mahalle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mahalle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Yerini Bulmayan Tenkidler ve Kadın Meselesi


Adeta tartışmayı meslek edinmiş gibi sürekli tartışıp dururken sık sık gözden kaçırdığımız hususlardan biri doğru söylemekle haklı olmak arasında fark olduğu. Haklı olmak için söylediğinizin doğru olması gereklidir, ama yeterli değildir. Haklı olmanız için doğru saiklerle, doğru gerekçelerle, doğru motivasyonla hareket etmeniz gerekir, bir. Doğru şekilde, doğru usûlle ve doğru üslupla hareket etmeniz gerekir, iki. Doğru açıdan, doğru mesafeden bakmanız, meseleyi doğru ölçekte ele almanız; doğru bir bütün içinde, doğru yere oturtmanız gerekir, bu da üç. Yani konunun kuyruğunu, kulağını ele almakla yetinir de, tamamını bir tarafa bırakırsanız; ele aldığınız kısımla alakalı söylediklerinizin doğru olması meseleyi halletmek için yeterli olmaz. Son zamanlarda tekrar gündem olan kadınların âdâba uygun hareket edip etmedikleri bahsi bunun bir misali.

Yapılan tespitlerin esas itibariyle doğru olduğu söylenebilir, gerçekten de başörtülü hanımlardan bazılarının hal ve hareketleri tesettür mefhumunun ruhuna pek uygun değil. Aslına bakarsanız zaman zaman bunu dile getirenler arasında “bizim mahallenin” hanımları da var. Söylenenler doğruysa neden bu kadar gürültü çıkıyor? Bazı hanımlar hakikate cephe almış vaziyette mi? Yoksa atladığımız bazı noktalar mı var?

Evvela şunu tespit etmek gerekiyor, gerçekten de “bizim mahallede” fikir itibariyle kayma yaşayan bir zümre var, belki kendileri de farkında değiller, ama artık hadiselere baktıkları nokta pek “yerli ve millî” veya “muhafazakâr” bir tavrı ifade etmiyor; daha ziyade “modern” bir bakış açısı “İslamî olana dair bir arayışın” yerini almış durumda. Bu bazen liberal bir duruş olarak ortaya çıkıyor, bazen feminist bir duruş... Bu “sapma” kadınlar kadar erkekleri de alakadar ediyor, ama gündemle kesişen kısmı, kadınlara ait olan kısmı. Bu hanımlardan bazıları tesettüre fazla mânâ yüklenmesinden şikâyetçi. Bu fazla olan mânâ nedir ki taşıyamıyoruz? Eğer herkesin evliya gibi davranmasına dair beklentiler kastediliyorsa, buna söyleyecek bir şey yok. Çoğumuzun ameli çok eksik, kusurlu ve kul hakkı olmadıkça kimsenin kimseye sorabileceği bir hesap yok. Nasihat etmek, hayra teşvik etmek ve şerden sakındırmak elbette gerekli, fakat bunun da bir yolu yordamı var, kaş yaparken göz çıkarmamak gerekiyor. Öte yandan “fazla olan mânâ” derken kasıt “tesettüre yüklenmemesi gereken bir mânâ” ise, orada biraz durup düşünmek gerekir, zira fikriyat itibariyle bir “itizal” başlamış demektir.

