23 Aralık 2012 Pazar

islamcılar ve yüzleşme


islamcıların demokrasiyle ilişkileri ve kendileriyle yüzleşmelerinden bahsediliyor. islamcıların herhangi bir şeyle yüzleşebilecek zihin selametini yakalaması zor. hâlâ din ve ideoloji arasındaki ilişkiyi ve farkları kavrayamadı bir sürü kişi, neyin üzerinde düşünmeleri gerekiği konusuna gelemediler. islamcı kelimesini kabul etmeyip kendini sadece müslüman olarak tanımlamaya çalışanlar, islamcılık üzerinde nasıl düşünecek? dini referanslarla siyasi kavramları birbirinden ayıramıyorlar, "siyasi" ümmet ile "müminlerin heyetimecmuası" aynı şey değil, göremiyorlar. diğer taraftan hâlâ dinci isnadıyla nefret kusanlara karşı savunma refleksleri var, muhasebeyi zorlaştıran. eski referansları "muhalif" memleketlerden ithal fikriyat, bunların hilafet merkezinde sökmeyeceğini de görmeleri gerek önce. kültür ve medeniyet de üzerinde düşünmeye alışık olmadıkları kavramlar, hâlâ tartışma kapitalizm/ sosyalizm ekseninde cereyan ediyor. karşılarındaki meydan okumanın birinden değil, ikisinin ortak zemininden geldiğini görmeleri de kolay değil bu şartlarda. hepsi bir yana seküler hayat tarzına yamandıkça gevşemeye başladılar, yüzleşme gibi bir şeye zahmet edecekleri de belli değil.

16 Aralık 2012 Pazar

tesettür


tesettür setr (örtmek) kökünden gelen, örtünmek mânâsında bir kelimedir. (bkz: setr-i avret) uygun şekilde örtünmek hem kadın hem de erkek için farz olmakla birlikte, uzun süredir tartışmalar daha ziyade kadın tesettürü etrafında cereyan ediyor. bunun muhtelif sebepleri olsa da, çok konuşulması, biraz da üzerinde çok kolay konuşulabiliyor olmasından kaynaklanıyor. diğer taraftan, önce sürüp giden yasaklar konuyu sabit bir gündem maddesi haline getirdi, sonra da tesettür kavramını sahiplenenler arasında, farklı hayat tarzlarının yaygınlaşması, alışılmadık tesettür şekillerinin zuhuruna sebep oldu ve konu giderek dallanıp budaklandı.

son yıllarda giderek keskinleşen kamplaşma yüzünden, "yaşasın" ve "kahrolsun" kutuplarından birine irca edilerek basitleştirilen; teferruatı ve nüanslarından mahrum bırakılarak zihin kısırlaşmasının gadrine uğrayan kavramlardan biri, aynı zamanda, tesettür. şimdi elimizde, meseleyi aydınlatmaktan ziyade, daha da karıştıran iki kavram var: açık ve kapalı. kategorize etmek, mantık kullanmanın kaçınılmaz bir parçası, vakıayı sayısız örnekler üzerinden düşünemezsiniz, lakin her şeyi yazı-tura şablonuna döktüğünüzde, meseleyi çıkmaza sokuyorsunuz. bir kere açık kavramının zıddı, burada, kapalı değil örtülüdür, seçilen kelime yanlış ve olumsuz bir çağrışım yükü taşıyor. buna rağmen, "örtülü" cenah da, hatalı şekilde benimsenen türban kelimesi gibi, bunu da rahatça kendileri hakkında kullanıyorlar. bu da örtünenlerin de, en azından bir kısmının, örtünme hakkında ciddi bir fikirlerinin olmadığının emarelerinden biri. daha mühimi, tesettür kelimesini bilenlerin sayısı bile giderek azalıyor, ama eskiden "tam tesettürlü" diye bir tabir vardı ve siyah ile beyaz arasındaki tonları fark etmeye başlamak için güzel bir noktaydı.

