Alâimisemâ gönlüm... Hırka da giyilir, zırh da kuşanılır, pranga da sürüklenir. Sayıklama boşuna, kudret gelir gider, hevâyı sen rahat bırakırsın ve lâkin yorgunluk her dâim...
Şükret, şikâyet etme. Gerçek bir yükün var artık, nereye gidemediğini biliyorsun hiç olmazsa.
Tövbeler olsun, bildim söyledim, bilmedim söyledim; ey rüzgâr hafiflet beni, felâha ve ferah bir sabâha eriştir beni.
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Kasım 2024 Pazar
Yine Yorgunluk
15 Aralık 2017 Cuma
mustafa kutlu hakkında / bir mesaja cevap
son hikayelerinde biraz öyle bir his veriyor, ressam bob ross'un "şuraya bir küçük ağaç koyalım" mevzuu gibi, iyiler ölmez'de özellikle aynı şeyi hissettim, hoca artık otomatiğe bağlamış diye. ama son vuruş bence orijinaldi ve o hissi bir anda dağıttı. farklı bir şey derken, farklı ne bulmayı beklediğiniz önemli. her seferinde yeni bir macera, her seferinde yeni bir vak'a, yeni bir kurgu aramak, bence mustafa kutludan mustafa kutlu-vari olmayan bir şey beklemek demek, öyle yazan çok kişi var zaten, kutlu'nun olayı o değil.
klasik türk sanatında tenevvü diye bir kavram var, sürekli aynı şeyi yeni çeşitlemelerle üretmek demeye geliyor. adam milyonuncu defa leyla ve mecnun kıssasına göndermede bulunuyor, ama her seferinde yeni bir şeyler söylüyor. ama yeni olan "olay" değil, ele alınışı, işlenişi vb. veya birbirinden farkı belki de %1 olan rumîlerden binlerce çiziyorsunuz, hep aynı yerde dolaşıyorsunuz, ama konu "bastığınız yer" değil, "baktığınız yer". aynı nokta çevresinde daire çizerek merkeze yaklaşmaya çalışıyorsunuz vb.
bence kutlu da tenevvü yapıyor gibi :)
28 Ağustos 2016 Pazar
Önder Gerçeği
Emri
aldığında tereddüt etmedi, ama vücudunu bir heyecan dalgası yalayıp geçti, el
ayak boşanmasına benzeyen bir sıcaklık, bir an sürdü, geldi geçti: “o an”
gelmişti. Karnı biraz açtı ve dişi ağrıyordu. Hızlıca planını yaptı, dikkatli
bir şekilde pusuya yatacağı noktaya intikal etti ve beklemeye başladı. Hiçbir
şey düşünmemeye çalışıyordu, ama aynı anda her şeyi birden düşünüyordu, kopuk
kopuk. Bunlar zaten sık sık düşündüğü şeylerdi ve ne kadar düşünürsen düşün,
bir şey değişmiyordu. Şu dakikada bir iki kişiyi arayıp selam vermeyi, hiçbir
şey sezdirmeden tatlı bir iki kelimeyle veda etmeyi isterdi, ama bu bir yandan
da çok zor bir işti ve vakit ve imkân olmaması bir anlamda kolaylıktı. Aklını
boşaltmaya çalıştı, hedefin geleceği noktaya odaklanmaya çalıştı. Biraz
muhasebe yaptı, daha çok zikretmeye, kendi kendine telkinde bulunmaya çalıştı.
Saate bakmadan bekledi. Beklemek ona çok uzun gelse de muhtemelen çok zaman
geçmemişti, tam da aklına bir türkü mırıldanmak düştüğünde, gülümseyerek sustuğu
anda hedef göründü. Tekrar bir sıcaklık dalgası, tam göğsünün son yarısında.
-“Allah!..”
Her
şey çok hızlı olup bitti, kimse bir şey anlamaya fırsat bulamadı, bu şaşkınlık
anı Önder için bir fırsat olabilirdi, bir netice beklemiyordu, ama denemesi
gerektiği için denedi, düşman çabuk toparlandı, Allah yardım etti, Önder’in
sadece gövdesinin yönü değişti, kalbi değişmedi ve şu dakikada ve bu şartlarda
kurşunun göğüs kemiğinin yanından mı yoksa kürek kemiğinin yanından mı
girdiğinin bir kıymeti yoktu ve son ana kadar dişi ağrımaya devam etti. Büyük
küçük bir sürü gerçeğe sırtını döndü ve yürüdü gitti, en büyük gerçeğe doğru.
