29 Eylül 2012 Cumartesi

Der-beyân-ı Gavgaay-ı Setr-i Avret

kaylule kıraathanesi, 05.06.2005

Hezârân hamd ü senâlar ol Rabbe ki kullarına vücûd bahş eyledikte i'tâ buyurduğu türlü nimetler meyânında ibâd-ı acezesine muhtelif esbâbile setr-i ayb eylemek imkânını dahî in'âm eyledi. Salât ü selâm ol Rasûle ki tebliğ ettiği Dîn-i Mübîn-i İslâm ile ümmetine gösterdiği halâs ve necât tarîki, nev'-i beşeri tâife-i hayvanâttan tefrîk eden müteaddid husûsiyyetler beyninde, hıfz-ı iffet şartı bulunan ihfây-ı avret mecbûriyyetini de ebnây-ı Âdeme bir düstûr-ı istikâmet kıldı.

Setr-i avret bahsinde vârid olan bu mecbûriyyet esâsen bir bâb-ı hürriyettir ki -husûsan tâife-i inâs içün- cismâniyyeti bir nikaab-ı hamiyyet içre saklamak, ferde mâneviyyâtını meydân-ı ünsiyyete salarak cemiyyet içinde bir şahsiyyet olma yolunu açar ve nasıl ahvâl-i ruhiyyenin bir gaybûbet perdesi mâverâsında hâfî bulunması hutûruna mâni olunamayan efkâr ü hayâlâtın envâ'-ı muhtelifesini ketmeder ise bedeni hudûd-ı harîm derûnunda enzâr-ı ecnebiyyeden muhafaza kılmak da şahsiyyeti tarruzdan vikâye eyleyen bir cevşen-i kavî gibidir. Binâenaleyh cism-i beşerin itidâl ve kemâli örtünmek iledir.

Ecdâd asırlardır bu düstûr-ı istikâmete harfiyyen riâyet eyler iken âhir zamanın türlü garâbeti birkaç asırdan beri Memâlik-i Mahrûsemize dahî sirâyet etmiş bulunup inkıtâa uğramaksızın ber-devâm olan gavgaay-ı medeniyyet cümlesinden olmak üzre mahz-ı ilm ü hakîkat addolunan asrî telakkîler avâm ve havâs beyninde rağbet bulup bir taraftan duhterân-ı müslimîn edeblice telebbüs eylemekten hicâb eder olmuş; diğer taraftan da millet-i necîbimizin, cihânın çıkan çivisini iâde birle asr-ı saadete rücû eylemek arzûsunu irticâ tesmiye eyleyen bir gürûh-ı mütegallibe-i ankebût-sîret kızcağızlarımızın kisve-i takvâsından havfile türlü bahâneler uydurup efkâr-ı envâr-efşânın, perdedârlık yaptıkları medâris ü mehâfile visâline mâni olmak üzre Ümmet-i Nebîye harb i'lân eylemiş bulunmaktadır. Yeniçeri tâifesini topa tutup rûy-ı zemînden temizleyen Sultan Mahmûd Hân-ı Sânî, dîn ü devlet ve mülk ü milleti bir gâileden Sancâk-ı Şerîf açarak halâs eyler iken; diyâr-ı frenkten ahz eylediği illetleri nisâr ederek bir başka gâileye sebebiyet vermiş olup zât-ı şâhâneleri bu işgüzarlıkta ferd-i yektâ olmadıklarından nihâyet bir alay kılıç artığı çeri başı iktidârı ele alıp alem-i şerri kaldırmış ve denâeti meşrû kılmışlardır. Bu hezele gürûhunun kânûn-ı esâsîdeki muallak umdelere istinâd ile gâh istedikleri türlü yazıp bozdukları, gâh işlerine geldiği gibi tefsîr ettikleri kavânîn ve nizâmat, inâs-ı mestûreyi perde-i hicâbı çâk eylemek yâhut hidemât-ı âmme ve mekâtib-i resmiyyeden hâriç tutulmak şıkları ile karşı karşıya bırakmış bulunmaktadır. Mer'î mevzûât muvâcehesinde bu iki yoldan birini tutmak kesb-i zarûret eylemiş olup dil-i mecrûh ile boyun büküp baş açarak taleb-i ilm cihetinden ve salâbet gösterip taleb-i hak cihetinden mücâhede ve mücâdele eden millet evlâdı sulh ve sükûn üzre vazîfe ve mekteplerine devâm imkânından mahrum kalmışlardır ki husûs-ı mezbûrun menfî tesirâtını izale zımnında alınacak tedâbir cümlesinden olmak üzre inâs-ı mestûrenin devâm edebileceği mekâtib-i husûsînin küşâdına ve alelhusus mekâtib-i mezbûre nizâmâtının setr-i re's aleyhindeki mevâd hâricinde tutulmasına sây ü gayret olunmalıdır. Sâir mekâtibden tard olunan talebânın mekâtib-i husûsiyyeye duhûlünde evvelce ikmâl eyledikleri derslerden muâf tutulacakları tabiîdir. Ezcümle resmî dâire ve mekteplerde inâs-ı mestûrenin vücûdu hâl-i hâzırda gayr-ı kâbil olduğundan anların ikmâl-i tahsîli ve devâm-ı vezâif birle te'mîn-i mâişeti içün husûsî mahaller ihdâsile müessesât-ı resmiyyenin kısmen ve muvakkaten ricâle terki muvafık ise de bu kabîl husûsî müessesâtın teşkîli müşkil olup zamâna ve muhtelif esbâba merbût bulunduğundan diğer taraftan mes'elenin hall-i kat'îsine bakmak elzemdir.