kavga-gürültü daha çok başörtüsü hususunda kopsa da, başörtüsü tesettür kıyafetinin bir parçası; tamamı değil. dolayısıyla ortada "kapalı/açık" ikilisinden ibaret bir kategorizasyon olması gibi, hangi sınıfa girdiğinizin kriterinin başörtüsü ile sınırlı olması da hatalı. başörtüsü olmayınca tesettür durumu sıfırlanmış olmuyor, buna mukabil başörtüsü tek başına tesettürü ikmal etmiyor. tam tesettürlü olmamanın pek çok farklı şekli, mertebesi var: eşarp bağlamak, ama cilbab giymemek, başını örtüp dar kıyafetler giymek, başını şeffaf kumaşla -güya- örtmek, başını örtüp başka yerlerini açmak, başını örtmemek, ama geri kalan kıyafetleri bol ve uzun olmak veya kıyafetlerin muhtelif boyları, enleri kalınlıkları... üstelik bunları düz bir çizgi üzerinde sıralamak da kolay değil, mesela yakasından topuklarına kadar bol bir kıyafetle örtünen, fakat başını örtmeyen birini; başını örten, ama hatlarını belli eden bir kıyafet giyen birinden önce mi yazmak gerekir, sonra mı; cevaplamak müşkil. kozmetik ve beden dili gibi bahislere de girince, hesap hepten karışıyor. eskiden örtünenlerin ekseriyeti neden örtündüklerini bildiği için, yahut öyle sanmamıza sebebiyet verecek bir tarzı takip ettikleri için; aynı zamanda örtünmeyenler de, şimdikiler kadar örtüsüz olmadığı için, kabaca iki sınıftan bahsetmek nisbeten daha kolaydı, şimdiki kadar çok farklı durumlar sözkonusu değildi. bugün ise, "kapalı/açık" diye ayırıp işin içinden çıkmak, abes.

günümüzde hanım tesettürünün yozlaşması tarzında bir hadise mevcut, ancak bu aslında daha karmaşık meselelerin göze batan bir kısmı, buz dağının görünen parçası. meseleye daha geniş açıdan bakınca gördüğümüz, "muhafazakar sınıfın" dünyevileşmesi, daha evvel "ehl-i dünya" diye kendinden ayırdığı insanların hayat tarzını ve akabinde değer yargılarını, dünya görüşünü benimsemeye, taklit etmeye başlaması; yabancı bir hayatın unsurlarını, kendi hayatına adapte etmeye çalışırken, o yabancı hayata adapte olmaya, kendine yabancılaşmaya başlaması. eskiden dünyayı değiştirmek gibi bir davası olanlar, bugün dünyaya uymaya azmetmiş görünüyorlar ve erkekler de en az kadınlar kadar, bu işin içinde.

tesettürün şekil şartlarının nelere tekabül ettiğini kitaplardan okuyup öğrenmek mümkün olsa da, sosyal hayatta ne ifade ettiğini; yaşamadan anlamak zor. tesettür şahsiyeti tebarüz ettiren bir çeşit paspartu, bir tür algı düzenlemesidir; neyi vurguladığınız ve neyi kendinize veya size yakın olanlara sakladığınızla ilgili bir tavırdır, zata mahsus bir alan tesis etmektir, avlunuzdan cadde geçmemesidir. avlu demişken, bir parantez açıp mecelle'yi hatırlayalım: mutfak, kuyu başı, avlu gibi "makarr-ı nisvân" olan mahallin görünmesi zarar-ı fahiş addolunur (m. 1202, sağolasın 'gogıl hoca'). bir kişinin penceresinden, başka bir evin "makarr-ı nisvan" olan mahalli görünür olsa, bu zararın ref'i ile emrolunur. evlerin gözleri, başka evlerin harîm-i ismetine nazar etmemelidir. pencerelerin görmekten de öte, göstermeye yarayan vitrinlere dönüşmesinden epeyce öncedir bu. yüzyüze bakabilmek için, görmemek ve görünmemekten meydana gelen karşılıklı vazifelere riayet etmek gerekmektedir. benzer şekilde, tesettür de, "kaçıp göçmenin" değil, muaşeret etmenin lazımesidir, âdâbıdır, usûlüdür; bu sebepten dolayı, kılık-kıyafetten ibaret değildir; bir hal ve tavırdır: beden dilidir, ses tonudur, ciddiyettir, kişiler arası mesafeyi ayarlamaktır ve elbette sadece kadına değil, karşılıklı olarak kadına ve erkeğe terettüp eden bir vazifedir; yeri geldiğinde göz kapaklarını örtmektir, yeri geldiğinde sesini perdelemektir, kelimeleri seçerek söylemektir, yeri geldiğinde kenara çekilip, başını eğerek yabancı hanımlara yol vermektir, oturup kalkarken dikkat etmektir, yersiz şakalardan sakınmaktır, her şeyi herkesin yanında konuşmamaktır, her konuşulana kulak kabartmamaktır ve bu minval üzre uzayıp gider. bu suretle, yolcuysanız yolcu olarak kalırsınız, müşteriyseniz müşteri. meslektaşsanız, spotlar sadece yaptığınız işi gösterir. arkadaşsanız arkadaşlığınız insani meziyetleriniz çerçevesinde cereyan eder, nezaketiniz nezaket olarak kalır, nezafetiniz nezafet; kimsenin insiyaki katmanlarına sızmamış olursunuz, kimseyi insiyaki katmanlarınıza sızdırmamış olursunuz.