Geride
kalanlar için gerçek kavramının mahiyeti tamamen değişmişti. Bir an gerçek, bir
an yalan, bir an şaka, bir unutup bir hatırlayarak, etraflarındaki her
teferruat sırayla parçalanıyor ve içinden acı akıyordu.
Daha
geride kalabalık vardı. İçi yananlar, ciğeri sızlayanlar, büyük büyük acılı
sözler ederken mimiklerinden tebessüm taşanlar, büyük hikâyeler anlatanlar, bir
an durup düşünmeye çalışanlar, ağlayanlar, ağlatanlar, ağlamadan ağlatanlar,
ağlamaklı olanlar, ağlayamadığına utananlar, ağlayanlara mendil satanlar...
Bazısı kötü niyetli şekilde kullanmaya çalıştı, bazısı iyi niyetli şekilde
kullandı, bazısı ne yaptığının farkında bile değildi. Önder’in dişi ağrımayan
resimlerini çizdiler, heykellerini diktiler, meydanlara ismini verdiler.
Hediyelik eşyaları çıktı hemen piyasaya. Posterler, afişler, belgeseller...
Gerçeğin muhtelif açılardan görülen bazı kısımları kayıtlara geçti, bazı
kısımları ise tamamen unutuldu. Kayıtlar arşivlendi. Bir kısmı “gerçek bir
hikâyeye dayanan”, bir kısmı ise insanların algılarından, hayal güçlerinden
taşıp gelen bir anlatı, bir kurgu zihinlere ve gönüllere nakşedildi, kemâl-i
safiyetle, hüsniniyetle ve bezirgânlıkla.
Önder’in
tam olarak Önder’e benzemeyen bir resmi asla unutulmayacaktı.
24 Ocak 2015 Cumartesi
Peşrev
İnce
nakışlı girift bir zarafet, nümayişsiz, efendi bir eda, sükûnet söze perde;
kelâm etmeye ne hâcet, gönlün merâmı bilinir: bu hep tek bir hikâyedir. Âlemin
hikâyesi, âdemin hikâyesidir; dil susar, sazlar söyler, inler, âh eder. Hüzün
ölçülü ve neşve daha bir ölçülüdür. Vakur bir ahenk akar gider. Fenâ ile bekâ
arasında gezer hasbihâl. Âşinâ bir kıssanın, âşinâ hissesidir hikmet.
Zikrederiz,
cenge gideriz, yâr severiz; güzeli bilir, güzeli söyleriz. Bir adım serviler
gölgesinde, bir döner selâm ederiz.
27 Haziran 2014 Cuma
Sükût
Fezadır.
Garaibden ola ki cidarları üzerinize yürürken derûnundaki oyuk giderek büyür.
Kubbesinde aksisadâ türküleri çınlar gezer. Kurnalarından yokluk taşar.
Külhanını örümcekler tefriş etmiştir. Göbek taşında bir canlı cenaze, neresine
neşter vurulsa buhar olur gider.
Sahradır.
Kervanlar kıyısından dolanır, kuşlar gölgelerini sakınır. Rüzgarı zemherirden
nişandır. Sükût çobanlık eder gölgelere. Gölgeler ışığı yutan birer canavardır.
Işık donmuş çalıların diplerinde saklanır. Ses ayazdan yılmıştır, hançereden
başını çıkaramaz. Sağanak sükût mevsimidir, dal-kök ıslak, çakmaktaşı ıslak ve
çelik ıslaktır.
Devâdır.
Ko devran aksın bildiği yöne, dipsiz kuyular süprüntüyle dolmaz, çay içelim.
Havadan Sudan
Hava
kapalı ve sıcak. Birkaç iri damla düştü yakama, hepsi o. Bir yağmur yağaydı
keşke, leziz ve şirin; kül rengi sıkıntıyı, yağmur yeşili bir ferahlığa
çevireydi. Sararan, kızaran mesafenin içinde yeşilcecik bir temas, küçücük bir
teselli arıyor gönlüm. Bu yolun beni kaç asırlık bir ayrılığa bağladığını
bilmiyorum. Ardıma dönüp baksam, birkaç karaservi, bir incecik beyaz minare,
kıvrılıp giden bir toprak yol göreceğim sanki. Dudağımda bir ıslıkla yola
düştüğüm günden beri yapraklar kaç kere sararıp döküldü, kaç kere yeniden yeşil
çizgilerle belirdi dalların ucunda, kaç köyden ayrıldım arkama baka baka, kaç
şehirde yitirdim yolumu sayamam. Saysam da saymasam da hepsi bir zaten. Bütün
renkler döne döne birbirine karışıyor, akıp gidiyor.