Esâsen hall-i kat'î kavânin ve nizâmattan husûmet-i alâim-i dîniyyenin ihrâcı olmakla ve dahî dâire-i edebde kalmak kaydıyla tarz-ı kıyâfetine bakılmaksızın Devlet-i Âliyye teb'asından her ferdin ehil bulundukları mevâkıb ve menâsıba kabûlü hakk-ı tabiîleri bulunmakla, hakk-ı mezkûrun istihsâli bâbında her mahfil ve mevkîde mücâdele eylemek zarûrîdir. Bilhassa efkâr-ı umûmiyyenin bu cihete celbi dahî matbûat ve neşriyyât vâsıtalarının hamiyyetperverâne gayretlerine mevkûf ise de bu vâdide ehl-i hak gür bir sadâya mâlik bulunmadıklarından evvel-i emirde da'vânın ehl-i vicdâna bu tarîkle i'sâlinin bir çâresine bakmak icâbetmektedir.

İnşallâhü Teâlâ yüzümüz kara çıkmayacaktır. Gayret kuldan, tevfîk Allah'tan (celle celâlehû). Muzaffer kıl Yâ Rabbî (âmîn).

Boşluk

kaylule kıraathanesi, 04.09.2006


Boşluğa akıyor sular. Dalgalar, fırtınalar boşluğa akıyor. Hiçliğe akıyor sular.

Yitip giderken, sıyrılsam perdelerimden, bir damla gözyaşı olsam, burçlara ağsam... Raks eden gümüş kandillerim benim, sevda mıdır başınızı döndüren?

Neyi tutsam elimde kalıyor, neye dokunsam sönüyor, ışıltısını kaybediyor, solup gidiyor. Gaflet devekuşu sığınağı. Sonra uyanıyorsunuz ve oyuncakların keyfi kaçıyor.

Mesafe sinir bozucu bir tekerleme. Sabırsızlık, kararsızlık: meded!

Fezâdır: alacakaranlık ve dağınık, vârı yok... Kalabalık ve bomboş bir hane... Yollar kopmuş sinir lifleri, kervanlar dağılmış tespih taneleri, her yanda siyah, serseri, manasız gölgeler. Akça pakça turnalarım, nerelerdesiniz?

Fedâdır: yüktür, zahmettir, mahrumiyettir benlik. Emel kasırlarını, heves çadırlarını bırakıp çıkmalı, öylece. Ben olamadım, yağmadır, siz olasınız. Beni benden alıp götürseniz, bölüşseniz, bitirseniz; hem size ganîmet, hem benden âzâde sevâda. Zincirler çözüle, yol bula sevâd murâda.

