16 Aralık 2012 Pazar

tesettür


tesettür setr (örtmek) kökünden gelen, örtünmek mânâsında bir kelimedir. (bkz: setr-i avret) uygun şekilde örtünmek hem kadın hem de erkek için farz olmakla birlikte, uzun süredir tartışmalar daha ziyade kadın tesettürü etrafında cereyan ediyor. bunun muhtelif sebepleri olsa da, çok konuşulması, biraz da üzerinde çok kolay konuşulabiliyor olmasından kaynaklanıyor. diğer taraftan, önce sürüp giden yasaklar konuyu sabit bir gündem maddesi haline getirdi, sonra da tesettür kavramını sahiplenenler arasında, farklı hayat tarzlarının yaygınlaşması, alışılmadık tesettür şekillerinin zuhuruna sebep oldu ve konu giderek dallanıp budaklandı.

son yıllarda giderek keskinleşen kamplaşma yüzünden, "yaşasın" ve "kahrolsun" kutuplarından birine irca edilerek basitleştirilen; teferruatı ve nüanslarından mahrum bırakılarak zihin kısırlaşmasının gadrine uğrayan kavramlardan biri, aynı zamanda, tesettür. şimdi elimizde, meseleyi aydınlatmaktan ziyade, daha da karıştıran iki kavram var: açık ve kapalı. kategorize etmek, mantık kullanmanın kaçınılmaz bir parçası, vakıayı sayısız örnekler üzerinden düşünemezsiniz, lakin her şeyi yazı-tura şablonuna döktüğünüzde, meseleyi çıkmaza sokuyorsunuz. bir kere açık kavramının zıddı, burada, kapalı değil örtülüdür, seçilen kelime yanlış ve olumsuz bir çağrışım yükü taşıyor. buna rağmen, "örtülü" cenah da, hatalı şekilde benimsenen türban kelimesi gibi, bunu da rahatça kendileri hakkında kullanıyorlar. bu da örtünenlerin de, en azından bir kısmının, örtünme hakkında ciddi bir fikirlerinin olmadığının emarelerinden biri. daha mühimi, tesettür kelimesini bilenlerin sayısı bile giderek azalıyor, ama eskiden "tam tesettürlü" diye bir tabir vardı ve siyah ile beyaz arasındaki tonları fark etmeye başlamak için güzel bir noktaydı.

kavga-gürültü daha çok başörtüsü hususunda kopsa da, başörtüsü tesettür kıyafetinin bir parçası; tamamı değil. dolayısıyla ortada "kapalı/açık" ikilisinden ibaret bir kategorizasyon olması gibi, hangi sınıfa girdiğinizin kriterinin başörtüsü ile sınırlı olması da hatalı. başörtüsü olmayınca tesettür durumu sıfırlanmış olmuyor, buna mukabil başörtüsü tek başına tesettürü ikmal etmiyor. tam tesettürlü olmamanın pek çok farklı şekli, mertebesi var: eşarp bağlamak, ama cilbab giymemek, başını örtüp dar kıyafetler giymek, başını şeffaf kumaşla -güya- örtmek, başını örtüp başka yerlerini açmak, başını örtmemek, ama geri kalan kıyafetleri bol ve uzun olmak veya kıyafetlerin muhtelif boyları, enleri kalınlıkları... üstelik bunları düz bir çizgi üzerinde sıralamak da kolay değil, mesela yakasından topuklarına kadar bol bir kıyafetle örtünen, fakat başını örtmeyen birini; başını örten, ama hatlarını belli eden bir kıyafet giyen birinden önce mi yazmak gerekir, sonra mı; cevaplamak müşkil. kozmetik ve beden dili gibi bahislere de girince, hesap hepten karışıyor. eskiden örtünenlerin ekseriyeti neden örtündüklerini bildiği için, yahut öyle sanmamıza sebebiyet verecek bir tarzı takip ettikleri için; aynı zamanda örtünmeyenler de, şimdikiler kadar örtüsüz olmadığı için, kabaca iki sınıftan bahsetmek nisbeten daha kolaydı, şimdiki kadar çok farklı durumlar sözkonusu değildi. bugün ise, "kapalı/açık" diye ayırıp işin içinden çıkmak, abes.

günümüzde hanım tesettürünün yozlaşması tarzında bir hadise mevcut, ancak bu aslında daha karmaşık meselelerin göze batan bir kısmı, buz dağının görünen parçası. meseleye daha geniş açıdan bakınca gördüğümüz, "muhafazakar sınıfın" dünyevileşmesi, daha evvel "ehl-i dünya" diye kendinden ayırdığı insanların hayat tarzını ve akabinde değer yargılarını, dünya görüşünü benimsemeye, taklit etmeye başlaması; yabancı bir hayatın unsurlarını, kendi hayatına adapte etmeye çalışırken, o yabancı hayata adapte olmaya, kendine yabancılaşmaya başlaması. eskiden dünyayı değiştirmek gibi bir davası olanlar, bugün dünyaya uymaya azmetmiş görünüyorlar ve erkekler de en az kadınlar kadar, bu işin içinde.