Ümitsiz
olmak bize yakışmaz. Zaten ıslığım da “ümitsiz olma” diyor, “adımlamaya devam
et, bak daha neler var yolda. Geride zannettiklerin çıkıverir karşına. Yoldaki
her kavşak tanıdıktır aslında. Bilmediğin bir odanın penceresi, bildiğin bir
bahçeye açılır. Hiçbir şey uzakta değil, uzayıp kısalan mesafe yalnız senin
içinde.” Garip aynaların içinden geçiyor sanki yol: yaklaştıklarım uzaklaşıyor,
uzaklaştıklarım yakınlaşıyor.
Belki
de bir rüya bu, pınarın başında dalıp gitmişim suyun akışına, oluktan akan suya
vuran gün ışığında görmüşüm ne gördüysem. Suyun şırıltısıyla ayılacağım, buz
gibi suyla yüzümü yıkayacağım. Gök yine masmavi dönecek tepemde, beyaz
bulutların içinden beyaz kuşlar süzülüp gelecek. Gün ışığı ısıtacak
kemiklerimi, kalkıp eve gideceğim.
Uyusam,
dalıp gitsem tatlı bir uykunun kucağında, tatlı bir yağmur başlayacak
türküsüne. Sonra güneş açacak, aydınlık ve sıcak.
Sahrada
Issız
bir sahra, her şey savrulup gitmiş. Sadece izler var her yanda. Konanlara ve
göçenlere dair izler, geldikleri yerleri söyleyen, gitmeyi ümit ettikleri
diyarları işaret eden nişanlar... Gitmeli, terk etmeli artık bu sahrayı, kimse
gelmeyecek bundan sonra. Rüzgarla yürüyüp giden çalılar özlemez beni. Yolu
tekrar bulmalı. Bir kervan bulurum belki, birinin eteğine tutunur giderim.
Nereye gideceğimi bilmesem de, yol nereye giderse oraya giderim. Zaten nereyi
hedeflediğinizin yol indinde bir kıymeti yoktur, nereye isterse oraya götürür
sizi. Bazen yüksekte kuşlar dönüyor, sonra süzülüp gidiyorlar. Ufukta bir
beyazlık var, ya gökte sürüklenen bir bulut parçası veya karlı bir zirve. Eğer
bir zirveyse bu, eteklerini toplamış gidiyor demektir. Ufkun kenarından
kalkmış, göğe ağmaya niyetli gibi görünüyor. Sızlanmamak lazım, heybemdekiler
gitgide eksilse de hala bir şeyler var içinde. Kucağıma bastırıyorum heybemi,
içim boşluk, dışım boşluk, dokunabildiğim bir bu var. Dokunabiliyor muyum
gerçekten? Bazen elim içinden geçip gidiyormuş gibi geliyor. Heybem sırtımda,
heybemi özlüyorum. Boşalıp gider mi, acep, bir gün? Yoldaki serapları saymakla
vakit geçmiyor. Yine bir serabın başında mola veriyorum. Bacaklarım sızlıyor.
Bunca yorgunluğa rağmen, ilerliyor muyum, yerimde mi sayıyorum bilemiyorum. Bir
bulutun gölgesinde uzanıp dinlenmeye çalışıyorum. Yola çıktığımdan beri peşimde
bu bulut, arada uzakta kalır gibi oluyor, yine gelip beni buluyor. Kopkoyu
müşfik bir gölgesi var. Uyuyup kalsam şuracıkta, uyanmasam veya uyandığımda gün
başka bir gün olsa... Ne zaman yarın olacak?
Yolu İzle
Yol
izdir. Yol vardır ceylanların tırnaklarından dökülen izlerde çiçeklenir. Yol
vardır, hantal makinelerin ziftli izleridir. Yol izdir ve yol izlenir. Yolun
vahşisi de olur ehlisi de. Kimi uca dağ başlarında yiter gider, kimi kıvrılır
bükülür cadde olur, sokak olur. Yol olur gedadır, kapı kapı dolanır,
topuklardan himmet bekler. Yol olur şehrahtır, zafer takları altından gururla
uzanır gider. Her şeyin tükenip gittiği bir dünyada bir türlü tükenmemek midir
yolun zaferi? Yol tükenmeyecek midir? Yolcu kalmasa yol da tükenmez mi hiç?