Fenâdır: vaktini bekle. Va'dedildi: bitti bile. Ne güzel, bitenin bitişi bitmeyene senâdır.

Sular boşluğa dökülüyor: cihândır, budur yâni, bu kadardır.

Yâ meded!

Bırak

kaylule kıraathanesi, 24.07.2006

Güzel bir şey göremiyorsan, kusur senin nazarındadır, manzarada değil. Kâinat koca bir aynadır, neresine bakarsan bak. Burada bulamadığını başka bir yerde de bulamayacaksın. Ömrü emel ardında heba edenler murâda eremezler. Kendini merkez zanneden merkezi bulamaz. Çırpınarak neyi değiştireceksin? Değiştirip ne yapacaksın? Bırak, her şey merkezinde zaten. Uzak hedefleri arzulayanlar yorulur. Kaçanı kovalayan menzile eremez. Menzile ulaşmak istiyorsan, dur! Yol sendedir. Seyrüsefer edebilecek kadar hafif olmanın usûlü, kaygılardan âzâde olmaktır. Görmek istiyorsan, gözlerini yum. Bırak, güzel, yolu sana kendisi göstersin. Her nefeste, bir nefeslik sabır yeter sana. Beklemek boş durmak değildir. Beklemek aramaktır. Bulacağın sûreti ibdâ etmeye çalışma. Tasavvurların vehimlerindir. Neyi sen yaptınsa bil ki bir şey değil. Bil ki sen bulamazsın, güzel kendini sana buldurur. Bırak kalemi, bulduğun zaman tasvîr edemeyecek kadar hayrete dûçâr olacaksın.

Bir Göl Kıyısı Gecesi

kaylule kıraathanesi, 11.09.2006


Gölün yüzünde küçük bir kayık kıpırdamadan duruyordu. Dalgalar rüzgârda titriyordu. Ağlayan sazlar dans ediyordu. Gökte sessiz bir kıpırdanma... Kayık, erguvan günbatımının belirsizliğinden korkuyordu. Kara kuşlar ciyak ciyak geldi geçti. Üşüyordum, uykum vardı. Buz gibi yağmur başladı. Dizlerimi büküp bir çam kovuğuna sığındım. Hayat soluk çizgilerde gizlendi. Her şey içerilere sığındı, kapılarını kapattı. Islak gölgeler ıssız... Ağaçların arasına duman indi, karanlık oldu kaldı. Hiç ısınmamış bir dünyanın soğuk feryadında çam dalları dans etti. Annemin gözyaşları aktı içime, sıcacık. Başımı dayayacak bir yer bulamadım. Ağlayamadım bile. Yağmur hiç dinmeyecekti. Gün soldu, gölgeler silindi. Bir ağaç kovuğunda uyuşup kaldım. Rüzgârın yaratıkları uğultulu hikâyeler anlattı, birbirine. Gün söndü, bir dakika bile beklemeden eteklerini toplayıp gitti. Tedirgin yürekler gözlerini yumdu. Göl karanlıklarda kayboldu. Sırtımı kovuğun kenarına dayadım. Dizlerim göğsümde, ellerim ayak bileklerimde, yüzüm dizlerimde... Rüzgâr boşluğun yüzüne sızlayan çizgiler çizdi. Yağmurun hızı kesildi, yavaşladı, damlalar su birikintilerinde şıpırdıyordu. Rüzgâr ağaçları yoklayıp geçiyordu, gövdeleri sardı, dalları sıyırdı geçti, suları titretti, yüzümü sızlatarak kovuğuma doldu, ensemde, sırtımda dolaşıp gitti. Bir sıcaklık yaladı geçti, her yanımı. Sonra iliklerim sızladı. Titremeye başladım, titremekten yoruldum, yine de titredim. Rüzgâr yedi başlı bir ejder gibi doğruldu, gölün üstünden süzülüp başka bir yöne gitti. Sıcak bir uyuşma sırtımı okşadı. Gözlerimde bir ağırlık hissettim. Gözlerimin zaten kapalı olduğunu fark ettim ve açamadım. Gölün üstünde beyaz bir ışık peyda oldu. Buzdan bir dev geldi, gökyüzü bembeyaz oldu. Masmavi yıldızlar göz kırptılar. Beyaz dev kardan bir gömlek geçirdi sırtıma. Gözlerimi açtım. Güneş gümüş rengi puslu ufkun üzerinde asılı duruyordu. Soluk renkli bir mum alevine benziyordu. Sazlar ayazda saçlarını tarıyordu. Kayığa baktım, gülüyordu.

