inkılapçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inkılapçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2016 Pazartesi

Denize kimi döktüydük ki? / tw


neyden kurtulduğumuza dair ortak bir fikrimiz yok ki ortak kutlayalım
ezan susmasın diye verilen bir mücadele miydi, başarıya ulaşan, ezanı susturabilme hakkının kazanılması için miydi?
millî mücadelenin neticesi latin harflerinin kazanılması mı, arap harflerinin kaybedilmesi mi?
işgalcilerin türkiye'den kovulmasının ne anlama geldiğinde anlaşabilmek için önce türkiye'den ne anladığımızda anlaşmamız lazım...
bence ortada kutlanacak bir şey var, ama gündoğdu meydanında toplananların kutladığı benim kutlayacağım şey değil.
9 eylül kutlanacak bir şey değil demiyorum, anlamıyor musun? gündoğdu'da kutlanan işgalin bitmesinden ibaret değil diyorum
9 eylül'den sonra meclis-i mebusan istanbul'a taşınıp "halife-i ruy-i zemin efendimiz"e biat etse ve rejim değişmese, reformlar olmasaydı
bu senaryo gündoğdudaki kalabalık için hâlâ kutlamaya değer bir manzara olur muydu?
kimine göre 9 eylül chp türkiyesine yol açtığı için, kimine göre ise chp türkiyesine rağmen güzel. ortak fikir var mı ki ortak kutlansın?
1908 öncesi türkiye nedir? şark meselesinin başımıza patlamak üzere olduğu, fırtınanın eşiğinde olduğumuz bir dönem mi? bunu kimse istemez.
dil devrimi saçmalığının yapılmadığı bir dönem mi? bunu niye istemelim?
1918'de mağluptuk, felaket başımızda patlamıştı. sonra işgal geldi. sonra gitti. 1922'de, 1918'e döndük.
1922 türkiyesi 1918 türkiyesinden daha muzaffer bir türkiye değil.
savaştan mağlup çıktığımızı algılayamadığımız için 90 senedir hayal aleminde yaşıyoruz.
savaştan mağlup çıktığımız yetmiyormuş gibi, geçen dönemde hem kültürümüz, kimliğimiz darbe yedi, hem bir sürü nifak boy verdi
1918'de daha bağımsız olmak çok tuhaf bir fikir. lozan'da kapitülasyonlardan kurtulduk, tek artı budur belki de
biri kaybedilmiş, diğeri kazanılmış iki ayrı savaş yok, osmanlı ve türkiye diye iki ayrı devlet de yok...
osmanlı'dan kurtulmuş falan değiliz, osmanlı'nın kaldığı yerden devam ettik, sadece rejim değişti
osmanlı'nın bir sürü kurumundan "kurtulamadık", kötü alışkanlıklarından, zaaflarından... bir toplum kendisinden kurtulabilir mi kolayca?
kapitülasyonların kaldırılması bir başarıdır, ama hukukî kapitülasyonların kaldırılmasının hukukumuza malolduğunu da unutmamalı
osmanlı'dan cumhuriyet'e geçerken siyah bir tablo beyaza veya beyaz bir tablo siyaha dönmedi
cumhuriyet döneminde işlenen bir çok hatanın kökleri osmanlı'dan geliyor. başarıların da...
osmanlı ve cumhuriyet tamamen iki ayrı şeymiş gibi düşünmek aklî melekelerimizi zayıflatıyor
osmanlı'yı saadet asrı sananlar da cumhuriyet eğitiminin ürünleri, hatalı imalat, mantık aynı, yönü ters...
selçuklu, osmanlı ve cumhuriyet tek bir devlettir. rejim değiştirmekle devlet yıkılıp kurulmaz. bu saatte tartışamayacağım, kusura bakmayın
konu dağıldı, işin özeti: gündoğdu ahalisi yunanın denize dökülmesiyle birlikte daha bir sürü şeyi kutluyor,
o daha bir sürü şeyi ben kutlamıyorum, yunanın denize dökülmesini kutlayacaksam ayrı bir yerde kutlarım


25 Ağustos 2016 Perşembe

Alla Franca Laïcité



Fransızların İslamofobik hareketleri tarz olarak bizdeki laiklik uygulamalarına çok benziyor: dini yasaklarda devekuşu modeli. Plajda “burkini” (=haşema) giymeyi yasaklamakla “Radikal İslam” karşısında nasıl bir başarı kazanabilirsiniz ki? Birincisi bunlar radikal falan değil, bilakis Batı tarzı hayata az-çok adapte olmuş, ama bu arada bir takım İslamî değerlerden de vazgeçmemeye çalışan kişiler. Yani bu yasakla aslında ve sadece kendilerine en fazla yaklaşmış olan kişileri etkileyebiliyorlar. İkincisi bu insanları plajlara girmekten men etmek, “problemi” halının altına süpürmekten başka bir şey değil, siz görmediğinizde bu kişiler ortadan kaybolmuyorlar. Üçüncüsü bu tarz yasaklar radikal denen kesimleri besleyen hareketler. Akıl var, mantık var, ama görünüşe göre Fransızlarda pek yok galiba. Fransa yeni "tedbirler" düşünürken, Almanya kararsız, başörtüsünü yasaklasalar mı diye düşünüyorlar. Biri şunlara İslamiyeti bu şekilde baskı altına almaya çalışmanın Türkiye’de ne gibi neticeler verdiğini anlatsın lütfen.
Allah Fransızları bildiği gibi yapsın, biz yine Türkiye’ye dönelim. Şaka maka ilk defa bir konuda Batı'nın önündeyiz: başörtüsü yasağı. Gurur (!) duyalım. Türkiyedeki baskıcı hareketleri sadece Türkiye’de görmüş olsaydık, laiklik adına yapılanları bize has bir saçmalık sayabilirdik. Halbuki şimdi aynını Fransa’da, yani işin kaynağında da görüyoruz. Demek ki bu "o ideolojinin" doğal sonucu: Pozitivizm. Bizim Jöntürklerin Fransa merakı ve İttihatçıların “Garpçı” kanadının Fransız İhtilali hayalleri içinde yetişen gençler olduğu malumdur. Teknik konularda Almanlardan ne kadar fazla istifade etmişsek, sosyal konularda da Türk entelinin ana kaynağı Fransa. Auguste Comte kafası hâlâ üniversitelerimizde bir hayalet olarak yaşıyor (bkz: papyonlu bir pğöfesöğ). Anglosaksonların sekülarizm kelimesi yerine Fransızca laiklik kelimesinin seçilmesi de tesadüf değil elbet.
Diğer taraftan Britanya’ya baktığımızda -hani şu demokrasinin beşiği olan- Müslümanlar için Şeriat mahkemelerinin olduğunu görüyoruz. Bu varken başka misale gerek yok, ama bu günlerde İskoçya polis üniformasında başörtüsünü kabul etti, Fransızlara nazire yapar gibi. Britanya’da İslamofobi yok diyemeyiz elbette, ama neticede “The Continent” (=Kıta Avrupası)  ile Anglosakson dünyası arasında bir anlayış farkı görüyoruz.
Varmak istediğim nokta şu, madem Türkiye’de Jöntürklerle “Kalın Türkler” birbirini kesmeden yaşamak zorunda ve bir “Millî Mutabakat” havası yakalamış olduğumuz şu günlerde, bir zamanlar birilerinin can simidi gibi sarılmış olduğu “Ilımlı İslam” projesi de FETÖ ile birlikte -umarım- tarihin çöplüğüne atılmış bulunmakta, bir arada yaşama pratiğini güçlendirmek adına “Laik Kesim” bir “Ilımlı Laiklik” açılımı yapsa ya? Bakın Fransızlara ne kadar komik duruyorlar, sizce de öyle değil mi?