tesettür bir hayat tarzıdır, bir medeniyet meselesidir, bu yüzden kendi medinelerine dair tasavvurlarını muhafaza edemeyenlere, hayata karşı bir davası olmayanlara izah etmek çok zor.

[tesettür konusuyla alakalı diğer yazılar da merakınızı celbedebilir belki...]

dünya


sarığıma, sakalıma, bıyığıma, başörtüme, namazıma her fırsatta nefret kusan demokratlar (!), alın dünyanızı başınıza çalın! milletten bihaber milliyetçiler (!), dünyanızı başınıza çalın! malı mülkü, gücü görünce azıtan; kâfirlerin her adetinin islamîsini (!) icat etme gayretine düşüp, fare deliklerine kadar peşlerine düşen islamcılar (!), alın da o sinek kanadı kadar kıymeti olmayan dünyanızı başınıza çalın!

bir zamanlar hz. ebâ zerr-i gıfarî'yi (r.a.) güya örnek alan, üstüne bir de mübareğe 'sosyalist' diye iftira edenler, "ebuzer'liğin" sırası asıl şimdi; fitne burnunuzun dibinde...

*

"ibn abbas (r.a.) şöyle demiştir: 'resulullah vefat ettiğinde, geriye ne para, ne pul, ne de köle bırakmıştır. (yalnızca) üç ölçek yiyecek karşılığında, bir yahudiye rehin olarak verdiği zırhı kalmıştır." (ahmed b. hanbel, kitâbü'z-zühd, tr. mehmed emin ihsanoğlu, iz y. 4. baskı istanbul 2010, s.32.)

*

"abdullah b. mes'ûd (ra)'dan, resulullah (sav)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: benim için dünya ne ki! benimle dünyanın misali, sıcak bir yaz gününde, bir ağaç altında gölgelenip de, sonra bırakan yolcu misali gibidir." a.g.e. s.35.

*

"talha b. amr el-basrî (ra) diyor ki: "medine'ye geldiğimde, orada hiçbir yakınım yoktu. bize iki günde bir hurma veriliyordu. (bir gün) resulullah (sav) bize namaz kıldırdı. daha namaz biter bitmez arkadan birisi yüksek sesle: 'ey allah'ın resulü! hurma karınlarımızı yakıp kavurdu, keten elbiselerimiz paramparça oldu (ne olacak bizim halimiz)' diye bağırdı.

bunun üzerine resulullah (sav) bir hutbe irad ederek, allah'a hamd ve senadan sonra: 'vallahi, eğer sizin için et ve ekmek bulmuş olsaydım sizleri mutlaka doyururdum. öyle bir zamana ereceksiniz ki, sizden birinize sabah akşam kap kap yemekler taşınacak ve kabe'nin örtüsü gibi elbiseler giyeceksiniz' dedi. 'ey allah'ın resulü! o gün mü bizim için daha hayırlı olacak, yoksa bugün mü hayırlıdır?' diye sordukları vakit resulullah, 'siz bugün o günkinden daha hayırlısınız. siz bugün o günkinden daha hayırlısınız, o gün, birbirinizin boynunu vuracaksınız' cevabını verdi." a.g.e. s. 51.