Hantal Gazi ile Zoroğlu'nun Çıfıtlık Dersi Alması


kaylule kıraathanesi, 27.02.2006

Hantal Gazi cenge deyi getmiş, cenk itmeden elündeki hisarı kapturup gelmişdür. Yurda vardukda Zoroğlu birle şöylece söyleşür:

"Tarabya üzre sefer hazırlığı içün Etiler Hisarı'nda eğleşür idük. Beğden ferman geldü, Etiler hisarın dahi küffara bırakup geldük. Nasıl işdür bu, aklum irmedü. Degil Zoroğlu, n'ittük biz ol hisarı?"

Zoroğlu aydur: "Mere sen seferde iken beğ satmıştır hisarı."

Hantal Gazi:

"Mere yiğitlik ile alunan hisar bezirganlıkla mı virilür?"

Zoroğlu:

"Şimdiki zamanda yiğitlik kâr itmez, hisarlar akça ile alınup satılur. Akça didügin çıfıtlık ile çoğalur. Çıfıtlık didügin esenün külahını musaya, musanun külahını eseye geydirmekdür. İndü hisarı alalum disen, çeri ne gerek? Salasun çerçileri, gökçe boncuklarun beğe sunalar. Beğde akça ne gezür? Salasun çıfıtı, beğe ödünç vire. Üç vire, vadesi geldükte beş isteye. Beğde beş ne gezür? Salasun çıfıtı, beş yerine hisaru alup gele."

Hantal Gazi sorur:

"Ya ki beğ rıza ile virmez ise hisarı?"

Zoroğlu deyür:

"O vakt salasun haramiyi üstüne, haramiyi savasun diye elüyle getüre, hisarı sana vire."

Hantal Gazi:

"Beğ gendü sava haramiyi..."

Zoroğlu:

"Zamane haramisidür, savmağa beğlerün tedbiri yetmez."

Hantal Gazi:

"Ya ki beğ niçün dutup salmaz haramiyi küffar üstüne?"

Zoroğlu:

"Beğ haraminün dutacak yerin bilmez, bilse de dutabilmez. Haraminün ek yeri üçdür, ya akça ola, ya avrat ola, ya ki vezirlük ola. Beğde akça ne geze? Avrat disen virülmez. Eh, sen harami olsan dibalu atlaslu tekfura mı vezir olursun, çullu keçelü beğe mi?"

Hantal Gazi:

"Mere diyesen ki beğ çerçinün gökçe boncuğına tamah itmese, bunca iş başa gelmeye?"

Zoroğlu aydur:

"Beğ tamah itmese, il tamah idür. Beğ alur gökçe boncukları, beş gendüne, üç sübaşına, iki kadıya, bir mollaya, iki çerçiye, üç çıfıta pay idür, beş de tekfura hediye gönderür."

Hantal Gazi:

"Ey, ile fayda ne bu işte?"

Zoroğlu:

"Beğ artan gökçe boncukları bir ipe dizdürür, minare boyında bir sırığun depesüne asdurur. Kim ki evvela kaparsa anun ola deyi tellallara bağırdur. Ahali birbirini yeyür boncuk davasına."

Hantal Gazi:

"Mere bu nasıl hesap?"

Zoroğlu:

"İşbuna çıfıt hesabı deyürler, tekfur kal'asında talim idürler."

Hantal Gazi:

"Bre biz dahi çaşıt varup talim idelüm şol hesabı."

