29 Eylül 2012 Cumartesi

Nişantaşı Kal'ası Cengi



kaylule kıraathanesi, 31.01.2006

Zamane Cengaveri Hantal Gazi'nin tekmili 32,5 kısımlık destanından bir kısımdır:

Bağdat emirinin oğlu yiğitler yiğidi Hantal Gazi yine her zamanki gibi saşimi ve gohan ile hafif bir kahvaltı yapmış, kan kırmızısı sarığını sarmış, kılıcını hamayıl kuşanmış, oklarını, yayını, kalkanını, mızrağını, kredi kartlarını alıp, emsalsiz atı Zuzuki Yorga'nın sırtına atlamıştır. Peşinde kırk yiğidi olduğu halde küffar kal'ası Nişantaşı hisarının önüne varıp durur, bağırarak karşısına er diler...

Tam o esnada, Nişantaşı kal'asının burcundan gelen bir kahkaha ortalığı çınlatır. Kal'anın kumandanı Eşşekbaş Dalyondur gülen. Eşşekbaş Dalyon bağırarak şunları söyler:

"Davranma Türk! Dimeşk emirinin kızı Peçeli Banu elimizde. Derhal kırk yiğidinle birlikte silahlarınızı bırakıp teslim olmazsanız, onu şu burçtan atıp ebediyen susturacağım!"

Hantal Gazi buna inanmaz:

"Yalan söylüyorsun, n'alçak!"

Eşşekbaş Dalyon:

"Muhafızlar! Getirin muhafazakar kızı!"

Bir bölük muhafız Peçeli Banu'yu getirirler. Peçeli Banu hepsini dövdüğü için başları, kolları sargılıdır. Burca gelince bağırır:

"Hantal Gazi, sakın bu küffarın oyununa gelme! Teslim olma! Babam kırk bin askerle yola çıkmıştır bile. Gerekirse kendimi feda ederim, sen muhafazakarlara lazımsın..."

Heyhat, delikanlılığın raconu ve senaryo icabı, Hantal Gazi ve kırk yoldaşı çaresiz silahlarını bırakıp setlim olurlar... Evet, celadet kavramından bî-haber, bî-şuur zamane cengaveri, ola ola ancak setlim olabilmiştir. Bu halin sersemliği içinde seslenir:

"Dalyon! Ben geri dönmezsem Peçeli Banu'yu aşağı atacağının garantisini verirsen, hayatta geri dönmem..."

Hantal Gazi ve yoldaşlarının teslim olacakları yerde yanlışlıkla setlim olmaları, Eşşşşekbaş Dalyon'a o kadar komik gelir ki, sarsıla sarsıla gülerken Peçeli Banu'yu burçlardan düşürür. Ne var ki Peçeli Banu Dalyon'un adamlarının kendisini tuzak kurup yakaladıkları Zakko'da yakalanmadan az önce aldığı yeni ipek eşarbı paraşüt gibi kullanarak kazasız belasız yere inmeyi başarır. Ayakları yere değer değmez de Hantal Gazi'ye hücum eder:

"Seni yüreksiz! Seni beter olası, iki seksen uzanası! Demek setlim olursun ha! Demek bana bunu da yapacaktın!"

O esnada Peçeli Banu'nun bir elinde hiçbir zaman yanından ayırmadığı merdanesi varken bir de alt uzaydan gelen bir tava peyda olur. Zuzuki Yorga'ya atlayan Hantal Gazi, taktik icabı stüdyo dekorlarına doğru dörtnala geri çekilirken Peçeli Banu tavayı kafasına doğru fırlatır. Hantal Gazi ankebut adam refleksleri sayesinde son anda kurtulur. Peçeli Banu sinirden ayaklarını yere vururken, kırk yiğit de ağızları açık kalakalmışlardır. Eşşekbaş Dalyon gülme işini abartır ve deprem olur gibi, kale dekoruyla birlikte yere çakılır, düşerken kablolara takılır, spotlar söner.

Anlayış

kaylule kıraathanesi, 15.09.2007


Anlayışlılık bir mecburiyet meselesi değil, güzel tarafı da bu. Yani kimse başkalarına anlayış göstermek zorunda değil, mecbur olmadığı halde anlayış gösterirse, bir iyilik yapmış olur. Burada hukukla ahlak arasındaki farkı görüyoruz. Hukuk, haklardan bahseder, başkalarının zorla geçemeyeceği çizgileri çizer. Kimse evinize zorla giremez. Girmek isterlerse onları içeri almamak, gerekirse mücadele etme hakkınız vardır. Devletin vazifesi de çizgilerin zor kullanarak aşılmasını engellemektir. Peki burada ahlakın rolü ne? Eğer ahlak sadece bu “korunmuş” çizgilerden, mecburiyetlerden, yasaklardan, yükümlülüklerden bahsediyorsa, hukuktan farkı ne? Günümüz etik anlayışının bence ıskaladığı nokta da bu.