tesettürün şekil şartlarının nelere tekabül ettiğini kitaplardan okuyup öğrenmek mümkün olsa da, sosyal hayatta ne ifade ettiğini; yaşamadan anlamak zor. tesettür şahsiyeti tebarüz ettiren bir çeşit paspartu, bir tür algı düzenlemesidir; neyi vurguladığınız ve neyi kendinize veya size yakın olanlara sakladığınızla ilgili bir tavırdır, zata mahsus bir alan tesis etmektir, avlunuzdan cadde geçmemesidir. avlu demişken, bir parantez açıp mecelle'yi hatırlayalım: mutfak, kuyu başı, avlu gibi "makarr-ı nisvân" olan mahallin görünmesi zarar-ı fahiş addolunur (m. 1202, sağolasın 'gogıl hoca'). bir kişinin penceresinden, başka bir evin "makarr-ı nisvan" olan mahalli görünür olsa, bu zararın ref'i ile emrolunur. evlerin gözleri, başka evlerin harîm-i ismetine nazar etmemelidir. pencerelerin görmekten de öte, göstermeye yarayan vitrinlere dönüşmesinden epeyce öncedir bu. yüzyüze bakabilmek için, görmemek ve görünmemekten meydana gelen karşılıklı vazifelere riayet etmek gerekmektedir. benzer şekilde, tesettür de, "kaçıp göçmenin" değil, muaşeret etmenin lazımesidir, âdâbıdır, usûlüdür; bu sebepten dolayı, kılık-kıyafetten ibaret değildir; bir hal ve tavırdır: beden dilidir, ses tonudur, ciddiyettir, kişiler arası mesafeyi ayarlamaktır ve elbette sadece kadına değil, karşılıklı olarak kadına ve erkeğe terettüp eden bir vazifedir; yeri geldiğinde göz kapaklarını örtmektir, yeri geldiğinde sesini perdelemektir, kelimeleri seçerek söylemektir, yeri geldiğinde kenara çekilip, başını eğerek yabancı hanımlara yol vermektir, oturup kalkarken dikkat etmektir, yersiz şakalardan sakınmaktır, her şeyi herkesin yanında konuşmamaktır, her konuşulana kulak kabartmamaktır ve bu minval üzre uzayıp gider. bu suretle, yolcuysanız yolcu olarak kalırsınız, müşteriyseniz müşteri. meslektaşsanız, spotlar sadece yaptığınız işi gösterir. arkadaşsanız arkadaşlığınız insani meziyetleriniz çerçevesinde cereyan eder, nezaketiniz nezaket olarak kalır, nezafetiniz nezafet; kimsenin insiyaki katmanlarına sızmamış olursunuz, kimseyi insiyaki katmanlarınıza sızdırmamış olursunuz.

tesettür bir hayat tarzıdır, bir medeniyet meselesidir, bu yüzden kendi medinelerine dair tasavvurlarını muhafaza edemeyenlere, hayata karşı bir davası olmayanlara izah etmek çok zor.

[tesettür konusuyla alakalı diğer yazılar da merakınızı celbedebilir belki...]

dünya


sarığıma, sakalıma, bıyığıma, başörtüme, namazıma her fırsatta nefret kusan demokratlar (!), alın dünyanızı başınıza çalın! milletten bihaber milliyetçiler (!), dünyanızı başınıza çalın! malı mülkü, gücü görünce azıtan; kâfirlerin her adetinin islamîsini (!) icat etme gayretine düşüp, fare deliklerine kadar peşlerine düşen islamcılar (!), alın da o sinek kanadı kadar kıymeti olmayan dünyanızı başınıza çalın!

bir zamanlar hz. ebâ zerr-i gıfarî'yi (r.a.) güya örnek alan, üstüne bir de mübareğe 'sosyalist' diye iftira edenler, "ebuzer'liğin" sırası asıl şimdi; fitne burnunuzun dibinde...

*

"ibn abbas (r.a.) şöyle demiştir: 'resulullah vefat ettiğinde, geriye ne para, ne pul, ne de köle bırakmıştır. (yalnızca) üç ölçek yiyecek karşılığında, bir yahudiye rehin olarak verdiği zırhı kalmıştır." (ahmed b. hanbel, kitâbü'z-zühd, tr. mehmed emin ihsanoğlu, iz y. 4. baskı istanbul 2010, s.32.)