Zoroğlu "eyi deyürsin Gazim" dedükte iki yiğit atlanup pusatlanup varurlar tekfur hisarı cihetine. Yolda Zoroğlu sorupdur:

"Mere Gazim, tekfur hisarı çevresindeki hendek nasıl aşılacak? Dumrul Dayı salmaz şimdi bizi akçasız köprüden?"

Hantal Gazi:

"Bre endişe etmeyesün, allem idüp kallem idüp razı iderüz Dumrul Dayıyı."

Lakin yoldaki hesap köprüdekini dutmaz, Dumrul Dayı senatoryuma kapatılmış, yerine köprüyü merd-i kıpti dutmuşdur.

Kıpti deyür:

"Mere ahmaklar nire gidersüz? Kimesne bu köprüden akça almadan geçemez."

Hantal Gazi:

"Virgil o zaman bizüm akçamızı da işimüze varalum."

Kıpti:

"Mere ben size akça vireyün de, siz bana ne vireceksüz?"

Hantal Gazi:

"Bre bizde akçayla satılacak mal yoktur."

Kıpti:

"Malınuz yoksa savulun gidün, meşgul itmeyün."

Zoroğlu deyür:

"Durgıl hele köprücübaşı, anlaşalum. Buyur sana benüm sarık, biraderimün hançeri..."

Kıpti:

"Hah şöyle yola gelün, alun bakalum akçalarunuzı."

Yiğitler akçaları alup varurlar, tekfur hisarınun pazar yerine dayanurlar. Anda bir kalabalık görürler, yanaşup sorurlar nedür deyi. Meğer ki pazarda hokkabaz çadır kurmış, akça virene temaşa gösterürmiş. Gehi deveyi külahına katurmış, gehi yenünden ejder çıkarurmış. Bunu işidicek bizüm yiğitlere merak galip olur, çadırun kapısına dayanurlar. Kapıyı kolcular dutmuş, akça virene şerbet içirüp buyur idürler. Zoroğlu aydur:

"Bre kolcubaşı buyur akçayı, yol vir bize."

Kolcubaşı yol virmez, "evvela şerbet içilecek" deyür.

Hantal Gazi:

"Mere bugün perşembedür, gündüz vakti şerbet içmezük."

Kolcubaşı:

"Şerbet içmezsenüz alun akçanızı da savulup gidün."

Zoroğlu Hantal Gazi'nün yeninden çeküp, tenhaya varduklarında şöylece söyleyür:

"Biraderüm, bırak şerbetleri anlarun olsun, akçamız bizüm olsun. Uğrulayın çadırın arkasından yaklaşuruz, eteğün kaldırup bakaruz temaşaya."

Hantal Gazi:

"Ben sanki bunı bir kitapta okumış idüm..."

Zoroğlu:

"Beli yiğidüm, okumışsundur..."

Gizlice yanaşup temaşa seyrine dururlar. Anlar bakadursun, baş hokkabaz gelüp, gösteriye başlayur. Evvela bir pireyi bacağından dutup, "bakın ey ahali bu deveyi şimdi külahıma katacağum" deyüp külahı pirenün üstüne kapatur. Ahali pek beğenür, kimi gülüp kimi alkışlayur. Sonra hokkabaz yeninden çıkardığı bir keleri kuyruğundan dutup sallar, "ey ahali işbu dahi ejderdür, yenümde saklarun" deyür. Ahali gülmekten kırılur, alkıştan güya çadırun direkleri yıkılur.

Zoroğlu aydur:

"Mere bu nasıl işdür?"

Hantal Gazi:

"Herhal şerbet afyonlu olacak, baksana millet nasıl mest ü hayran bakur."

Zoroğlu:

"Pekeyi bu hokkabaz sana da tanış gelür mi?"

Hantal Gazi:

"Bre şaşkın, bilmedün mi? Biz Horasan'dan gelür iken bu bizüm obada şairlik iderdü, milletün kızına bacısına göz koydu, el uzattu deyi tanburasın kafasında kırdular, zor kaçtu. Gelmiş bunda hokkabaz olmış."

Zoroğlu:

"Eyi olmış, şimdi kenarda saklanalum, gösteri bitdükte peşine düşüp bir hatrın soralum."