*

"ebu zer (ra) diyor ki: "bir zat, resulullah'a (sav) gelmiş ve 'ey allah'ın resulü! kıtlık bizi yiyip bitirdi' demiştir. resulullah da 'benim sizin hakkınızda esas endişe ettiğim allah'ın dünyanın bütün nimetlerini ayaklarınızın altına sermesidir. keşke ümmetim altın takmasalar' demiştir." a.g.e. s.53.

*

"hasan (ra) diyor ki "selman (ra) ölmek üzereyken ağlamaya başladı. kendisine 'seni ağlatan nedir ki? sen allah resulünün sohbetinde bulundun' denildi. o da, 'dünyaya esef ettiğimden veya ona meylim bulunduğundan dolayı ağlamıyorum. fakat, resulullah (sav) bizden bir söz almıştı. biz o ahdimizi terkettik. o bizden, herhangi birimizin azığının bir yolcunun azığı gibi kendisine yetecek kadar olmasına dair söz almıştı.' (ravi diyor ki:) daha sonra, geriye bıraktığı mala bakıldı. hepsi yirmi veya otuz küsur dirhem kadardı." a.g.e. s. 53.

*

"bilal b. sa'd'dan, ebu'd-derda'nın: "allah'a yemin olsun ki, eğer allah katında dünyanın bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, firavun'a bir yudum su vermezdi" dediği rivayet edilmiştir." a.g.e. s. 167-168.

*

"salim b. ebu'l-ca'a, ümmü'd-derda'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "bir gün ebu'd-derda kızgın bir vaziyette yanıma geldi. 'neyin var?' dedim. o: 'vallahi (bu insanların) topluca (cemaatle) namaz kılmalarından başka, muhammed'le [sallallahu aleyhi vesellem] hiçbir ilgileri yok' dedi." a.g.e. s.169.

*

“yakında büyük fitneler olacak, o fitnelerde (yerinde) oturanlar ayaktakilerden, ayaktakiler yürüyenlerden, yürüyenler koşanlardan, daha hayırlı olacaklar. kim o fitne içinde bulunmuş olursa, ondan uzak dursun. o zaman bir iltica yeri, sığınacak mekan bulursa ona sığınsın.” (sahihu’l-buhari vııı, 92; tefriru’l-kurani’l-azim ıı, 43; sunenu ibn-i mace, ıı, 3961.)

( http://m.sorularlaislamiyet.com/index.php?oku=179459 , devamı aynı kaynaktan)

*

ebu ümeyye eş-şa'bânî anlatıyor: "ey ebu sa'lebe, dedim, şu ayet hakkında ne dersin?" (mealen): "ey iman edenler! siz kendinize bakın. siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez..." (maide 105).
-bana şu cevabı verdi:
"gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. zira ben aynı şeyi  resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sormuştum: demişti ki:
"ma'rufa sarılın, münkerden de kaçının! ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini  beğendiklerini müşahede edersen, o zaman  kendine bak. insanlarla uğraşmayı bırak. zîra (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. o günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır.  o günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir." [ebu davud, melahim 17, (4341); tirmizî, tefsir, mâide, (3060); ibnu mace, fiten 21, (4014).]

*

vakid ibnu muhammed  babasından, o da abdullah ibnu amr ibni'l-as (radıyallahu anhümâ)'dan anlattığına  göre demişti ki:
"resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki:
"ey abdullah ibnu amr! ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın?"
"ne yapmamı tavsiye edersiniz, ey allah'ın resulü!" dedim. buyurdular ki:
"güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de  terkedersin. kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. o  hezele takımı (ile de), onların cemaatı ile de (uğraşmayı) terkedersin." [buhârî, salat 88, fiten 13; ebu davud, melâhim 17, (4342); ibnu mace, fiten 10, (3957).]