*

"abdullah b. mes'ûd (ra)'dan, resulullah (sav)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: benim için dünya ne ki! benimle dünyanın misali, sıcak bir yaz gününde, bir ağaç altında gölgelenip de, sonra bırakan yolcu misali gibidir." a.g.e. s.35.

*

"talha b. amr el-basrî (ra) diyor ki: "medine'ye geldiğimde, orada hiçbir yakınım yoktu. bize iki günde bir hurma veriliyordu. (bir gün) resulullah (sav) bize namaz kıldırdı. daha namaz biter bitmez arkadan birisi yüksek sesle: 'ey allah'ın resulü! hurma karınlarımızı yakıp kavurdu, keten elbiselerimiz paramparça oldu (ne olacak bizim halimiz)' diye bağırdı.

bunun üzerine resulullah (sav) bir hutbe irad ederek, allah'a hamd ve senadan sonra: 'vallahi, eğer sizin için et ve ekmek bulmuş olsaydım sizleri mutlaka doyururdum. öyle bir zamana ereceksiniz ki, sizden birinize sabah akşam kap kap yemekler taşınacak ve kabe'nin örtüsü gibi elbiseler giyeceksiniz' dedi. 'ey allah'ın resulü! o gün mü bizim için daha hayırlı olacak, yoksa bugün mü hayırlıdır?' diye sordukları vakit resulullah, 'siz bugün o günkinden daha hayırlısınız. siz bugün o günkinden daha hayırlısınız, o gün, birbirinizin boynunu vuracaksınız' cevabını verdi." a.g.e. s. 51.

*

"ebu zer (ra) diyor ki: "bir zat, resulullah'a (sav) gelmiş ve 'ey allah'ın resulü! kıtlık bizi yiyip bitirdi' demiştir. resulullah da 'benim sizin hakkınızda esas endişe ettiğim allah'ın dünyanın bütün nimetlerini ayaklarınızın altına sermesidir. keşke ümmetim altın takmasalar' demiştir." a.g.e. s.53.

*

"hasan (ra) diyor ki "selman (ra) ölmek üzereyken ağlamaya başladı. kendisine 'seni ağlatan nedir ki? sen allah resulünün sohbetinde bulundun' denildi. o da, 'dünyaya esef ettiğimden veya ona meylim bulunduğundan dolayı ağlamıyorum. fakat, resulullah (sav) bizden bir söz almıştı. biz o ahdimizi terkettik. o bizden, herhangi birimizin azığının bir yolcunun azığı gibi kendisine yetecek kadar olmasına dair söz almıştı.' (ravi diyor ki:) daha sonra, geriye bıraktığı mala bakıldı. hepsi yirmi veya otuz küsur dirhem kadardı." a.g.e. s. 53.

*

"bilal b. sa'd'dan, ebu'd-derda'nın: "allah'a yemin olsun ki, eğer allah katında dünyanın bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, firavun'a bir yudum su vermezdi" dediği rivayet edilmiştir." a.g.e. s. 167-168.

*

"salim b. ebu'l-ca'a, ümmü'd-derda'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "bir gün ebu'd-derda kızgın bir vaziyette yanıma geldi. 'neyin var?' dedim. o: 'vallahi (bu insanların) topluca (cemaatle) namaz kılmalarından başka, muhammed'le [sallallahu aleyhi vesellem] hiçbir ilgileri yok' dedi." a.g.e. s.169.

*

“yakında büyük fitneler olacak, o fitnelerde (yerinde) oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar. kim o fitne içinde bulunmuş olursa, ondan uzak dursun. o zaman bir iltica yeri, sığınacak mekan bulursa ona sığınsın.” (sahihu’l-buhari vııı, 92; tefriru’l-kurani’l-azim ıı, 43; sunenu ibn-i mace, ıı, 3961.)

( http://m.sorularlaislamiyet.com/index.php?oku=179459 , devamı aynı kaynaktan)

*

ebu ümeyye eş-şa'bânî anlatıyor: "ey ebu sa'lebe, dedim, şu ayet hakkında ne dersin?" (mealen): "ey iman edenler! siz kendinize bakın. siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez..." (maide 105).
-bana şu cevabı verdi:
"gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. zira ben aynı şeyi  resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sormuştum: demişti ki:
"ma'rufa sarılın, münkerden de kaçının! ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini  beğendiklerini müşahede edersen, o zaman  kendine bak. insanlarla uğraşmayı bırak. zîra (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. o günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır.  o günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir." [ebu davud, melahim 17, (4341); tirmizî, tefsir, mâide, (3060); ibnu mace, fiten 21, (4014).]