İki yiğit gizlenüp gösteri bitdükte hokkabazı takip idürler. Hokkabaz yamaklarıyla birlikte varup, tekfur sarayı arkasındaki ayazmaya girür. Yiğitler dahi yamakların arasına karışup peşinden gidürler. Perdenün arkasına gizlenürler. Biraz sonra tekfurun çıfıt veziri çıkagelür, hokkabaz başınun yanına oturur. Bu anın elin öpür, o bunun başın okşayur. Meğer ki onca hisarları kesesine doldurup kuşağına sıkıştıran vezir, hokkabazlarun ustasıymış, çıraklarına gizlice ders virürmiş. Hokkabaz yamakları diz çöküp otururlar, vezir ders anlatmaya başlayur. Bizim yiğitler dahi dinleyür. Çıfıt vezir söyleyür, görelüm ne söyleyür:

"Baka çıraklar, bilgil kim hokkabazlık didügin daşlı pirinç ile pilav itmekdür. Ahali didügin alıkdur, pirincinin hatrına daşı dahi yudur. Lakin daşı çok katarsanuz çok diş kırılur. Ahali ayazmanın pilavına tövbe idüp, tekkenün çorbasun içmeğe gidür. Hesapla katacaksız: bir taş, bir tuğla; bir tuğla iki kerpiç; iki kerpiç, üç topak çamur; üç topak çamur, dört kesek; dört kesek, beş tezek... Herkesle birle siz de yeyeceksiz, daş gelürse tüpürgil, tezek gelürse yutgıl. ... Bre tiz kapuyı bacayı dutun, çaşıt var!"

Meğer çıfıt vezir perdenün altından bizüm yiğitlerün çarıkların görmiş. Muhafızlar çullanup yiğitleri duturlar. Hokkabaz ciyaklayur: "urun kellelerün!" Vezir deyür: "durun! Böyle yahşı pehlivanlara yazıkdur. Varın bunları daş ocağına götürün."

Muhafızlar yiğitlerün urbaların alur, çul çaput geydirür. Esir oldukları belli olsun deyi kulaklarına halka takurlar. Çeke çeke daş ocağına doğru götürmeye başlayurlar. Anlar gidedursun, hokkabazlarla vezir de tekfür sarayına gidüp, akşam eğlentisine katılurlar. Tam yiğitler hendek kıyısındayken tekfur sarayından bir alkış, bir gürültü kopur. Muhafızlar gayrıihtiyari o tarafa döndükte yiğitler gendülerün hendeğe atur. Muhafızlar arkalarından ok atsa da ilmez, ikisi de yayan yapıldak yurtlarınun yolun dutarlar.

Zoroğlu deyür:

"Şu kapuya beğ geldük, kul dönerüz."

Hantal Gazi aydur:

"Bre ahmak, canunı kurtarduğına şükret, kulağundaki küpeyi de üstüne kâr say."

Arslanla Boğa Şuurun Kaybetse Çakala Nasıl Gün Doğar Anın Beyanıdır


kaylule kıraathanesi, 14.02.2006

Hantal Gazi'nin teyzeoğlu Zoroğlu ve kankası Aymaz Boğaz'a nazır bir sırta yayılmış şerbet-i benefşe nûş etmektedirler. Gözleri süzülüp dilleri dolaşık olduğu bir aralık derya üzerinden bir mürg-i saksağan uçar geçer. Saksağanın kölgesi Boğaz'ın firûze sularını okşar geçer. Zoroğlu bir neş'e ile gülüp söyler:

"Aha bak, cânım Aymaz'ım, görmüş müsün, saksağanın kuyruğu suya değmiştir."

Aymaz pür hiddet:

"Mere gafil, kölgesi değmiştir, kuyruğu değmemiştir!"

Zoroğlu öfkelenir:

"Bre ahmak, bilmez misin, atadan dededen kalma türküleri, ne vakt ki erguvan açan sezon gelse, saksağan kuşu kuyruğuyla suları karıştırır, cemreleri yatıştırır."