Her
yol bir yere gider. Çıkmaz denen yollar da bittikleri yere giden yollardır
aslında. Her işin bir yolu olduğu gibi, her yolun da bir işi vardır. Siz yola
düşersiniz, yolunuz kim bilir nereye düşer. Yolla aranızda böyle bir düşkünlük
varsa işiniz var demektir. Bir kere yola çıktınız mı, nereye varacağınız belli
olmaz. Niyetinizdeki menzil ile kısmetinizdeki başka başka olabilir. Bazen de
nice zaman yol alırsınız, bir yere varamazsınız. Bazen haramiler kesmesin diye
yolunuzu değiştirirsiniz. Yolun emniyeti mühimdir. Tekin olmayan yollara
gidecekseniz sevdiklerinizle helalleşip, işlerinizi yoluna koyup da
çıkmalısınız yola. Yolu bekleyen bekçiler yoksa yolda sizi neyin beklediğini
bilemezsiniz.
Herkes
yol uğrağı yerlerde açmak ister dükkanını. O zaman yolun kıyısı kıymete biner.
Bazen sırf yol üstüdür diye uğrarsınız dostunuza. Yol uğramasa uğrayacağınız
yoktur. O gayri dost mudur, değil midir veya siz dost musunuz, değil misiniz,
kendiniz düşünün. Gerçekten dost iseniz yollar yük olmaz yüreğinize, nice çetin
de olsa aşar gidersiniz. Bir gittiğiniz yere bir daha gitseniz, yahut biri
peşinizden gelse, yol olur, herkes gelir peşinizden. İşlek yollar herkesin
bildiği yollardır. Yoldan gelenin geçenin haddi hesabı olmaz da kalabalıkta
kayboluverirsiniz. Bazen de beklersiniz, kimse izlemez sizi. Yolunu bulan çeker
gider, kalırsınız bir başınıza. Yüreğiniz yorulur yolda kalırsınız. Siz yolda
kalırsanız sizi bekleyenlerin de gözü yolda kalır. Yolunuzu gözleyen birinin
olmaması da ayrı bir derttir. Yürünmeyen yolu ot bürür. Gidilmeyen yollar
unutulur, unutulan yollar silinir gider.
Yolda
kalmak zordur ya, bir de yoldan çıkmak vardır, o daha zordur. Takılırsınız
birilerinin peşine, sonunda yolunuzu kaybedersiniz. Yol gösterecek biri gerekir
o zaman size. Uğursuz arkadaşlara yol vermelisiniz. Yoksa bela size yol vermez.
Onlar size yolunuzu şaşırttıysa bile siz yola gelmelisiniz artık. Yollar
vardır, dallanır, çatallanır, dağılır gider. Yollar vardır kavşaklarda buluşur
türlü gurbetlerden dönüp gelen kardeşleriyle. Yol yola eklenir, cihan yolların
arasında ağa tutulmuş bir balık gibi çırpınır kalır. Yolun iyisi kötüsü olur mu
acep? Kötüyse gidilen yol yol değildir, yoldan sayılmaz. Eski meseldir: nice
eğri de olsa yol iyidir. Allah yoldan azdırmasın.
Gitmek
Kızılelma gitmenin kendisi idi. Gittiğin hiç bir yerde fazla kalmayıp yine yola düşüyordun. Emellerin mavi bir ufuk çizgisiyken yol seni çekiyordu. Ümitlerin lâ'lgûn bir akşam vakti can verdiğinden beri ise sadece kaçıyorsun, kendinden ve yalnızlığından. Dağların ardında yeni bir şey olmadığını bildiğin halde her seferinde ardını arayacak yeni bir dağ buluyorsun. Yürümek seni teskin ediyor ve hiç bir yerde fazla oyalanamazsın.
Fâsid Dâire
Eyvah, yine mi uyandım!? İki adam bir testereyi bir o yana bir bu yana çekiştirip duruyorlar: kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt... Güzel çayım, tatlı çayım, canım çayım... Sürün şimdi şehrin öbür ucuna. Uykum var, ölüyorum. Karınca kolu üst kata çıkıyor, karınca kolu alt kata iniyor: "yürüyüş kararı sayılacak, say! 1, 2, 3, 4..." Molam geldi, acıktım, gidelim, dönelim. Dön baba dönelim. Karınca kolu üst kata çıkıyor, karınca kolu alt kata iniyor: "yürüyüş kararı sayılacak, say! 1, 2, 3, 4..." Testere: Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Ya bu deveyi gütmeli, ya da... N'ola acap hâlımız? Dön aklım, daireye, mükerreren tekrâren: Karınca kolu üst kata çıkıyor, karınca kolu alt kata iniyor: "yürüyüş kararı sayılacak, say! 1, 2, 3, 4..." Git gel Konya altı saat, vakittir, koş şimdi saman alevinden hürriyete. Testere mi yoksa kurtlar mı mesnedimi kemiren? Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt, kırt! Kırt... Sırtım boşluğa geldi yine, karanlık düştü gözüme: ne var orada, kim var orada!? Ne olacak, yâ Rabbim, neler olacak? Pay alalım günlük demden, ot çöp ayıklayıp nisyan merhemi yapalım, göğsümüzdeki boşluğa sıvamaya. Tamamdır. Esselam güzel uykum.
