sistem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sistem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2014 Cumartesi

Ontolojik Muhalefet – Ak Parti ve MHP; HİF, İTC, CTF… / tw

- ‘mentionlardan’ kaynaklanan kopukluklar için özür dilerim. -

farklı bir ontolojik-epistemolojik-etik düzlemden gelen tenkidler çok etkili olmuyor, karşılık bulması için aynı algı evreninden gelmeli...
birbirimiz için başka bir boyuttan gelen anlaşılmayan dilde hologramik mesajlar gibiyiz, diyalog (!) vasatımız bu...
mhp'nin çözü(lü)m tenkidlerini akp'nin algılayabilmesinin önündeki en büyük engel mhp'nin akp algısı.
akp'yi realiteye değil ideolojik şablonlara göre davranmakla suçlarken kısmen haklılar, ama mhp de akp'yi kafasındaki şablona göre okuyor
ayrıca bu şablonlar arasında bu kadar fark olması hicran. bu iki zümre ortak bir mânâ alemine mensup olmalıydı...
defolabilirsin waldo.
aslında iki tarafa da, ortak bir zemini olması gereken zümreler şuursuzluk eseri olarak farklı zeminlere dağılmış
bu yüzden ortak bir dilleri yok ve birbirlerine ulaşamıyorlar. bugün biri yarın öteki gündem olabilir
ama bugünki konu şu: mhp'nin yaptığı akp politikalarının eleştirilmesi değil, ontolojik olarak akp'ye karşı çıkıyorlar
böyle davrandıkları için de tenkidleri akp için bir geçerlilik taşımıyor.
aynı şeyi akp de mhp için yapıyor, yani aslında farkları yok...
…
bu güzel bir şeymiş, ama bahsettiğim konu tam bununla ilgili değil. mesela eşitlik anlayışı olmayanı ayrımcılıkla suçlayamayız
bir fikrin sizin dünyanızda karşılığı yoksa, o fikre dayalı tenkidlerin de karşılığı olmayacaktır
…
ilk tenkit. hepsi aynı çorbanın suyu...
kaldı ki burada konu lider siyasi kadronun bir yerden talimat alıp almadığı, alıyorsa nereden aldığı değil
yıllarca msp'liler mhp'ye diş bileyip sola yanaştı diye karpuz deniyordu elemanlara, şimdi mhp'liler karpuz...
arada fikir farkları, fraksiyonlar, muhtelif sahalarda şuursuz vaziyetler olsa da batı'ya karşı bu ulke'yi savunan herkes >
> batıya karşı bu ülke'yi, bu milleti, bu dini savunan herkes tek bir taraftır, farklar talîdir, varoluşsal çelişki olamaz
iktidar partisiyle aynı tarafa düşmemek uğruna seküler tayfayla kamalistlerle aynı tarafa düşmeyi kabullenen milliyetçi olamaz
daha vahim şeyler de var, bazı milliyetçiler dindarlara dinci demeye başlamış, halbuki ülkücüler de "dindar" değil mi?
bir kısım dindar taifenin millet hakkındaki şuursuz tavırlarını tenkid ayrışey, kendinden tamamen ayrı görüp düşman olmak ayrı
bence hepsi birden daha tehlikeli. bir kısmı az biraz akıllı olsa, diğeri bu kadar başıboş kalmayacak, toplam tablo vahim
diğer taraftan başbakanın ülkücülerle bir ileri iki geri ilişkisinde çok samimi durduğunu düşünmesem de,
namaz kılmayı bilmezler meselesi abartılmıştı
neyse sonuç olarak selametçilerin saçmalamasına alışkınız zaten de milliyetçilerin giderek daha şuursuz olması ağır geliyor
selametçilerin milliyetçilere nefreti yeni bir şey değil. buna rağmen selametçilere düşman olman gerekmez, kendi şuursuzluğu
kaldı ki burada iki siyasi ekip arasındaki geçimsizlikten bahsetmiyorum, temel değerler referanslar konusunda farklar var
bunun olmaması gerek, milliyetçiler islamcıları anlayamayacak raddede dinden kopuk olamaz
çok saygı duyduğum insanlardan bile makul şeyler duyamaz, okuyamaz oldum...
ama mesela iskender öksüz son zamanlarda akıl erdiremediğim kişilerden biri, geçenlerde ulusalcılarla milliyetçiler arasında >
çok fark olmadığını yazıyordu, "onlar da batı kültürünü seçmişler, o kadar da olsun" gibi bir ifadesi geçiyordu
batı kültürüyle milliyetçiliğin ne alakası var?
islam'ı temel referans almamak, seküler fikirlere meyletmek, batı kültürünü, değerlerini, felsefesini benimsemek,
bunlar milliyetçilikle bağdaşmayan tavırlar.
keza islamcıların hatalı fikirlerini, politikalarını tenkitle yetinmeyip kategorik olarak dışlamak, hele de araya >
"dincilik" yaftasını koyarak bir sınır çizgisi çekmek, devleti 1923'ten başlatmak, kemalist politikaları savunmak...
bunlar milliyetçilikle örtüşmeyen şuursuz hareketler, buna kızıyorum ben.
yoksa elbette islamcıların eleştirilecek çok tarafı var
…
tartışılır, ama ilginç bir bakış açısı. akp kafa olarak itilafçılara yakın, ama geleneğin devamı demek zor
itc-chp-ietö gibi bir devamlılık itilafçı cephede görülmüyor, daha ziyade itc vs tepki diye kurgulamak lazım
sf-tf-dp-ap-anap-akp bir çizgi sayılabilir, ama itilafçı karakter çok ön planda değil bu çizgide
sadece zihniyet benziyor diye devam diyemezsin, kurumsal süreklilik de olması lazım
misal ordudaki darbeleri harbiyeye bağlarsın, ama yeniçerilere bağlayamazsın
iddia edilen ergenekon terör örgütü ;)
itc tarafından kurumsal devamlılığı sürekli sekteye uğratılan, ama her fırsatta zuhur eden bir muhalefet hareketi var
dp'den sonra bu hareket üçe bölündü, msp ve mhp ayrı birer kol olarak devam etti
msp kolunda zihniyet olarak itilaf çizgisinin sürdüğü söylenebilir, ama tam açıklayıcı değil
islamcılarla türkçülerin birbirlerini ontolojik olarak farklı şeyler olarak görmeleri vahim bir şey
bugünki hükumet çizgisini oluşturan bileşenlerin içinde itilaf kafası azınlıkta kalır ve mhp ile bir çok ortak değeri var
ortada ortak bir zemin olması lazım
chp itc'dir, aynı ekip. sadece a takımı tasfiye oldu, mesuliyeti bunlara yıkıp isimlerini değiştirdiler, yola devam ettiler
bu kadar askeri darbeyi yapan kimdi? bürokrasinin her tarafında kadrolaşan? vs vs
jöntürk dayatmalarına karşı anadolu fırsat buldukça karşı çıktı, dp mesela...
islamcılar efgani çizgisinden ibaret değil, ortalama anadolu insanı çoğu. cemaatler, tarikatler vb
bu çizgiyle mhp arasında varoluşsal bir fark yoktur, mhp de aynı kaynaktan gelir. islam davası- türkiye davası vs
siyasi kadro fikriyat sosyolojik taban bunların hepsini ayrı ayrı ele almak lazım
akp deyip işin içinden çıktığın zaman sap saman ot kök taş çakıl hepsi birden harman oluyor
akp'yi bir tür koalisyon gibi düşün, hayır da şer de bir arada. çözülmesine muhalefet fırsat vermiyor...
ihlas cemaatiyle eski irancıları bir kefeye koyarsan yapacağın analizden bir cacık olmaz
hükumetin vahim icraatlerinde milliyetçiler de vebal altında, süreçleri doğru yönetmeye yaklaşamadılar bile,
nerede saf tutacaklarını şaşırdılar. şuursuz akıncılar farkında olmasa da ülkücülük de islam davasına dahil
akıncıların kafası basmıyor ülkücüleri dışlıyor diye ülkücüler de aynı şeyi yapamaz, ülkücü bilir ki hepsi özde birdir
ama muhatapları işi bozuyordur vs.