Aymaz itiraz eder:

"Ağam o türküler sonradan uydurmadır, aslı yoktur."

Zoroğlu çileden çıkar:

"Mere zalim, sen bizim türkülerimize nasıl uydurma dersin!?"

İki yiğit pür-savlet-i gayret birbirlerine girer, güreşe tutuşurlar. Gün sönen vakte kadar boğuşur, yenişemezler. Bakarlar ki üste çıkmanın çaresi yok, kılıçları sıyırıp birbirleri etrafında dönerek savurmaya başlarlar. Zoroğlu'nun kolu çizilir, Aymaz'ın mintanı yırtılır, hırslarını alamazlar. O esnada olay mahallinden geçen boynu pos cihazlı Deli Dermiş bunları görür, hallerine vakıf olur, asası ile kafalarına birer tokmak ekleştirip iki yiğidi ayırır. Açar ağzını söyler: "a benim akılsızlarım, ne vuruşursuz, varalım doğrusun Molla Zaman'dan sual edelim."

Yiğitler Dermiş'e hak verir, birlikte Molla Zaman katına doğru yola düşerler. Tam köprüde trafiğe takıldıkları demde Hantal Gazi ardlarından yetişir, seslenir:

"Yiğitler nere gidersiz? Küffar Kadife Kal'asına leşker çıkarmış. Rayet-i Katranîsin rekz eylemiş. Varalım sefer edelim."

Hem Zoroğlu ve hem Aymaz, hem de Deli Dermiş neye uğradıklarını şaşırırlar. Kavgayı da suali de unuturlar. Birlikte Kadife Kal'ası yolun tutarlar. Kadife kal'ası kurbüne vardıkta, bakarlar ki leşker-i küffar kırk bölük asker ile kapıyı bacayı tutmuş, geçit vermez. "Bir oyun edelim şu kendin bilmezlere" deyip keşiş urbası telebbüs ile kal'aya duhül iderler. Bir hana varıp otururlar, hancıdan şerbet isterler. Anlar oturadursun, bir küffar çavuşu, beş on kalleş silahşörle birlikte varır hana dayanır, anlar dahi şerbet içmeye başlar. Keyifleri geldikçe gehi şarkı söyleyip raks etmeye, gehi dereden tepeden söyleşip eğlenmeye başlarlar. Keşiş kıyafetin geyinmiş bizim kahramanlar dahi, anları dinleyip küffar nereden ikmal yapacak, nereye kamp kuracak anlamaya çalışırlar. Nihayet küffar çavuşu ağzından bir bakla çıkarır:

"Bre kızanlar, bu gece erken yatsak gerektir. Yüce kumandanımız Mandabaş Zalyon'un emri ile yarın gün ışımadan tapu tahrir dairesini basacağız. Dutluk mevkiinin tapuların çalacağız. Dutluk havası begayet latifmiş, kumandanımız o yere bir saray yaptırsa gerektir. İyi iş görür, yararlılık gösterirsek bizi de terfi ettirir."

Bunları duyucak boynu pos cihazlı Deli Dermiş'in gözleri fal taşı gibi açılır, yüzü kızarır, boyun damarları şişer. Yiğitler hayret ederler, "bre Dermiş, aferin sana, bu kadar hamiyyetli olduğun bilmez idik. Bu alçaklığı duyunca nasıl da gayızlandın."

Deli Dermiş şöyle bir yarım döner yiğitlere, böyle söyler: "Mere deli misiniz, bizim Dutluk tarafında beş evlek hisseli tarlamız yok mudur? İmdi bu herif-i naşerif ol yire bir saray yapsa arsa fiyatları beşe katlanmaz mı? Satsak parasıyla kırk tabur leşker çıkarır, küffarı tükrüğümüzle boğarız. Tiz varalım, tapumuzu bulalım!" Bu sözleri işiticek yiğitlerin gözleri yuvalarından uğrar, yürekleri göğüslerinden fırlar. Hep birlikte ayağa fırlayıp koşmaya başlarlar. Telaştan keşiş urbalarının etekleri ayacıklarına dolanır, hep birden tepe üzeri yuvarlanırlar. Küffar çavuşu arkalarından güler: "bre sersem keşişler ne vardı bu kadar nûş edecek?" Kahkahaları stüdyoda yankılanır, çınlar, öter...