Bu arada “La Féteu” de Fransız devletine sızmaya çalışabilir, orada uygun bir alan varmış gibi duruyor.

20 Aralık 2014 Cumartesi

Ontolojik Muhalefet – Ak Parti ve MHP; HİF, İTC, CTF… / tw

- ‘mentionlardan’ kaynaklanan kopukluklar için özür dilerim. -

farklı bir ontolojik-epistemolojik-etik düzlemden gelen tenkidler çok etkili olmuyor, karşılık bulması için aynı algı evreninden gelmeli...
birbirimiz için başka bir boyuttan gelen anlaşılmayan dilde hologramik mesajlar gibiyiz, diyalog (!) vasatımız bu...
mhp'nin çözü(lü)m tenkidlerini akp'nin algılayabilmesinin önündeki en büyük engel mhp'nin akp algısı.
akp'yi realiteye değil ideolojik şablonlara göre davranmakla suçlarken kısmen haklılar, ama mhp de akp'yi kafasındaki şablona göre okuyor
ayrıca bu şablonlar arasında bu kadar fark olması hicran. bu iki zümre ortak bir mânâ alemine mensup olmalıydı...
defolabilirsin waldo.
aslında iki tarafa da, ortak bir zemini olması gereken zümreler şuursuzluk eseri olarak farklı zeminlere dağılmış
bu yüzden ortak bir dilleri yok ve birbirlerine ulaşamıyorlar. bugün biri yarın öteki gündem olabilir
ama bugünki konu şu: mhp'nin yaptığı akp politikalarının eleştirilmesi değil, ontolojik olarak akp'ye karşı çıkıyorlar
böyle davrandıkları için de tenkidleri akp için bir geçerlilik taşımıyor.
aynı şeyi akp de mhp için yapıyor, yani aslında farkları yok...
…
bu güzel bir şeymiş, ama bahsettiğim konu tam bununla ilgili değil. mesela eşitlik anlayışı olmayanı ayrımcılıkla suçlayamayız
bir fikrin sizin dünyanızda karşılığı yoksa, o fikre dayalı tenkidlerin de karşılığı olmayacaktır
…
ilk tenkit. hepsi aynı çorbanın suyu...
kaldı ki burada konu lider siyasi kadronun bir yerden talimat alıp almadığı, alıyorsa nereden aldığı değil
yıllarca msp'liler mhp'ye diş bileyip sola yanaştı diye karpuz deniyordu elemanlara, şimdi mhp'liler karpuz...
arada fikir farkları, fraksiyonlar, muhtelif sahalarda şuursuz vaziyetler olsa da batı'ya karşı bu ulke'yi savunan herkes >
> batıya karşı bu ülke'yi, bu milleti, bu dini savunan herkes tek bir taraftır, farklar talîdir, varoluşsal çelişki olamaz
iktidar partisiyle aynı tarafa düşmemek uğruna seküler tayfayla kamalistlerle aynı tarafa düşmeyi kabullenen milliyetçi olamaz
daha vahim şeyler de var, bazı milliyetçiler dindarlara dinci demeye başlamış, halbuki ülkücüler de "dindar" değil mi?
bir kısım dindar taifenin millet hakkındaki şuursuz tavırlarını tenkid ayrışey, kendinden tamamen ayrı görüp düşman olmak ayrı
bence hepsi birden daha tehlikeli. bir kısmı az biraz akıllı olsa, diğeri bu kadar başıboş kalmayacak, toplam tablo vahim
diğer taraftan başbakanın ülkücülerle bir ileri iki geri ilişkisinde çok samimi durduğunu düşünmesem de,
namaz kılmayı bilmezler meselesi abartılmıştı
neyse sonuç olarak selametçilerin saçmalamasına alışkınız zaten de milliyetçilerin giderek daha şuursuz olması ağır geliyor
selametçilerin milliyetçilere nefreti yeni bir şey değil. buna rağmen selametçilere düşman olman gerekmez, kendi şuursuzluğu
kaldı ki burada iki siyasi ekip arasındaki geçimsizlikten bahsetmiyorum, temel değerler referanslar konusunda farklar var
bunun olmaması gerek, milliyetçiler islamcıları anlayamayacak raddede dinden kopuk olamaz
çok saygı duyduğum insanlardan bile makul şeyler duyamaz, okuyamaz oldum...
ama mesela iskender öksüz son zamanlarda akıl erdiremediğim kişilerden biri, geçenlerde ulusalcılarla milliyetçiler arasında >
çok fark olmadığını yazıyordu, "onlar da batı kültürünü seçmişler, o kadar da olsun" gibi bir ifadesi geçiyordu
batı kültürüyle milliyetçiliğin ne alakası var?
islam'ı temel referans almamak, seküler fikirlere meyletmek, batı kültürünü, değerlerini, felsefesini benimsemek,
bunlar milliyetçilikle bağdaşmayan tavırlar.
keza islamcıların hatalı fikirlerini, politikalarını tenkitle yetinmeyip kategorik olarak dışlamak, hele de araya >
"dincilik" yaftasını koyarak bir sınır çizgisi çekmek, devleti 1923'ten başlatmak, kemalist politikaları savunmak...
bunlar milliyetçilikle örtüşmeyen şuursuz hareketler, buna kızıyorum ben.
yoksa elbette islamcıların eleştirilecek çok tarafı var
…
tartışılır, ama ilginç bir bakış açısı. akp kafa olarak itilafçılara yakın, ama geleneğin devamı demek zor
itc-chp-ietö gibi bir devamlılık itilafçı cephede görülmüyor, daha ziyade itc vs tepki diye kurgulamak lazım
sf-tf-dp-ap-anap-akp bir çizgi sayılabilir, ama itilafçı karakter çok ön planda değil bu çizgide
sadece zihniyet benziyor diye devam diyemezsin, kurumsal süreklilik de olması lazım
misal ordudaki darbeleri harbiyeye bağlarsın, ama yeniçerilere bağlayamazsın
iddia edilen ergenekon terör örgütü ;)
itc tarafından kurumsal devamlılığı sürekli sekteye uğratılan, ama her fırsatta zuhur eden bir muhalefet hareketi var
dp'den sonra bu hareket üçe bölündü, msp ve mhp ayrı birer kol olarak devam etti
msp kolunda zihniyet olarak itilaf çizgisinin sürdüğü söylenebilir, ama tam açıklayıcı değil
islamcılarla türkçülerin birbirlerini ontolojik olarak farklı şeyler olarak görmeleri vahim bir şey
bugünki hükumet çizgisini oluşturan bileşenlerin içinde itilaf kafası azınlıkta kalır ve mhp ile bir çok ortak değeri var
ortada ortak bir zemin olması lazım