İslamcı fikriyat dinin sadece ferdi ve günlük hayatta uygulanabilmesi ile alakadar olmaz, aynı zamanda toplum halinde ve devlet seviyesinde bir temsil ile uygulanabilmesi ile de alakadar olur. İslamcılık, daha doğrusu İslamcılığın Namık Kemal’den girip Ali Şeriati’den çıkan versiyonu, bir yönüyle gelenekle modernite arasında moderniteye doğru bir yalpalama ifade etse de, netice itibariyle moderniteye karşı çıkmaya çalışan, en azından onu eleştiren bir fikir; durduğu yerin sekülarizmin, materyalizmin, hümanizmin tam karşısı olması gerekiyor, bunları reddederek başka bir hayat kurmayı hedeflemesi gerekiyor. Lakin görünüşe göre böyle bir hedef hususunda pes edilmesi, belki de hedefin sadece pratikte değil, teoride de tamamen terk edilmesi söz konusu. Moderniteye razı olunacak, bize sunduğu hayat, değerler, fikirler benimsenecek ve sadece gündelik hayatta bireysel ibadetlerin yapılabilmesi ile yetinilecek. Yani İslam artık sizin için “tablonun tamamı” olmayacak; kültürel çeşitliliğin içinde, çoğulcu bir toplumun pek çok renginden biri olacak. Bir yandan “sizin için” ne kadar önemli olduğunun altını çizeceksiniz, ama diğer yandan bunun “sadece sizin özel hayatınız” olduğu iddiasını da kabullenmiş olacaksınız. Eğer bütün bu mânâ meselesinde, bakış açısı gerçekten bu ise; artık “bizim mahalle” diye bir şeyin kalmadığı veya bir kısmımızın aslında mahalleyi terk etmiş olduğu söylenebilir. Bu ağır bir tespit ve yanılıyor olmam elbette daha güzel olurdu. Belki de bütün mesele bir takım yanlış anlamalardır. Ama hadise gerçekten buradan bakınca göründüğü gibiyse, dün zorla dışlandığımız “kamusal/ toplumsal” alandan, bugün gönüllü olarak çıkıyoruz demektir. Daha doğrusu o alana ancak “gömlek değiştirerek” girebilmişiz demektir. Başka bir ifadeyle ikna odasından başımızdaki örtüyle çıkmayı başarabildiğimizi sanırken, o örtünün mânâsını geride bırakmışız demektir. Bu gerçekten çok can sıkıcı bir tespit ve neyse ki hiç yanılmayan biri değilim.

Haklı olmak ve doğru söylüyor olmak aynı şey değildir dedik. Bu noktada bunun bir misali üzerinde durabiliriz. Kadınların -bir kısmı erkeklerden kaynaklanan- sıkıntılarına işaret etmek ve bunlar için çözüm aramak başka bir şeydir, bunu seküler bir teori üzerine oturtarak yapmak başka bir şeydir. Nasıl ki çalışanların haklarını kul hakkı kavramı ile ifade etmek yerine, burjuva-proleter çatışması üzerinden ifade ederseniz, kendi teorinizden ayrılmış oluyorsanız; kadınların haklarını cinsiyetler arasında bir çatışmayı esas alan bir kurgu ile ifade ederseniz, bu artık İslamcılık olmaz. Diğer taraftan konuyu “feministler yine dellendi” diye kestirip atmak da fazla kolaycı bir yaklaşım ve tek başına konuyu kilitlemeye yetiyor.

“Hanımlar edepli olun” ikazlarına sinirlenen hanımlar, “feminist” hanımlardan ibaret değil. Aksine zaman zaman kendileri de benzer sıkıntıları dile getiren hanımlar bile, bu ikazlara tepki gösterebiliyor. Bu tepkinin mahiyetini doğru anlamak gerekiyor, yoksa “niye doğru söylediğimiz halde ayaklanıyorlar, doğrulara karşı mı bunlar, hepsi birden sapıtmışlar” diye bir karşı tepkiyle tartışmayı çıkmaza sokarsınız.

Görebildiğim kadarıyla hanımların temel rahatsızlığı sürekli ve tek başlarına hedef tahtası haline gelmelerinden kaynaklanıyor. “Başka konu yokmuş gibi” laf dönüp dolaşıp “hanımları hizaya getirmek” bahsine geliyorsa, ama “beylerin kabahatleri” pek gündem olmuyorsa ve dinin pek çok kısmı aynı nisbette mesele edilmiyorsa; sıkılmaları, bunalmaları ve sinirlenmeleri çok da anlaşılmaz değil. Bir çok doğrunun içinden sadece bir parçasını seçip bıktırıncaya kadar tekrarlarsanız, insanlar rahatsız olmakla kalmaz, “din anlayışınızı” da sorgulamaya başlar. Söylediğiniz şeyler doğru olduğu halde dini çarpıtmış olma durumuna düşebilirsiniz. Meşhur misalle izah edecek olursak, filin kulağı olduğu doğrudur, ama siz sanki fil kulaktan ibaretmiş gibi davranırsanız, yanlış mesaj vermiş olursunuz: kulak fil değildir, fil de kulak değildir.