Rüzgar Sallasa Beşiğimi
Dışarıda rüzgar esiyor. Aklım bahçede oynuyor. Hayır oynamıyor, kenarda oturmuş bir çöple toprağı dürtüyor ve hayal kuruyor. Dışarısı, pencerenin altı hergünki sokak değil. Rüzgar eski evin bahçesini alıp getirdi pencerenin altına. Rüzgar eski evin bahçesine alıp götürüyor beni. Şimdi bugün değil. Keşke şimdi bugün olmasaydı, hatta bu rüyamda görebileceğimden bile iyi olurdu, ama en iyi ihtimalle rüya görüyor olabilirim. Güzel uykum... Ne zaman akşam olacak? Şimdi pencereyi açsam, eğilip kendime bir kağıt helva veya bir külah dondurma versem, sonra da hatırlasam, küçükken bir amca ben bahçede oynarken pencereden uzanıp bir külah dondurma vermişti diye. Ama öyle bir şey olmamıştı, o yüzden bunu yapamam. Pencereden gökyüzüne bakıyorum, kurşun rengi bulutlar: yağacak. Bahçede başımı kaldırıp göğe bakıyorum güneş gözümü alıyor, beyaz bulutlar geçip gidiyor. Sırtımı duvara yaslayıp gözlerimi yumuyorum. Her taraf ne kadar sakin, güneş ne güzel ısıtıyor. İçim üşüyor. Sabah ter içinde kalktım. Karışık rüyalar, sonra başka karışık rüyalar... Ne güzel bir şarkıydı o öyle... Bir ara uyandım, şarkı devam ediyordu, sonra yine uyudum ve kayboldu. Şimdi neye benzediğini bile çıkaramıyorum. O kız kimdi öyle? Neden uyandım ki? Rüzgar sallasa beşiğimi, uçup gitsem, tatlı düşlere uyansam... Pencereyi süzmeyi bırakıp işlerime başlamalıyım. Daha akşama çok var.
26 Haziran 2014 Perşembe
Yorgunluk
Ne zırh kuşanacak mecalim var, ne hırka giyecek, kızıl günbatımı iç beni. Bulutlar bu hafifliği nereden buluyor? Yapraklar bu sükunu kimden almış? Nereye gideceğimi bilmiyorum. Ey rüzgar, es, dağıt beni. Sırtımda, olmayan bir yükün yorgunluğu, kervanını kaybetmiş bir deve gibi, çölün dikenleri arasında hedefsiz dolaşıyorum. Sayılacak ne çok pösteki var! Kudret bir daha semtimize uğramayacak, hevâ rahat bırakmayacak.
Kelimeler
Kelimeler ayak altında dolaşıyor, lüzumsuz kalabalık ediyorlar. Kime ne anlatmak lazım, neyi tasvir etmek icap ediyor? Anlatsan ne olur ki? Anlatabildiğin kadarı, anlaşıldığı kadarı, en iyi halde bile, çoktan uçup gitmiş, kim bilir hangi defterin arasında toz olup gitmiş bir kelebeğin yarım yamalak bir resmi. Söz başka. Kelimeler sözün hakkını vermiyor bugün. Sözün hakkı bugün susmakta.
20 Nisan 2013 Cumartesi
Eski Bir Sulh Rüyası
Kızıl Çakmaklı Adam’ın korkunç kahkahası koridorlarda yankılandı. Açıklayan Adam gölgelerde gizlenmeye devam ediyordu. Açık pencerelerden içeri-dışarı savrulup duran beyaz tül perdeler, ay ışığında parlıyordu. Bahçede bir meşe ağacı, koca bir gölge, bir heyula gibi dikilmiş, dallarını her yana uzatmış, ayın yüzünü örtmek ister gibi göğe doğru uzanmıştı. Dalların arasında gizlenmiş küçük bir karga aya ve geceye neşideler okuyordu...