chp itc'dir, aynı ekip. sadece a takımı tasfiye oldu, mesuliyeti bunlara yıkıp isimlerini değiştirdiler, yola devam ettiler
bu kadar askeri darbeyi yapan kimdi? bürokrasinin her tarafında kadrolaşan? vs vs
jöntürk dayatmalarına karşı anadolu fırsat buldukça karşı çıktı, dp mesela...
islamcılar efgani çizgisinden ibaret değil, ortalama anadolu insanı çoğu. cemaatler, tarikatler vb
bu çizgiyle mhp arasında varoluşsal bir fark yoktur, mhp de aynı kaynaktan gelir. islam davası- türkiye davası vs
siyasi kadro fikriyat sosyolojik taban bunların hepsini ayrı ayrı ele almak lazım
akp deyip işin içinden çıktığın zaman sap saman ot kök taş çakıl hepsi birden harman oluyor
akp'yi bir tür koalisyon gibi düşün, hayır da şer de bir arada. çözülmesine muhalefet fırsat vermiyor...
ihlas cemaatiyle eski irancıları bir kefeye koyarsan yapacağın analizden bir cacık olmaz
hükumetin vahim icraatlerinde milliyetçiler de vebal altında, süreçleri doğru yönetmeye yaklaşamadılar bile,
nerede saf tutacaklarını şaşırdılar. şuursuz akıncılar farkında olmasa da ülkücülük de islam davasına dahil
akıncıların kafası basmıyor ülkücüleri dışlıyor diye ülkücüler de aynı şeyi yapamaz, ülkücü bilir ki hepsi özde birdir
ama muhatapları işi bozuyordur vs.
milliyetçiler ise bunlarla bir görünmektense seküler tayfayla bir görünmeyi tercih ettiler, hükumete karşı olsun da...
bu yüzden hükumetin alternatifi de kalmadı, ikaz edildiğinde anlayacak hali de kalmadı, insanlar da etrafından ayrılamadı
…
yeni kadroda itc'den müdevver olmayan kaç kişi vardı ki? aynı ekip, bir kısmı bir kısmını tasfiye etti, yola devam ettiler
…
dümdüz akp itilafçı dediğin zaman kayınpederimi alıyorsun te cemaleddin efganiye kadar bağlıyorsun,
ne alakası var, köylü, çoban, tornacı, müslüman, bildiğin anadolu ahalisi adam...
hasbelkader erbakan islam dedi diye peşine düşen insanları, orduya darbeye bilmem kime karşı akp'yi destekleyen insanları,
alakasız bir sürü kişiyi itilafçı yaparsın, sosyolojik tabanı dikkate almazsan.
babam bile akp'ye oy verdi, niye diye düşünmüyor kimse, dumanlı kafadan analizlere devam...
…
mustafa kemal, ismet, celal beyler mesela; bunlar neci?
birbirlerini yediler, vuran da vurulan da ittihatçı
itc'nin tek bir çizgisi yoktu, üç tarz-ı siyasetin üçü de dahildi, ama hangi ekip başa geldiyse onun çizgisi öne çıktı
enver bey varken türkçülük öne çıkıyordu, ama garpçılar da islamcılar da ittihatçıydı
kemal ve ismet beyler, üç tarz-ı siyaseti bir buçuğa indirdiler.
itc için belirleyici olan türkçülük değil, komitacılık. ayrıca mensupları arasında islamcı ve türkçüler olmakla birlikte,
jöntürkleri taşıyıcısı rolünü ifa etti itc-chf. türkçüler-islamcılar parantez olarak kaldı
öncesi sonrası var mı? cihan harbinden evvel hepsi teşkilata kaydolmadı mı bunların?
bürokraside yerleştirdikleri adamlar itc kökenli kişiler. asacakları hocaları seçerken bile itc'li mi değil mi diye baktılar
detaylara takılıyorsunuz, abdülaziz han'ın hal' ve katlinden 27 nisan e-muhtırasına kadar sürekli bir çizgi var
bunun ideolojik-sosyolojik tezahürü jöntürk sınıfı. siyasi yapılanması da komita kafasıyla memleketi idare eden oligarşi
adına ittihat deyince çok güceniyorsanız sepet diyelim, zurna diyelim, ne isterseniz...
sudanlı musa da itc mensubuydu, ama bu neticeyi değiştirmiyor :)
…
mhp'nin nadir doğru tavır gösterdiği hadiseler var, ama genel tavır bu değil
akp'nin hatası yok demiyorum, hükumeti savunacak olsam başta gider oy verirdim... ama akp politikalarını eleştirmek başka,
arada varoluşsal çelişki varmış gibi görmek başka. 5-6 senedir partiler parti olmaktan çıktı, cepheler oluştu
cepheleşmenin oluşması ayrı bir faciaydı, ama mhp'nin aldığı pozisyon mhp'ye yakışmıyor
akp'liler ne kadar saçmalasa da mhp aynı duruma düşemez. dava ortak, ama bunlar yanlış savunuyorlar demek başka şey
olaya bunlar zaten hain diyerek girmek bambaşka bir şey. mhp'nin tavrı akp'nin desteğini genişletti...
mhp'nin kalesi denen orta anadolu'nun bile akp'ye geçmesi hiç mi uyarıcı olmaz?
ülkücülerin bütün değerlerine değil, bir kısmına saldırıyorlar. milliyetçiler basiretli davransa bunu boşa çıkarabilirdi
ama istisnalar hariç, milliyetçiler chp ile bir ağızdan konuşuyor hayli zamandır
bunlar hep algıda seçicilik. akp'yi okumak için kullanılan şablondan kaynaklanıyor, tablonun tamamı değil...
akp'nin nasıl bir karma olduğunu görmek lazım, sapı samanı ayırıp eleştirirken nokta atışı yapmak lazım
milliyetçilik deyince herkes başka bir şey anlıyor, sen derdini anlatamazsan, adam hayalindeki zihniyet hakkında konuşur...
türkiye 1923'te kurulmadı, milliyetçilerin kemalistlerle işi olmaz, milliyetçiler darbecileri savunamaz, milliyetçiler seküler olamaz...
hükumetin vahim hataları var, ama milliyetçilerin eleştirilerinin iktidar partisi yönetimine, destekleyen entelektüellere ve halk tabanına >
ulaşabilmesi için, önce arada ontolojik çelişki varmış havasının ortadan kaldırılması lazım,
farklı değer kümelerine mensupmuş gibi yapılan eleştirilerin hiçbir karşılığı olamaz,
adamları savundukları değerlerden yola çıkarak eleştirmeniz lazım. değerler farklıysa neyin eleştirisi?
bu arada, başbakanın ayağının altında ne var bilmiyorum, ama asabiyyenin her türlüsü milliyetçilerin ayağı altındadır