“Dindar” camiada giderek yaygınlaşan bir “gevşeme” olduğu doğru, ama bu her iki cinsi birden etkiliyor. Fakat başörtülü kadınlar, “alametlerini” başlarında taşıdıkları için kolayca tesbit ve teşhis edilebiliyor ve hatalarının kayda geçmesi çok daha kolay oluyor. Halbuki onların yaptıklarının muadillerini yapan erkekleri çoğu zaman dışarıdan görmekle tanıyamıyorsunuz ve kimin ne yaptığı belli olmuyor. Tanınamayacak derecede başkalarına benzemek yanlış değil mi? Elimizi vicdanımıza koyup sayalım: kaşını yolan kızlar kaç sefer gündem oldu ve bıyık bile bırakmayan erkekler kaç kere gündem oldu? Kızların çoğu oturup kalkmayı bilmiyor, ama erkekler de öyle. Kızların çoğu nerede ne konuşulmayacağını bilmiyor ve erkekler de öyle. “Şallılarla” takılan elemanlar Paris’ten, Milano’dan gelmiyor; çoğu bu mahallenin çocukları. Önce gizli nikah kıyıp sonra canı sıkılınca boşayarak kızları ortada bırakanlar “bizden farklı olanlar” değil. Teaddüt-i zevcat ruhsatını suistimal edenler, iş başvurusuna gelen kadını kaşla göz arasında nikahlamaya çalışanlar, başörtüsü yüzünden başka yerde çalışamayan kadınların çaresizliğini kullanıp yarı ücrete çalıştıranlar “elalem” değil. Kadın ve erkek “eşit” olmayabilir, ama bunun mânâsı birbirlerinden farklı yönlerinin olması, bir takım hükümler bakımından ayrılıyor olmaları; mahiyet itibariyle tamamen birbirinden farklı olmaları değil. Kadın ve erkek arasında olması gereken, olabilecek mesafeleri ve sınırları tayin eden hükümler, daha ziyade “nesebin korunması” hususu ile alakalı olabilir, ama bundan nasıl sınırın bir tarafında kalan erkeklerin “esas itibariyle üremekle alakalı bir şey” olduğu mânâsı çıkmıyorsa, diğer taraf için de böyle bir şey söylenemez. Gelgelelim bazı kardeşler insan deyince sadece erkeklerin anlaşılması gerekiyormuş, din de erkeklere gelmiş, kadınlar ise meyve bahçeleri ve binekler gibi kendilerine bahşedilmiş bir metadan ibaretmiş gibi davranıyorlar. Nasıl bazı hanımlar aile kavramıyla bağlarını koparmak ve sadece bir birey olmak, “dünyanın” peşinden koşarken “evden” tamamen soyutlanmak tavrını bir ideal olarak benimsemekle hata ediyorlarsa, bazı beyler de kadını “mahiyeti itibariyle bir tür ayıp” gibi görüp bir yerlere “gömmeye” çalışmakla hata ediyorlar. Karşımızda cahiliyetin farklı renkleri, farklı türleri var ve bir kısmı modern bir çehre arz ederken bir kısmı da gelenek suretinde görünüyor. Gelenekli olmak iyidir ve lakin gelenek nass değildir, zamanla rayından çıkabilir; tecdide, tashihe ihtiyaç hasıl olabilir veya sizin hataen gelenek diye benimsediğiniz bazı alışkanlıklar gelenekten uzaklaşmak mânâsına gelebilir, geleneği doğru tevarüs edememiş olabilirsiniz. İşin ilginç tarafı “kadının yeri evidir, bu bizim geleneğimizdir” tavrındaki arkadaşların birçoğunun nineleri sabah ezanında dağa çıkıp odun topluyor, öğle sıcağında tarlada çapa yapıyor ve eve anca hava kararınca geliyordu.

Gelenek deyince, örfleri ve adetleri ayrı ayrı ele almak lazım. Örfler daha temel değerleri ifade ediyor ve daha zor değişiyor. Adetler ise değişime daha açık. Âdâb bahisleri örflerle alakalı olabildiği gibi, adetlerle alakalı da olabilir ve bu ikinci kısmı daha çabuk değişebilir. Ayrıca âdâb “algı” ile alakalı bir konu ve her zaman mantıklı izahı gösterilemeyebiliyor. Mesela misafir gelince ayağa kalkmayı açıklamak daha kolaydır da, bacak bacak üstüne atmak neden saygısız bir hareket kabul edilir, bunu açıklamak daha zordur. Büyüklerimizin elini öpmemizi izah etmek, büyüklerin yanında çocuk sevmemeyi izah etmekten daha kolay.  Diğer taraftan söz konusu algılar “ortak bir hayat” ile aktarılır, “görerek” öğrenilir. Eğer bir şeyler yeteri kadar aktarılamıyorsa, bu algıları edinemeyenleri kınamaktansa, neyin aksadığını arayıp bulmak, çözüm yolu olarak daha verimli olacaktır.