Kimsenin yapmak zorunda olmadığı bir şeyi yapmadığı bir dünya kurguluyoruz. Herkes ortak çizgilere uyduğu zaman mutluluğun gerçekleşeceğini varsayıyoruz. Lugatimizde feragat kavramına yer yok. Nasıl olsun, öyle bencilleşmiş, öyle kendimize odaklanmışız ki, evrenimizin merkezi kutsal ben hazretlerinin kutsal benlik alanından, birileri bir şeyler talep ederse bu bir günah, affedilemez bir hakaret. Benim hakkımı başkası hangi hakla talep edebilir? Parasını ödemişsem, kimseye silgimi ödünç vermek zorunda değilim. Erken gelip oturmuşsam, “gazi, malul ve çocuklu annelere” ayrılmış koltukta oturmuyorsam, otobüste kimseye yer vermek zorunda değilim. Bu anlayışın yasal olması, onu bencillik olmaktan çıkarmıyor. Yasal bencillikten öte vizyonu olmayan bir etik de, mutluluğumuza hiçbir katkıda bulunmuyor. Mecbur değilsek kimseye bir şey vermeye niyetli değiliz. Bu yüzden biri bizden bir iyilik istediği zaman bunu hakkımıza saldırı olarak algılıyor ve hırçınlaşıyoruz. Bu yüzden tolerans mefhumuyla da bir işimiz yok. Huzurumuz da yok.

Modern etik anlayışı, bu ülkenin gerçekleriyle o kadar da örtüşmüyor. Uzun saplı kaşıklarıyla birbirini besleyen dervişlerin memleketinde, “abi bi el atıversene” bir hakaret değil. Evlerimiz yabancılara kapalı benlik mabedleri değil, hiç mecbur olmadığımız halde misafir kabul ediyoruz. Biz biz iken, yani insanlar böyle ben ben ayrışıp gitmeye başlamadan önce Tanrı misafiri de kabul ederdik. Aydınlaştıkça bizden kopuyoruz, benleşiyoruz, 'biz'in dilini anlamadığımız için de niza hiç bitmiyor.

Ahir Zaman Menkıbeleri - Sınav

kaylule kıraathanesi, 20.08.2007


Başım dönüyordu. Gözlerimi sımsıkı yummuş, tedirginlik içinde ayakta duruyordum. Ayaklarıma bakmaya bile cesaret edemiyordum. Başaşağı, dibi görünmez bir boşluğa doğru yuvarlanıp giden, gölgelere karışmış bir bayır ayaklarımın altında uzanıyordu. Bilinçizce bir şeyler mırıldandığımı fark ettim. Birden bir ferahlama hissettim, ama gözlerimi yine de açamadım. Birisi parmak uçlarıyla göz kapaklarımı araladı. Aksakalsız bir dedeydi bu. Gözlerimi açtıktan sonra üzerinde durduğum dağı parmak ucuyla çevirmeye başladı. Boşlukta haraketsiz duruyordum. Dağ döndü, döndü, sonunda tam aksi istikamette durdu. Aşağı giden yokuş tam arkamdaydı şimdi. Dağın zirvesi önümde duruyordu. Bir adım atmam bile gerekmiyordu. Tozpembe gülücükler saçan güneş ufuktan yükselmeye başladı.

Saatin zırıltısıyla uyandım. Alelacele yüzümü yıkadım, iki lokma atıştırdım, giyindim. Çantamı kapının dibinden alıp omzuma astım. Koşarak merdivenlerden indim. Kapının önünde duran servise hareket etmek üzereyken bindim. Her zaman oturduğum koltuğa oturup arkama yaslandım, derin bir nefes verdim. Sınav mutlaka iyi gidecekti.

Sınav kağıtları dağıtıldığında, sorulara bakar bakmaz gözlerim karardı. Bütün sorular bilmediğim yerlerden çıkmıştı. Bu konulara göz atmam gerektiğini biliyordum, ama gerginlikten bir türlü ders çalışmaya başlayamamıştım. Hayatımın bu sınava bağlı olduğu düşüncesi içimi sıkıyordu. Bütün haftayı rahatlamak için bilgisayarda dizi seyrederek geçirmiştim. Son geceyi de bilgisayar başında harcayıp sabaha karşı uyumuştum. Sonuçta bu soruların birini bile cevaplamam mümkün değildi. Oysa bu sınavda başarılı olmak zorundaydım. Ailemin geliri, başarılı bir eğitim alma gereği, hayatta bir yere gelme isteği, hepsi ortadaydı. Üstelik bu sınavda başarılı olmayı hakediyordum, her zaman herkese iyi davranırım, gülümserim, selam veririm, teşekkür ederim. Çaresizlik içinde dakikalar geçiyor, ne yapacağımı bilemiyordum. Sonra okullar açılmadan önce türbeye gittiğimizi hatırladım. Gözlerimi kapattım, yatırdan yardım istedim.

Birden bir hareket oldu. Önümde oturan çocuk karnını tutarak sınıftan çıkıp gitti. Kapıdan çıkarken öğretmene baktı, öğretmen başını “tamam evladım” der gibi salladıktan sonra diğer tarafa çevirdi. Sınıfın en çalışkan öğrencisinin kağıdı şimdi önümde duruyordu. Hemen yazmaya başladım.

Artık biliyorum, Armutpiş Baba türbesini ziyareti hiç ihmal etmiyorum.

Kur'ân, Okumak ve Anlamak Üzerine

kaylule kıraathanesi, 24.12.2007

Ahir zaman fuleseyfleri ve allâmeleri tarafından temcit pilavı misillû tartışılan bahislerden biri Kur'ân-ı Kerîm'in okunması ve anlaşılması meselesi. Bazı gün "Arapça okunması" olur gündem, bazı gün "Türkçe okunmasın." Bazen biri çıkar çelişki (!) bulur, hemen bir diğeri "müfessir olmayan anlamaz" makamından cevâbı yapıştırır. Görülen o ki hem inananların, hem inanmayanların kafası karışık bu konuda. "Vergiden bahsediyor, niye ağlıyorsunuz?" tarizleri, "meal okumayalım itikadımız bozulur" sakınmalarına ekleniyor, kavga gürültü eksik olmuyor, yine de bir neticeye varılamıyor. Okumanın da, anlamanın da türlü türlü anlamı var, ceffelkalem bahsi halletmeye kalkmasak belki bir orta yol bulmak daha kolay olacak.