milliyetçiler adına konuşanları eleştirince, bundan hükumeti savunuyoruz manası çıkmasın...
[algı ve semantik yapı üzerinde çalışma derdi] siyasi kadrolarda olmayabilir de, etraflarında bol miktarda entelektüel, akademisyen var...
akp ve mhp'nin ortak davası islam davasıdır. akp bunu yanlış bir yoldan gerçekleştirmeye çalıştığı için hatalı
mhp ise ortada islam davası diye bir şey yokmuş gibi davranıyor. türkiye'ye sonradan dayatılan değerleri (!) savunmaya kalkıyor
2007 seçimlerinde mhp, chp ile koalisyon yapacak söylentileri çıktığında, mhp iki üç oy daha alırız hesabıyla yalanlamadı bunu
sonuç olarak orta anadolu'yu da kaptırdı... akp'nin entelektüel arka planı milliyetçiliği anlamaya elverişli değil,
milliyetçilik ile asabiyyeyi karıştırdıkları için tepki gösteriyorlar. milliyetçilerin donanımı bunun doğrusunu anlatmak için yeterli
ama mhp kendi birikimine sırt çeviriyor, kemalistlerle aynı telden çalıyor. insanları akp'ye itiyor.
bu yüzden akp'nin vahim hatalarında mhp'nin de vebali vardır.
akp olayı anlamadığı için sistemle birlikte devleti de hedef alıyor. mhp ise chp ile birlikte, devlet diye sistemi muhafaza ediyor
devletle sistemin farkını en iyi milliyetçilerin biliyor olması lazımdı...
gözüm sadece akp beyanatlarına bakarak konuşmuyorum, öyle olsa sıkıntı olmazdı. yeniçağ'ı okumuyor musun hiç?
şu durumda yeniçağ da gizli akp'li...
karikatürcü zaten facia da ben köşe yazarlarından bahsediyorum, sevdiğim saydığım insanlar var, isim verdirme bana...
…
1. terim sıkıntımız var, abdülaziz han'ın hal' ve katlinden t. saylan'ın 2006'da "biz asılız" beyanatına kadar devam eden >
2. jöntürk ideolojisinin taşıyıcısı-uygulayıcısı olan derin yapılanma şeklinde bir damar var, buna ittihatçılık demeyeceksek
3. nasıl bir isim verebiliriz? ikinci mesele, komitacılık "teşkilat-ı mahsusa" tarzı faaliyette ne kadar fayda getiriyorsa
4. devlet idare etmekte de o kadar zaaf getiriyor. bir sahadaki efsanevi başarı diğer sahadaki hataları örter mi?
5. chf kadrolarının ne kadarı itc dışı kökenlerden geliyordu? bir dönem her türden insanın cemiyette olması mı esas,
6. yoksa devam eden metodlar ve kadrolar mı esas?
savunanlarla tenkid edenlerin kastettiği ittihatçılık aynı şey değil
beceriksizlikleri devlet idaresinde, teşkilat-ı mahsusa bunun dışında
şerhe ek: emanuel karasu ile itc arasında bağ kurulabilir mi? itc kadrolarında mason ve avdeti nisbeti ve
etkisi ne seviyedeydi? sultan abdülhamid'in hal'i kimin işine yaradı?
hürriyet dediler istibdadın âlâsı geldi...
hepsi dersek mehmed akif'i de jöntürk yapmış oluruz. esas sual şu: ne kadarı chf'de devam etti?
daha mühimi chf kadroları hangi nisbette itc'den müdevverdi?
reşid paşa'dan çevik paşa'ya uzanan bir damar var mıdır? bunlar darbe vb metodları kullanmışlar mıdır?
buna verdiğiniz başka bir isim varsa, ittihatçı yerine o ismi kullanarak devam edelim
talat paşa'nın mason olduğu doğru mudur?
1901 karasu'nun abdülhamid han ile görüşmesi, 2-3 makedonya isyanları, 5 itc'nin faaliyetleri 8 meşrutiyet...
"zamanlama manidar" değil mi?
zemin bu olabilir, ama bombanın piminin çekilmesinde karasu'nun reddedilmesinin payı yok mu?
neticede ne kadar hamiyyetli de olsalar boylarından büyük işlere kalkışmış ve jöntürklüğün taşıyısı olmuşlar
abdülhamid han ile uğraşacaklarına teşkilat-ı mahsusa'ya inkılab edip hizmetinde çalışsalardı,
çok daha faydalı olurlardı gibi tarih ilmine uymayan hayali bir düşüncem var :)
çıkaran askerler olsa bile, askerlik değildi herhalde, gençlik, heyecan, muktedir olma zannı, acele...
bence enver paşa'yı çok aşan bir hasar var ortada. topal osman, izmir suikasti vb gibi hadiseler >
bunların ortaya çıkmasına imkan sağlayan zemin enver paşa'nın etkisinden ibaret olamaz
burda meselelerin ele alınmasında kullanılan mantık, zihniyet, başvurulan metodlar var...
komitacılık eşkiya avı ise, buna da ayrı bir isim bulmak gerekiyor...
bilhassa cumhuriyetten bahsetmiyorum, meşrutiyette de cumhuriyette de devam eden bir teşkilat ve eylem şekli
bir uçtan abdülaziz han'ın hal'ine kadar uzanıyor, diğer uçta "ergenekon" mevzusu...
enver paşa da bu tarz usullere başvurmuştur ve devlet idaresi için fena bir usuldür
ama paşa bir misal sadece, enver bey olmasa da bunlar olacaktı...
evet, muhtemelen karbonari cemiyeti ile alakalı zannederim
itc'den de önce abdülaziz han vak'asında bütün italyan ve ingiliz donanması akdenizdeydi
karbonari ve bağlı olduğu iskoç riti seferber olmuş idi...
hulasa devletin idaresinde bir yabancı tesir var ve belirli usuller devlet idaresine bulaştırılıyor
belirli bir zihniyet hakim oluyor, enver paşa, talat paşa bunun bir kısmında sahne alıyorlar
o usuller ve zihniyet onlardan sonra da devam ediyor. buralarda mutabık mıyız? ismini koymak da başka zaman...
yetenekli ve fakat tecrübesiz, hamiyyetli ve gayretli desek olmaz mı, enver paşa içün?
benim bildiğim asıl ciddi isyan 18'de...
ben harbin neticelerinden de önce, zihniyet ve metod konusuna önem veriyorum, devlet-i aliyye parçalandı,
lakin akabinde zihnimiz, ruhumuz, kimliğimiz paramparça oldu. elbette önceden başlamış süreçler bunlar,
ama sonraki darbeler çok daha sert oldu...