Konuşacak çok konu var; daha faizsiz bir piyasayı nasıl kuracağımızdan tam olarak emin değiliz; riya ve ucub gibi, gıybet gibi amellerimizi ifsad eden huylardan nasıl kurtulacağımızı çok iyi bilmiyoruz. Önümüzde savaşlar, açlık, salgın hastalıklar gibi ciddi meseleler var. Pek çok konuyu bir tarafa bırakır da, sadece sürekli belirli konuları tartışıp durursak; havanda su dövmekten başka bir şeyi başaramamış oluruz. Kadın meselesi “tuz gibi” önemli bir konu olabilir, ama “tuz kadar” konuşsak yeter zannederim. Belki de hepsinden önce “ihtilaf âdâbını” tesis etmemiz gerekiyor.

Allah kalplerimizi hidayet üzerinde buluştursun.



Köy Yanar Deli Taranır


Sanki okuyan varmış gibi fiyakalı bir giriş yapmak istiyorum yazıya, sayın okumayıcı; Türkiye’de blog yazarlığının en kolay tarafı toplam otuz altı yazıyla külliyatı tamamlayıp köşeye çekilebilme imkânı. Otuz yedinci bir yazı daha yazmaya gerek kalmıyor, neden? Çünki aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor ve sizin yeni bir şey yazmanıza gerek kalmıyor, çünki “aa ben bunu yazmıştım” deyip hemen linkini verebiliyorsunuz, “heee ben bunu yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz, “ooo ben bunu yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz ve üstüne bir kelime eklemek ihtiyacı hissetmeden gündeme katılıp günü kurtarabiliyorsunuz. Ne var ki, bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başlıyor, bu döngü. Hararetle bu kadar konuyu tartışmak için enerjiyi nereden buluyorsunuz, anlamıyorum. Üstelik son derece ince bir dikkatle sürdürülüyor tartışmalar, zinhar bir adım ilerlememek, herhangi bir şeyin halline kıl kadarcık yaklaşmamak konusunda bir mutabakat var gibi ve galiba mutabık kalınan tek konu da bu. Hep beraber sanki bir salona doluşmuş vals yapar gibi, hiçbir yere varmadan dönüp duruyorsunuz, aynı figürleri itinayla tekrar tekrar şey ediyorsunuz. Ney ediyorsunuz, bilemedim, dans literatürüne vukufum bu kadar. Neyse, hiçbir yere varmadan dolap beygiri gibi dönüp duruyorsunuz işte. Kimin değirmenine su çekiyorsunuz bilmiyorum, ama yazık netice itibariyle bu kadar enerjiye. Derdiniz ne sizin arkadaşım?

Taranma kısmı anlaşıldıysa köyün yanma kısmına geçebiliriz.

Dünyada pek çok mühim hadise oluyor. Her zaman öyleydi, ama o zaman pek çoğundan haberimiz olmuyordu. Belki de daha az haber alınca haberler daha kıymetli oluyor, eskiden insanlar pürdikkat kesilip “acans” dinlerdi, gazetelerden meseleleri takip ederdi. Şimdi üzerimize sağanak gibi, dolu gibi haber yağıyor ve hepsini takip etmemiz mümkün değil. Ne yapabiliriz? Hangileri daha mühimse onları takip etmeye çalışabiliriz mesela, veya sahaları arkadaşlarımızla, dostlarımızla paylaşırız, herkes bir parçasını takip eder, diğerlerine özet geçer. Falan filan. Hiç de öyle bir şey olmaz, zira bizim için dünya bu dönüp duran gündemlerden ibaret. Neyi kaçırdığımızın farkında bile değiliz. Çinliler Güney Çin Denizi denen, ama Çin’e ait olup olmadığı tartışmalı bir bölgede zengin yakıt rezervleri buldular, işletilebilir vaziyette. Amerikalılarla itekleşip duruyorlar bu bölgede. Diğer taraftan Kuzey Kore nükleer savaş çıkarmacılık oynuyor. Beri yandan Orta Doğu’da ne kadar ülke varsa doğrudan, dolaylı şekilde, yandan kenardan bir şekilde bir savaşın içinde. Amerikalılar Mars’ta su arıyorlar, bulurlarsa Yemen’e gönderecekler galiba; yirmi birinci asrın ilk çeyreğinde insanlar sapır sapır koleradan ölüyor, neyin davası olduğu belli olmayan bir savaş yüzünden. Myanmar’da Rohingyaların evleri yakılıyor, Keşmir’de Müslümanlar plastik kurşunlarla kör ediliyor, Çinliler her gün yeni bir icat çıkarıyor, ezanı “Komünist Partisi uludur” şeklinde okutmak gibi. Bu liste uzar gider ya, bir yerde kesmek lazım. Daha bir de bunun iç meseleler kısmı var. Hamdolsun kimi zaman düşe kalka, kimi zaman hoplaya zıplaya kalkınmaya devam ediyoruz da, işler pek o kadar da düşündüğümüz gibi parlak değil. Hâlâ önümüzde uzun bir yol var, hâlâ ülkeleri güçlü kılan sahalarda gerilerdeyiz. Bulunduğumuz nokta elimizden gelecek olanın en iyisi değil, can sıkıcı olan bu. Bilimsel araştırmalarda, eğitimde, tarımda, sağlıkta şimdikinden çok daha iyi olabilecek potansiyelimiz var, hamdolsun, ama bunları ancak doğru politikalarla hayata geçirebiliriz ve fakat sevgili kamuoyumuz bu konularda büyük resme hiç bakmıyor nedense, her kararı “başımızdakilere” havale edip, ne yaparlarsa onunla yetiniyoruz. Komplo teorileri söz konusu olduğunda büyük resimlere doyamayan muhayyilemiz, müfekkiremiz; böyle konular olduğunda ne detaylara bakıyor, ne kompozisyona.