milliyetçiler ise bunlarla bir görünmektense seküler tayfayla bir görünmeyi tercih ettiler, hükumete karşı olsun da...
bu yüzden hükumetin alternatifi de kalmadı, ikaz edildiğinde anlayacak hali de kalmadı, insanlar da etrafından ayrılamadı
…
yeni kadroda itc'den müdevver olmayan kaç kişi vardı ki? aynı ekip, bir kısmı bir kısmını tasfiye etti, yola devam ettiler
…
dümdüz akp itilafçı dediğin zaman kayınpederimi alıyorsun te cemaleddin efganiye kadar bağlıyorsun,
ne alakası var, köylü, çoban, tornacı, müslüman, bildiğin anadolu ahalisi adam...
hasbelkader erbakan islam dedi diye peşine düşen insanları, orduya darbeye bilmem kime karşı akp'yi destekleyen insanları,
alakasız bir sürü kişiyi itilafçı yaparsın, sosyolojik tabanı dikkate almazsan.
babam bile akp'ye oy verdi, niye diye düşünmüyor kimse, dumanlı kafadan analizlere devam...
…
mustafa kemal, ismet, celal beyler mesela; bunlar neci?
birbirlerini yediler, vuran da vurulan da ittihatçı
itc'nin tek bir çizgisi yoktu, üç tarz-ı siyasetin üçü de dahildi, ama hangi ekip başa geldiyse onun çizgisi öne çıktı
enver bey varken türkçülük öne çıkıyordu, ama garpçılar da islamcılar da ittihatçıydı
kemal ve ismet beyler, üç tarz-ı siyaseti bir buçuğa indirdiler.
itc için belirleyici olan türkçülük değil, komitacılık. ayrıca mensupları arasında islamcı ve türkçüler olmakla birlikte,
jöntürkleri taşıyıcısı rolünü ifa etti itc-chf. türkçüler-islamcılar parantez olarak kaldı
öncesi sonrası var mı? cihan harbinden evvel hepsi teşkilata kaydolmadı mı bunların?
bürokraside yerleştirdikleri adamlar itc kökenli kişiler. asacakları hocaları seçerken bile itc'li mi değil mi diye baktılar
detaylara takılıyorsunuz, abdülaziz han'ın hal' ve katlinden 27 nisan e-muhtırasına kadar sürekli bir çizgi var
bunun ideolojik-sosyolojik tezahürü jöntürk sınıfı. siyasi yapılanması da komita kafasıyla memleketi idare eden oligarşi
adına ittihat deyince çok güceniyorsanız sepet diyelim, zurna diyelim, ne isterseniz...
sudanlı musa da itc mensubuydu, ama bu neticeyi değiştirmiyor :)
…
mhp'nin nadir doğru tavır gösterdiği hadiseler var, ama genel tavır bu değil
akp'nin hatası yok demiyorum, hükumeti savunacak olsam başta gider oy verirdim... ama akp politikalarını eleştirmek başka,
arada varoluşsal çelişki varmış gibi görmek başka. 5-6 senedir partiler parti olmaktan çıktı, cepheler oluştu
cepheleşmenin oluşması ayrı bir faciaydı, ama mhp'nin aldığı pozisyon mhp'ye yakışmıyor
akp'liler ne kadar saçmalasa da mhp aynı duruma düşemez. dava ortak, ama bunlar yanlış savunuyorlar demek başka şey
olaya bunlar zaten hain diyerek girmek bambaşka bir şey. mhp'nin tavrı akp'nin desteğini genişletti...
mhp'nin kalesi denen orta anadolu'nun bile akp'ye geçmesi hiç mi uyarıcı olmaz?
ülkücülerin bütün değerlerine değil, bir kısmına saldırıyorlar. milliyetçiler basiretli davransa bunu boşa çıkarabilirdi
ama istisnalar hariç, milliyetçiler chp ile bir ağızdan konuşuyor hayli zamandır
bunlar hep algıda seçicilik. akp'yi okumak için kullanılan şablondan kaynaklanıyor, tablonun tamamı değil...
akp'nin nasıl bir karma olduğunu görmek lazım, sapı samanı ayırıp eleştirirken nokta atışı yapmak lazım
milliyetçilik deyince herkes başka bir şey anlıyor, sen derdini anlatamazsan, adam hayalindeki zihniyet hakkında konuşur...
türkiye 1923'te kurulmadı, milliyetçilerin kemalistlerle işi olmaz, milliyetçiler darbecileri savunamaz, milliyetçiler seküler olamaz...
hükumetin vahim hataları var, ama milliyetçilerin eleştirilerinin iktidar partisi yönetimine, destekleyen entelektüellere ve halk tabanına >
ulaşabilmesi için, önce arada ontolojik çelişki varmış havasının ortadan kaldırılması lazım,
farklı değer kümelerine mensupmuş gibi yapılan eleştirilerin hiçbir karşılığı olamaz,
adamları savundukları değerlerden yola çıkarak eleştirmeniz lazım. değerler farklıysa neyin eleştirisi?
bu arada, başbakanın ayağının altında ne var bilmiyorum, ama asabiyyenin her türlüsü milliyetçilerin ayağı altındadır
milliyetçiler adına konuşanları eleştirince, bundan hükumeti savunuyoruz manası çıkmasın...
[algı ve semantik yapı üzerinde çalışma derdi] siyasi kadrolarda olmayabilir de, etraflarında bol miktarda entelektüel, akademisyen var...
akp ve mhp'nin ortak davası islam davasıdır. akp bunu yanlış bir yoldan gerçekleştirmeye çalıştığı için hatalı
mhp ise ortada islam davası diye bir şey yokmuş gibi davranıyor. türkiye'ye sonradan dayatılan değerleri (!) savunmaya kalkıyor
2007 seçimlerinde mhp, chp ile koalisyon yapacak söylentileri çıktığında, mhp iki üç oy daha alırız hesabıyla yalanlamadı bunu
sonuç olarak orta anadolu'yu da kaptırdı... akp'nin entelektüel arka planı milliyetçiliği anlamaya elverişli değil,
milliyetçilik ile asabiyyeyi karıştırdıkları için tepki gösteriyorlar. milliyetçilerin donanımı bunun doğrusunu anlatmak için yeterli
ama mhp kendi birikimine sırt çeviriyor, kemalistlerle aynı telden çalıyor. insanları akp'ye itiyor.
bu yüzden akp'nin vahim hatalarında mhp'nin de vebali vardır.
akp olayı anlamadığı için sistemle birlikte devleti de hedef alıyor. mhp ise chp ile birlikte, devlet diye sistemi muhafaza ediyor
devletle sistemin farkını en iyi milliyetçilerin biliyor olması lazımdı...
gözüm sadece akp beyanatlarına bakarak konuşmuyorum, öyle olsa sıkıntı olmazdı. yeniçağ'ı okumuyor musun hiç?
şu durumda yeniçağ da gizli akp'li...
karikatürcü zaten facia da ben köşe yazarlarından bahsediyorum, sevdiğim saydığım insanlar var, isim verdirme bana...
…
1. terim sıkıntımız var, abdülaziz han'ın hal' ve katlinden t. saylan'ın 2006'da "biz asılız" beyanatına kadar devam eden >
2. jöntürk ideolojisinin taşıyıcısı-uygulayıcısı olan derin yapılanma şeklinde bir damar var, buna ittihatçılık demeyeceksek
3. nasıl bir isim verebiliriz? ikinci mesele, komitacılık "teşkilat-ı mahsusa" tarzı faaliyette ne kadar fayda getiriyorsa
4. devlet idare etmekte de o kadar zaaf getiriyor. bir sahadaki efsanevi başarı diğer sahadaki hataları örter mi?