*

vakid ibnu muhammed  babasından, o da abdullah ibnu amr ibni'l-as (radıyallahu anhümâ)'dan anlattığına  göre demişti ki:
"resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki:
"ey abdullah ibnu amr! ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın?"
"ne yapmamı tavsiye edersiniz, ey allah'ın resulü!" dedim. buyurdular ki:
"güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de  terkedersin. kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. o  hezele takımı (ile de), onların cemaatı ile de (uğraşmayı) terkedersin." [buhârî, salat 88, fiten 13; ebu davud, melâhim 17, (4342); ibnu mace, fiten 10, (3957).]

*

hz. ebu  zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: "resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) seslendiler:
"ey ebu zerr!"
"buyurun, ey allah'ın resulü, emrinizdeyim!"  dedim.
"insanlara (kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın?" buyurdular.
"benim için allah ve resulü neyi ihtiyar buyurursa onu yaparım!"  dedim.
"sabrı tavsiye ederim!" buyurdular -veya, sabredersin! dediler- ve sonra bana tekrar seslendiler:
"ey ebu zerr!"
"buyurun ey allah'ın resûlü, sizi dinliyorum!" dedim.
"zeyt mıntıkasının taşları kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın?"
"allah ve resûlü benim için neyi ihtiyar buyurursa onu!" dedim
"sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim!"  dedi. ben sordum:
"ey allah'ın resulü! (o zaman) kılıcımı alıp omuzuma koymayayım mı?"
"böyle  yaparsan (fitneci) kavme ortak olursun!" buyurdular.
"bana ne emredersiniz!" dedim.
"evine çekil!" buyurdular.
"evime girilirse?" dedim.
"eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün!"  buyurdular." [ebu davud, fiten 2, (4261); ibnu mace, fiten 10, (3958).]

*

hz. ebu musa (radıyallahu anh) anlatıyor: "resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kafir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. o fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. yürüyen koşandan hayırlıdır. öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. sizden birinin evine girerlerse hz. adem'in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)" [ebu davud, fiten 2, (4259, 4262); tirmizî, fiten 33, (2205).]

*

ya rabbena, evlerimizin kapısından, penceresinden; parmak uçlarımızdan, göz kapaklarımızın arasından, kulaklarımızdan içeri sızan fitneden sana sığınıyoruz. idareci olup zulmetmekten, idare edilen olup zulme uğramaktan, dünyanın peşine düşüp haddi aşmaktan, az olan helal rızıkla yetinmemekten, kalbimizi bozan, niyetimizi karıştıran her şeyden, hevamıza tabi olmaktan, uzun emelden, zikrini unutmaktan, yolundan çıkmaktan sana sığınıyoruz. beldemize, sokağımıza, evimize gelenden; midemize girenden, ağzımızdan çıkandan, kalbimizden geçenden sana sığınıyoruz. ya erhamerrahimin, ya rahman, ya rahim, ya kadir, ya kerim, ya rezzak, ya vehhab, ya fettah, ya mü’min, ya müheymin, ya selam; senden başka varacak kapımız yok, sen bir şeye irade buyurursan kimse ona mani olamaz, sen bir şeyi nasip etmezsen kimse onu hasıl edemez; mevlamız, vekilimiz, yardımcımız sensin; efendimiz (aleyhisselatü vesselam) her neyi senden dilediyse, onu senden diliyoruz, her neden sana sığındıysa ondan sana sığınıyoruz; bizi sahipsiz bırakma ya rabbi… (amin)

13 Kasım 2012 Salı

bir geçiş ailesi melodramı


geçiş ailesi gecekonduda yaşamaktadır. ailenin eteğinin altına pantolon giyen ve eşarbını tavşan kulağı bağlayan genç kızı, mavi-beyaz kareli önlük giyerek çalıştığı fabrikaya gitmek için, her gün çamurlu bir yokuşu tırmanarak minibüse binerken, muavine aşık olur (sev dedi gözlerin). babası vermeyince verem olur (biyopsikososyal modele göre aile hekiminin görevi kızın verem olmasını önlemektir). doktor (hulusi kentmen) muayene ücreti almaz, ilaçlar da dispanserden temin edilir, ancak kız streptomisin yüzünden sağır olur. hain fısıltıları (ve tehlike müziğini) duymadığı için patronun oğlunun verdiği ilaçlı gazozu içer ve septik abortus sırasında eks olur. minibüs muavini patronun oğlunu furar ve mapus damlarında verem olur. kızın babası da kederinden (ve aşırı maltepe içmekten) verem olur. hemoptizi şeklinde "son" yazısı ekrana sıçrar.