Yankı dinmek bilmiyordu. Gölgelerde huzursuz titreşimler dolaştı. Rüzgar kesilmişti, yaprak kımıldamıyordu. Yaşlı meşenin gövdesinde bir ürperti gezindi. Karga kanatlanıp gitti, gözden kayboldu. Ayın önünden siyah tüller gibi tuhaf şekilli bulutlar geçmeye başladı. Açıklayan Adam kımıldasa görülecek, kımıldamasa bulunacaktı. Kabzaya kilitlenmiş parmaklarının uyuştuğunu, namlunun kaşındığını hissetti. Tatlı bir uyuşukluk kapladı bedenini, göz kapakları ağırlaşmaya başladı...
İnceden bir tanbur sesi, gölgeli, gagalı ve pençeli rüya parçacıklarının arasına sızmaya başladı. Ses giderek belirginleşiyor, bitmek bilmez bir yol gibi kıvrılarak uzanıp gidiyordu. Gölgeler hafif dalgaların kımıldandığı bir sahile, gagalar ve pençeler kıvrım kıvrım girift nakışlara dönmeye başlamıştı. Açıklayan Adam topuklarını avuçlarında tutan uçurumun kucağına bıraktı kendini. Sükûnetin kollarında bir beyaz tüy gibi dönerek savrulmaya başladı. Geçmiş ve gelecek, kaygı işli ağır şallarından soyunmuş, bütün hafiflikleri ile semada dönerek raks etmekte idi. Söylenecek çok söz vardı ve aslında hepsi de aynı mesnevinin nakaratı idi. Kesret-i meramdan hamuş oldu diller, tanbur sustu, yalnız nây inler oldu...
Nâyin sadâsı bir uçan halı olup, Açıklayan Adam’ı alıp götürdü, her tarafından yeşillikler fışkıran harap bir kubbenin altında, metruk ve dağınık bir avlunun köşesinde, bir kenarında cılız bir ateşin oynadığı bir medrese hücresine, eski bir minderin üzerine bıraktı. Kızıl Çakmaklı Adam, uçları yukarı kıvrık yemenilerini eşikte çıkarıp hücreye girdi. Bir şey söylemeden ocağın diğer yanındaki posta bağdaş kurdu. Uzun lülesine tütün döküp kızıl çakmağıyla ateşledi. Duhan hücreyi ebrûlî bir renge boyadı...
Ebruli bir duman sarmalamaya başladı yavaş yavaş, iki adamı. Kızıl Çakmaklı Adam, cebinden çıkardığı bir kaç fotoğrafı, bir kırmızı kalemi, bir kaç mahkeme kararını ve hiç bir zaman bitmemiş ve asla bitmeyecek bir sürü şiirini usulca ateşin içine bıraktı, ateş canlandı, alevlerin içinde kaybolmak istedi, Kızıl Çakmaklı Adam.
Açıklayan Adam alevlere bakıyordu, dalgın... Uyurgezer gibi hareketlerle bir cebinden bir kamış kalem, diğerinden bir çakı çıkardı. Kalemi düzeltti, tekrar cebine koydu. Çakıyı kapattı. Avucunda sıktı. Usulca kalkıp hücreden çıktı, avlunun köşesindeki kuyuya uzattı elini, parmaklarını açtı.
Çınar yapraklarının arasından sızan gün ışığı, avluyu ala nakışlarla bezemişti. Serçe cıvıltısı gibi bir çocuk gülüşü duyulup kayboldu bir an.
İstanbul'u Sevmek
Bir insan eskiye meraklı, yeniye hevesli ise İstanbul'u sever. Milliyetçi ise, dindarsa, Osmanlı hayranı ise sever. Bir insan müsteşrik, bediiyatçı, yahut tarihçiyse; ehl-i keyf ise, sevdalıysa, aklından zoru varsa İstanbul'u sever. Tüccar, talebe, ehl-i ulûmdan ise yahut echel-i cühelaysa, dostsa, düşmansa, vatan haini ise ya da vatan aşığı ise , vasatı tutturamıyorsa yahut vasat onu tutturamıyorsa, belanın ve safanın fevkaladesinden hoşlanıyorsa, sever.