5. chf kadrolarının ne kadarı itc dışı kökenlerden geliyordu? bir dönem her türden insanın cemiyette olması mı esas,
6. yoksa devam eden metodlar ve kadrolar mı esas?
savunanlarla tenkid edenlerin kastettiği ittihatçılık aynı şey değil
beceriksizlikleri devlet idaresinde, teşkilat-ı mahsusa bunun dışında
şerhe ek: emanuel karasu ile itc arasında bağ kurulabilir mi? itc kadrolarında mason ve avdeti nisbeti ve
etkisi ne seviyedeydi? sultan abdülhamid'in hal'i kimin işine yaradı?
hürriyet dediler istibdadın âlâsı geldi...
hepsi dersek mehmed akif'i de jöntürk yapmış oluruz. esas sual şu: ne kadarı chf'de devam etti?
daha mühimi chf kadroları hangi nisbette itc'den müdevverdi?
reşid paşa'dan çevik paşa'ya uzanan bir damar var mıdır? bunlar darbe vb metodları kullanmışlar mıdır?
buna verdiğiniz başka bir isim varsa, ittihatçı yerine o ismi kullanarak devam edelim
talat paşa'nın mason olduğu doğru mudur?
1901 karasu'nun abdülhamid han ile görüşmesi, 2-3 makedonya isyanları, 5 itc'nin faaliyetleri 8 meşrutiyet...
"zamanlama manidar" değil mi?
zemin bu olabilir, ama bombanın piminin çekilmesinde karasu'nun reddedilmesinin payı yok mu?
neticede ne kadar hamiyyetli de olsalar boylarından büyük işlere kalkışmış ve jöntürklüğün taşıyısı olmuşlar
abdülhamid han ile uğraşacaklarına teşkilat-ı mahsusa'ya inkılab edip hizmetinde çalışsalardı,
çok daha faydalı olurlardı gibi tarih ilmine uymayan hayali bir düşüncem var :)
çıkaran askerler olsa bile, askerlik değildi herhalde, gençlik, heyecan, muktedir olma zannı, acele...
bence enver paşa'yı çok aşan bir hasar var ortada. topal osman, izmir suikasti vb gibi hadiseler >
bunların ortaya çıkmasına imkan sağlayan zemin enver paşa'nın etkisinden ibaret olamaz
burda meselelerin ele alınmasında kullanılan mantık, zihniyet, başvurulan metodlar var...
komitacılık eşkiya avı ise, buna da ayrı bir isim bulmak gerekiyor...
bilhassa cumhuriyetten bahsetmiyorum, meşrutiyette de cumhuriyette de devam eden bir teşkilat ve eylem şekli
bir uçtan abdülaziz han'ın hal'ine kadar uzanıyor, diğer uçta "ergenekon" mevzusu...
enver paşa da bu tarz usullere başvurmuştur ve devlet idaresi için fena bir usuldür
ama paşa bir misal sadece, enver bey olmasa da bunlar olacaktı...
evet, muhtemelen karbonari cemiyeti ile alakalı zannederim
itc'den de önce abdülaziz han vak'asında bütün italyan ve ingiliz donanması akdenizdeydi
karbonari ve bağlı olduğu iskoç riti seferber olmuş idi...
hulasa devletin idaresinde bir yabancı tesir var ve belirli usuller devlet idaresine bulaştırılıyor
belirli bir zihniyet hakim oluyor, enver paşa, talat paşa bunun bir kısmında sahne alıyorlar
o usuller ve zihniyet onlardan sonra da devam ediyor. buralarda mutabık mıyız? ismini koymak da başka zaman...
yetenekli ve fakat tecrübesiz, hamiyyetli ve gayretli desek olmaz mı, enver paşa içün?
benim bildiğim asıl ciddi isyan 18'de...
ben harbin neticelerinden de önce, zihniyet ve metod konusuna önem veriyorum, devlet-i aliyye parçalandı,
lakin akabinde zihnimiz, ruhumuz, kimliğimiz paramparça oldu. elbette önceden başlamış süreçler bunlar,
ama sonraki darbeler çok daha sert oldu...


29 Eylül 2012 Cumartesi

Ah Bu Devlet Elinden


Osmanlılar ne istediklerini biliyordu: din ü devlet, mülk ü millet. Mülk vatan oldu, ama o arada epey bir kafalar karıştı. Vatanseverlik ekseriyetin benimsediği bir sıfat olsa da, dinci, devletçi, milliyetçi kelimeleri insanların birbirlerini suçlamak için kullandıkları kelimeler haline geldi; ortak bir anlayışın, paylaşılan düsturların yerini, memlekete kendince bağlı, ama başka şekilde bağlı olanlara düşman zümrelerin sloganları aldı. Dine karşı olanlar bir yana, dindarlar kendi aralarında bile, zaman zaman tekfire kadar giden sert hesaplaşmalara girdiler. Millet temel bir değer midir, tefrika vesilesi midir tartışmasında, üzerinde mutabakat olan bir millet tarifinin bulunmadığı gözden kaçtı. Kargaşadan devlet kavramı da nasibini aldı, insanlar devletin yanında veya karşısında yer alırken, neyi benimsediklerini neye karşı çıktıklarını uzun uzadıya sorgulamadılar. Aynı kelimeleri kullanarak başka şeylerden konuşanların sağırlar diyalogu” uzadı gitti. Gerçekten durum bu kadar vahim mi? “Ah bu Devlet defolsa gitse de, hep beraber bir rahat etsek” diyenlerle, “Devlet bizim canımız, feda olsun kanımız” diyenleri bir hizaya getirecek asgari müşterekler bulunamaz mı?
Evvela oturup bir yoklama yapalım, sınıfta kimler var? Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirlerini ele alıyor, bunları devlete bağlılık noktasında birleştiriyor, hangisinin evla olduğu suali üzerinde fikir yürütüyordu. Sonradan Osmanlıcılık fikri terk edildi, takıma giren Garpçılık fikri ile üç köşe yine tamamlandı. Bu şeklin üç kenarından hareket etmek, mevzuu izah etmeyi kolaylaştırıyor. Üçgenin Türkçülük köşesi ile İslamcılık köşesi arasındaki kenarında Ülkücüler, muhtelif cemaat ve tarikatler bir yelpaze şeklinde diziliyor. Bunlar devlete bağlı bir kanat meydana getiriyorlar. İslamcılık-Garpçılık kenarında Radikal İslamcılar, liberaller, sosyalistler ve her birinin Kürtçü versiyonları yer alıyor. Bunlar devletten pek hoşlaşmıyorlar. Son kenarda ise İnkılapçı-Kemalist Garpçılarla, Seküler-Irkçı Türkçüler yer alıyor. Bunlar da Devletçi.
 İki kutuplu dünyanın tek kutuplu hale geldiği süreçte, bu yapı üzerinde mevzi kaymaları gerçekleşti ve dün bir araya geleceklerini tahayyül edemeyeceğimiz bir takım grupların kol kola girdiğini gördük. Kemalistlerle Türkçülerin birleştiği bir “Kızılelma koalisyonu” otuz yıl önce birbirine silah çekebilen “sağcı ve solcuların” hangi noktada birleşebileceğini gösterdi. Ülkücülerin de bir kısmı bu kanada doğru kayarken, bir kısmı sessiz sedasız daha İslamcı bir mevzie doğru yer değiştirdi ve bir zamanlar Komünizm tehlikesi karşısında tek yumruk olan milliyetçilerin, karşı karşıya geldiklerini gördük. Üçüncü kenar üzerinde, daha önceden pek esamesi okunmayan liberalizm, bir cazibe noktası haline geldi; eski sosyalistler, giderek sekülerleşirken, kendilerini ifade edecek yeni bir dil arayan bir kısım İslamcılarla orta noktada buluştular.