Okumaktan başlayalım. Kimine göre Arapça bilmeyen birinin Arapça metni okumasında bir mânâ yok. Kimine göre meâl eksik olduğu için okunmamalı, ancak tefsir okunmalı. Kimine göre tefsirlere bağlanmak sakıncalı, meâl okumalı. Burada farklı okuma türlerinin birbirine karıştığını görüyoruz. İbadet maksadıyla okumak, tilavet etmek ve öğrenmek, düşünmek için okumak, özellikle Arapça bilmeyen biri için, din ilimlerinde vukufu olmayan biri için birbirinden ayrı mütalaa edilmesi gereken işler. Mukaddes kelâmın nazil olduğu şekilde okunmasının ibadet olarak yeri ve önemini tartışma lüzumu duymuyorum. Kur'ân okumak bir ibadettir ve Kur'ân kelimesi, sadece Arapça orijinal metin için kullanılır, bunu kıraat etmek ibadettir, tek kelime anlamasanız bile. Ancak diğer türlü okumada da metni aslından takip etmek önemli. Metni kendi bütünlüğü içinde takip etmek istiyorsanız, tam olarak hangi kavramların zikredildiğini bilmeniz gerekir, kavramları yerlerinden kaydırmadan takip edebilmek için de "orijinal terminoloji" gözden kaçırılmamalı. Aklî ilimlerden tanıdığımız terim sorunundan çok farklı değil herhalde buradaki durum. Her disiplinin kendi terim kadrosu vardır, bunlar kendi içlerinde bir bütünlük teşkil ederler. Terimlerin çoğu zaman vaz' edildikleri dilin dışındaki dillerde karşılığı yoktur veya karşılık gelen kelimeler farklı çağrışım hâleleri taşıyabilirler, anlam sistemindeki koordinatları farklı olabilir. Bu yüzden nomenklatürün bir dilden bir başka dile aktarılması çok büyük gayret isteyen ve yetersiz kalabilen bir çalışmadır. Bilgisayar ve internet terimlerinin Türkçeleştirilmesindeki sıkıntılar örnek olarak gösterilebilir. Kavramlar ancak ait oldukları paradigma içinde anlamlıdır ve anlam kaymalarından korunmanın en emin yolu orijinal terminolojiyi takip etmektir. Arapça bilmeseniz bile, elinizdeki meali Arapçasıyla karşılaştırarak okumanız, anlama açısından oldukça faydalı bir iştir.

Meal okumanın mahzurlu olduğu fikrine katılmıyorum, aksine gerekli olduğunu düşünüyorum, elverir ki şartlarına riayet edilsin. Meal okumak gerekli, tefsir okumak bunun yerini tutmaz. Çünki isterseniz her gün bir cüzün mealini okuyabilirsiniz, ama tefsir üzerinden bunu yapamazsınız. Her gün ancak iki sayfanın mealini okuyabilecek vaktiniz varsa, meal yerine tefsir okuduğunuzda günde birkaç ayetten fazlasını okuyamayacaksınız demektir. Kur'ân, bilhassa ibadet, zikir, kendini inşa, hayatı tanzim etmek gibi maksatlarla okuyanlar için, bir iki kere okunup bırakılacak bir kitap değil. Az çok belli bir ritm tutturarak sürekli okunmalı, Kitâb. Tefsir üzerinden senede bir defa hatmedebiliyorsanız, aynı sene içinde birkaç kere de meal üzerinden hatmetmeyi denemelisiniz. Bir tefsiri ancak hayatınızda bir defa okuyabileceğinizi düşünüyorsanız, hiç olmazsa senede bir defa meal üzerinde hatmetmelisiniz. Tilavet hatmine, anlayarak okuma hatmi de eşlik etmeli.

Meal okumanın insanı yoldan çıkaracağı görüşünü saçma buluyorum. Türkçe meal okumak bir Türk'ü yoldan çıkaracaksa, anlayışı meal seviyesinin ötesinde olmayan bir Arap da, metni okuduğu zaman aynı duruma düşecek demektir. Muhkem ve müteşabih kavramları arasındaki farkı algılayabiliyorsanız, her gördüğünüze bir hüküm, bir tefsir yakıştırmakta aceleci davranmıyorsanız, kafanızdaki bir çerçeveye oturtmak için zorlayıp sağa sola çekmiyorsanız, anlamamış olabileceğinizi, murad-ı ilahi'nin aklınıza gelen husus olmayabileceğini göz önünde tutuyorsanız endişe etmenize gerek yok Allah'ın izniyle. Tefsir okumanın yanlış olduğunu da düşünmüyorum. Kaynaklara ve metoda sizden çok daha fazla hakim, Arap dili bilgisi sizinkinin çok ötesinde bir insanın okumasıyla kendinizinkini karşılaştırmakla hata yaparsınız. Gördüğünüz kelimenin lugatteki karşılığını, Arap dilindeki çağrışımlarını, kullanıldığı yerleri bilmiyorsanız, ayetin nüzul sebebini bilmiyorsanız, açıklayan hadisleri bilmiyorsanız, bir hayli satıhta kalacaksınız demektir. Elbette tefsir yazanların meşrepleri farklı olabilir, bir kişinin tefsir adı altında bir kitap tasnif etmesi gerçekten bir şeyler anladığının, doğru anladığının, yanıltıcı olmadığının garantisi olmayabilir, ama hangi tefsiri okuyacağınıza araştırma sonucunda karar vererek bu konudaki mahzurlardan kaçınabilirsiniz. Aksi takdirde satıhta kalmaya razı oluyorsunuz demektir.