Asırlar önce mesafelerin ötesinde birşeyler kaybettiyse, yitiğini bulamadıysa, elinde avucundakini kaçırdıysa, kaçan bir balonun ya da bir kuşun ardından bakar gibi bakakaldıysa, unuttuysa, ne istediğini bilmiyorsa, şairse, aklı başında değilse, ne olduğundan habersiz bulunduğu bir tadın bakıyesi ağzında, hasretle yutkunup duruyorsa, neyi beklediğini bilmeden ufukları gözlüyorsa, sancılıysa, gurub vakti gönlüne kan oturuyor, gözleri ıslanıyor, yeşillikler arasında yağmur yağarken dua ediyor, asla ümitsizliğe düşmüyorsa, "yedi bin senedir bekliyorum, yedi bin sene daha beklerim, muhakkak..." diyorsa, bekliyor, muttasıl bekliyorsa İstanbul'u sevmemesi mümkün değildir.
Duvarları Yıkmak, Hadleri Aşmak
Şehri barut marifetiyle aldık, ama barutsuz alsaydık, olduğundan çok daha fazla yiğitçe olmaz mıydı? Mücerred ihtimaller üzerinde oyalanmak abes. Patlayan -envai ebat ve çeşitte- delikli demirler icad oldu çoktan ve şehir de -şükrola- bizde epey bir süredir.
Delikli demir ki mertlik bozulmuştu, o gelince; dünyanın çivisinin çıktığının ilanıydı belki de. 21 pare top atıla: “Ey ahir zaman ümmeti, bilesüz ki vakittir.” Vakittir hakkaa, sonu gelmiştir çünki duvarların. Çünki duvardı dünyayı taksim eden, duvardı set çeken ve ayıran. Barut duvarın sonu oldu ve başlangıcı oldu, sınır tanımamanın. Kadim sözler battaldır gayrı, kadim taksimat lağım marifetiyle berhava edilmiştir. Barajın kapakları açılmıştır ve barajın kendisinin de suların hışmı ile dağılıp gitmesi yakındır. Şimdi artık her şey başka taraflara akabilir, ışık vurabilir karanlığa ve kokuşmuş bir mili sürükleyerek sel basabilir el değmemiş toprakları. Bir kıvılcımdan cihân-sûz yangınlar peyda olabilir ve fırtınalar kopabilir artık bir kelebek kanadının titreyişinden. Ok yaydan çıkmış ve zenberek boşanmıştır artık: ne olacaksa olacaktır. Son harbe hazırlanmaktadır cihan ve guruba doğru hızlanarak akmaktadır asrın girdabı.
Duvarın berhava edilmesi kendisini izleyen hadiselerin bir remzidir adeta: hudut yoktur bundan böyle ele geçirilenin son haddine kadar götürülmesi vardır. Muvazene ve itidal yoktur artık. “Sona doğru” her şeyin “sonuna kadar” yapılması cari olmuştur. Bütün kaynaklar artık son harbe tahsis edilmiştir. Bir yanda her şey yığılmakta diğer yanda her şey tüketilmektedir. En başta da zamandır hızla tüketilen. Baş dönmesi ve yorgunluk arasında serseme dönen zaman sonuna yaklaşmaktadır. Duvarlar ve perdeler, sur, peçe ve hayatı taksim eden incecik zarlar yıkılmakta, yırtılmakta ve çekilmektedir git gide. Yer çekimi haddi ve ses hızının haddi aşılmış, belki yarın ışık hızının haddi de ihlal edilecektir. Muvaffakiyetlerimiz bitmez tükenmezdir ve artık durmak yoktur bize. Olacak olan olmuş ve olmaktadır: derûnumuzdaki yecüc ve mecüc suretleri duvarı aşmıştır ve vakittir artık.
19 Mart 2013 Salı
niye türkü dinlerim?
"fikir kazanı"
niye türkü dinlerim?
her müzik parçası bir yere götürür insanı. gayda dinleyip "highland" safası yapmak da güzeldir, shamisen dinleyip kyouto'da kiraz çiçeği seyranına çıkmak da güzeldir ve lâkin bir bizim bağrı yanık bağlama eve getirir beni. ana kucağı, baba ocağı dediğim, huzur ve sükûn dediğim, duyduğumda gözümü kısıp "şükür olsun, evdeyim" dediğim iki ses vardır, biri ezan, biri türkü.