Konuşmayı en çok sevdiğimiz konular şekille alakalı konular. Onların arasında da dinle ve kadınla alakalı olanlar. Din konuşmayı çok seviyoruz, ama mesela İslam hukuku günümüzde nasıl hayata geçirilir, onu pek konuşmuyoruz. İslam ahlakının incelikleri pek gündem olmuyor. Belli başlı birkaç konu sürekli gündem oluyor, varsa yoksa onları konuşuyoruz. Ne olacak halimiz, bilmem. Allah yardımcımız olsun.

15 Şubat 2015 Pazar

Şiddet, Duyarlılık, Maneviyat, Cemiyet / tw+


Semptom: hastalığın arazı, belirtisi. Etiyoloji: hastalığın sebebi. Mesela bir kısım safra yolları veya karaciğer hastalıklarında ciltte sarılık denen bir belirti ortaya çıkar. Hastalık ciltte değildir. Tedaviyi hastanın cildine uygulamazsınız. "Sarılık" bir hastalık değildir.

Ne zaman vahim bir hadise olsa, bir sürü insan duyarlılıklarını göstermek için sıraya giriyor, ama bir süre sonra konu unutuluyor ve herkes yatışıyor, yeni bir hadiseye kadar. Hiçbir zaman problemi teşhis etme gayretimiz olmuyor, teklif edilen çözümler de genellikle pansuman seviyesinde kalıyor.

Türkiye'de son bir asırda her türden suçun artış göstermesinin temel sebepleri: maneviyat alanında erozyon ve sosyal çözülme. Cezaların suçla mütenasip hale getirilmesi caydırıcı olur, önemli bir tedbirdir muhakkak, ama problemi çözmez. Bataklık her zaman gözümüzün önünde duruyor, ama biz sadece sinek bizi ısırınca ve sadece sineğe tepki gösteriyoruz.

Şiddet insan tabiatının bir parçasıdır, yok edilemez, ıslah edilmesi ve olumlu yönde kanalize edilmesi gerekir. Otokontrol mekanizmalarının gelişmesi vicdan terbiyesiyle (eğitim değil) olur, ancak değerleri olan insanlar kendilerini kontrol etme ihtiyacı duyabilir, değer terbiyesi insana bir pusula sağlar. Değer terbiyesi sosyalizasyon süreci içinde cemiyet tarafından verilebilir, başka bir aktarılma yolu yoktur. Cemiyet bağlarının güçlü olması, otokontrol yanında sosyal kontrolü de sağlar. İnsanların kalabalıkta kaybolmak yerine bir ağ içinde yaşamaları gerekli...

Geleneksel cemiyet düzeninde insanlar bir ağ içinde yaşardı, akrabalar, yakınlar, mahalleli; büyük ve küçüğün belli olduğu, herkesin birbirinden sorumlu olduğu bir hayatı sürdürürdü. Değerler terbiyesi bu ağ içinde verilir, uygulaması bu ağ tarafından denetlenirdi. Batılılaşma, metropolleşme, sanayileşme süreçleri boyunca bu ağ zarar gördü. Dinî ve örfî değerler sorgulanır hale geldi. Kendimizden uzaklaştık, ama Batı’nın bireysel ahlâk anlayışını da alamadık, Batı’nın kurduğu kontrol mekanizmalarını da kuramadık. Kurabilseydik de çok bir faydası olmazdı, Batı’da da suç oranları düşük değil. Bir şey yapacaksak, bu konuya eğilmemiz gerekiyor.

