetler yoktur, kişiler belirli vazifeler ve rollerle birbirine düğümlenmiş vaziyettedir. Kimse sadece kendisi için yaşamaz, insanlar birbirleri için yaşarlar, iç içe geçmiş haklar ve vazifeler sözkonusudur. İşte delikanlının diyarı burasıdır.

Türk Töresi’nin iki esası sıra ve saygıdır denir, burada sırayı herkesin bir yerinin olması ve saygıyı da herkesin mevkiine uygun davranması şeklinde anlamak münasiptir. Kimin büyük, kimin küçük olduğu bellidir; haliyle sözün kime, suyun kime düştüğü de bellidir. Yaşlılar, gençler, çocuklar, kadınlar ve erkekler için belirli roller bulunmaktadır. Rolüne uygun davrananlar kabul görür, aksi davrananlar “hayırsız” kabul edilir. Ana babanın da, evladın da, gelinin-damadın da hayırlısı makbuldür. İşbu skalada genç erkekler kısmına düşüyorsanız ve hayırlı bir insan iseniz, namınız delikanlıdır. Nam deyince kafamız karışmasın, ahir zamanda delikanlılık ve külhanbeyliği tefrik edilemiyor, vurup kırmaktan bahsetmediğimiz gibi, şöhretten de bahsetmiyoruz. Kısa keselim, aydın abası olsun: hani seng-i musallâda sual olunur, “nasıl bilirsiniz” diye, işte ahali sizi nasıl biliyorsa, namınız odur. Malum meseldir, at ölür meydan kalır…

Neye benzer diye şöyle bir tepeden tırnağa süzecek olursak, evvela halinden tavrından anlaşılır; af buyrun, öyle zibidi, yavşak, yılışık heriften delikanlı falan olmaz, binaenaleyh ciddidir, hürmetkârdır, ağır başlıdır, efendi adamdır. Zahiri gibi batını da düzgündür, karakter sahibidir, ahlâklıdır. Kimseye yan bakmaz, kalp kırmaz, kötü söz söylemez, hak yemez. Buraya kadarkiler aslında umumî vasıflardır, ammâ delikanlı hak yemediği gibi, yedirmez de. Yaşlıların, çocukların, kadınların gücünün yetmediği her iş delikanlının üstüne vazifedir. Yük taşınacaksa önden gider, yemek yenecekse arkadan gelir. Sözü yaşlılara, suyu da kadınlara ve çocuklara bırakır, yani şiarı feragattir.

Son yıllarda “mahallenin namusu” mevzuuyla alakalı olarak bir hayli bühtan edildi delikanlıya. Güya başkalarının işine karışan bir ceberrutmuş kendisi, zor kullanarak bireysel tercihlere müdahele ediyormuş, zorbaymış. Aslı astarı yok bütün bunların. Bir kere mahallenin kızı, “başkası” değildir. Mahallede kimse başkası değildir. Yeri gelir komşu amca kulağınızı burar, yeri gelir komşu teyzeden ensenize şaplağı yersiniz. Doğrunun-yanlışın ölçüsü bireysel değildir, zaten birey diye bir şey de yoktur. Elhamdülillah müslümanız, örfümüz, âdetimiz bellidir; her işin de bir yolu yordamı vardır. Nasıl ki elalemin teorisinde, “özgür” yaşamak isteyen bir “birey” kurgulanıyorsa, “kendini gerçekleştirmenin” ve “benlik saygısının” yolunun “bağımsızlıktan” geçtiği kabul ediliyorsa, bunların ihlaline rıza gösterecek bir kişi tasavvur edilemiyorsa, bizim mahallede de kendini rezil etmeye rıza gösterecek birinin olacağı düşünülemiyor. Hamdolsun, ipten kazıktan kurtulmuş değiliz, hepimiz birbirimize bağlıyız. Bağsız kösteksiz iş görmeyiz, elin herifi kızla üç dört-gün gezecek, gazoz içecek, sonra çekip gidecek, var mı öyle dava? Edepsiz gidince, kıza ne olacak, düşünen var mı? Kızı mağdur etmek istemiyorsa, usulüyle gelir ister kızı. Vermezlerse ne olur? İşte orası zurnanın zırt dediği yerdir, birader; karar kıza aittir, yerini yurdunu değil de sevdasını seçerse, kaçar gider; yahut dizini kırıp oturur. İki kilo felsefe yaptık yine, bütün bunların delikanlıyla ne alakası var? Alakası şudur efendim: iki küfe odunu sırtlamakla, kızı rahatsız eden iti kopuğu sepetlemenin bir farkı yoktur. Olay bu “bağlamda” cereyan etmektedir.
E, sen şimdi diyeceksin ki, mahalle mi kaldı? Delikanlı kaldı mı da?
Sahi ne kaldı?