Eski düşmanlar dost olurken, memlekette empati aldı başını gitti, herkes yeni söylemler edinmeye başladı, “öteki” ile barış çubuğu tüttürüp birlikte saf tutmak moda oldu. “Devlet” hem Müslümanlara, hem Kürtlere zulmetmişti, eski tüfeklerin de eski kanlısıydı. Böylece Kürtçe’yi yasaklayan, Dersim’i dağıtan, Müslümanları ezip inim inim inleten, “devrim üstüne devrim olmaz, bu kış komünizm gelmeyecek” deyip Deniz’leri asan, bireyleri topluluğa feda eden “tece” hep beraber recmedilebilirdi. Ulusalcı cephe ortak bir akort tutturup orduyu göreve çağırırken, bir yandan da dindar milliyetçiler, bir türlü ısınamadıkları, güvenemedikleri “hocacılar”dan neşet eden iktidar partisine yavaş yavaş yaklaşmaya başladı. İktidarın da giderek daha milliyetçi, daha devletçi bir dilden konuşmaya başlamasıyla üçüncü koalisyon da ortaya çıkmış oldu ve zincir tamamlandı. Fakat iki nokta etrafında üçe bölünmek de neyin nesiydi? Kelimelerimiz yetmediği için bazı şeyleri izahta zorlanmaya başladık. “Kürtler söz konusu olunca, İslamcılar Kemalistleşiyor” tarzında serzenişler görülür oldu. Aynı kanat hem devletçi olmakla, hem devlete karşı olmakla suçlanıyordu. Ezberimiz bozuldu, kafamız karıştı.
Fikir karmaşasını mantıklı bir zemine oturtabilmek için yapılacak iş, kamu otoritesiyle ilgili her hadiseyi tek bir kavramla açıklamaya çalışmaktan vazgeçmek. Devlet, rejim ve sistem diye birbirinden ayrı üç vakıa var karşımızda. Devlet dediğimiz zaman daha “kadim” bir varlıktan; tarihi devamlılığı olan, bir topluluğun varlık mücadelesinin, ideallerinin ifadesi olan bir yapıdan bahsediyoruz. Bir yandan değişirken bir yandan kendisi kalabilen; karmaşık bir organizasyonun somut tezahürlerinin arkasındaki iradeyi kastediyoruz. Türkiye Devleti, Oğuzların batıya göçü, Roma ile cihad ederek “Küçük Asya”yı yurt edinmesi ile kurulmuştur, Selçuklularla başlayıp günümüze gelen tek bir yapıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti aynı devletin farklı dönemlerdeki farklı isimleridir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken olan, 1908’de başlayan bir rejim değişikliğinin tescili ve isminin konmasıdır. Rejim değiştirmek, devletin yıkılıp yerine yenisinin kurulması anlamına gelmez. Nitekim klasik rejimden Tanzimat rejimine ve ondan da Meşrutiyet’e geçmek farklı devletlerin kurulması gibi algılanmamaktadır. Rejim devletin daha somut bir yüzüdür, farklı rejimler aynı iradenin farklı dönemlerdeki ifadesi, farklı çağların meseleleri için meydana getirilmiş farklı cevaplardır. Yazılı kurallarda ve bunlara göre teşkil edilmiş kurumlarda vücut bulur. Sistem ise yazılı kuralların yorumlanma usûl ve üslûbu, uygulamaya temel teşkil eden bir zihniyettir. Bu “açık kodlu” bir yorum olabileceği gibi, iktidara hâkim bulunan kliğin, ilan edilmemiş, yazılı kurallarla çelişebilen “örtülü” veya “derin” kurallarından ve bunlara dayanan uygulamalarından da meydana gelebilir.
Türkiye’nin son iki asrına rengini veren kamu otoritesini sevk ve idare eden kuvvet, Reşit Paşa ile şekillenmeye başlayan, İttihat ve Terakki Cemiyet’inde olgunlaşan ve Halk Fırkası ile son şeklini alan “Jöntürk” jakobenizmidir. Babıâli baskını ile 1960 ve 1980 darbeleri, İstiklal mahkemeleri ile Yassıada mahkemeleri, Meşrutiyet’ten bugüne sokak ortasında gazeteci vurmaya devam eden el bir çizgi üzerine oturtulabilir. Devletin gücünü kullanarak millete zulmeden de bu eldir. Toplum mühendisliği projeleri üreten, yeni bir “ulusal kimlik” kurgulayıp dayatan, hukuksuzluğu ve şiddeti bir idare mekanizması olarak kullanan, “tehlike grupları” oluşturup birbirine karşı kışkırtarak “böl ve yönet” siyaseti uygulayan, “Devlet” değildir, “Jöntürk” sistemidir. Devlet ve sistem kavramlarını birbirinden ayırdığımız zaman, kendisinden ayrılan her türlü sosyal ve kültürel kimliği baskı altına alanlarla, etnik ayrımcılığa dayanan bir siyasi ve hukuki düzen değişikliğine karşı çıkanları birbiriyle karıştırmamaya başlarız. Biri bir azınlık diktasının tercihidir, diğeri bin yıllık bir varlığın daha fazla zaafa uğramasına, mevcudiyetine halel gelmesine razı olmayanların iradesidir.
Türkiye’de devlet geleneğinin farklılıkları bir arada bulundurmak konusunda bir sıkıntısı yok. Halkın hayat tarzı da buna uygun. Gerçekten etnik gerilime dayanan bir kimlik meselesi de yok. Sıkıntı şikâyetlerin fatura edileceği adres konusunda kargaşa olması. Karşı olanla taraftar olanın devlet derken kastettiği çoğu zaman aynı şey değil. Dolayısıyla “devletin bekası” ile “vatandaşların hakları” çelişen iki kavram değil. Zulme karşı çıkmakla devlet zayıflamaz, aksine güçlenir; vatandaşıyla bağlarını güçlendirir, terör mihraklarına mazeret ve malzeme vermemiş olur. Bölücüler sistemin hatalarını, günahlarını kullanıp devlet aleyhine çalışırken, jakoben zihniyet de sistemin devamını sağlamak ve iktidarını sürdürmek için sistem ve devlet aynı şeymiş gibi davranıyor. Bu nokta gözden kaçınca vahim bir kamplaşma ortaya çıkıyor. Temelden hatalı olan bir kamplaşmada hangi tarafı tutarsanız tutun, doğru bir tavır göstermiş olmazsınız. Kürtlerle devlet arasında bir dava yok, Kürtlerle sistem arasında ve bölücülerle devlet arasında davalar var, bunlar birbirine karıştırılıyor.
Muktedirlerin devleti veya rejimi ifade ve varlık sebebini izah konusundaki sıkıntıları yahut tercihleri de zihinlerin karışmasına yol açıyor. Devleti 1908-1919 arasında idare eden kadro ile 1919’dan sonra idare eden kadro arasında fark yok. Faturayı kaçan liderlerine kesip aradan sıyrılan bu ekip, kendi isimlerini değiştirmekle yetinmediler, devletin de ismini değiştirdiler. İki ayrı harp ve iki ayrı devlet varmış gibi bir kurgu oluşturmak işlerine geliyordu. İttihatçılar Cihan Harbini kaybetmişti ve böylece devlet yıkılmıştı. Halk fırkası ise İstiklal Harbini kazanmıştı ve yeni bir devlet kuruyordu. Sorumluluğu üzerlerinden atmışlar, programlarını tatbik edebilmek için uygun vasatı sağlamışlardı. Yeni dönemde de komitacı tekniklerini kullanmaya devam ettiler ve iktidar dizginini sıkıca ellerine doladılar. Ülke küçülmüş, ama Jöntürkler büyümüştü. Meşrutiyet dönemi fikir mahfillerinin esas akımlarından İslamcılık saf dışı bırakıldı, Türkçülük budandı ve geriye kalan Türkçülük soslu Garpçılık, Musul vilayeti meselesinin hallini bile beklemeden, “bir buçuk tarz-ı siyaset” halinde önümüze kondu.
