30 Aralık 2012 Pazar

galeyana kapılmadan önce


aşırı duyarlılık-boş tepkisellik / heyecan-galeyan sarmalına kapılmadan önce yapılması gerekenler

1. iddia edilen/ ortaya atılan ibarenin içinde geçtiği metni bulun
2. ibare aynen mi alıntılanmış, değiştirilmiş/çarpıtılmış mı, kontrol edin
3. ibarenin tek başınayken çağrıştırdığı mânâ, metin içinde ifade ettiği mânâ ile örtüşüyor mu, kontrol edin
4. ibarenin metin içindeki fonksiyonunu tespit edin: başlık, anafikir, yan fikir, örnek vb
5. metnin anafikrini tespit edin
6. metnin varsa artıları ve eksileriyle genel bir değerlendirmesini yapın
7. metinin geneliyle ibareyi karşılaştırın, yazarın meramını düzgün bir şekilde ifade edip edemediğini değerlendirin
8. konuya bir katkınız olabileceğinizi düşünüyorsanız, elinizden geldiği kadar sakin bir şekilde yazmaya çalışın; gerekirse yazma işini erteleyin, tekrar düşünün, sakinleşmeye çalışın
9. bunları beceremiyorsanız klavyeye dokunmayın, sadece fare kullanın, komik resim filan paylaşın

sarı keder


balalar kızçelere selam yollasın/ turfan bağlarını tuna sulasın/ kurumuş gözlerim kederimden/ benim yerime de dostlar ağlasın...
sarı bir rüzgar döküldü bulutlardan/ haber yok göğeren umutlardan/ daraldı gönlüm kızıl putlardan/ yerim yurdum bu sene de kara bağlasın

27 Aralık 2012 Perşembe

Arîza


Şehir kemâl-i edeble diz çökmüş oturuyor, sultânımın huzurunda, serâpâ reng-i muhabbet; sultânımın şavkı vurmuş, Beldetün Tayyibetün'ün yüzüne, kendi güzelliğinden mahçup, karşısındaki güzellikten mest; insan nasıl vurulmaz bu şehre...

Sultânım dostunun nurundan aydınlanıyor; sultânımın dostu benim efendim; efendim, sevgili...

Efendim yâdediyor, ben tekrarlıyorum; kelime dilimde, kelime gönlümde, kelime damarlarımda: damarlarım bu kelimeye gönül verenlerin damarlarıyla karışıyor, her kim bu yâdı tekrarlar ise, benim kardeşim. Uzak dağlardan kardeşlerim sesleniyor, sanki dağlar kaftanlarını toplayıp raks ediyor, arz dönüyor, sema dönüyor, zaman ve mekan dönüyor, kelime yedi iklimde çınlıyor...

Cahil, zalim ve acizim, hâlimi keremine arz ediyorum...

23 Aralık 2012 Pazar

milliyetçilik ayrılıkçı mı?

türk milliyetçiliğini osmanlı camiasına dahil diğer unsurların milliyetçilik hareketlerine benzetmek hatalı, diğerleri ayrılıkçı iken türkçülük ve islamcılık fikirleri birleştirici idi, üç tarz-ı siyaset makalesine bakılırsa neyin korunmaya çalışıldığı görülür. iktidarı ele alan seküler garpçı kanadın icat ettiği türkçülük tarzının öncekilerle alakası yoktur ve hadisatın aksülameli vasfını da taşır. aksülamel olmayan kısmı da osmanlı ve islam'dan kopuş için zemin hazırlamak gayesine matuftur. sistem türkçülükten ne anladığını 44'te göstermiştir. ikisini karıştırarak doğru bir analiz yapmak mümkün değil.

türban sorununa farmakolojik çözüm



14.02.2008, Düşünce Tarlası


muhterem kaarilerimizin malum-ı âlileri olduğu üzre tedavide etkene yönelik yaklaşımın sayısız faideleri mevcuttur, binaenaleyh türban sorununu çözmek içün dahi sorunun kökenine inmek gerekmektedir.