*

hz. ebu  zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: "resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) seslendiler:
"ey ebu zerr!"
"buyurun, ey allah'ın resulü, emrinizdeyim!"  dedim.
"insanlara (kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın?" buyurdular.
"benim için allah ve resulü neyi ihtiyar buyurursa onu yaparım!"  dedim.
"sabrı tavsiye ederim!" buyurdular -veya, sabredersin! dediler- ve sonra bana tekrar seslendiler:
"ey ebu zerr!"
"buyurun ey allah'ın resûlü, sizi dinliyorum!" dedim.
"zeyt mıntıkasının taşları kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın?"
"allah ve resûlü benim için neyi ihtiyar buyurursa onu!" dedim
"sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim!"  dedi. ben sordum:
"ey allah'ın resulü! (o zaman) kılıcımı alıp omuzuma koymayayım mı?"
"böyle  yaparsan (fitneci) kavme ortak olursun!" buyurdular.
"bana ne emredersiniz!" dedim.
"evine çekil!" buyurdular.
"evime girilirse?" dedim.
"eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün!"  buyurdular." [ebu davud, fiten 2, (4261); ibnu mace, fiten 10, (3958).]

*

hz. ebu musa (radıyallahu anh) anlatıyor: "resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kafir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. o fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. yürüyen koşandan hayırlıdır. öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. sizden birinin evine girerlerse hz. adem'in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)" [ebu davud, fiten 2, (4259, 4262); tirmizî, fiten 33, (2205).]

*

ya rabbena, evlerimizin kapısından, penceresinden; parmak uçlarımızdan, göz kapaklarımızın arasından, kulaklarımızdan içeri sızan fitneden sana sığınıyoruz. idareci olup zulmetmekten, idare edilen olup zulme uğramaktan, dünyanın peşine düşüp haddi aşmaktan, az olan helal rızıkla yetinmemekten, kalbimizi bozan, niyetimizi karıştıran her şeyden, hevamıza tabi olmaktan, uzun emelden, zikrini unutmaktan, yolundan çıkmaktan sana sığınıyoruz. beldemize, sokağımıza, evimize gelenden; midemize girenden, ağzımızdan çıkandan, kalbimizden geçenden sana sığınıyoruz. ya erhamerrahimin, ya rahman, ya rahim, ya kadir, ya kerim, ya rezzak, ya vehhab, ya fettah, ya mü’min, ya müheymin, ya selam; senden başka varacak kapımız yok, sen bir şeye irade buyurursan kimse ona mani olamaz, sen bir şeyi nasip etmezsen kimse onu hasıl edemez; mevlamız, vekilimiz, yardımcımız sensin; efendimiz (aleyhisselatü vesselam) her neyi senden dilediyse, onu senden diliyoruz, her neden sana sığındıysa ondan sana sığınıyoruz; bizi sahipsiz bırakma ya rabbi… (amin)

13 Kasım 2012 Salı

bir geçiş ailesi melodramı


geçiş ailesi gecekonduda yaşamaktadır. ailenin eteğinin altına pantolon giyen ve eşarbını tavşan kulağı bağlayan genç kızı, mavi-beyaz kareli önlük giyerek çalıştığı fabrikaya gitmek için, her gün çamurlu bir yokuşu tırmanarak minibüse binerken, muavine aşık olur (sev dedi gözlerin). babası vermeyince verem olur (biyopsikososyal modele göre aile hekiminin görevi kızın verem olmasını önlemektir). doktor (hulusi kentmen) muayene ücreti almaz, ilaçlar da dispanserden temin edilir, ancak kız streptomisin yüzünden sağır olur. hain fısıltıları (ve tehlike müziğini) duymadığı için patronun oğlunun verdiği ilaçlı gazozu içer ve septik abortus sırasında eks olur. minibüs muavini patronun oğlunu furar ve mapus damlarında verem olur. kızın babası da kederinden (ve aşırı maltepe içmekten) verem olur. hemoptizi şeklinde "son" yazısı ekrana sıçrar.

çözüm önerileri: 1. toki'nin gündüzkondu yapması 2. belediyenin yol yapması (hayaldi gerçek oldu) 3. mümkün olduğu kadar metrobüs kullanılması, minibüslerde orhan baba yerine nil karaibrahimgil çalması 4. mavi-beyaz kareli önlük yerine pembe-beyaz puantiye önlük giyilmesi 5. pantolon ve eteğin aynı anda giyilmemesi, başın açılması veya şal bağlanması 6. maltepe üretiminin durdurulması, sağlanan bütçeyle ilaçsız gazoz tesisleri kurulması 7. mapusanelere güneş doğmasının sağlanması, mümkün olmadığı takdirde kapatılarak yerlerine (alternatif zulüm metodu olarak) opera ve bale açılması 8. aile hekimliği eğitiminde mr (menstrüasyon regülasyonu, sağlık bakanlığımızın devlet eliyle uygulanan kürtaj için uygun gördüğü takma isim) uygulamasının standart hale getirilmesi.