4 Mayıs 2013 Cumartesi

Milliyetçilik “Garpçı” Olabilir mi?


  
Milliyetçilik tabiî ve fıtrata uygun bir fikir olmakla birlikte, kendini yeteri kadar ifade edememiş ve geniş kitlelere ulaşmakta güçlükle karşılaşmıştır. Bunda rol oynayan bir amil, beynelmilelci fikirlerin etkisiyse, diğer bir sebep de Milliyetçiliğin başka şeylerle karıştırılması, mütecaviz bir fikir olarak algılanmasıdır. Bunda Milliyetçilerden sayılan bazı zümrelerin de payı bulunmaktadır. Bunlar Türkçülüğü bir ırk meselesine ve üstünlük davasına indirgeyen ve adeta mistik bir havayla benimseyen, aynı zamanda Batı Medeniyeti’nin üstünlüğüne iman etmiş ve Batılılaşmayı gaye edinmiş, aynı nisbette de İslam’dan uzaklaşmış, seküler çevrelerdir ve İslam’ı esas alan Milliyetçilik anlayışını dincilik tabiriyle aşağılamaktadırlar. Halbuki asıl milletin hakikatinden uzaklaşmış olan kendileridir. Sovyetlerin sahneden çekilmesi ve Komünizmin eskisi gibi bir tehlike olmaktan çıkmasıyla birlikte bu gruplar; “sol” kabul edilen çevrelere giderek daha fazla yaklaşmaya ve zaman zaman onlardan ayırt edilemeyecek şekilde benzeşmeye başlamıştır. Eski solcularla bu yeni “solcu” zümrenin ortak vasfı, Batı menşe’li değer yargılarını, Batılı hayat tarzını benimsemesi ve dünya görüşünü bunların üzerine inşa etmesidir. Türk kültürünün son bin yılını reddedip, sadece tarihî Orta Asya kültüründen bazı unsurlar alarak, daha doğrusu onların da bir kısmının sadece lafını ederek, buna mukabil günlük hayatın hemen her safhasında ecnebiler nasıl yaşıyorsa öyle yaşayarak, nasıl düşünüyor ve hissediyorsa öyle yaparak Türkçü olunamaz. Dolayısıyla kendileri çok şuurunda olmasalar bile bunlar için Türklük, aslında Batı camiasına dâhil unsurlardan biri olmaktan başka bir şey değildir. Diğer taraftan kültür ve millet mefhumunu reddeden, dini siyasi faaliyete indirgeyen ve onu da sosyalizm tesiriyle yorumlamaya çalışan bir grup İslamcı da, bahsi geçen Türkçülük tarzıyla tam zıt noktada duruyor gibi algılanmakla birlikte, Milliyetçilik zaviyesinden bakınca, ikisi birbirine çok uzak değildir. Mesele bir medeniyet mefkûresi olarak vaz’edildiğinde, Irkçılık, Ümmetçilik, Ulusalcılık, Sosyalizm ve Liberalizm gibi gayrımillî görüşler ekseriyet itibariyle, Garpçılık ortak paydasında birleşmekte ve Milliyetçilikten ayrılmaktadır. Bu noktada durup, iki medeniyet arasındaki mücadelenin, son asırdaki Milliyetçi fikriyatımıza nasıl aksettiğine bakmak gerekir.

Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset başlıklı makalesinde, devletin nasıl kurtulacağı sualine cevap arar ve üç fikirden bahseder. Bunlardan Osmanlıcılık fikrinin devri geçmiş ve işe yaramadığı anlaşılmıştır. Diğer iki fikir olan İslamcılık ve Türkçülük fikirlerinin hangisinin daha iyi olduğu hususunda kesin bir karara varmaz. Peyami Safa ise Türk İnkılabına Bakışlar adlı eserinde, Akçura’dan farklı bir üçlü tasniften bahseder: sacayağının üçüncü ayağı, Garpçılık fikridir. Son asırdaki hayatımız üzerinde bu kadar tesirli olmasına rağmen, bu fikrin isminin pek anılmaması ilginçtir. Batı’nın fiilî galebesi karşısında kurtuluş çareleri arayan münevverlerimizin hemen hemen tamamı, Batı’dan bir şeyler alınması hususunda müttefiktir. Batı’yı üstün kılan unsurlara sahip olmadan, karşısında ayakta kalmak mümkün görülmemiş ve her reçete şu yahut bu nisbette Batılılaşma formülüne yer vermiştir. Batılılaşma kimileri için bir ideal, kimi için de fiilî dayatma karşısında ister istemez yapılan bir hamledir ve bizden başka milletlerin de başına gelmiştir. İhtilaf ise Batılılaşmanın şekli ve muhtevası hakkındadır. Garpçı kanat tam bir Batılılaşmayı savunurken, diğer gruplar farklı formüller, farklı terkipler teklif etmiştir. Burada dikkate değer nokta, iki medeniyet arasındaki çekişmeden, her ikisinin taraftarlarından meydana gelen iki fikir grubu yerine üç ayrı zümrenin zuhur etmiş olmasıdır. Arnold Toynbee Medeniyet Yargılanıyor adlı eserinde, iki tipten bahseder: galip medeniyete teslim olan “Herodian” tipi ve direnme halindeki “Zealot” tipi. Bizde ise iki çeşit “Zealot” bulunmaktadır. Savunma mevkiindeki gruplar, kendimizi Türklük üzerinden mi, yoksa İslam üzerinden mi tarif etmemiz gerektiğinde anlaşamamışlardır. Halbuki bu sun’î bir ayrımdır ve Akçura’nın -en azından başta- iki fikir arasında kararsız kalması tesadüf değildir.

Din ve milliyet birbirinin muadili veya mukabili değildir, her ikisinin de ferd ve cemiyet hayatında farklı fonksiyonları ve iç içe geçmiş mevkileri vardır. Din bir kültürün en mühim unsurudur, diğer unsurlar için çatı ve çerçeve teşkil eder, tayin edici vasıftadır; kültürün ruhudur, çekip çıkarmaya kalkarsanız kültürün içini boşaltmış olursunuz. Diğer taraftan kültürün doğrudan doğruya din sayılmayan kısımları da, din açısından mühimdir. İslam için konuşacak olursak, vahye dayalı inanç ve pratikler dinin aslını teşkil etmekteyken, kültürün diğer kısımları da dinin adeta fer’î bir tabakası suretinde dinin aslıyla devamlılık göstermektedir ve din bunlar üzerinden bütün bir hayatı şümulüne almaktadır. “Türkçülük mü, İslamcılık mı?” suali, “Türk müsün, Müslüman mısın?” suali kadar abestir, hayatımızda her ikisi de aynı anda yer almaktadır ve fikriyatımızın da her ikisine birden istinad etmesi tabiîdir. Türkçülük ve İslamcılık şeklinde iki ayrı fikir tasavvur etmek hatalıdır, bunlar tek bir fikrin iki ayrı vechesidir. Bu bakımdan İslam ile mesafeli bir Türkçülük anlayışı, hakikî bir Milliyetçilik olmaktan ziyade, Garpçılık fikrinin bir türü sayılmalıdır. Son yıllarda dengelerin değişmesiyle birlikte, sözde Milliyetçiler de asıl mevzilerine rücu etmektedir. Yeni gelişmelerle iki medeniyet arasındaki mücadelenin, iki zıt fikir etrafında temerküz etmeye başladığı düşünülebilir.