Meselenin maddi cihetinde ise gelir dağılımındaki eşitsizlik ve bu orman kanunu hayatının medya yoluyla insanların üzerine boca edilmesi yer alıyor. Sorumsuz bir şekilde çok kazanmak ve daha da sorumsuz bir şekilde çok harcamak sürekli insanların gözlerine sokuluyor, bu hayat tarzına kavuşabilmek için önüne çıkanı ezip geçmeye hazır nesiller, bilendikçe bileniyor. Başarısız olanların patlamaya hazır bombaya dönmesine zemin hazırlanıyor.


Manzarayı görmek için birilerinin ellerine geçirdiklerini iğfal etmesine, korkunç cinayetler işlemesine gerek yok. Şiddet kültürünün kaynadığı büyük bir apse olarak, futbol kültürü ortada. Birilerinin başkalarının canını yakmaktan haz duyduğu bir topluluk sizi dehşete düşürmüyorsa, resmi tam göremiyorsunuz demektir. Üçüncü sayfa ile arka sayfa aynı vahametin iki farklı arazı. Sokak çocukları, madde bağımlıları, kapkaççılar, trafik canavarları, amigolar, fanatikler, medya patronları, “sanatçılar” (!), mafya, hayali ihracatçılar, ihale canavarları hep aynı hastalığın arazları…

2 Aralık 2014 Salı

Bir Rahat Dur


Artık hiç kimse kısıtlanmak istemiyor, hırçın çocuklar gibiler… Damdan atlayacakmış, karar vermiş, seçim yapmış, özgürmüşmüş… Çakacaksın ağzının ortasına… İşte böyle efendim, harbi kaybettiğimizle kalmadık, kendimizi de kaybettik. Hafıza kaybına uğrayacak zaman mıydı? Tam da dört elle hayata sarılmak zamanıyken… Hayat? Hayır canım, o senin bildiğin hayat değil. Evet, ontolojik bir konu bu ve uzun felsefi ve de teolojik bahislere girmezsem izah edemem, girsem sen sıkılır gidersin. Aslında mesele benim izahım değil, işine gelse anlarsın, eşşek gibi, kimsenin bir şey izah etmesine gerek yok, bilakis ontolojik meseleler bir bakışta kavranabilir; lakin senin anlayasın yok, burada bir kayma sözkonusu, istemiyorsun. İstemiyorsun öyle inanmayı, öyle hissetmeyi, öyle düşünmeyi, öyle yaşamayı ve ölmeyi. İstemediğin için, sen yaşarken bir şeyler ölüyor. Sırf kafana göre yaşamakla bir şeyleri öldürüyorsun. Bunların zaten ölmesi gerektiğini söyleyecek kadar pervasız değilsin henüz. Öyle olanlar da var, fazlası da var; ama ben bunları onlara söylemiyorum, sana söylüyorum. Evet, bunlar ölmeli diyemiyorsun; ama kırk türlü tevilin, bahanenin, “ama” ile başlayan kıvırma ve de çevirme hareketlerinin arasında izini kaybettirmeye çalışıyorsun, anlamazlıktan gelmeye çalışıyorsun. Ocağın ortasında sönmek üzere olan son köz gibisin ve bunca derdim varken bir de senin arkandan ağlamak istemiyorum, canımı sıkma.
Dur, sus, otur, edepli ol; sana göre bunlar seni sen olmaktan çıkaran şeyler, toplum diye bir heyula bütün ağırlığıyla eziyor seni, alabildiğine. Serbest hareket etmekle kendin olduğunu düşünüyorsun. Sana göre herkes tek. Bize göre ise herkes birbirine bağlı. Fazla serbest hareket etmek bu bağları koparır. O zaman biz kıymetli bir parçamızı kaybetmiş oluruz. Bu kopmalar devam ederse biz yok oluruz. Sen de bizden koptuğun zaman yalnız kalırsın ki bizim için bu da senin yok olman demektir. Neticede hem senin için hem de bizim açımızdan üzücü bir noktaya varılıyor.
Bizi birbirimize bağlayan bağlar uzak bir maziden geliyor. Bu bağları koruyarak geçmişten geleceğe uzanmayı, yaşamaya devam etmeyi ümit ediyoruz. Hayat sana göre tüketilecek hazlar için bir fırsat. Hayatın maddeye bağlı. Biz hayatta bir mânâ arıyoruz. İnsan başkalarıyla paylaşabileceği bir şeyler üretmeli. Her şeyden mühimi, bizim için varlık görünenin çok ötelerine uzanıyor. Bizim için varlık, erişilebilenin çok ötesini ifade eden bir kavram. Birbirimize bağlı oluşumuzdan çok daha kuvvetli bir şekilde ötelere bağlıyız. Kişinin kendisi olması, şayet yeryüzünde geçirdiği süreye bir mânâ katmaksa, bu ancak bağlılık ve birlikle, maddeyi maddenin ötesini hedefleyerek işlemekle olur, serbestlik denen kopuş ve maddeyi gaye edinmek hiçbir şeye hiçbir mânâ katmaz.
Arzular tabiî olabilir, ancak insan için fıtrî davranış her şeyi olduğu gibi, olduğu yerde salıvermek değildir. Tırnaklarımızı neden kesiyorsak ve neden bir takım zaruri ihtiyaçlarımızı hususi mahallerde gideriyorsak, o yüzden başıboş davranmıyoruz. Bazen istediklerimizi yapmayacağız, bazen istemediklerimizi yapacağız. Zaman zaman duygularımızı gizleyeceğiz ve irademizi bir âdâb ve usûl örgüsünün içinden ifade edeceğiz. Sen bir kuş, rüzgarda savrulan bir yaprak, bir su damlası değilsin; senin için tabiî davranış, rastgele davranmak değil. Hürriyeti iradeni arzularına teslim etmekte arama. Bir arada yaşayan insanların bağlılığı, parçaları bütün karşısında kıymetsiz ve tek başlarına mânâsız bırakan bir ilişki değildir. Karmaşık bir mekanizmanın basit bir dişlisi değilsin, parça ve bütün ortak bir benliği paylaşıyor ve her parçası da bütünü kadar kıymetli. Sen bizim için kıymetlisin, bu yüzden bunları sana söylüyorum. Fedakarlık esaret değildir, fedakarlık iradeyi nefsin yükünden soyan gerçek hürriyettir. Sırf yaşamış olmak için yaşama, yaşatmak için yaşa.