türban neden ve nasıl sorun olmuştur, türbanı sorun kılan nedir diye düşündüğümüzde şunu görmekteyiz: türban denen mikroptaki bütün sorun potansiyeli dövletin gözüne batmasından kaynaklanmaktadır. hazret-i dövlet, dövletlûlardan bağımsız olarak görebilen, işitebilen, düşünebilen, hatırlayabilen bir zât-ı şâhâne değildir, dövletlûlar dövletin neyi görmesini isterse dövlet onu görür, neyi görmesini istemez ise, onu görmez. meselâ dövlet dârü'l-fünûn talebesinin ne çeşit pabuç giydiğini görmemektedir, adeta renk körüdür bu konuda. bilcümle kamusal alanlara ve bu arada mekâtib-i âliyeye (yani yüksek okullara, gençler bilemeyebilir) ayağınızda her ne çeşit kundura olursa olsun, serbestçe girip çıkabilmektesinizdir. ister mokasen giyersiniz, ister çarık, ister postal giyersiniz, ister parmak arası terlik, dövlet bunu fark etmez, gülhane parkındaki ceviz ağacı gibi rahatça gezebilirsiniz. hatta -sıkı durun- hiçbir bilim polisi bugüne kadar mest ve lastik giymeyi yasaklamak gerektiğini gündeme getirmemiştir. akıl edemediklerinden değil elbette, onlardaki akıl kimde var, hepsini düşünürler, pek eyi bilirler. lakin mest giymek laikliği haleldar etmemektedir, ondan sebep. ezcümle eger dövlet pabucunuzu görmediği gibi, serpuşunuzu da görmemiş olsa idi, sorun diye bir şey olmayacaktı.

pek eyi de, bu başa örtülen nesne nasıl olup da dövletlü monşerlerimizin gözüne batmaktadır? kolay değildir efendiler, daha düne kadar kapıcı, odacı, hademe, temizlikçi, köylü görüp küçümsediğiniz insanları kendinizle bir sırada görmeyi hazmetmeniz kolay değildir. üstelik dini milletin hayatından kazıyıp atmak için sarf ettiğiniz gayretlerin netice vermediğinin göstergesidir bu örtü. gösterge olması görünür olmasından kaynaklanmaktadır. sınıfta kaç kişi namaz kılıyor, kaç kişi kılmasa da "aslında kılmam gerek" diye düşünüyor, kaç kişi "isteyen kılsın, bana ne" diyor saymanız mümkün değildir. ders esnasında öğrencilerin gözlerine bakarak, "din ve bilim çelişir" dediğinizde, içinden yüzünüze karşı "hade len" diyenleri fişleyemezsiniz. kampüste mescit olmasına izin vermediğiniz için dini kampüsün dışına ittiğiniz, din işleriyle dünya işlerini birbirinden ayrı tuttuğunuz düşüncesiyle, deve kuşu misali bir rahatlık hissedebilirsiniz, siz görmüyorsanız sorun yoktur. ama bu sıkmabaşlar inadına yapıyormuş gibi size görünürler. ne yapacaksınız? "nöbetçileeeaarrrrr!.." sembol olmayan başörtüsünün türban sembolüne dönüşmesi bu şekilde olmaktadır. kullananlar tarafından sembol olarak algılanmadığı halde, kıllananlar tarafından sembol kabul edilmektedir.


zurnanın zırt diyemediği nokta şu: kapıları ve bekçileri kontrol edebildiğiniz gibi, zihinleri de kontrol edemiyorsunuz. türbanlıyı -ya da en azından türbanını- kampüsün dışına atıyorsunuz, ama baş örtme niyetini, arzusunu, temennisini insanların kafasından atamıyorsunuz. o yüzde hacıyatmaz gibi, temcit pilavı gibi dönüp dolaşıp gündeme geliyor. buraya kadar bilinen şeyler, asıl dahiyane buluşumu şimdi ifşa ediyorum, dikkat buyurun efendiler. sorunun kaynağına inmek gerek dedik, sorunun kökeni yasalarda değil, bu sebepten yasama-yargı-yürütme çekişmesi içinde gerçek bir çözüm üretmek mümkün değil. hadisenin kendisi bir sorun değil, sorun edilmesi sorun. bu durumda en makul çözüm de dövletlûlarımıza sertralin reçete etmek. deneyin bakın, pambık gibi olceksiniz, dert tasa, gam kasavet kalmayacak, ülkede tansiyon düşecek, her köşede semboller görmeyeceksiniz, görseniz de kafaya takmayacaksınız, siz takmadığınız için zât-ı dövlet de artık görmemiş olacak, mutlu mesut yaşayıp gideceğiz. dövletûların haricinde, kaygılı sivil vatandaşlar da, miting miting gezip kendi kendilerini daha da ajite etmek yerine anksiyolitik, antidepresan bir şeyler kullansalar, hem birlik ve beraberliğe her zamanki kadar çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde ülkemiz yeniden huzur bulur, hem ilaç piyasası canlanır, bir taşla iki kuş...


not: reklam olmasın diye ticari isim yazmadım, bilenler hatırlayacak bahsettiğim ilaçla ilgili bir fıkra da mevcut: depresyon kadar diyareye de fayda ediyor. ortalıktaki fikir ishaline bakınca ne kadar yerinde bir seçim olduğunu bir kere daha anlamış oluyoruz.