çözüm önerileri: 1. toki'nin gündüzkondu yapması 2. belediyenin yol yapması (hayaldi gerçek oldu) 3. mümkün olduğu kadar metrobüs kullanılması, minibüslerde orhan baba yerine nil karaibrahimgil çalması 4. mavi-beyaz kareli önlük yerine pembe-beyaz puantiye önlük giyilmesi 5. pantolon ve eteğin aynı anda giyilmemesi, başın açılması veya şal bağlanması 6. maltepe üretiminin durdurulması, sağlanan bütçeyle ilaçsız gazoz tesisleri kurulması 7. mapusanelere güneş doğmasının sağlanması, mümkün olmadığı takdirde kapatılarak yerlerine (alternatif zulüm metodu olarak) opera ve bale açılması 8. aile hekimliği eğitiminde mr (menstrüasyon regülasyonu, sağlık bakanlığımızın devlet eliyle uygulanan kürtaj için uygun gördüğü takma isim) uygulamasının standart hale getirilmesi.

(geniş aile modeli için berdelli, kan davalı bir erol taş senaryosu, kitapta yer almayan parçalanmış aile modeli için sıkıcı entel temalı türkan şoray-cihan ünal senaryosu ve çekirdek aile modeli için de örnek aile temalı kamu spotları düşünülebilir.)

not: nazan bilgel'den 16 sayfa okudum, toksik dozu ne kadar acaba?

8 Ekim 2012 Pazartesi

kış köşesi

sıkıntınız varsa gazete okuyun, hepsini bastırıyor. elde ne akıldaneler var yahu, bir tanesine göre örgüt çok kayıp verdiği için “barış” istiyormuş, o yüzden hükumet masaya oturup tavizleri müzakereye başlamalıymış. mantık kaybedenin dediğinin olmasıysa, biz yenilivereydik madem? daha da ileri bir tanesi ise, baştan tavizleri verip masaya öyle oturmak gerektiğini söylüyor. neredeyse “kibarlık edip masaya tabakta gelin, bizi uğraştırmayın” diyecekler. memleket yıkılsa altında kalacak adamlar, ne kaparız hesabında ve muhataplarının da küllüm salak olduğunu düşünüyorlar galiba…

2 Ekim 2012 Salı

ifade özgürlüğü hakkında kısa bir not

insanları alıcılarımın ayarlarıyla oynamasındaki maksat nedir anlamıyorum. benim inandıklarım başkasını bağlamaz, kabul. ama başkalarının inandıkları da beni bağlamıyor, misal: insan hakları, ifade özgürlüğü, beden bütünlüğü... bunlar "doğrumsu" şeyler ve inandıklarıma inanmayanlarla, kavgasız, gürültüsüz bir şekilde bir arada yaşayabilmek için, benimsemediğim halde riayet ediyorum, bu tür kavramlara. birileri kendi inandıklarını "evrensel" olarak görmeye o kadar alışmış ki, herkesin bunları kabul etmek zorunda olmadığını kavrayamıyorlar, bütün kuralları kendilerinin koyabileceğini düşünüyorlar. bu duruma epistemik dayatma diye ad takmıştım, ama dayatma kelimesi de hafif kalıyor bazen. kusura bakmasınlar, sinir uçlarıma iğne batırmaya başladıkları zaman, ağız burun kırmak dışında, kendimi ifade edecek bir vasıta bulamayabiliyorum. dalga geçmek nefret suçu değil de ifade özgürlüğü ise, adam dövmek için de aynı şey söylenebilir.

1 Ekim 2012 Pazartesi

dinde değişme beklentisi



kaylule kıraathanesi, 23.07.2009

"her şey değişiyor, yenileniyor, din de bundan payını alacaktır" şeklinde bir anlayış var. "dogma"dan şikayet eden bu anlayışın arkasında başka bir dogma görüyoruz: ilerleme.

ilerleme kavramını benimsemeyen bir paradigma, ilerlemeyi şart koşan bir paradigmanın suallerini cevaplamak mecburiyetinde değil. ilerleme diye bir şey yok, insan tabiatı beş bin yıl önce ne ise, hâlâ o. Sadece kendimizi ifade ettiğimiz araçlar değişiyor. araçların değişimini yönlendiren zihniyeti benimsemeyen biri, araçların değişimi tarafından yönlendirilmek yerine kendi alanını üreterek kendi çözümlerini aramalı.

dinde değişme beklentisi, dinin temeliyle çeliştiği için, mantıklı değil. eğer elinizdeki nassların ilahî kaynaklı olduğuna inanıyorsanız, aynı kaynak bunların değiştiğini bildirmediği sürece aynen uymak durumundasınız. doğrularınızı nefsinize göre belirler ve sonra dini de bunlarla ölçerek beğenmediğiniz yerini değiştirmeye kalkarsanız, ilahî kaynaklı sistemin yerine başka bir paradigmayı merkeze almış ve din yerine o inanç sistemini kabul etmişsiniz demektir, böylece dinden bahsetmenin de bir anlamı kalmaz.


biner mi binmez mi?