Müfessir olmayan biri, Kur'ân okusa anlayabilir mi? Bu sualin cevabı anlamaktan ne kastettiğinize bağlı. Hz. Ömer'e mealen şöyle bir söz atfediliyor: "Hz. Peygamber ve Ebu Bekir Kur'ân hakkında konuşuyorlardı, bir saat dinledim, bir şey anlamadım." Rivayetin kaynağını hatırlamadığım için, sıhhat derecesini bilemiyorum, ama en azından anlamanın üst sınırı konusunda bir fikir verebilir. Beşer idrakinin evc-i bâlâsı Hz. Peygamber, ona nisbetle Emîrülmü'minîn bile "anlamamış" sayılır. Bu seviyeye ulaşamayacaksak, anlama gayretinden vaz mı geçmeliyiz? Azamiyi bir tarafa bırakarak, asgariye bakarsak, her seviyedeki idrak için bir nasip olabileceğini düşünebiliriz. Müfessir seviyesinde değilse bile, ortalama zeka seviyesine sahip her insan anlayacak bir şeyler bulabilir. Belki bu anlama, namaz hocası veya ilmihal seviyesindeki bilgisiyle zaten bildiği hususları aşmayacaktır, ama en azından zikir kavramını kendi gücü nisbetinde bir bakımdan daha hayata geçirmiş olur.

Anlamanın asgari şartları arasında, mümin olmak veya iyi niyetli olmak var mı, emin değilim. Ama okuyucu inanmayan biri veya bir "çelişki avcısı" olsa bile dikkat etmesi gereken husus, anlam bütünlüğü. Kavramları kendi düşünce sisteminize göre anlamaya çalışırsanız, bol bol çelişki (!) bulursunuz elbette. Arapça'dan Türkçe'ye aktarma sırasında oluşabilecek anlam kaymalarından çok daha fazlası, ifadeleri "Kur'ân dilinden" başka bir dile, mesela mantıksal pozitivizm diline aktarmaya çalışırken ortaya çıkabilir. Bu durumda "çelişki" Kur'ân'a ait olmayacaktır, sizin çarpıtılmış şekilde kendi düşünce sisteminizde yeniden ürettiğiniz bütüne ait olacaktır. Rahmet ve lanet kavramları arasında çelişki gören biri, Rahmet derken ne kastedildiğini anlamamış demektir. Sadece Fatiha'yı dikkatli bir şekilde okuyan bir kişi bile, çelişki olarak görülen durumun kitabın mesajıyla, başından sonuna tekrarlanan konularla ilgili olduğunu rahatça görebilir. Rahman ve Rahim kavramları arasındaki farkı bilmeyen birinin çelişki yanılgısına düşmesi şaşırtıcı değil. "Sistemi" kendi bütünlüğü içinde kavramaya çalışmayan biri, "Ed-Dârr/ En-Nâfi'" ve "El-Afüvv/ El-Müntekîm" isimleri arasında da çelişki olduğunu sanabilirdi.

Ezcümle okumanın da, anlamanın da türlü türlü şekli var ve herkesin alacağı kendi nasibi.

Kul Saati

kaylule kıraathanesi, 25.09.2007

Saat dörde geliyor. On altı dakika sonra iftarın üzerinden dört saat geçmiş olacak. Bu dört saatte ne yaptım?

Cep saatim rahmetli dedeminki gibi kapaklı değil. Kösteğinden tutup gözümün önünde sallıyorum. “Saate bak, saate bak!” Çizgi filmdeki gibi uyutacak mısın beni, saatim? (Sözün tam burasında henüz saatime bir isim vermediğimi fark ediyorum. Kaç senedir beraberiz… Her fark ediş bir hayret.) Kendimizi kandırmayalım, elbiselerimde bir saat cebi yok. Asrımız saatsiz cepler ve cepsiz saatler asrı. “Alaturka” zamanımı cebimde taşıyamıyorum. Gittiğim her yere götürmüyorum. Şuurumda gezdiremiyorum. Her akşam ezan okunurken tekrar ayarlayıp kuruyorum, masamın üzerindeki kalemlikten aldığım saatimi. Sonra saat köşesine, ben yoluma… Bu kadarı bile Ramazan’ın bahşettiği bir saltanat, kalemlik saati için. Gurûb-ı şemsin vakti işaretleyen mücbir bir hadise olmadığı zamanlarda, “o an” kim bilir hangi fiil esnasında fevt ediliyor hep ve saat ayarlanmadan, kurulmadan köşesinde unutulmuş olarak kalıyor. Zamanı dilim dilim boyayan namaz da olmasa, vakitler unutulacak. İyi ki namaz yıl boyu kılınıyor.