türkü damarlarımda dolaşır, türkü ciğerlerime dolar, türkü iliklerime siner. türkü bana rüzgarda savrulan başıboş bir yaprak olmadığımı, kökleri arzın derinlerine uzanan koca bir ağacın dalı olduğumu söyler. türkü beni tabiata bağlar, eşime dostuma, ecdadıma, gelecek nesillere bağlar. türkü kulaklıtaşdır, tarhana aşıdır, emmimdir, ninemdir, köşküdür, yerevdir, kara çuldur, alacıktır, yayla deresidir... türkü kümbettir, nal izleridir, ertuğrul beğdir, eski yurttan yeni yurda göç yüküdür... türkü yemendir, çanakkaledir, hilâldir, urumeli'nde kalmış bir göz, kerkük'te kesilmiş bir koldur...
türkü benim derdimdir, derdimi bilenin derdidir, derdiyle dertlendiğimin derdidir, dünden yarına benliğimdir, kimliğimdir, zamanda ve mekanda yerimdir. söğüt'te ben vardım, tuna boylarında ben dolaştım, karakuzu'yu geçince esen rüzgâr benim, zevli yârim, ardıç yârenim, yerim de belli benim, yurdum da belli, kaç asırdır şu kölgede bağdaş kurup oturan hep benim, ırabbım zeval vermesin...
16 Mart 2013 Cumartesi
Hasbihal - Diyâr-ı Rûm'dan Türk Yurdu'na
A beyim!..
Âh…
A beyim, otur, söyleşeyim, âh edeyim…
Dert anlatmaya mahal yok, bilen bilir zaten derdimi,
bilmeyene ne söylemeli… Otur, iki satır yâd edeyim…
Çağrı beyim ilk sefer at saldığında Diyâr-ı Rûm idi
buraların adı. Cümle Oğuz taifesi, kalktık, geldik ta Maveraünnehir’den,
Horasan Erleri’nin peşi sıra, gazâ eyledik. Tohum olduk, düştük toprağa,
kanımızla suladık toprağı, başak olduk biçildik. Yurt dediğimiz zaman, boş bir
laf değildir; toprağın her zerresinde kanımız var, kanımızın her zerresinde bu
toprak… Ahlat’ta mezar taşlarına sor, Tuna’ya sor; anlatsın hikayemizi; kuşlara
Alparslan’ın sancağını sor, balıklara Ertuğrul’un ocağını… Töremizde, ağalık,
beylik vermekle olur ve dahi dermekle olur: verilen maldır, kandır, candır;
derilene de millet denir. Potlaç derler bir adet vardır töremizde; bey
silahlarını kuşanır, hanımını, çocuklarını alır çıkar çadırdan, el yağmalar
çadırda ne varsa. Soframızda oturan kim varsa bizdendir. Bizi bize sorma, Caber
kal’ası şahidimizdir, Mostar köprüsü şahidimizdir, Teodosyus suru ve Ebâ Eyyûb
El-Ensarî şahidimizdir. Sürre alaylarını sor, “Ders idelum” ilahisini sor;
Gazze’de, Kudüs’te, Yemen’de, Medine’de sor, Makedonya’da sor, Çanakkale’de
sor: biz kendi adımızı unuttuk da, elalem Türkiye diye isim taktı bu memlekete.
Anlayan zaten biliyordu, anlamayanla işimiz ne?
30 Aralık 2012 Pazar
sarı keder
balalar kızçelere selam yollasın/ turfan bağlarını tuna sulasın/ kurumuş gözlerim kederimden/ benim yerime de dostlar ağlasın...
sarı bir rüzgar döküldü bulutlardan/ haber yok göğeren umutlardan/ daraldı gönlüm kızıl putlardan/ yerim yurdum bu sene de kara bağlasın
27 Aralık 2012 Perşembe
Arîza
Şehir kemâl-i edeble diz çökmüş oturuyor, sultânımın huzurunda, serâpâ reng-i muhabbet; sultânımın şavkı vurmuş, Beldetün Tayyibetün'ün yüzüne, kendi güzelliğinden mahçup, karşısındaki güzellikten mest; insan nasıl vurulmaz bu şehre...
Sultânım dostunun nurundan aydınlanıyor; sultânımın dostu benim efendim; efendim, sevgili...
Efendim yâdediyor, ben tekrarlıyorum; kelime dilimde, kelime gönlümde, kelime damarlarımda: damarlarım bu kelimeye gönül verenlerin damarlarıyla karışıyor, her kim bu yâdı tekrarlar ise, benim kardeşim. Uzak dağlardan kardeşlerim sesleniyor, sanki dağlar kaftanlarını toplayıp raks ediyor, arz dönüyor, sema dönüyor, zaman ve mekan dönüyor, kelime yedi iklimde çınlıyor...
Cahil, zalim ve acizim, hâlimi keremine arz ediyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)