"müslüman kadın jipe biner mi" diye bir konu var ve bu tartışmada yine saded ıskalanıyor. kahrolsun ve yaşasın dışında bir şeye kafamız basmadığı için, bir meseleyi bir kaç açıdan düşünmeyi beceremediğimiz için "müslüman kadın jip kullanabiler mi kullanabilemez mi? 'kullanabileeeeer, saaanneee' diyosanız 2345'e 'zinhaaaaar' diyosanız 5432'ye sms atın" noktasında kilitleniyoruz.

müslüman (kadın ya da erkek) pahalı araba ("jip" ayrıca bir tür görgüsüzlük işareti sayıldığı için konuyu bulandırıyor aslında) kullanabilir. sadakayı bırak, zekat vermiyorsa bile kullanabilir, o durumda eleştirilmesi gereken zekat vermemesidir, kullandığı araba değil. müslüman mütevazı olsa, gösterişten sakınsa efdal, ama o da işin takva boyutu, başkasını alakadar etmez. ne var ki parmağa kilitlendiğimiz için asıl konuyu tartışamadan programı kapatıyoruz. konu kimin hangi arabaya bindiği konusu değil.

konu şu ki, "müslüman" taife giderek sekülerleşiyor, eskiden ehl-i dünya diye küçümsediği insanların hayat tarzını gitgide daha fazla benimsiyor ve o hayatı "değerlerinden taviz vermeden" (?) yaşayabilmek için, "çevre dostu yeşil" versiyonlarını üretmeye çalışıyor. din ve siyaset, din ve ideoloji, din ve millet gibi konularda kafamız net olmadığı gibi, din ve kültür ilişkisi hakkında da çok net fikirlerimiz yok. bir şeyin "aynısının değişiği" üretilince, islamileştirilmiş olmuyor. islam ve müslüman kelimeleriyle ürettiğiniz söylemin arasında, "kültür davamız" gibi bir kavrama yer bulamıyorsanız, dünyayı kendinize göre dönüştürmekle ilgili iddialarınızı kaybedersiniz, hayat tarzınızla başkalarının dümen suyuna girersiniz.

kimimiz kültür kavramını vahye muhalif bir şey gibi kodlamış bir kere, "zinhar bizde kültür olmaz, bizde islam'dan başka bir şey kat'a olmaz" tutumundan vazgeçmiyor. bunun ateistlerin "bizde inanç yok" yaklaşımından bir farkı yok, insanın olduğu yerde kültür de olur. kavramı inkar ettiğiniz zaman, onunla ilgili konularda düşünceniz köreliyor, ilgili açıdan durumunuzu değerlendiremez hale geliyorsunuz. bazı felçli hastalarda görülen bir durumu hatırlatıyor bu, adam vücudunun bir yarısını kafasından silmiş, varlığını algılayamıyor. "amcam sol tarafın tutmuyo senin" diyorsun, hasta "benim sol tarafım yok ki" havalarında.

üzerinde düşünemediğiniz tarafınız zayıf tarafınızdır. bunu gidermezseniz, neyi kaybettiğinizi, neye sarıldığınızı, nereye koştuğunuzu, nerede düştüğünüzü idrak edemez hale gelirsiniz. jipi falan boşverin de, nereye kalktığına hiç bakmadan hep beraber dolmuşa biniyoruz, esas mesele bu.