Türkçülüğü bir kültür meselesi olarak ele alan münevverlerden Ziya Gökalp, medeniyet ve kültür kavramlarını birbirinden ayrı mütalaa eder. Ona göre kültür millîdir. Medeniyet ise kültürden ve dinden bağımsız olarak, üç ayrı daireden biridir, yani üç medeniyet vardır. Türkler vaktiyle bu dairelerin birinden diğerine geçmiş, medeniyet değiştirmişlerdir. Şimdi de son medeniyet dairesine taşınmanın zamanı gelmiştir. Muasır medeniyet dairesine geçmekle, Türk kültürüne de İslam dinine de halel gelmiş olmaz. Böylece hedef Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak şeklinde tayin edilir. Her kamptan münevverlerimizin Batı’dan bir şeyler almak noktasında ittifak ettiği bir ortamda, Gökalp’ın çözümü, eski medeniyetimizi terk etmek, ama kültürümüzü ve dinimizi korumak şeklindedir. Bağlı kalmak gereken, din ve kültürdür; medeniyet bunlardan bağımsızdır ve değiştirilebilir, bir bağlılık taşımaya gerek yoktur. Erol Güngör de aynı konuya eğilir, ancak medeniyet dairelerini dinlere göre çizer. Yani kültürler millîdir, ama medeniyet dinle alakalı bir husustur, her dinin kendi medeniyet dairesi vardır. S. Ahmed Arvasi ise, sadece kültürün değil, medeniyetin de millî olduğunu düşünür. Arvasî’ye göre medeniyet denen şey, kültür, din ve bilimin bir terkibinden ibarettir. Mümtaz Turhan Garplılaşma kelimesini medenileşme ile eşdeğer surette kullanır. Turhan’a göre, Garplılaşma veya medenileşme, örf ve adetlerimizi koruyarak batının objektif ve ilmî düşünce tarzını iktibas etmektir. Neticede bir kültür terkibi veya halitası ortaya çıkacaktır. Ezcümle münevverlerimiz, Garp Medeniyeti’ne dâhil olmayı bir hedef olarak önümüze koymakta, fakat körü körüne bir taklidi, seçip ayırmadan Batı’nın her şeyini alıp benimsemeyi tenkid etmektedir. Bunlara göre kendimize has olan ve korumamız gereken bazı kıymetlerimiz bulunmaktadır, fakat Batı’dan almak gereken hususlar da vardır. Medeniyet ve kültür birbirinden ayrıdır. Neticede bir terkip ortaya konacaktır. Ancak medeniyetin muhtevası konusunda ve neleri almak, neleri bırakmak gerektiği konusunda ihtilaf etmektedirler. Dinin yanında örf ve adetlerimizi korumak; buna mukabil, batının ilmini ve tekniğini almak hususlarında ise ittifak bulunmaktadır.

Milliyetçilik fikrinin dayanak noktası olan kültür ve medeniyet mefhumlarını tarif etmek müşkildir ve münevverlerimiz sözkonusu tarifler hususunda birbirinden ayrılmaktadır. Bunlar birbirlerinden tamamen müstakil yahut tam olarak çakışan mefhumlar olmadıklarından ve ortak unsurların farklı terkipleri bulunduklarından yerleri birbirlerine nisbetle tâyin edilmelidir. Kültür ve medeniyet aynı bütünün farklı vecheleridir. Kültür en iptidaisinden en mürekkebine her seviyeden cemiyetlerde mutlaka bulunmaktayken, medeniyet millet seviyesindeki cemiyetlere mahsustur. Bununla birlikte bir milletin hayatında her devirde olması da şart değildir. Kültürün husûsiyeti ise sürekliliktir, kültür her zaman mevcuttur, cemiyetin bütün ömrünü ihâtâ eder. Bir milletin kültürü ile ilgili zaman dilimi, o milletin bütün tarihidir. Halde cari olmayan, mazide kalmış pek çok maddî veya mânevî varlık kültüre dâhildir. Kültürün muhtelif unsurları kütüphane veya müzelerde muhafaza edilebilir. Medeniyet ise yaşayan ve yaşanan bir vakıadır. Hayatın içindedir, hayatın ta kendisidir. Medeniyet kültürün muvakkat bir tezahürü, belirli bir devrede aldığı şekil kabul edilebilir ve hususi bir terkipten meydana gelir. Kendine mensup her unsura damgasını vurur. Yabancı bir medeniyet manzumesinin arasında kalmış kültür parçaları, tabiidir ki müstakil bir medeniyet teşkil etmez. Diğer taraftan medeniyetler muhtelif yerlerden toparlanmış kısımlardan terekküp eder. Muhteviyatı nereden gelirse gelsin medeniyet kendi diyalektiği ile bakıldığında insicamlı bir yapıdır. Medeniyet bir cümledir. Kültür daha dağınık bir şekilde bulunabilir, hayata kendi rengini verirken, başka renklerle bir arada bulunabilir.

Din ve bilim kültürün dışında ve ondan ayrı unsurlar değildir. Din bir kültürün en merkezî unsuru ve ana fikridir, her kültür bir inanç etrafında şekillenir. İster vahye dayalı ve nassları, hükümleri değişmez bir din olsun, isterse insanlar tarafından icat edilmiş ve ait olduğu kültür dalgalandıkça değişen bir din olsun; din kültüre dâhildir. Kültür başından sonuna tutarlı bir seyir takip etmeyebilir, bir topluluk din değiştirdiği zaman bir kısım kültür unsurlarını terk edip başkalarını benimseyebilir, böylece kültürde zaman zaman kırılmalar meydana gelebilir. Ancak aynı şey medeniyet için sözkonusu değildir, bir medeniyet cümlesi ancak bir esas inanca istinad eder, burada bir kırılma, kopma olduğu zaman, medeniyet dairesi nihayete erer. Bilim, daha doğrusu, muhtelif toplumların bilgi disiplinleri de, o toplumların kültürlerinin bir parçasıdır, topluluğun düşünce tarzının çevreye tatbikinden ortaya çıkar. Bilimin kültürden bağımsız esasları yoktur, bilakis din gibi o da, kültürün diğer unsurlarına organik şekilde bağlı ve karşılıklı ilişki içindedir. Medeniyeti kültür, din ve bilimin bir terkibi olarak gören anlayışı tashih etmek gerekir: medeniyet içinde din ve bilimin de bulunduğu muhtelif kültür unsurlarının bir terkibidir.

Hulasa edersek medeniyet, bir zaman aralığı ile mukayyed, yaşayan ve yaşanan, millet seviyesindeki bir cemiyete âit, kendine has bir terkiptir. Kültür ise zamana bağlı olmaksızın cemiyetin ömrü devam ettikçe yaşayan; ama her yönüyle yaşanması şart olmayan, bir takım unsurları günlük hayatın dışında kalan usûllerle de muhâfaza edilebilen, zaman zaman kırılma seviyesinde ciddi değişikliklere konu olabilen, milletlere has olmayıp her nevi cemiyette bulunan ve mevcûdiyetinden bahsedebilmek için husûsî bir terkip halinde bulunması şart olmayıp, muhtelif terkiplerin bünyesinde yaşayabilen bir vakıadır. Basit bir benzetmeyle, kültür çamursa, medeniyet testi, yani çamurun belli bir şekil almış halidir.

Medeniyetler netice itibariyle millîdir, ancak ortak bir dine, bir inanç dairesine mensup milletlerin medeniyetleri birleşerek bir bütün oluşturur. Aynı şekilde bütün medeniyetler de, birleştikleri noktalar olması hasebiyle tek bir medeniyetin cüzleri sayılabilir. Medeniyetin millî veya beynelmilel olduğunu söyleyen görüşlerin her birinin kendine göre haklı tarafları bulunmaktadır. Burada asıl üzerinde durmak gereken husus, Batı Medeniyeti dairesine dâhil olmanın Türk Milleti’nin mevcut kültürü ve İslam dini ile çelişip çelişmediğidir ki kanaatimizce çelişmektedir.