27 Ocak 2013 Pazar

Nüshası Bulunmayan Bir Eser

Delikanlılığın kitabından hep bahsedilir de, kitabı gören yoktur hiç. Zira bir nevi şövalye kodu gibi, yazılı olmayan bir kurallar manzumesi, daha doğrusu bir davranış kalıbıdır kendisi. Görerek ve yaşayarak öğrenilir, nesilden nesle aktarılır. Son zamanlarda bu aktarma işinin sekteye uğramış görünmesine bakarak, belki de artık gerçekten delikanlılığın kitabını yazma zamanının geldiği düşünülebilir. Ve lakin “aşk kağıda yazılmıyor” fehvasınca, müşkil bir vazife bu.

Delikanlı kimin nesidir, anlamak için, evvela içinde yaşadığı çevre hakkında malumat sahibi olmak lazım. Başka misaller de bulunabilir belki, ama teferruata girmeden, kahramanımızın hayat sahasının mahalle olduğunu söyleyebiliriz. Mahalle insanların bir arada yaşadıkları bir yerdir. Bir arada yaşamak, bir kısım Homo Sapiens bedenlerinin, uzayda birbirine yakın belirli koordinatlarda bulunmasından fazla bir şeydir. Bir arada yaşayanlar bir uzviyeti paylaşırlar, ortak bir benlikleri, ortak kimlikleri vardır. Bir uzviyet teşkil etmek demek, bir işbölümü ve bir hiyerarşinin sözkonusu olması demektir. Nasıl mahalle sokaklara, sokaklar evlere ayrılıyorsa ve sözkonusu bütünün çarşısı, camisi, çeşmesi gibi kısımları varsa, ahali de bir kökten çıkıp dallanarak bölünen, ama bir gövdede birleşen bir ağaç gibi; bir uçlarından ayrılan, diğer uçlarından birleşen bir yapı teşkil ederler; analojinin dibini delmeden lafı bağlayalım, birbirinden bağımsız ferdiyetler yoktur, kişiler belirli vazifeler ve rollerle birbirine düğümlenmiş vaziyettedir. Kimse sadece kendisi için yaşamaz, insanlar birbirleri için yaşarlar, iç içe geçmiş haklar ve vazifeler sözkonusudur. İşte delikanlının diyarı burasıdır.