Saat dörde geliyor. Sözün burasına gelmem on beş dakika sürmüş. Çayım bitmek üzere. Daha yeni uyanabildim (bu saatte bu ne uykusu demeyin, ahir zaman uykuları bunlar, vakitsiz…), zihnim ancak açılıyor. Aslında yavaş yavaş yatmam gerekiyor. Yatmadan önce yapılacak çok işim var. Bu yazı bir an önce bitmeli. Yırtılan, parçalanan uykumun içinden sökülerek ayağa kaldırılan benliğimin tutunduğu bir can simidi, çay. Beşeri bir vefasızlıkla anında unuttuğum yarım kalmış rüyalar, şuurun aydınlatamadığı dehlizlerde yeni senaryolar kurgulayadursun, ayılmış bulunan bu fakir görevlerine dönmeli artık. Lakin yazı hâlâ bitmiş değil ve şu anda bu şehirde saat dördü altı geçiyor.

(Sigara molası için arka balkona süzüldüğüm sırada anneme yakalandım. Alacağım gelmiş. Mevhum bir “fakirlik korkusu” ile infak etmeye direnen nefsin suratında patlayan tatlı bir şamar. Hamd… Bunca açık dersten sonra hâlâ tevekkülü öğrenememişim.)

Saati kulağıma yaklaştırıyorum. Çın çın öten bir sesle saniyeleri, dakikaları, saatleri sayıyor. Ben miyim seni ayarlayan ve kuran, ey saat, yoksa vakitler mi beni ayarlayıp kuruyor? Zamane İkarusları olarak zamanımızın efendisi olmaya yeltendiğimiz için, vaktin oğlu olamıyoruz. Çın çın öten ses, mekanik bir nabız. Alıp verdiğim nefesleri sayıyor. Ömrümüz mevhum milisaniyelerle örülü değil, bir lahza dediğimiz şeyin en küçük somut birimi bir nefes. Her nefes bir vazife yüklüyor, vaktin oğluna. Ayın, güneşin tutulmasının, güneşin batmasının, fecr-i sadıkın birer vazife yüklediği gibi. Bileğimdeki elektronik sayaç yalancı bir özgürlük va’dediyor bana. Semeresi hüsran ve yorgunluk olan bir aldanış. Tanrılarını öldürdüklerini vehmeden zamane Nemrutlarının emrinde, israf değirmenini döndüren bir laboratuar faresi neye hükmedebilir? Hakikat şu: koyunların kuzulama vaktine, iğde çiçeklerinin, yağmurların ve dolunayın vaktine hükmedemediğimiz gibi; çalışmanın, dinlenmenin ve ibadetin vakitlerine de hükmedemiyoruz. Kış günü yaz meyvesi yiyebilmek aldatmasın kimseyi, kuluz ve vakte tabi olmalıyız.

Saat dört buçuğu geçmiş. Ramazannâme okuma zamanımı bölen yazma zamanım burada sona eriyor. “Ortak bir zamanda buluştuğumuz”* herkese selam ederim.

-24 Eylül 2007 Pazartesi gününü 25 Eylül Salıya bağlayan gecenin 23:59’u; 12-13 Ramazan 1428, 04:42-

* Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Ramazannâme, Timaş yayınları, İstanbul 2002, s. 25-26.

İstirahat Buyurun

kaylule kıraathanesi, 21.06.2007

Arz sırtımda, sema omuzlarımda, Atlas kim ki, Sarı Öküz ne ki, hepsinin yükünü ben taşıyorum.

Daireye gelmişim sabahın erken vakti, içeri girmeden bir duble cafehanede demlenmişim, lebsûz tarafından. İki de cigara zıkkımlanmışım üzerinize afiyet. Bir duble de dairede, masamda nûş etmişim, sallama poşet usulüyle. Postaları, gasteleri tetkik etmişim, işe başlamışım bir ucundan, lakin başladığım uçta kalmışım. Gönlümde bir asmalı çardak hayali, bir poşet daha sallamışım seramik kupaya, kendime beş dakika daha istirahat vermişim. Lakin beş dakikada bir yazı yazılmaz, iş güç desen bileşik faizli vaziyette yığılmış durumda. Eh artık, her teneffüse bir paragraf düşürmeye bakmak gerek.

Haçan diyesinuz ki niye yorgunum? Orası uzun hikaye, hiç deşmeyelim. Hem kime ne, benim hangi eklemimde hangi ağrı, hangi ek yerimde ne çeşit bir sızı var... Söylesem şikayet olur bir kere, hamdetmek gerek. Lafın gelişi değil, şöyle latif bir sabah vakti, kim bilir nerede kimler nelerin ızdırabını çekiyorken, masamın başında kurulmuş işten kaytarıyorum. Şımarıklığın lüzumu yok. Eyi o zaman ne anlatacağım ben size? Kendi hikayemi anlatmak yerine, sizin hikayenizi anlatacağım demek isterdim, lakin boyumdan büyük bahisleri büyüklerimize bırakmakta faide mülahaza ediyorum, bende-i fakir bir tıfl-ı ebcedhân iken, nerede insanlara kendilerini anlatmak, babamız Adem aleyhisselam'dan beri sürüp giden hikayelere selam çakmak? Şımarıklığın lüzumu hâlâ yok. Beş dakikayı geçirdik, iki paragraf oldu bu arada. Henüz konuya girebilmiş değiliz. Tahmin ettiniz tabii, ben de bilmiyorum ne yazacağımı, yazasım geldi sabah sabah, artık ne çıkarsa bahtınıza.