Farklı toplumlar birbirlerinin kültüründen istifade edebilir, kültür unsurlarının alışverişi yapılabilir. Arada alışveriş olması, bir kültürden diğerine, bir medeniyetten diğerine geçmek manasına gelmez. Medeniyetler kültürel alışverişle, ana fikre uygun iktibaslarla, aldıklarını kendi üslubuna uydurarak gelişir, zenginleşir. Bir yandan kendisi kalırken bir yandan da değişir. Mühim olan neyi nereden aldığınız değil kendi ana fikriniz doğrultusunda kullanıp kullanamadığınızdır. Herhangi bir unsurun bir kültürden diğerine geçişi, bir tür tercümeye benzer; tercüme aslının tam karşılığı değildir. Ya mânâ, ya ifade veya her ikisi değişir. En sahih tercüme edilebilenler en sathî olanlardır. Bir milletin kıyafetini kolayca taklid edebilirsiniz. Ancak düşünce tarzlarını kavramak, çalışma usûllerini iktibas etmek o kadar kolay değildir. Yabancı bir medeniyetin ilmini, bilgisini kendine mâl etmek zannedilenden çok daha müşkil bir meseledir. Alışverişin bir kültür istilası halini alması ise apayrı bir husustur. Kısacası cümlede yabancı menşeli unsurlar bulunup bulunmadığından ziyade ana fikir ve insicam mühimdir, fazla ve kontrolsüz iktibas cümleyi bozar. Bu bağlamda İslam ve İslam dini çerçevesinde şekillenmiş Türk kültürü ölçü ve sabit bir kıymet kabul edilince, Batı Medeniyeti’ne dâhil olmak için gerekli kültür değişikliğinin, “millî” olmak vasfıyla bağdaşmayacak derecede ciddî bir kırılma olacağı aşikardır. Türk Milleti’nin medeniyet mefkûresi, Batı Medeniyeti’ne dâhil olmak değil, kadim medeniyetimizin ihyası, daha doğrusu aynı esaslara dayanan yeni bir medeniyetin tesisidir. Sabık medeniyetimizin çözülmesi esasen bir iç mesele iken, bir başka medeniyetin taarruzu meselenin rengini değiştirmiş ve onu hem içeriyle hem dışarıyla ilgili bir mesele haline getirmiştir. Yeni bir medeniyetin kurulması Batı Medeniyeti’nin dünyayı istila eden, baskı ile dayatılan varoluş şekline karşı direnerek kendimiz olma meselesidir.

***

Farklı dünya görüşleri, farklı varlık telakkilerine dayanır. Varlık hakkında temel fikirleri sizinkine taban tabana zıt bir toplumun dünya görüşünü benimsemeniz mümkün değildir. Temel inançlarınız ne ise, dünya görüşünüz, değer yargılarınız, hayat tarzınız buna göre şekillenir. Bambaşka bir inancı temel alan bir ideolojiyi kendi dininizle aynı anda benimseyemezsiniz. Modern dünyanın fikri ve duygusal temelini teşkil eden kanaatler, dünya görüşü, değer yargıları, hayat tarzı bütünü; belirli bir varlık telakkisine dayanan bir yol teşkil etmektedir ve kendi inançları, pratikleri, ahlak telakkisi olan böyle bir bütüne “din” denir. Bu hususun gözden kaçırılması bu konudaki analizlerin çıkmaza saplanmasına sebep olmaktadır. Garp medeniyetini benimsemeniz için -alışveriş değil, bu daireye dâhil olmak manasında- Garp dinini kabul etmeniz gerekir. Sanılanın aksine bu din Hristiyanlık değildir. Şeriatı budanmış Hristiyanlık Batı’nın yeni dininin müsaade ettiği kadar modern dünyada kendine bir yer bulabilmiştir, hepsi bu. Batı Medeniyeti’nin Yunan, Roma ve Hristiyanlık esasına dayandığı fikri de hatalıdır. Hristiyanlığın “uhrevi” anlayışına karşı, Grekolatin dünyasının dünyevi anlayışından hareketle bir cevap aranmış ve neticede hepsinden farklı bir terkibe ulaşılmıştır. Medeniyet meselesinin kavranmasında Batı’nın yeni dininin anlaşılması mühimdir. Yeni bir “dehrilik” türü sayılabilecek olan bu din, materyalist-hümanist dünya görüşü adıyla da anılabilir. Maddenin ötesinde gerçek ve insanın üstünde otorite tanımayan bu anlayış, Batı Medeniyeti’nin temel fikridir, Batı’nın her şeyi bunun etrafında şekillenmektedir. Bu din herhangi başka bir dinden, başka bir dünya görüşünden daha evrensel değildir ve Batı değerlerini benimsemek objektif evrensel değerleri benimsemek manasına gelmez. Dünya tarihinde ilk defa görülen bir işi başararak, tek başına yörüngesiyle birlikte bütün gezegene hakim olan Batı Medeniyeti, neyin evrensel olduğuna karar verme hakkını kendinde görebilir, ama bu hakikatin ifadesi değil, sadece bir epistemik dayatmadır.

Hümanist-materyalist görüş, insanın madde aleminde yalnız olduğu fikrine dayanır ve insan hayatına yön verecek, insan ötesi kudret ve bilgi sahibi bir varlığın reddi veya gözardı edilmesi; insanın kendi lehine maddeye hakim olması, insan ilişkilerini, insandan başka bir kıstas kabul etmeden düzenlemesi esasını kabul eder. İnsandan maddeye yönelen faaliyet bilim ve maddeden insana yönelen faaliyet ise tekniktir. Maddenin sırlarının araştırılması, düzenli bir programa bağlanmış ve hayati bir gaye haline gelmiştir. Bu yeni tanrısız varlık alemi telakkisinde insan adeta bir yarı tanrı gibi kabul edilmiştir. Böylece ferdî ve içtimaî hayatın tanzimi yetkisinin ancak insana ait olduğu ve bu konuda tek kriterin insanın arzuları olduğu fikri zuhur etmiş, bu fikir insan hakları doktrini ile temellendirilmiştir. Hümanizm sanılanın aksine insaniyetperverlik değil, beşeriyetperestliktir.

Batı’nın fikrî mezhepleri, ancak insan deyince hangi birimin temel alınması gerektiği hususunda ihtilaf eder. Bu konudaki ayrılıklar, “çatışma” konusundaki temel kurguların farklılığından kaynaklanmaktadır. Her biri aynı “insan-madde âlemi” çerçevesinde kalmak üzere, insanlar arası çatışmalarda ferdi temel birim alan görüş liberalizm, içtimai sınıfların çatışmasını esas alan görüş sosyalizm, milletlerin çatışmasına odaklanan görüş nasyonalizm ve cinslerin çatışması üzerinde duran görüş feminizm olarak tezahür etmiştir. Bütün bu görüşlerde temel ahlakî düstur “homo homini lupus” (insan insanın kurdudur) fikridir. Feragat ve fedakârlığın birer erdem olduğunu inkâr edemeyen muhtelif teoriler, bu erdemleri “homo homini lupus” nassıyla çelişmeyen bir tarzda izah etme gayretlerinde başarısız olmuştur. Kaçınılmaz olan çatışmanın kurallarını belirlemek üzere; haklar, hürriyet ve eşitlik gibi fikirler ortaya atılmıştır.