Lozan’a kadar hâkim zümreden Müslümanlar diye bahsediliyordu, daha sonra bu kelime Türkler şeklinde değiştirildi. Bir yandan Osmanlı’nın etnisiteyi dikkate almayan sisteminde olduğu gibi, tek tip bir vatandaşlık sistemi kabul edildi, “Türküm diyen herkes Türktür” denildi, Türk kelimesi Süryanisinden Arnavuduna, Çerkesinden Rumuna herkesin ortak ismi gibi kullanıldı; bir yandan da siyasi ve hukuki yapıda olduğu gibi, etnik ve kültürel yapıda da herkes birbirinin aynıymış gibi davranıldı. Devleti devraldıktan sonra temel yapısını çok değiştirmemişlerdi, hatta Şer’iye ve Evkaf vekaletini kaldırır gibi yapıp, Diyanet İşleri Başkanlığı adı altında ibka etmişlerdi. Ezcümle ortada bir “ulus devleti” yoktu, bu daha çok bir temenniydi, istedikleri ulusu meydana getirmeyi başarabilselerdi, devlet de o ulusun devleti olmuş olacaktı.
İşler Jöntürk zümresinin planladığı gibi gitmedi. Yeni bir devlet kurduklarına herkesi inandırmışlardı, fakat bu bir noktada ters tepmişti. Dayattıkları kimliği benimsemeyenler, “yeni devlet” karşısında da muhalif tavır aldılar. Osmanlı ile Cumhuriyet farklılığı o kadar çok vurgulanmıştı ki, aradaki devamlılık sürekli gözden kaçar hale geldi. Felaket başa gelmiş ve devlet yıkılmıştı, yerine gelen bu heyulaya bağlılık göstermenin bir mânâsı yoktu. Bağnaz eğitim kadrosu harp sanki İngilizlere veya Yunana karşı değil de Osmanlı’ya karşı verilmiş gibi işi abarttıkça, muhalifler daha da bilendi, içlerinde Osmanlı’ya düşman olmakla Türkiye Cumhuriyeti’ne düşman olmanın aynı şey olduğunu idrak edemeyenler türedi, Cumhuriyetin bayrağı Osmanlı bayrağının ta kendisi değilmiş gibi, bayraktan soğuyanlar oldu. Bir kısmı bu devlet kendi devletleri değilmiş gibi düşünmeye başladı. Cephenin karşı cenahında da rejimi devletin kendisinden çok daha mühim görenler, daha doğrusu rejimi devletin kendisi gibi görenler bulunmaktaydı. Tek parti döneminde yerini korumak için manipülasyona ihtiyaç duymayan cunta, 1912 sopalı seçimlerinden 1946 sopalı seçimlerine kadar istediği mesafeyi alamadığını görünce, “irtica” kartını daha yoğun olarak kullanmak durumunda kaldı. Ortada bir takım “devlet düşmanları”nın bulunması işlerine geliyordu. 1980 darbesinden sonra korumaya çalıştıkları devlet tarafından tokat yiyen Ülkücüler dışında, belki de, ortadaki garabete kafa yoran kalmadı. Bu devlet kimin devleti suali de böylece ortada kalmış oldu. Dağa taşa “ne mutlu Türküm diyene” yazan resmi söyleme göre, devlet Türklerin devletiydi, ama Türk derken ne kastedildiği açık değildi. Sınırların dışında yaşayan ve Türkçe konuşan zümreler itinayla göz ardı ediliyordu, hatta bir dönem Turancılık suç olarak görülmüştü, şu halde Türkçülerin anladığı anlamda bir Türklük kastedilmiyordu. Sosyokültürel muhtevası olmayan, etnisite kavramına karşı nötr, sadece siyasi ve hukuki bir vatandaşlık bağı olarak Türklük kastediliyor idiyse, insanların dillerine, isimlerine karışmak niyeydi? Kavram kargaşasından meydana gelen bir toz duman perdesi insanların birbirini anlamasını neredeyse imkânsız hale getirdi. Şiddet eylemleriyle birbirine karşı tahrik edilen kitleler, resmi söylemi kenarından köşesinden, farklı parçalarıyla benimsemeye başladı. “Gericilik tehlikesi”nden korkanlar, sistemin dindarlar üzerindeki baskısını desteklerken, bölücülük tehlikesinden korkanlar ırkçı yaklaşımları mazur görmeye başladı. Cunta farklı sebeplerle, çoğunluk için ihtiyaç halini almıştı.
Kısır döngüyü kırmak için yapmak gereken kavramlarla kilitlenen insanları, doğru kavramları kullanarak çözmek. “Ekseriyetin desteklediği ortak düşman” tarzındaki garabeti ortadan kaldırmak gerekiyor. Tepkilerin doğru hedefe yönelebilmesi için, hedefin net olarak görülebilmesi şart. Atılması gereken ilk adım devletlûlardan bizar olan vatandaşlarımıza, bu devletin onların da devleti olduğunu, “siz-biz” diye bir şey olmadığını anlatabilmektir. Cunta ile bölücü mihraklar birbirine zıt iki kutup gibi görünmekle birlikte birbirlerini besliyorlar. Cuntanın el altından bölücü mihraklara yardım ettiği yönündeki iddialar bunu doğrular gibi görünüyor. “Hırsızı” istihdam eden “polis” ise ne yapmak lazım? Bir arada olabilmenin yolu bunların ikisine birden karşı olmak. Sosyal ve kültürel kimlikleri, siyasi-hukuki kimlik konusunda esas almaya yönelik talepler, daha kısa bir ifadeyle etnik ayrımcılık veya etnik imtiyaz beklentisi, fitneye kapı açacak bir çıkmaz sokaktan başka bir şey değildir. Ancak siyasi-hukuki yapının istikrarını korumak için sosyal ve kültürel kimlikleri yok farz etmek icap etmez ve dahası zulümdür. Mazlumun hakkını savunmak için, bu ülkedeki bin yıllık varlığımızı tehlikeye atmak mecburiyetinde değiliz, “devletin yanında, sistemin karşısında” bir cephe teşkil edebildiğimiz zaman, huzuru bozanlar bu gücün karşısında küçülecekler ve fitne sonunda sönecek diye ümit ediyorum.

19 Ekim 2011 Çarşamba

"Yeni Osmanlı" mı, zaten Osmanlı mı?


Geniş toplumsal mutabakata dayanan sivil bir anayasa hazırlanması gündemde olmakla birlikte, bazı temel konularda, anayasanın, ana çizgilerini, mantığını belirleyecek bazı hususlarda bir fikir birliğinin bulunmadığını görüyoruz. Tartışmalara katkısı olabilir ümidiyle, Türkiye Devleti ve toplumu hakkında bazı tespitleri arz etmekte fayda mülahaza ediyorum. Kanaatimce çözülmez gibi görünen bir kısım çelişkilerin temelinde, resmi söylemin ezberletmiş olduğu umdeler yatıyor. Resmi söylem, devleti, halkın devletle bağını, devletin varlık sebebini izah bahislerinde realiteden sapmış ve umumi kabul görecek tanımlar yapmakta yetersiz kalmıştır. Mesele esasen anayasa yapılmasından da önce, zihinlerdeki kargaşanın sona erdirilmesi, çekişmelerin bir uzlaşma nizamına bağlanarak asgariye indirilmesi ve memleketin önündeki pratik meseleleri daha sakin bir akılla ele alabilmesini sağlamak meselesidir.
İnkılapçı kadroların sık sık ideolojik-teorik konuları reel-pratik konuların önünde tuttuğunu görüyoruz. Bu durum Devletimizin yaklaşık son bir asrında gösterdiği zaafların mühim bir cephesini teşkil etmektedir. Sistemi teşkil eden kadrolarla muhalefet arasındaki gerilim ideolojik bir vasatta şekillenmekte, bu durum ülkenin reel meselelere odaklanmasını güçleştirmektedir. Sistem ülke gerçeklerine sırtını dönerek adeta akıntıya kürek çekmekteyken, muhalefetin de yelkenlerini pratik konularla şişirmesinin yanında, gemisini yüzdürmek konusunda akıntıdan güç alması söz konusudur. Pratik konulardaki çözümlerin popülist yaklaşımlarla yarım bırakılması, ideolojik gerilimden kaynaklanan bir denetimsizliğin neticesidir. Pratik konularda asgari mutabakatın sağlanabilmesi için öncelikle teorideki anarşinin sona erdirilmesi gerekmektedir. Bu bâbda cevaplanması gereken sual, Türkiye neyin nesidir sualidir. Devlet, millet, vatan gibi mefhumlar hem kendi içlerinde sağlam bir zemine oturtulmalı, hem de ülkenin dünya üzerindeki yeri tayin edilmelidir.