Efendim yorgunluğun tarihi, çalışmayla başlar. Ma’lûm-ı âlîleri olduğu üzre çalışmayan yorulmaz. Fakat çalışmak deyince öyle dar mânâda anlamamak gerek, gayret etmesi var bu işin, çabalaması var bir de. Misal şu anda klavyemin sol tarafında duran raporun özetini çıkarıyor olsaydım, çalışkan bir memur sayılacaktım. Buna gayret etmek denir. Halbuki abd-i âciz, şu esnada çalışmaktan ziyade, çalışmaya çalışıyorum. Raporun ilk satırlarına baktım mesela, bakmakla kalmayıp okudum bir de. Ha, ne anladım derseniz, henüz işin orasına gelmedik. Bakınız tekrar bakıyorum, lakin aklım fikrim pikniğe gitmiş, anlamak ne mümkün? İlerleyen saatler boyunca, raporla bakışmamız bekleniyor. Lafı uzatmayalım, buna da çabalamak denir. Bilcümle ehl-i vicdânın teslim edeceği gibi, tenbeller aslında daha çok enerji harcamaktadır. Ben yorgun olmayayım da kimler olsun?

Çalışmak için müsait vasatı temin etmenin şartlarından biri de, kafanıza takılan hususları bertaraf etmektir. Söyleyin dostlar, şu dosyaları arşive ne zaman götüreceğim fikri zihnimi meşgul ederken, ben bu rapordan bir şey anlayabilir miyim? Demek ki ne yapmak lazım? Raporu bir yana bırakıp arşive yollanmak ve zihni bu parazit yayından kurtarmak lazım. Yolda bir cigara daha tellendirir, dönüşte kantinden bir adet instant gayfe de alırsam, zihnimi o yayınlardan da kurtarmış olurum, bir taşla üç kuş. Ha gayret…

***

Bakınız, dosyalar yerinde artık; nikotin, kafein, glikoz gibi mühim kan değerlerimizi de yükselttik, dünya daha güzel bir yer oldu. Öğle yemeğine çıkmadan evvel iki buçuk saatimiz var, bu kadar zamanda ne çok işler başarabiliriz, bilemezsiniz. Lakin işe dönmeden şu yazıyı bitirelim de, siz de rahat edin, ben de. Yorgunluk çalışmayla başlamıştır dedik, çalışma da ceddimizin Cennet’ten Dünya’ya gönderilmesi ile başlamıştır. Dalbastı kirazlar, kâfûrlu içecekler gibi nimetlerle dolu bir mekandan, yeryüzüne intikal edince, nev’-i beşer, avcılık, toplayıcılık, çiftçilik, işçilik, memurluk gibi meslekler edinmiştir. Anlaşılacağı üzre çalışmak keyfi olmaktan ziyade zaruret neticesidir. Ter döktüğünüz saha size bir şey kazandırmıyorsa, paşa gönlünüzün fermanı mucibiyse, ona hobi derler. Yorulmaktan ziyade dinlenmeye yarar. Çalışmak ise ihtiyaç karşılamak gayesine matuftur. Yiyecek, içecek, giyecek, barınak yahut itibar gibi ihtiyaçlar bu meyanda zikredilebilir. Hepsini anladık da itibar ne ola ki demeyin. Hırs denen illetle malul kişiler için beynennas muteber olmak ilaç gibi bir şeydir. Bir de Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak gibi bir temel insan ihtiyacı vardır ki, çalışma alanlarının en mühimi ve en kazançlısı da odur, lakin bu yazıda biz daha ziyade dünyevi hususlara temas etmeyi düşünmekteyiz.

Çalışmak zaruret neticesidir, ancak bu sebeple neticesini bağlayan vasıta, ortada bir mücbir bulunmasıdır. Doğrudan açlık, susuzluk gibi haller olabilir bunlar, veya piramit inşaatındaki işçileri kırbaçlayan usta başı, devam ettiğiniz dairenin müdürü gibi dolaylı vasıtalar da olabilir. Müdür kelimesinin mendebur kökünden geldiği tahmin edilebilirse de, hatalıdır. Müdür idare ve daire ile müştaktır. İşleri çekip çeviren kişidir. Amma doğru çevirir, amma eğri çevirir, orası ayrı. Müdürün vazifesi sa’yinizi vicdanınıza bırakmamaktır. İcap görürse işgüzarlık etmekten çekinmez, pösteki saymak gibi uzmanlık alanınıza giren vazifeleri bulup çıkarır. Ne yapıp ettiğinizi gözetler, boş bırakmaz. Lakin müdür dediğiniz de bir insandır neticede, her dakika tepenizde dikilemez. Arada bir fırsatı ganimet bilip arkanıza yaslanabilirsiniz.

İnsan çok çalışınca tatile hak kazanır efendiler. Tatiller ikiye ayrılır: yaz tatilleri, kış tatilleri. Bunların yaz aylarında yapılanı makbuldür. Hafta sonu tatili, bayram tatili gibi türleri de bulunmaktadır, bunlar bilinen hususlar, hepsini sayıp dökerek vaktinizi heba etmeme gerek yok. Esasen bahsi geçen raporun ilk cümlesini de henüz anlayabilmiş olmadığımdan elimi çabuk tutmam lazım. Tatilin en mühim vasfı, amudî vaziyetten ufkî vaziyete geçmenize imkân tanımasıdır. Halk arasında buna yatmak tabir olunur. Zamane ahalisi yatma hususunu icra içün derya sevâhiline, kumsallara gitmeyi tercih ederler ki, yerine göre o da bünyeye iyi gelebilir. Lakin en mahbûbu ağaçlar arasında, suları akan, yemyeşil bir yerde uzanmaktır. Bu esnada zihni yormayan kitap ve mecmualar kıraat edilebilir yahut ufkî vaziyette bulunmanın hakkı verilerek ufka nazar ederek tefekküre dalınabilir. Hafiften kaylûle etmek, uyku ile uyanıklık arasında bitmeyen bir Cennet tatilini düşlemek de imkân dâhilindedir. Bu esnada tükenmek bilmeyen dünya gailesini hatırlayıp kaygılanmak abestir. Tatilin tadını çıkarmak gerekir ki, bünye iyice kendine gelmeye fırsat bulsun, daha çok çalışmak yoluyla daha da çok tatile hak kazanmak kolaylaşsın, vehimler uçup gitsin, arzı da semayı da kimin yerinde tuttuğu hatırlansın, bunca yükü nasıl taşıyacağım endişesi aradan çekilsin.