***
[yorumla eklenenler, yorumlara cevaben yazılanlar]

meseleyi örnek üzerinden tekrar geçersek, belki biraz daha netleşebilir. daire pahası bir araba süren "dar tesettürlü" bir bağyan gördüğümüzde rahatsız oluyoruz. ama n+1'inci dairesini kiraya verirken kiracısına tafra yapan cübbeli bir hacı amca gördüğümüzde aynı şekilde rahatsız olmuyoruz. bu ikisi arasında bir fark var mı? varsa nerede? ikisi de parasının çok olan kısmını kendine saklıyor. ikisi de tevazudan bihaber. bağyan, tesettürün neyi setreylediğine dair ciddi bir fikre sahip değil, örtünmeyi başına eşarp bağlamaktan ibaret sanıyor. amca ise islamî kisveyi şalvara cübbeye indirgemiş, o da aslında meselenin tam şuurunda değil. o zaman neden biri dikkatimize batarken diğerini fark etmiyoruz? bu sualin cevabı birçoğumuz için, ayın karanlık tarafı. göremiyoruz, üzerinde düşünemiyoruz, etrafından dolaşıyoruz, saded bizden gizli kalıyor. halbuki "lifestyle" kavramı üzerinde düşünecek zihin techizatına sahip olsaydık, meseleyi derhal tesbit edebilecektik. geleneksel usûllerle işlenen hataları fazla yadırgamıyoruz, modern olanı yadırgıyoruz, ama onun da adını koyamıyoruz. halimiz, nasreddin hoca'nın karanlık bir yerde kaybettiği anahtarı, aydınlık diye başka bir yerde aramasına benziyor. yeni moda israf ve gösteriş, ancak eski moda israf ve gösteriş kadar israf ve gösteriştir. israf ve gösteriş konusunu ne kadar tartışırsanız tartışın, moda kavramına bir eleştiri getirebilmiş olmazsınız. meseleyi çözemediğiniz için, insanlar jipten iner, teyyareye biner, turistik umrede islamî balayı yapar, yahut tabanvayla gezer, islamî flört yapar. daha da olmazsa alkolsüz drink sunup islamî kokteyl verir, yahut disko yapar, yanına mescit açar...
*
... "ağzı olan konuşuyor", ve lâkin bazen konu ta en başından öyle yanlış kurgulanıyor ki, üzerinde konuşmaya kalkan hemen herkes elmecbur, boş konuşuyor. peyami safa merhumun eser sahibi olmayan köşe yazısı yazmamalı mealinde bir sözü vardı. basit görünen şeyleri hakkıyla icra etmek bazen çok zor olabiliyor, az ve öz söyleyip, bir birikimin içinden damıttığınız bir fikri, herkesin anlayabileceği sade bir şekilde ifade etmek mühim bir iştir. hele bizdeki gibi, insanların ekseriyeti hiçbir şey okumaz, okuyanın ekseriyeti gazeteden başka bir şey okumaz ise, köşe yazıları insanların bir kanaat edinmek için temel vasıtası olmuşsa, gazetelerin köşeleri bir nevi halka yönelik üniversite kürsüsü yerine geçiyorsa, bu konudaki mesuliyet daha da büyük oluyor. bu mesuliyeti taşıyacak çapta olmayan insanların köşeleri işgal etmesi fena bir hal. hele de gündemi bunlar belirliyorsa, hangi konunun nasıl tartışılacağı bunların ortaya attığı sözlere bağlı kalıyorsa. bir meselede sağlıklı bir fikir alışverişi olması için, önce konuyu doğru şekilde kurgulamak lazım. hatalı bir kurguyla tartışmayı çıkmaz bir yola sokabilirsiniz, havanda su dövmekten başka bir şey elde edemeyebilirsiniz. meseleyi takdim tarzınızla, taraflardan birini felç edebilir, tartışsa da sussa da daha çok battığı bir batağa itebilirsiniz. muhatabınızın kendi kavramlarını kullanmasına imkan tanımazsanız, meramını anlatmaktan aciz hale düşebilir. başkalarını sizin dilinizle, sizin kavramlarınız üzerinden tartışmak durumunda bırakırsanız, kendi değirmeninize su taşıtabilirsiniz. bu bakımdan, gündemi kimin belirlediğine dikkat etmek gerek.

"jip" meselesinde konunun ne kadar doğru belirlendiği su götürür bir husus. meseleyi kadınlara indirgemek hata. hadiseyi "lüks tüketim" ile sınırlı görmek ve sadece "dünya malına meyil vermek" açısından düşünmek diğer bir hata. işin o tarafı, bugünün meselelerini de aşan ciddi bir konu, ama onun gölgesinde gözden kaçan bir ciheti daha var meselenin. hayat tarzındaki yabancılaşma, "müslümanların dünyevileşmesi" hadisesinin bir parçası. israfı bir yana bırakın, beş para sarf etmeden de dünyevileşebilirsiniz. mesele nasıl yaşadığınız, tüketim bunun bir ayağı sadece. paramızı nasıl sarf ediyoruz diye sorduktan sonra; zamanımızı nasıl sarf ediyoruz, yahut muhayyilemizi ve müfekkiremizi nasıl sarf ediyoruz gibi, sorulacak başka sorular da var.
*
ilaç kolay değil efendim, hatırlanır ise, "benden sonra ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, dünyaya dalmalarıdır" mealinde bir hadis-i şerif olacak. bu bakımdan bu konuya, bu ümmetin "temel problemi" olarak baksak, pek de haksız olmayız herhalde. çözüm hakkında söz söylemeye kendimi mezun görmüyorum, amma mesela imam gazali üstadın ihya'da "gurur" bölümünde "aldananlar" hakkında yazdıklarından ipuçları çıkabilir. belki de ilmiyle aldananlar, ibadetiyle aldananlar gibi sınıfların yanına bir de kimliğiyle aldananlar gibi bir yenisini eklemek gerekecek. bunun dışında karşı karşıya olduğumuz meselelerin tabiatını iyi kavramak da önemli. önümüzdeki hadise, bir cihetiyle bir "kültür buhranı". dünya görüşü, değer yargıları ve hayat tarzı arasında sıkı bir ilişki var, her dünya görüşü bir hayat tarzı ile temsil ediliyor. reddettiğiniz hayat tarzına karşı bir alternatif üretip sunmanız gerekiyor. bugünün çelişkisi bu noktada düğümleniyor. eski formları bugünün hayatı içinde sürdüremiyorsunuz. bugünün hayatı içinde kolayca uygulanabilen "çağdaş" formlar ise başka bir dünyanın esaslarını hayata geçiriyor. kadim esaslarınızı hayata geçirecek yeni formlar bulmanız gerekiyor ki bu da söylemesi kolay, yapması zor bir iş. bunu göze alamadığınız zaman, yahut böyle bir meseleniz olduğunu fark etmediğiniz zaman, ya hayatın akışının dışında kalmak veya o akışa kapılıp gitmekten başka şık kalmıyor. çözüm için ilk adım herhalde meselenin farkına varmak.
*
...