(geniş aile modeli için berdelli, kan davalı bir erol taş senaryosu, kitapta yer almayan parçalanmış aile modeli için sıkıcı entel temalı türkan şoray-cihan ünal senaryosu ve çekirdek aile modeli için de örnek aile temalı kamu spotları düşünülebilir.)

not: nazan bilgel'den 16 sayfa okudum, toksik dozu ne kadar acaba?

8 Ekim 2012 Pazartesi

kış köşesi

sıkıntınız varsa gazete okuyun, hepsini bastırıyor. elde ne akıldaneler var yahu, bir tanesine göre örgüt çok kayıp verdiği için “barış” istiyormuş, o yüzden hükumet masaya oturup tavizleri müzakereye başlamalıymış. mantık kaybedenin dediğinin olmasıysa, biz yenilivereydik madem? daha da ileri bir tanesi ise, baştan tavizleri verip masaya öyle oturmak gerektiğini söylüyor. neredeyse “kibarlık edip masaya tabakta gelin, bizi uğraştırmayın” diyecekler. memleket yıkılsa altında kalacak adamlar, ne kaparız hesabında ve muhataplarının da küllüm salak olduğunu düşünüyorlar galiba…

2 Ekim 2012 Salı

ifade özgürlüğü hakkında kısa bir not

insanları alıcılarımın ayarlarıyla oynamasındaki maksat nedir anlamıyorum. benim inandıklarım başkasını bağlamaz, kabul. ama başkalarının inandıkları da beni bağlamıyor, misal: insan hakları, ifade özgürlüğü, beden bütünlüğü... bunlar "doğrumsu" şeyler ve inandıklarıma inanmayanlarla, kavgasız, gürültüsüz bir şekilde bir arada yaşayabilmek için, benimsemediğim halde riayet ediyorum, bu tür kavramlara. birileri kendi inandıklarını "evrensel" olarak görmeye o kadar alışmış ki, herkesin bunları kabul etmek zorunda olmadığını kavrayamıyorlar, bütün kuralları kendilerinin koyabileceğini düşünüyorlar. bu duruma epistemik dayatma diye ad takmıştım, ama dayatma kelimesi de hafif kalıyor bazen. kusura bakmasınlar, sinir uçlarıma iğne batırmaya başladıkları zaman, ağız burun kırmak dışında, kendimi ifade edecek bir vasıta bulamayabiliyorum. dalga geçmek nefret suçu değil de ifade özgürlüğü ise, adam dövmek için de aynı şey söylenebilir.

1 Ekim 2012 Pazartesi

dinde değişme beklentisi



kaylule kıraathanesi, 23.07.2009

"her şey değişiyor, yenileniyor, din de bundan payını alacaktır" şeklinde bir anlayış var. "dogma"dan şikayet eden bu anlayışın arkasında başka bir dogma görüyoruz: ilerleme.

ilerleme kavramını benimsemeyen bir paradigma, ilerlemeyi şart koşan bir paradigmanın suallerini cevaplamak mecburiyetinde değil. ilerleme diye bir şey yok, insan tabiatı beş bin yıl önce ne ise, hâlâ o. Sadece kendimizi ifade ettiğimiz araçlar değişiyor. araçların değişimini yönlendiren zihniyeti benimsemeyen biri, araçların değişimi tarafından yönlendirilmek yerine kendi alanını üreterek kendi çözümlerini aramalı.

dinde değişme beklentisi, dinin temeliyle çeliştiği için, mantıklı değil. eğer elinizdeki nassların ilahî kaynaklı olduğuna inanıyorsanız, aynı kaynak bunların değiştiğini bildirmediği sürece aynen uymak durumundasınız. doğrularınızı nefsinize göre belirler ve sonra dini de bunlarla ölçerek beğenmediğiniz yerini değiştirmeye kalkarsanız, ilahî kaynaklı sistemin yerine başka bir paradigmayı merkeze almış ve din yerine o inanç sistemini kabul etmişsiniz demektir, böylece dinden bahsetmenin de bir anlamı kalmaz.