Türk Töresi’nin iki esası sıra ve saygıdır denir, burada sırayı herkesin bir yerinin olması ve saygıyı da herkesin mevkiine uygun davranması şeklinde anlamak münasiptir. Kimin büyük, kimin küçük olduğu bellidir; haliyle sözün kime, suyun kime düştüğü de bellidir. Yaşlılar, gençler, çocuklar, kadınlar ve erkekler için belirli roller bulunmaktadır. Rolüne uygun davrananlar kabul görür, aksi davrananlar “hayırsız” kabul edilir. Ana babanın da, evladın da, gelinin-damadın da hayırlısı makbuldür. İşbu skalada genç erkekler kısmına düşüyorsanız ve hayırlı bir insan iseniz, namınız delikanlıdır. Nam deyince kafamız karışmasın, ahir zamanda delikanlılık ve külhanbeyliği tefrik edilemiyor, vurup kırmaktan bahsetmediğimiz gibi, şöhretten de bahsetmiyoruz. Kısa keselim, aydın abası olsun: hani seng-i musallâda sual olunur, “nasıl bilirsiniz” diye, işte ahali sizi nasıl biliyorsa, namınız odur. Malum meseldir, at ölür meydan kalır…

Neye benzer diye şöyle bir tepeden tırnağa süzecek olursak, evvela halinden tavrından anlaşılır; af buyrun, öyle zibidi, yavşak, yılışık heriften delikanlı falan olmaz, binaenaleyh ciddidir, hürmetkârdır, ağır başlıdır, efendi adamdır. Zahiri gibi batını da düzgündür, karakter sahibidir, ahlâklıdır. Kimseye yan bakmaz, kalp kırmaz, kötü söz söylemez, hak yemez. Buraya kadarkiler aslında umumî vasıflardır, ammâ delikanlı hak yemediği gibi, yedirmez de. Yaşlıların, çocukların, kadınların gücünün yetmediği her iş delikanlının üstüne vazifedir. Yük taşınacaksa önden gider, yemek yenecekse arkadan gelir. Sözü yaşlılara, suyu da kadınlara ve çocuklara bırakır, yani şiarı feragattir.

Son yıllarda “mahallenin namusu” mevzuuyla alakalı olarak bir hayli bühtan edildi delikanlıya. Güya başkalarının işine karışan bir ceberrutmuş kendisi, zor kullanarak bireysel tercihlere müdahele ediyormuş, zorbaymış. Aslı astarı yok bütün bunların. Bir kere mahallenin kızı, “başkası” değildir. Mahallede kimse başkası değildir. Yeri gelir komşu amca kulağınızı burar, yeri gelir komşu teyzeden ensenize şaplağı yersiniz. Doğrunun-yanlışın ölçüsü bireysel değildir, zaten birey diye bir şey de yoktur. Elhamdülillah müslümanız, örfümüz, âdetimiz bellidir; her işin de bir yolu yordamı vardır. Nasıl ki elalemin teorisinde, “özgür” yaşamak isteyen bir “birey” kurgulanıyorsa, “kendini gerçekleştirmenin” ve “benlik saygısının” yolunun “bağımsızlıktan” geçtiği kabul ediliyorsa, bunların ihlaline rıza gösterecek bir kişi tasavvur edilemiyorsa, bizim mahallede de kendini rezil etmeye rıza gösterecek birinin olacağı düşünülemiyor. Hamdolsun, ipten kazıktan kurtulmuş değiliz, hepimiz birbirimize bağlıyız. Bağsız kösteksiz iş görmeyiz, elin herifi kızla üç dört-gün gezecek, gazoz içecek, sonra çekip gidecek, var mı öyle dava? Edepsiz gidince, kıza ne olacak, düşünen var mı? Kızı mağdur etmek istemiyorsa, usulüyle gelir ister kızı. Vermezlerse ne olur? İşte orası zurnanın zırt dediği yerdir, birader; karar kıza aittir, yerini yurdunu değil de sevdasını seçerse, kaçar gider; yahut dizini kırıp oturur. İki kilo felsefe yaptık yine, bütün bunların delikanlıyla ne alakası var? Alakası şudur efendim: iki küfe odunu sırtlamakla, kızı rahatsız eden iti kopuğu sepetlemenin bir farkı yoktur. Olay bu “bağlamda” cereyan etmektedir.
E, sen şimdi diyeceksin ki, mahalle mi kaldı? Delikanlı kaldı mı da?
Sahi ne kaldı?