islamcılar ve yüzleşme


islamcıların demokrasiyle ilişkileri ve kendileriyle yüzleşmelerinden bahsediliyor. islamcıların herhangi bir şeyle yüzleşebilecek zihin selametini yakalaması zor. hâlâ din ve ideoloji arasındaki ilişkiyi ve farkları kavrayamadı bir sürü kişi, neyin üzerinde düşünmeleri gerekiği konusuna gelemediler. islamcı kelimesini kabul etmeyip kendini sadece müslüman olarak tanımlamaya çalışanlar, islamcılık üzerinde nasıl düşünecek? dini referanslarla siyasi kavramları birbirinden ayıramıyorlar, "siyasi" ümmet ile "müminlerin heyetimecmuası" aynı şey değil, göremiyorlar. diğer taraftan hâlâ dinci isnadıyla nefret kusanlara karşı savunma refleksleri var, muhasebeyi zorlaştıran. eski referansları "muhalif" memleketlerden ithal fikriyat, bunların hilafet merkezinde sökmeyeceğini de görmeleri gerek önce. kültür ve medeniyet de üzerinde düşünmeye alışık olmadıkları kavramlar, hâlâ tartışma kapitalizm/ sosyalizm ekseninde cereyan ediyor. karşılarındaki meydan okumanın birinden değil, ikisinin ortak zemininden geldiğini görmeleri de kolay değil bu şartlarda. hepsi bir yana seküler hayat tarzına yamandıkça gevşemeye başladılar, yüzleşme gibi bir şeye zahmet edecekleri de belli değil.

16 Aralık 2012 Pazar

tesettür


tesettür setr (örtmek) kökünden gelen, örtünmek mânâsında bir kelimedir. (bkz: setr-i avret) uygun şekilde örtünmek hem kadın hem de erkek için farz olmakla birlikte, uzun süredir tartışmalar daha ziyade kadın tesettürü etrafında cereyan ediyor. bunun muhtelif sebepleri olsa da, çok konuşulması, biraz da üzerinde çok kolay konuşulabiliyor olmasından kaynaklanıyor. diğer taraftan, önce sürüp giden yasaklar konuyu sabit bir gündem maddesi haline getirdi, sonra da tesettür kavramını sahiplenenler arasında, farklı hayat tarzlarının yaygınlaşması, alışılmadık tesettür şekillerinin zuhuruna sebep oldu ve konu giderek dallanıp budaklandı.

son yıllarda giderek keskinleşen kamplaşma yüzünden, "yaşasın" ve "kahrolsun" kutuplarından birine irca edilerek basitleştirilen; teferruatı ve nüanslarından mahrum bırakılarak zihin kısırlaşmasının gadrine uğrayan kavramlardan biri, aynı zamanda, tesettür. şimdi elimizde, meseleyi aydınlatmaktan ziyade, daha da karıştıran iki kavram var: açık ve kapalı. kategorize etmek, mantık kullanmanın kaçınılmaz bir parçası, vakıayı sayısız örnekler üzerinden düşünemezsiniz, lakin her şeyi yazı-tura şablonuna döktüğünüzde, meseleyi çıkmaza sokuyorsunuz. bir kere açık kavramının zıddı, burada, kapalı değil örtülüdür, seçilen kelime yanlış ve olumsuz bir çağrışım yükü taşıyor. buna rağmen, "örtülü" cenah da, hatalı şekilde benimsenen türban kelimesi gibi, bunu da rahatça kendileri hakkında kullanıyorlar. bu da örtünenlerin de, en azından bir kısmının, örtünme hakkında ciddi bir fikirlerinin olmadığının emarelerinden biri. daha mühimi, tesettür kelimesini bilenlerin sayısı bile giderek azalıyor, ama eskiden "tam tesettürlü" diye bir tabir vardı ve siyah ile beyaz arasındaki tonları fark etmeye başlamak için güzel bir noktaydı.

kavga-gürültü daha çok başörtüsü hususunda kopsa da, başörtüsü tesettür kıyafetinin bir parçası; tamamı değil. dolayısıyla ortada "kapalı/açık" ikilisinden ibaret bir kategorizasyon olması gibi, hangi sınıfa girdiğinizin kriterinin başörtüsü ile sınırlı olması da hatalı. başörtüsü olmayınca tesettür durumu sıfırlanmış olmuyor, buna mukabil başörtüsü tek başına tesettürü ikmal etmiyor. tam tesettürlü olmamanın pek çok farklı şekli, mertebesi var: eşarp bağlamak, ama cilbab giymemek, başını örtüp dar kıyafetler giymek, başını şeffaf kumaşla -güya- örtmek, başını örtüp başka yerlerini açmak, başını örtmemek, ama geri kalan kıyafetleri bol ve uzun olmak veya kıyafetlerin muhtelif boyları, enleri kalınlıkları... üstelik bunları düz bir çizgi üzerinde sıralamak da kolay değil, mesela yakasından topuklarına kadar bol bir kıyafetle örtünen, fakat başını örtmeyen birini; başını örten, ama hatlarını belli eden bir kıyafet giyen birinden önce mi yazmak gerekir, sonra mı; cevaplamak müşkil. kozmetik ve beden dili gibi bahislere de girince, hesap hepten karışıyor. eskiden örtünenlerin ekseriyeti neden örtündüklerini bildiği için, yahut öyle sanmamıza sebebiyet verecek bir tarzı takip ettikleri için; aynı zamanda örtünmeyenler de, şimdikiler kadar örtüsüz olmadığı için, kabaca iki sınıftan bahsetmek nisbeten daha kolaydı, şimdiki kadar çok farklı durumlar sözkonusu değildi. bugün ise, "kapalı/açık" diye ayırıp işin içinden çıkmak, abes.