helal malın da hesabı var, doğrudur...

kibir kalbin ameli değil mi? insan tevazu kisvesini bile kibirle giyebilir veya cihan mülkünün tahtında kul olduğunu unutmadan oturabilir. hz. ömer'in naklettiğiniz sözüne de bakınca şu görülüyor: neye bindiğiniz değil, nasıl bindiğiniz önemli. haram işlemiyorsa, hak yemiyorsa, başkasının elindeki nimetin ne kadarından faydalandığını sorgulamak bize düşmez, zühd herkesin kendi meselesidir. elbette dünyaya karşı istiğna göstermek, zahidliğe rağbet göstermek rabbimizin rızasına daha yakın, ama bu muhasebeyi kişi kendisi için yapar, başkası için yapamaz. diğer taraftan istiğnanın esası kalbin istiğna göstermesidir. kalbin cherokeede kalmışsa, hacı murata binsen kaç yazar? hele ki başkasını cherokeeye biniyor diye kınayıp, ben öyle miyim, hacı muratla geziyorum diye kibirleniyorsan, allah muhafaza... kalbin ikisine de rağbet etmekten aynı derecede uzaksa hangisine binersen bin, ister hacı murata bin, ister limuzine bin. belki de adam (yahut kadın) "vay be, istese ferrari alır, ama clioya biniyor" demesinler diye pahalı arabaya biniyor, başkasının kalbini nereden bileceksin? zenginler ekseriyetle mala rağbet gösterir, bu yüzden cehennem yolu daha kolay olabilir ve lakin hangisi hangisi, nasıl bilebiliriz? imam gazali elenmiş buğday unundan yapılan ekmeği katıksız bile olsa yiyeni zahid saymıyor, en zor yutulan ekmekle birlikte bile olsa birden fazla çeşit katıkla yiyeni de zahid saymıyor. senin bisikletine bağlılığın adamın porschesine bağlılığından fazlaysa, kendi derdine yan... fakirliğin faziletini anlatmak başka şey, zenginliği kınamak başka şey...
*
biner mi binmez mi meselesine eklenecek bir mes'ele de, binerse nasıl biner suali olabilir. "gündelikçi" imajına inat zengin bir manzara vermek, "nisbet yapmak" cihetinden yeterli olabilir, her ne suretle olursa olsun. ama bunun ötesine geçip "temsil etmek" hususu hedeflenirse, bir "biner, ammaa..." şerhi gerekir. jipe binmek var, jipe binmek var, birinden ötekine kırk yıllık yaya yolu var efendim. hal ü etvar da burada mühim, muaşeret üslubu da mühim, telebbüs, tekellüm tarzları da mühim. ezcümle beden diliniz "hey adamım, ben bu dünyanın tadını çıkarmaya geldim. ülküm yükselmek, bireysel kimliğime tavan yaptırmaktır. kimselerden geri kalmam, fink de atarım, hava da atarım. cümle cihandan alacaklıyım. elitim, stil sahibiyim, tahsilliyim, kültürlüyüm, entelim, dantelim, güzelim, alımlıyım, çalımlıyım, bakımlıyım, sipali de bende -afedersiniz, etmezseniz de kime ne, kasımpaşa- necaset gibi, üçünüzü alırım, beşinizi satarım, şukelayım, ukalayım, nambır van'ım, star'ım, hit'im; ene kebirün..." diyorsa, başınıza istediğiniz kadar eşarp bağlayın, "islamî" bir suret arz etmeniz mümkün değil. esas öncelikli mesele de bu gibi geliyor fakire...