Dağlar uzanıyor ufukta, mordan maviye, sıra sıra, heybetli. Yamaçlarında çiçekler açıyor, renk renk. Ağaçlar rüzgâra yapraklarıyla el sallıyor, kimisi huşu içinde salınıyor. Sular akıyor çağıl çağıl, buz gibi. Kuşlar cıvıldıyor. Güneş sırtları ısıtıyor, eklemleri gevşetiyor. Çocuklar hoplayıp zıplıyor neşe içinde. Eşiniz, dostunuz yanı başınızda, sohbetler demli. Yiyecek, içecek, canınızın çektiği gibi, canınızın istediği kadar. Leziz yağmurlar yıkayıp geçiyor, bâğ ü bostânı, alâim-i semâ tebessüm ediyor. Her yerde kudret, kerem, rahmet, letâfet ve cemâl tecellîleri… Başınızın üzerinde titreşen yapraklar, semâ sâhifesine büklüm büklüm yazılar, tasvirler resmediyor, hatırlayamasanız da hiç unutmadığınız bir hikâyeyi anlatıyor; aralarından süzülen ışık hüzmeleri yaprakları tasdik ediyor. Uykudan tatlı bir uyanıklıkta mest olmuşsunuz, gözlerinizi yumup dinleyin huzur dolu fısıltıları. Yerinizde, yurdunuzdasınız; ehlinizin arasındasınız, daha neler var, söze gelmez, kapatın gözlerinizi, gönlünüzü açın…

Bugün senenin en uzun günü efendiler, arkanıza yaslanın, bir lahza istirahat buyurun.

Halet Efendi’nin Hayaleti

kaylule kıraathanesi, 15.07.2005


Ne işe yarar bu üniversite? Tıp fakülteleri sözkonusu olduğunda üç işe yaradığı söyleniyor: bilimsel araştırma yapmak, hekim yetiştirmek ve halka sağlık hizmeti sunmak. Bildiğim kadarıyla diğer fakültelerin halka doğrudan hizmet etmekle ilgili bir fonksiyonu yok. Bu durumda onların da ilk iki görevi yerine getiriyor olmaları gerek. Bunlara ilaveten aydın yetiştirmekten de bahsedilebilir. Devletimiz de halkımız da üniversiteyi ciddiye alıyor. Bazı şehirlerimizde –biraz da mübalağa ederek- yerleşim yerlerine ayrılan alan, kışlaya ayrılan alan ve kampüse ayrılan alanın neredeyse eşit olmasına bakarak, bu ciddiyetin boyutlarını tasavvur edebiliriz. Devletin üniversitelere ayırdığı ödeneğe, üniversiteye giriş imtihanı için halk tarafından sarf edilen meblağı eklersek, zannederim tasavvurumuzda yanılmadığımızı görebiliriz. Peki bu ciddiyetin sebebi nedir? Galiba devlet halkı adam etmek için, halk da adam sırasında sayılabilmek için üniversiteye güveniyor. Halkın teveccühü aydınlar zümresine dahil olabilmekten ziyade, üniversitelerin meslek edinme yeri vasfı taşıması ile ilgili, ama bu da neticede sınıf atlamakla ilgili bir tavır. Mesele sadece ekmeğini taştan çıkarmak olsaydı, daha kısa yoldan meslek kazandıran meslek liseleri ve meslek yüksek okulları da fakülteler kadar iltifata mazhar olurdu, halbuki imtihanda bir yeri kazanma ihtimalinin çok düşük olduğunu bile bile –veya bu ihtimali düşünmemeye çalışarak- “bir umut” diyerek oyuna katılan, ama kapıda kalan çok büyük bir kalabalık var.

İnsanların sıradan ahalinin bir ferdi olmaktan çıkarak, elit bir zümreye dahil olabilmek hususunda kendisine bel bağladığı üniversite, beklentileri ne kadar karşılayabiliyor diye baktığımızda keyfimiz kaçıyor. Meslek edindirme işi kör topal ilerliyor, ama bu kadar masraf, zaman ve emek daha basit kurumlara aktarılsa da netice şimdikinden daha kötü olmazdı, belki de daha az tekellüfle daha iyi netice elde edilebilirdi. Diğer taraftan üniversitelerin aydın insan yetiştirme fonksiyonu battal olmuş gibi görünüyor. Nasıl lise eğitimi ile öğrenciye ana dilini, tarihini öğretemiyor, kültürünü arttıramıyor, muhakemesini geliştiremiyorsak, yüksek tahsilden sonra da bu neticelere ulaşabilmiş olmuyoruz.