Resmi söylemin oluşturduğu dezenformasyon perdesini araladığımızda şunları görüyoruz:
1. Yirminci asrın en büyük yalanı Osmanlı devletinin yıkıldığı iddiasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğundan ayrı bir devlet değildir. Elbette Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışmıştır, zira Osmanoğlu hanedanının iktidarını kaybetmesiyle Osmanlı olma vasfı ve Birinci Cihan Harbindeki muazzam toprak ve nüfus kaybıyla da İmparatorluk vasfı ortadan kalkmıştır. Ancak bunlar bir devletin yıkıldığı ve yerine ayrı bir devletin kurulduğu manasına gelmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı Osmanlı bayrağının ta kendisidir, yeni olarak sadece nizami ölçüleri zaptürapt altına alınmıştır. Posta ve polis teşkilatları kendisinden eski bir devlet olabilir mi? Ziraat Bankasından Silahlı Kuvvetlerine kadar, parlamentosundan üniversitesine kadar bütün mülkî ve askerî teşkilat, fiziki varlığıyla, kadrolarıyla, idare zihniyetiyle eski iktidardan yenisine devredilmiştir. Mevcut kurumların ismini değiştirmekle, yapısını yenilemekle, bir kısmını ilga edip bir kısım yenilerini ihdas etmekle, anayasa veya rejim değiştirmekle, toprak kaybetmekle, yeni muahedeler imza etmekle yeni bir devlet kurulmuş olsa, Osmanlı’yı bir değil, birkaç devlet saymak iktiza ederdi. Yeniçeri Ocağı’nın lağvı, Hilafet’in lağvından daha tesirli neticeler vermiştir. Tanzimat askerî, mülkî, hukukî, siyasî sahalarda en az Cumhuriyet kadar, belki daha fazla yenilikler getirdi. Mesele Osmanoğlu iktidarı ise, Meşrutiyet’le zaten fiilen ortadan kalkmıştı.
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan ayrı bir devlet olmadığı gibi, Osmanlı da Selçuklu’dan farklı bir devlet değildir. Türkiye üzerinde düşünürken, Oğuzların batıya göçü ve Rum diyarını yeni bir vatan haline getirmesinden itibaren başlayan süreci bir bütün olarak göz önünde bulundurmak yerinde olur. Devlette de, toplumda da bir süreklilik sözkonusudur.
2. İkinci büyük yalan, ulus devleti iddiasıdır. Türkiye Devleti etnik açıdan homojen bir ulus devleti değildir. Vatandaşlık bağı ve temel vatandaşlık tanımı etnik esasa istinad etmemektedir. Dünya konjonktüründeki yeri kadar, nüfusuyla da Türkiye, İmparatorluk mirasçısı bir ülkedir; tarihi ve kültürel mirası, Devlet geleneği, ulus devleti kavramıyla çelişmektedir. Türk unsurunu esas alır gibi görünen, fakat aslında onun değerleriyle de ters düşen, yeni bir ulus meydana getirme yönündeki toplum mühendisliği çabaları başarısız olmuştur. Siyasi ve hukuki kimlik konusunda bütünlüğün esas alınması yerinde olsa da, bunun temellendirilmesinde kurgusal bir ulus kimliğinin vurgulanması hatalıdır. Ulus devleti mantığı ile meselenin çözümlenmesi mümkün olmadığı gibi, böyle bir yaklaşım gerekli de değildir. Türkiye Devletinin vatandaşlık tanımı etnik temele dayanmaz. Kavmiyet açısından nötr ve bütün kavimlere eşit mesafede bir anlayış sözkonusudur. Ancak bunun formüle edilmesinde sıkıntı bulunmaktadır. Osmanlı kelimesi üzerinden millî ve dinî muhtevası olmayan bir terim üretmenin kolaylığına mukabil, Türk kelimesinin ne mânâya geldiği, millet deyince ne anlamak gerektiği muğlak ve tartışmalı vaziyettedir, bu yüzden de bir kör döğüşü sürüp gitmektedir. Millet tarifinde kimi bir kavmi esas almakta, kimi muhtelif kavimlerin mensuplarını içine alabilen, daha karmaşık bir sosyolojik yapıdan bahsetmekte, hatta kimi de kelimeyi ümmet kelimesiyle müteradif olarak kullanmaktadır. Aynı şekilde Türk deyince “Türkleri” kastedenler olduğu gibi, “Türkiye toplumunu” kastedenler de bulunmaktadır ve hatta Türk kelimesini Müslüman kelimesiyle aynı manada kullanan zevata da tesadüf edilmektedir. Birinci tarife göre Uygurlar Türktür ve Kürtler Türk değildir. İkinci tarife göre Kürtlerle birlikte Ermeniler de Türktür, ama Kırgızlar Türk değildir. Üçüncü tarife göre ise Arnavutlar Türktür, ama Gagavuzlar Türk değildir. Hukuki ve siyasi çerçevenin tarifinde mutabakat olmayan bir kavram üzerine inşası yeteri kadar sıkıntı çıkarmıyormuş gibi, Jöntürk idaresinin, iki tarif arasında yalpalayan çelişkili tutumu vaziyete tüy dikmektedir: resmi söylem ikinci tarifi esas alır, ama zaman zaman fiiliyatta birinci tanım tatbik edilir. Bunda Cihan Harbi sonrasında Türk aydınında hakim olan haletiruhiyenin payı büyüktür. Makedonya hadiselerinden itibaren, Devletin tebaası durumundaki muhtelif kavimlerin statüsü tartışma konusu olmuş, vatan parça parça küçüldükçe, Devlete sahip çıkmak mevkiinde giderek yalnız kalan Türk unsurunun mağduriyet hissi ve öfkesi büyümüştür. Nihayet harp bitip, mübadele de yapılınca memlekette sanki Türk unsuru dışında kimse kalmamış, Türkiye dışında da Türk unsurundan kimse kalmamış gibi bir tavır benimsenmiş, böylece birinci ve ikinci tarifler örtüşür hale gelmiş gibi yapılmıştır. Türk kavminin bütün mensupları Türkiye’de olsa ve Türkiye’de Türk kavminin mensuplarından başka kimse bulunmasa gerçekten de iki tarif de aynı kapıya çıkmış olurdu. Ne var ki sözkonusu deve kuşu tavrı, meselelerin üstünü örtme gayreti, bir yandan Devletin Dış Türkler hususunda atıl kalması ve onları yalnız bırakması, diğer yandan da Türkiye toplumunun Türk ve gayri Türk unsurlarının birbirine karşı tahrik edilmesinin kolaylaşması şeklinde netice vermiştir. Ezcümle Türkiye Devleti vatandaşlık tanımını formüle dökerken, tarihi köklerine ve mantık ve iz’an çizgisine dönerek; hakikate, vaziyete mutabık, net bir tarif yapmalıdır. Dikkatten kaçmaması gereken bir nokta da etnisite açısından nötr bir tarifin, etnik ayrımcılığa, etnik imtiyazlara da mahal bırakmayacağıdır.
Efradını cami, ağyarını mani bir vatandaşlık tarifi kurgulanırken, unutulmaması gereken bir husus da şudur: Türkiye, coğrafyası, kültürü, devlet geleneği bakımından meseleleri kendisiyle sınırlı olmayan, çevresiyle de ilgilenmek durumunda bulunan bir ülkedir. Bu ilginin esaslarını, sınırlarını tayin ederken, bu ülkenin hinterlandının neresi olduğunu da dikkate almak icap eder. Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar coğrafya, nüfus ve kültür bakımından bu ülkenin devamı olan bölgelerdir. Keza Sibirya’dan Gagavuz yurduna kadar Türklerle; Atlas Okyanusundan Büyük Okyanus’ kadar Müslümanlarla meskun bütün diyarlar ve elbette yeryüzünde bir mazlumun bulunduğu her yer Türkiye Devletinin ilgi sahası içindedir. Türkiye cihan devleti vizyonunu terk etme lüksüne sahip değildir.