günümüzde hanım tesettürünün yozlaşması tarzında bir hadise mevcut, ancak bu aslında daha karmaşık meselelerin göze batan bir kısmı, buz dağının görünen parçası. meseleye daha geniş açıdan bakınca gördüğümüz, "muhafazakar sınıfın" dünyevileşmesi, daha evvel "ehl-i dünya" diye kendinden ayırdığı insanların hayat tarzını ve akabinde değer yargılarını, dünya görüşünü benimsemeye, taklit etmeye başlaması; yabancı bir hayatın unsurlarını, kendi hayatına adapte etmeye çalışırken, o yabancı hayata adapte olmaya, kendine yabancılaşmaya başlaması. eskiden dünyayı değiştirmek gibi bir davası olanlar, bugün dünyaya uymaya azmetmiş görünüyorlar ve erkekler de en az kadınlar kadar, bu işin içinde.

tesettürün şekil şartlarının nelere tekabül ettiğini kitaplardan okuyup öğrenmek mümkün olsa da, sosyal hayatta ne ifade ettiğini; yaşamadan anlamak zor. tesettür şahsiyeti tebarüz ettiren bir çeşit paspartu, bir tür algı düzenlemesidir; neyi vurguladığınız ve neyi kendinize veya size yakın olanlara sakladığınızla ilgili bir tavırdır, zata mahsus bir alan tesis etmektir, avlunuzdan cadde geçmemesidir. avlu demişken, bir parantez açıp mecelle'yi hatırlayalım: mutfak, kuyu başı, avlu gibi "makarr-ı nisvân" olan mahallin görünmesi zarar-ı fahiş addolunur (m. 1202, sağolasın 'gogıl hoca'). bir kişinin penceresinden, başka bir evin "makarr-ı nisvan" olan mahalli görünür olsa, bu zararın ref'i ile emrolunur. evlerin gözleri, başka evlerin harîm-i ismetine nazar etmemelidir. pencerelerin görmekten de öte, göstermeye yarayan vitrinlere dönüşmesinden epeyce öncedir bu. yüzyüze bakabilmek için, görmemek ve görünmemekten meydana gelen karşılıklı vazifelere riayet etmek gerekmektedir. benzer şekilde, tesettür de, "kaçıp göçmenin" değil, muaşeret etmenin lazımesidir, âdâbıdır, usûlüdür; bu sebepten dolayı, kılık-kıyafetten ibaret değildir; bir hal ve tavırdır: beden dilidir, ses tonudur, ciddiyettir, kişiler arası mesafeyi ayarlamaktır ve elbette sadece kadına değil, karşılıklı olarak kadına ve erkeğe terettüp eden bir vazifedir; yeri geldiğinde göz kapaklarını örtmektir, yeri geldiğinde sesini perdelemektir, kelimeleri seçerek söylemektir, yeri geldiğinde kenara çekilip, başını eğerek yabancı hanımlara yol vermektir, oturup kalkarken dikkat etmektir, yersiz şakalardan sakınmaktır, her şeyi herkesin yanında konuşmamaktır, her konuşulana kulak kabartmamaktır ve bu minval üzre uzayıp gider. bu suretle, yolcuysanız yolcu olarak kalırsınız, müşteriyseniz müşteri. meslektaşsanız, spotlar sadece yaptığınız işi gösterir. arkadaşsanız arkadaşlığınız insani meziyetleriniz çerçevesinde cereyan eder, nezaketiniz nezaket olarak kalır, nezafetiniz nezafet; kimsenin insiyaki katmanlarına sızmamış olursunuz, kimseyi insiyaki katmanlarınıza sızdırmamış olursunuz.

tesettür bir hayat tarzıdır, bir medeniyet meselesidir, bu yüzden kendi medinelerine dair tasavvurlarını muhafaza edemeyenlere, hayata karşı bir davası olmayanlara izah etmek çok zor.

[tesettür konusuyla alakalı diğer yazılar da merakınızı celbedebilir belki...]