Sıradan bir üniversite mezunu ile bir lise mezunu arasında anlamlı bir fark olmadığı kabul edilirse, yapılacak şey basittir: üniversiteleri kapatmak. Bu şekilde bütçeden tasarruf edeceğimiz meblağı kullanarak, aynı işi gören daha masrafsız meslek okulları açabilir, bilim adamı olacak az sayıda genci de, yurt dışına tahsile gönderebiliriz. Bu yolla kâra geçmek de sözkonusu olabilir, ama bir mesele var, giden öğrencileri geri getirmekte güçlük çekebiliriz. Acaba “dönen sağlar bizimdir” deyip geri gelenleri görevlendirerek sayıca daha az, ama kaliteli yeni üniversiteler kuramaz mıyız? Bu filmi daha önce seyretmiştik sanki... Yurt dışı ile hiç zaman kaybetmesek de meselenin hallinde Neron’un metodunu denesek nasıl olur? “Dinozor” hocalarından, “beleşçi” talebesine, “iş bilmez” personelinden, “işini bilir” memuruna herkesi –aradan idealistlerimizi ayıklamak şartıyla- içeri kilitleyip, üniversiteyi yakmaya karar versek, son dakikada merhamete gelip, hepsini kapı dışarı etmekle yetinsek, idealist aydınlarımızla yeni baştan başlasak, meseleyi çözebilir miyiz? Bugün kovduklarımızın yarın geri gelmeyeceğinin garantisi yok, asıl mesele “içimizdeki şeytanı” kovabilmek.

Aslında “tasfiye” denenmemiş bir “çözüm yolu” değil. Kim kimi niye tasfiye etti, kim hangi meseleyi çözmeye çalıştı, tasfiyeler olmasaydı bugün nerede olurduk gibi konularla ilgili karışık hesapları bir tarafa bırakıp, darülfünun devrinden beri gelenekleşen tasfiyeyi sistematik olarak üreten, kurumlaştıran güç nedir, onu arayalım. Zaman zaman yapılan “toplu” tasfiyelerin haricinde, muhtelif şekillerde “ayak kaydırma” operasyonları tarzında devam edip giden bir tek tek tasfiye işlemi de eksik değil. Görünüşte çok farklı sebepler sözkonusu olabilse de şahsi hesaplar sıklıkla işin içine giriyor ve değişme iradesinin değişmeme iradesi ile iki asırdır süren mücadelesi bu zemin üzerinde hayat buluyor.

Değişmeme iradesi deyince hatıra gelen biri var: Halet Efendi; 1760 yılında doğmuş, 1800’lerin başında birkaç sene müddetle Paris’te Devlet-i Aliyye sefiri olarak bulunmuş, Sultan 2. Mahmud Han devrinde, müsteşar-ı has-ı saltanat unvanı ile padişahın hususi danışmanlığını yürütmüş; döneminde devletin bütün iplerini elinde bulunduran, icraatlarından canı yanmayan kalmayan biri... Frenk tayfasını beğenmeyen Efendi’nin "Frengistan şöyle, Frengistan böyle, Frenklerin aklı gibi akıl olmaz derlerdi; bunlar Frengistan'ın ne semtine düşer cânım efendim?" sözü meşhur. Bir elinde kapıkulunun, diğer elinde ulemanın dizginlerini tutan ve bürokrasiyi kontrolü altında bulunduran Efendi, 1823 yılındaki idamına kadar değişime karşı koymuş. "Ne kendi eyledi râhat ne halka verdi huzûr/ yıkıldı gitti cihandan dayansın ehl-i kubûr" mısraları ile uğurlanan Halet Efendi’nin ölümünden üç sene sonra Yeniçeri Ocağı da ortadan kaldırılmış ve yeni bir devir başlamış.

Yeni devir başladı, ama eskisinin alışkanlıkları ile mülemmâ... Halet Efendi’nin temsil ettiği güç bertaraf edilebilmiş gibi görünmüyor. Aksine genç Türklerimizin naif aydınlanma projesini sekteye uğratan sadece kendi safiyetleri değildi, bir “yaşlı Türk”ün hayaleti enselerinden hiç ayrılmadı. Yeniçerilerin kılıç artığı taifesi dört bir yana dağılarak izlerini kaybettirdi: eksikliğini çekmediğimiz komitacı ruhunda, kapıkulu askerinin dahlini bulmak zor. Lakin ulema da, bürokrasi de hiçbir yere gitmedi, hep buradaydılar. 19. asra ait bir katmandan çıkarılmış fosillere benzeyen bürokrasi de, “avantaya”, “torpile” tamah edip bir yandan şikayet ettiği bir sistemi diğer taraftan sırtında taşıyan halk da biziz.

Zaaflarımızın sağı solu yok, kimlik bilincimizdeki sağ-sol çatlağı, bize bütün kabahatleri ötekine yükleme imkanı verdi, ama işin doğrusu ortada olan facia ortak. Şikayet ettiğimiz her şeyi bünyemiz sistematik olarak üretiyor. Soruların cevaplarını dışarıda değil, kendi içimizde, kaybettiğimiz değerlerde aramamız gerekiyor. Farz-ı muhal Halet Efendi’nin ruhunu bir ispritizma celsesine davet etsek de “ey ruh geldinse söyle, bahsi geçen dîdâr Frengistan’ın ne tarafına düşüyormuş” diye sual etsek, herhalde vereceği cevap şu olurdu: “kendi içinizde kaybettiğinizi başka bir yerde bulamazsınız.”