3. Türkiye bir İslam ülkesidir. İslam Anadolu’nun bin yıllık hakikati ve Türk toplumunun temel dinamiğidir. Müslüman ekseriyetin meskûn bulunduğu, İslam dininin halen yaşandığı, tarihi ve kültürel dokusu büyük oranda İslamiyet tarafından meydana getirilen, İslam Medeniyeti’nin merkezlerinden biri olan bir ülke, şehir ve köylerinin silüetlerinde değişmez unsur minareler olan, ezanın bayrak gibi şiar sayıldığı bir ülke, kimi zaman minberlerine ayyıldızlı bayrak asılan bir ülke burası. Halkının zihninde ve kalbinde, devlet ve millet mefhumlarının dinden ayrı bulunmadığı bir ülke, Türkiye.
Hilafeti ilga eden, Tevhid-i Tedrisat kanununu çıkaran, medrese ve tekkeleri seddeyleyen yeni rejim, Şer’iye ve Evkaf vekâletlerini ismen kaldırırken, devlet teşkilatı bünyesindeki dinî müessese olarak Diyanet İşleri Başkanlığını ihdas suretiyle Şeyhülislamlık-Şer’iye teşkilatı geleneğini ibka etmekle bu hakikate en fazla ne kadar uzak durabileceğini göstermiştir. Keza millî mücadele boyunca temsil edilen zümre “Müslümanlar” olarak ifade edilmiş ve Lozan’da da vatandaşlık tanımı din üzerinden yapılmıştır.
Bir devletin İslam hukuku ile idare edilmemesi, o devletin Müslümanların devleti olmadığı manasına gelmez. Nitekim Osmanlı devleti şer’î hukuk yanında örfî hukukun da cari olduğu bir devletti ve hatta daha Osman Gazi devrinde Roma devletinden kalma Pazar bacı uygulamasını kabul ederek karma bir hukuk uygulamaya başlamıştı. Müslümanlar tarafından kurulan, Müslüman ekseriyete dayanan, Müslümanların kendilerini siyasi ve hukuki sahada ifade etmeleri gayesine hizmet eden bu devlet, siyasi ve hukuki yapısıyla “İslam devleti” olmasa bile, en az Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde olduğu kadar “Müslüman devleti”dir.
Bu noktada hilafet mefhumuna da temas etmek yerinde olur. Hilafet veya imamet, ruhani, uhrevi değil siyasi bir makamdır. Çok kısa bir ifadeyle söylemek gerekirse, halife İslam devletinin devlet başkanıdır. Dolayısıyla bir devlet başkanından bahsedebilmek için, önce ortada bir devletin bulunması gerekmektedir. Mevcut şartlarda, öngörülebilir bir vadede Müslümanların tamamını veya ekseriyetini tek bir siyasi organizasyonda toplamak imkanı bulunmadığına göre, hilafet makamını tartışmaları tıkayan bir nokta olarak gündeme getirmemekte fayda bulunmaktadır.
4. Türkiye’de mevcut şartlarda işlerliği olabilecek tek rejim demokrasidir. Demokrasi derken demokrasiyi kastediyoruz, demokrasi süsü verilmiş bir otokrasi veya oligarşiyi değil. Laiklik mefhumunun esası da demokrasi tabirinde mündemiçtir. Laiklik derken de Pozitivist dünya görüşünün tahakkümünden değil, farklı dünya görüşlerinin toplumsal uzlaşma içinde bir arada var olabilmesinden bahsediyoruz.
Sürüp giden darbe ve baskılara rağmen sindirilemeyen muhalefet, gücünü büyük oranda bahsettiğimiz hususlarda milletin nabzını tutabilmesinden ve bu suretle azınlık tahakkümüne karşı millî iradeyi temsil etmesinden almaktadır. Ancak muhalefet kadrolarının teorik sahadaki bu rakipsiz üstünlüğü, sistemin pratik konularda ciddî bir varlık gösterememesiyle birleşince, reel meselelerde hükümetlerin alternatifsiz ve denetimsiz kalmasıyla neticelenmektedir. Millî iradeyi temsil iddiasındaki kesimlerin, bu işin bu kadar ucuz olmadığını idrak etmeleri ne kadar elzemse, halka rağmen halkçılık davası güden kesimlerin de ideoloji muhafızlığından vazgeçip ülke gerçeklerini fark etmeleri o kadar zaruridir. Dünya görüşümüz ve temennilerimiz ne olursa olsun, hangi ideolojinin mensubu, hangi rejimin talibi olursak olalım, hep beraber bu ülkede yaşamak mecburiyetinde olduğumuza göre asgari müştereklerimizi tesbit etmeliyiz. Bunun yolu da, hayallerimizi birbirimize dayatmak değil, gözümüzü açıp hangi gemide olduğumuza bakmaktır.

Boy Verin Açılıyorum

(Kaylule Kıraathanesi, 12 Ağustos 2009)
Kürt açılımı tabir olunan hamle teşhis koymadan tedavi uygulamaya kalkmak gibi bir hatayla malul. "Mesele" olan nedir, hükumet bunun net bir tahlilini yapacak zihin donanımına sahip gibi görünmüyor ve devlet adamlığını da düşe kalka, yavaş yavaş öğreniyorlar. Bu şartlarda çok cür'etkar adımlar atmalarının vahim olabileceğini hesap etmeleri gerekir, düşündüklerinden daha fazla risk alıyorlar, sadece partileri için siyasi risk değil, daha fazlası... Açılım konusundaki vehamet, sadece hükumetin gafletinden ileri gelmiyor, muhalefetin körlemesine itiraz taktiklerinden vazgeçmemesi de hükumetin önünü açıyor.
Türkiye'de mesele çözmeye kalkacak kişinin bilmesi gereken ne vardır? Devlet, rejim ve sistem kavramlarının farkı bunlardan biri. Devletin de milletin de ne olduğunu anlamakta zorlanan kişilerin ne yaptığını bilerek hareket etmesi mümkün değil. Türkiye'de devlet geleneği farklılıkları bir arada bulundurmak için uygun bir yapıda ve halkın hayat tarzı da buna uygun. Gerçek bir etnik gerilim, bir kimlik meselesi yok. Türkiye'de devletten kaynaklanan bir mesele yok. Rejime gelince, herkesin idealindeki rejim olmayabilir, ama mevcut şartlarda en azından ehven şartlarda yürütülebilecek yapı bu, gerilimin sebebi rejim de değil. Türkiye'nin sıkıntısı büyük oranda sistemden kaynaklanıyor, karşıdan bakınca "devlet" gibi görünen, ama devlet mekanizmalarının işletilme tarzından, rejimin yorumlanış şeklinden ibaret bir yapıdan… Bu yapıda ciddi aksamalar var ve tek bir kesim değil, büyük bir çoğunluk bundan şikayetçi.
Meselenin temeli yüz yıldır devlet adamı olgunluğuna erişmekte zorlanan jakoben İttihatçı zihniyeti. Çözülmesi gereken mesele bu zihniyet. Ancak burada hadisenin toz duman perdesi altında gizlendiğini görüyoruz. Bölücüler sistem hatalarını mazeret edinip devlete düşmanlık gösterirken, jakoben zihniyet de sistemin devamını sağlamak ve iktidarını sürdürmek için sistem ve devlet aynı şeymiş gibi davranıyor. Bu nokta gözden kaçınca vahim bir kamplaşma ortaya çıkıyor. Temelden hatalı olan bir kamplaşmada hangi tarafı tutarsanız tutun, doğru bir tavır göstermiş olmazsınız. Kürtlerle devlet arasında bir dava yok, Kürtlerle sistem arasında ve bölücülerle devlet arasında davalar var, bunlar birbirine karıştırılıyor. Bunu görmedikten sonra ister iktidar gibi Kürtlere sahip çıkmaya çalışırken bölücülere yakın düşen bir noktada saf tutun, ister muhalefet gibi devlete sahip çıkmaya çalışırken jakobenlere yakın düşen bir noktada saf tutun, hatadan kurtulamazsınız.