Batı’da varlık insan ve maddenin ilişkisi açısından anlamlandırılır. İnsan varlık piramidinin tepesine yerleştirilirken, insanın madde karşısındaki mevkii efendilik ve sahiplik şeklinde zuhur etmiştir. Bu ilişki insanın maddeye sahip olması ve maddenin bilgisine sahip olması şeklinde iki ayrı koldan ilerlemekle birlikte, bu kollar bir sarmal halinde sürekli birbiriyle kesişmektedir. İnsanın tabiatla ilişkisi, sınırsız maddeyi sınırsız sermayeye dönüştürme gayreti şeklinde cereyan etmektedir. “Terakki” bu bağlamda anahtar bir kavramdır. Bütün bir iktisadi hayat; istihsal ve istihlak düzeni, terakki kavramına uygun şekilde kurgulanmıştır. Bütün bilgi faaliyeti de bağlama uygun şekilde dönüşmüştür. Antik çağların dedüksiyona dayanan bilgi faaliyetinin terk edilmesi ve indüksiyon metoduna dönülmesi süreci de, varlık telakkisindeki değişme ile karşılıklı ilişki içindedir. İnsan ötesi bilgi ve kuvvet kaynaklarının reddedilmesi, bilgi için maddeye yönelmeyi getirmiştir. Maddenin gözlenmesi ve indüksiyonla tabiat kanunlarının keşfedilmesi faaliyetlerinde gösterilen başarı, insan ötesi bilgi ve kuvvet kaynaklarının reddedilmesi tavrını pekiştirmiştir. Artık insana “hakikati fısıldayacak” hiçbir kaynak sözkonusu değildir, Batı’nın çağında madde ve insan başbaşa ve yalnızdır. İbadet titizliği ile uygulanan deneylerin arkasındaki fikir “maddeye sor” düsturudur. İnsan sorar, madde cevaplar, insan “aydınlanır” ve “ilim” sıfatında terakki hasıl olur. Bu yeni sıfatı maddeye tatbik ederek, onu yeniden düzenlemekle “kudret” ve “tekvin” sıfatlarında da terakki hasıl olur. İnsan bu faaliyeti sonsuz döngü halinde tekrarlayarak yarı tanrılıktan tanrılığa doğru yolculuğuna devam eder.

Maddenin gözlenmesi ve elde edilen verilerin indüksiyonla işlenmesi, maddenin bilgisine sahip olmak konusunda uygun bir usûl olabilir, ancak aynı şeyi ahlak alanında yapmak mümkün değildir. İyinin ve kötünün bilinmesi, vakıa ile değil, kıymetlerle alakalıdır; burada indüksiyona yer yoktur, zira gözlemekle bulunacak bir bilgi sözkonusu değildir. Bu alanda dedüksiyon faaliyeti devam etmiştir, ancak aksiyomların sağlanacağı bir “insan ötesi” kaynak bulunmadığı için, burada da “insana sor” düsturu hakim olmuştur. Aristokrasinin ve ruhbanların yerini; politikacıların, parlamentoların ve demokratik bir sistemin alması bu değişmenin bir ifadesidir. Eski çağın üstadlarının yerini filozoflar almıştır, insana neyin nasıl sorulacağının kurallarını; yetkilerini “insan ötesi kaynaklardan” değil, sadece metodik bir akıl yürütme faaliyetinden alan filozoflar vaz’etmiştir.

Batı’nın inşa sürecinin merkezinde sermayedar zümre yer almıştır. İster sebep olsun, ister netice; her yeni gelişme bu zümrenin işine yaramış ve esas itibariyle bu zümrenin işine yarayan gelişmeler payidar olmuştur. Ortaçağ dünyasının şatoları arasında mekik dokuyan çerçiler, önce burgların kenarlarında kendilerine bir yer bulmuş ve kendi kurallarını koymaya başlamıştır. Kralları finanse ederek rakipleri olan derebeylerini ortadan kaldırmışlar, krallarla rakip olacak kadar yükseldikleri zaman vuku bulan ayaklanmalar kralları ortadan kaldırmış ve iktidarı tartışmasız olarak bu zümreye teslim etmiştir. Haklar, hürriyet ve eşitlik fikirleri sermaye ile alakalı faaliyetlere dair ihtiyaçların ifadesidir. Filozoflar eşitlik fikrini gündeme getirmekle, aristokrasinin ve ruhban sınıfının bir üstünlüğünün bulunmadığı bir düzenin temelini atmışlarsa da, rekabetin yolunu açmakla da sermaye sahipleri lehine bir eşitsizliğin teminatını sağlamışlardır. Daha sonra ortaya atılan fikirler de görünüşte bu kurguya karşı çıkmakla birlikte, pratikte sistemin emniyet sübabı rolünü oynamış ve bu suretle sistemin devamına katkı sağlamıştır. Varlık piramidinin tepesinde birbirine eşit insan fertlerinden oluşan bir düzen hayali, kısa sürede insanların da kendi içlerinde ayrı bir piramide dönüşmesiyle sonuçlanmıştır. İnsan maddenin sahibidir, ama bazıları daha çok maddenin sahibidir ve alt tabakadaki insanlar da onlar için maddedir ve bunlar onların da sahibidir. İnsan maddeden bilgi sağar ve bunun kaymağını üst tabaka yer. Ahlak ise rekabeti savunmaktadır. Herkesin yeteneği nisbetinde maddeye hakim olması eşitlik fikrine uygun kabul edilmektedir, ancak pratikte yetenek ve diğer imkanlar madde ve insan kutupları arasında ferdin mevkiini belirlemektedir. Maddenin efendisi insan fikri, insanın efendisi başka bir insan diye devam etmektedir. Bu durum çoktan fark edilmiş olsa da, çözüm için ortaya atılan ideolojiler durumu değiştirmemektedir, zira sıkıntı ideolojilerin ihtilaf ettikleri noktalarda değil, ittifak ettikleri noktadadır. Yapabilecekleri en büyük değişiklik, kim kimin efendisi olacak sualinin cevabıyla alakalı olabilir, kökten bir değişiklik yapmaları mümkün değildir, zira karşı çıktıkları ideoloji “ev sahibidir”, bu dünyayı o kurmuştur ve ondan kurtulabilmeleri için, bu dünyadan vazgeçmeleri gerekir. Kapitalizmle aynı kökten çıkan ideolojilerin, onun tedavisi olmaları mümkün değildir, onu yıkabilmek için kendilerini de inkar etmeleri gerekir, neticede hepsi aynı dinin mezhepleridir.

Kendi derdine deva olamayan bir medeniyetten medet ummanın mânâsı yoktur ve dahası kendi varlık telakkimizi değiştirmeden, inancımızı, kültürümüzü terk etmeden gerçekten Batılı olmak da mümkün değildir. Batı ile aramızdaki ilişki güç mücadelesidir. Bu mücadelede rakibin silahlarına sahip olmak için, onun kazandıklarından, biriktirdiklerinden faydalanmak anlaşılabilir bir fikirdir, ancak Batı’yı değer yargıları, hayat tarzı ve dünya görüşü ile bir nihai gaye olarak benimsemek, düşmana teslim olmaktan başka bir şey ifade etmez. Hele kendi dinimizi, kültürümüzü koruyarak Batılılaşmak fikri sadece abestir. Bir medeniyet başka kültürlerden faydalanabilir, iktibaslarla zenginleşebilir; fakat kendi ana fikrine sahip çıkmak mecburiyetindedir. Kendi dinlerini, kendi kültürlerini Batılı ideolojilerin, Batı kültürünün rehberliğinde anlamaya ve tarif etmeye çalışan müstağribler; ister Türkçü, ister İslamcı geçinsinler, gayrımillî birer mankurttan başka bir şey değildir. Milliyetçilik ise her şeyden önce dünyaya bu milletin dininin aydınlığında, bu milletin gözünden bakmak gayretidir.