Nişantaşı Kal'ası Cengi



kaylule kıraathanesi, 31.01.2006

Zamane Cengaveri Hantal Gazi'nin tekmili 32,5 kısımlık destanından bir kısımdır:

Bağdat emirinin oğlu yiğitler yiğidi Hantal Gazi yine her zamanki gibi saşimi ve gohan ile hafif bir kahvaltı yapmış, kan kırmızısı sarığını sarmış, kılıcını hamayıl kuşanmış, oklarını, yayını, kalkanını, mızrağını, kredi kartlarını alıp, emsalsiz atı Zuzuki Yorga'nın sırtına atlamıştır. Peşinde kırk yiğidi olduğu halde küffar kal'ası Nişantaşı hisarının önüne varıp durur, bağırarak karşısına er diler...

Tam o esnada, Nişantaşı kal'asının burcundan gelen bir kahkaha ortalığı çınlatır. Kal'anın kumandanı Eşşekbaş Dalyondur gülen. Eşşekbaş Dalyon bağırarak şunları söyler:

"Davranma Türk! Dimeşk emirinin kızı Peçeli Banu elimizde. Derhal kırk yiğidinle birlikte silahlarınızı bırakıp teslim olmazsanız, onu şu burçtan atıp ebediyen susturacağım!"

Hantal Gazi buna inanmaz:

"Yalan söylüyorsun, n'alçak!"

Eşşekbaş Dalyon:

"Muhafızlar! Getirin muhafazakar kızı!"

Bir bölük muhafız Peçeli Banu'yu getirirler. Peçeli Banu hepsini dövdüğü için başları, kolları sargılıdır. Burca gelince bağırır:

"Hantal Gazi, sakın bu küffarın oyununa gelme! Teslim olma! Babam kırk bin askerle yola çıkmıştır bile. Gerekirse kendimi feda ederim, sen muhafazakarlara lazımsın..."

Heyhat, delikanlılığın raconu ve senaryo icabı, Hantal Gazi ve kırk yoldaşı çaresiz silahlarını bırakıp setlim olurlar... Evet, celadet kavramından bî-haber, bî-şuur zamane cengaveri, ola ola ancak setlim olabilmiştir. Bu halin sersemliği içinde seslenir:

"Dalyon! Ben geri dönmezsem Peçeli Banu'yu aşağı atacağının garantisini verirsen, hayatta geri dönmem..."

Hantal Gazi ve yoldaşlarının teslim olacakları yerde yanlışlıkla setlim olmaları, Eşşşşekbaş Dalyon'a o kadar komik gelir ki, sarsıla sarsıla gülerken Peçeli Banu'yu burçlardan düşürür. Ne var ki Peçeli Banu Dalyon'un adamlarının kendisini tuzak kurup yakaladıkları Zakko'da yakalanmadan az önce aldığı yeni ipek eşarbı paraşüt gibi kullanarak kazasız belasız yere inmeyi başarır. Ayakları yere değer değmez de Hantal Gazi'ye hücum eder:

"Seni yüreksiz! Seni beter olası, iki seksen uzanası! Demek setlim olursun ha! Demek bana bunu da yapacaktın!"

O esnada Peçeli Banu'nun bir elinde hiçbir zaman yanından ayırmadığı merdanesi varken bir de alt uzaydan gelen bir tava peyda olur. Zuzuki Yorga'ya atlayan Hantal Gazi, taktik icabı stüdyo dekorlarına doğru dörtnala geri çekilirken Peçeli Banu tavayı kafasına doğru fırlatır. Hantal Gazi ankebut adam refleksleri sayesinde son anda kurtulur. Peçeli Banu sinirden ayaklarını yere vururken, kırk yiğit de ağızları açık kalakalmışlardır. Eşşekbaş Dalyon gülme işini abartır ve deprem olur gibi, kale dekoruyla birlikte yere çakılır, düşerken kablolara takılır, spotlar söner.