Meselenin gözden kaçan ikinci bir rüknü de, terör meselesinin veya Kürtlerin meselesinin sadece etnik vasıf taşımaması, sadece bir kimlik meselesi olmaması. Etnik kimlik söylemi çatışmayı köpürtmek için kullanılsa da, insanların gündelik hayattaki gerçek rahatsızlıkları etnisiteden çok aşiret kültürüyle ilgili. Bölgeye damgasını vuran ve büyük şehirde bile çözülmeyen bir ağa-maraba ilişkisi var, altta kalan sınıfın ezilmesine, hayattan bezmesine ve neticede isyan etmesine sebep oluyor, bu ruh hali ayrılıkçı hareketi besliyor ve onun tarafından kullanılıyor. İstediğiniz siyasi tavizi, hukuki imtiyazı verin, istediğiniz kadar bölgeye ekonomik kaynak akıtın, bu yapı değişmedikçe bu insanları mutlu edemezsiniz. Buradaki mesele bölge halkının kültürü ile ilgili olduğu için dışarıdan müdaheleyle çözülmesi çok zor, Kürtlerin kendi aralarında aşmaları gereken bir engel var ortada. Bölgede bir “kültür devrimi” yapmaya kalkmak, asimilasyon algısını şiddetlendirmekten, bölücü propagandaya malzeme sağlamaktan başka bir işe yaramaz. Hükümetin bu konuda yapabileceği, sınıf çatışmasının etnik kimlik söylemi ile perdelenmesine yardımcı olacak mazeretler üretilmesine engel olmak. Toz duman yatışırsa, etnik temalı bir söylemle insanları gaza getirip sömürüye devam etmek zorlaşır. Ancak bu konu hükumeti aşıyor ve ayrıca fukarayı savunmak uğruna ağalarla karşı karşıya kalmak da bir parti için önemli bir risk.
Etnik söyleme malzeme sağlamamak nasıl olur? Dağa taşa “Ne mutlu Türküm diyene” yazmamak, bunun bir örneği olabilir. Türk kelimesi burada Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı anlamında kullanılmaktadır ve etnik menşei ne olursa olsun kimsenin bundan alınması gerekmez, herhangi bir yere yazılmasının bir zararı yoktur. Diğer taraftan bu sözün kafaya çakar gibi her yere yazılması da şart değil. Yazdığınız zaman bölücüler mazeret olarak kullanıyor, yazılmasın dediğiniz zaman da jakobenler ayaklanıyor. İncir çekirdeğini doldurmayacak bir tartışma olsa da, sükunete varması için partilerin bir arada ve olgun bir şekilde hareket etmesi gerekiyor, bu ortam sağlandıktan sonra ise yazsanız da yazmasanız da mesele olmaz.
Sistemin sembolik ifadeleri abartılı bir şekilde benimsemesinden ve bunların tartışılmasını bile tabu olarak görmesinden daha ciddi olan mesele ise, rejimin kendini ifade ve varlık sebebini izah konusundaki sıkıntıları. Devlet algısında bir kırılma mevcut. Rejim kurulurken memleketin gerçekleri belli bir oranda dikkate alınsa da, işletilirken çok basiretli davranılmadı. Gerçeklerinizden kopmaya başladığınızda, sadece zihninizde cereyan edecek, bir hakikate dayanmayan meselelere de kapı açmış oluyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti veya Selçuklu Devletinden ayrı bir devlet değildir, devlet sadece ismini ve rejimini değiştirmiş, varlığına devam etmiştir. 1908'de rejim değiştirmiş, ama ismini değiştirmemişti. 1923'te ikisini birden değiştirdi, ama bayrağını ve resmi dilini değiştirmedi. İsim değiştirmekle, rejim değiştirmekle bir devlet başka bir devlet haline gelmez. Ne var ki İttihatçı kadro, on senelik hatalarından sıyrılmak için İttihatçı ismini bıraktıkları gibi, iktidarlarını pekiştirmek için Osmanlı-Cumhuriyet zıtlığı tarzında bir illüzyon oluşturdu. Cihan Harbinde mağlup olan bir devlet ve İstiklal Harbinde muzaffer olan başka bir devlet yok. Bu hakikati gizlediğiniz zaman, devletle ilgili herhangi bir şeyi izah etmeniz zorlaşıyor. İslam gerçeğini göz ardı etmeyi, inkâr etmeyi buna eklediğiniz zaman işiniz daha da çıkmaza giriyor. İnsanların devleti benimsemesini, sahip çıkmasını zorlaştırıyorsunuz.
Osmanlı'nın söylemi netti: klasik dönemde "bu devlet Müslümanların devletidir" ve Tanzimat’tan sonra da "bu devlet Osmanlıların devletidir" şiarı cariydi. Peki Türkiye Cumhuriyeti kimin devleti? El-cevab: Türklerin. Peki kim bu Türkler? El-cevab: Türküm diyenler. Peki demiyorlarsa? Döve döve dediririz. Bu mudur? Bu değildir. Türk kelimesini birbirinden farklı manalarla kullanıyor insanlar, bir kısmı etnik anlamıyla kullanırken, bir kısmı vatandaşlık bağını kastediyor. Hangi formülde hangi anlamın kastedildiğinin net olmaması kafaları karıştırıyor. Birinci manasıyla Türk, esas itibariyle Oğuzlar ve ayrıca muhacir olarak Türkiye'ye gelen Kırımlılar, Türkistanlılar vs gibi diğer zümreler demek. İkinci manasıyla Türk: eskiden Osmanlı deyip işin içinden çıktığımız, şimdi ise ne diyeceğimize karar veremediğimiz kişiler demek. (Mahmut desek olur mu?) Şimdi kritik noktaya geldik: rejim kurgulanırken bunların hangisi kastedildi, Türkiye Türklerindir derken bunlardan hangisini kastediyoruz? Türkiye devleti Oğuzların devletidir dersek, Süryanileri veya Fellahları neyle izah edeceğiz? Bunlar ikinci sınıf vatandaş veya esir mi? Böyle olmadığı aşikâr. Osmanlı Devleti etnik anlamda bir ulus devleti değildi ve Türkiye Cumhuriyeti de bir etnik ulus devleti değil. Etnik ulus devleti fikri, cihan devleti fikriyle çelişir, Türk milletinin geleneğiyle, töresiyle de çelişir. O zaman ne diyeceğiz, Türkiye Osmanlılarındır mı diyeceğiz? Diyemeyiz, bir kere artık Osmanlı diye bir şey yok, Osmanoğlu hanedanıyla birlikte bu isim de tarihe intikal etti. İkincisi Osmanlı deyince İttihatçılar kızıyor. Ne dersek diyelim, Türkiyedeki devletin devamlılığını göz ardı ettiğimiz sürece, etnik söylemi kullanarak ortalığı karıştırmaya çalışanlara malzeme vermeden bir şeyler söylememiz zor. Bunun yanında, din ortak paydasını telaffuz etmekten vebadan kaçar gibi kaçtığımız sürece, insanları rahatlatıp bu devletin kendilerinin devleti olduğunu anlayacak bir zihin selametine erişmelerini sağlamamız müşkil. Bu tür konular hükumeti çok aşıyor. Tek başına risk almakla hükumet hata yapıyor, hata yapmasına engel olmak üzere yanında yer almamakla muhalefet de hata yapıyor. Ayrı ayrı hareket ettikleri takdirde meselenin derinliği ikisinin de boyunu aşıyor.
Allah sonumuzu hayreylesin..