elbette, tefekkür olmasaydı abes şeylere de inanma eğilimi gösterebilirdik. akıl, kendisinin inanıp inanmamakla ilgili doğrudan bir fonksiyonu olmasa da, inanılabilir olanla olmayan arasında bir eleme yaparak, akıl ötesi seçimin yolunu açıyor, dolaylı da olsa inanmaya yardımcı oluyor. diğer taraftan hz. peygamber'e türlü türlü iftira atabilmelerine, hatta öldürmeye teşebbüs edebilmelerine rağmen, yalancı diyememelerinin çok önemli olduğu kanaatindeyim. en kolay izah, en basit kaçıştır, birine "yalan söylüyorsun" demek, ama inanmamak için bin dereden su getirmelerine rağmen bunu söyleyemiyorlar. yalan söylemediğine kaniiz, çünki güveniyoruz, doğru söylediğini ispatlayamasak da kabul ediyoruz. halbuki mesela "deli" iddiası çok daha kolay çürütülebilir bir iddia, bir insanın deli olup olmadığı başkaları tarafından anlaşılabilir, çoğu zaman bırak 23 seneyi, 20 dakika konuşturmak yeter. buna rağmen iftiraların arasında en temelsiz olanlara sarılıyorlar, çünki yalan söyleyeceğini onlar da tasavvur edemiyorlar, belki de biri "yalan söylüyor" diye ortaya çıksaydı, esas ona deli muamelesi yapacaklardı. dolayısıyla, haberi getiren, elini vicdanına koyup insaf edebilen biri için, kendisine inanmaktan başka çare bırakmayacak derecede güvenilir biri. yalan söylemiyor, deli değil, sihirbaz değil, kahin değil, medyum değil, şaman değil, şair zaten değil, filozof filan da diyen olmuştur, ama o da değil. çağdaşları tarafından hiç zikredilmemiş olan yalancı isnadı dışındaki iftiralarda, gaybî bir taraf da görünmüyor, herhangi biri olmadığı aşikar. peki hiçbiri değilse, ne? nebi. gödel'in delili, okumadıysam da, bundan daha sağlam değildir herhalde. bu noktadan sonra başka nerede spekülasyon yapılabilir? habercinin doğru söylediği, ama haberi ona verenin doğru söylemediği iddia edilebilir. o durumda da, birincisi bilinenin ötesinde bir şeyler olduğunu kabul etmiş oluyor kişi, ikincisi yazabileceği muhtemel senaryoların herbiri fantastik hikayeler olacak, buna inanmayan, ona niye inansın? ezcümle, inanmaya niyeti olmayan illaki bir mazeret bulur, ama inanacak kişi için, bütün diğer deliller bir yana, haberi getirenin kimliği tek başına bile yeterli bir dayanak noktası. uzun lafın kısası, sadaka es-sıddîk: o söylediyse doğrudur.
30 Aralık 2012 Pazar
galeyana kapılmadan önce
aşırı duyarlılık-boş tepkisellik / heyecan-galeyan sarmalına kapılmadan önce yapılması gerekenler
1. iddia edilen/ ortaya atılan ibarenin içinde geçtiği metni bulun
2. ibare aynen mi alıntılanmış, değiştirilmiş/çarpıtılmış mı, kontrol edin
3. ibarenin tek başınayken çağrıştırdığı mânâ, metin içinde ifade ettiği mânâ ile örtüşüyor mu, kontrol edin
4. ibarenin metin içindeki fonksiyonunu tespit edin: başlık, anafikir, yan fikir, örnek vb
5. metnin anafikrini tespit edin
6. metnin varsa artıları ve eksileriyle genel bir değerlendirmesini yapın
7. metinin geneliyle ibareyi karşılaştırın, yazarın meramını düzgün bir şekilde ifade edip edemediğini değerlendirin
8. konuya bir katkınız olabileceğinizi düşünüyorsanız, elinizden geldiği kadar sakin bir şekilde yazmaya çalışın; gerekirse yazma işini erteleyin, tekrar düşünün, sakinleşmeye çalışın
9. bunları beceremiyorsanız klavyeye dokunmayın, sadece fare kullanın, komik resim filan paylaşın
sarı keder
balalar kızçelere selam yollasın/ turfan bağlarını tuna sulasın/ kurumuş gözlerim kederimden/ benim yerime de dostlar ağlasın...
sarı bir rüzgar döküldü bulutlardan/ haber yok göğeren umutlardan/ daraldı gönlüm kızıl putlardan/ yerim yurdum bu sene de kara bağlasın
27 Aralık 2012 Perşembe
Arîza
Şehir kemâl-i edeble diz çökmüş oturuyor, sultânımın huzurunda, serâpâ reng-i muhabbet; sultânımın şavkı vurmuş, Beldetün Tayyibetün'ün yüzüne, kendi güzelliğinden mahçup, karşısındaki güzellikten mest; insan nasıl vurulmaz bu şehre...
Sultânım dostunun nurundan aydınlanıyor; sultânımın dostu benim efendim; efendim, sevgili...
Efendim yâdediyor, ben tekrarlıyorum; kelime dilimde, kelime gönlümde, kelime damarlarımda: damarlarım bu kelimeye gönül verenlerin damarlarıyla karışıyor, her kim bu yâdı tekrarlar ise, benim kardeşim. Uzak dağlardan kardeşlerim sesleniyor, sanki dağlar kaftanlarını toplayıp raks ediyor, arz dönüyor, sema dönüyor, zaman ve mekan dönüyor, kelime yedi iklimde çınlıyor...
Cahil, zalim ve acizim, hâlimi keremine arz ediyorum...
23 Aralık 2012 Pazar
milliyetçilik ayrılıkçı mı?
türk milliyetçiliğini osmanlı camiasına dahil diğer unsurların milliyetçilik hareketlerine benzetmek hatalı, diğerleri ayrılıkçı iken türkçülük ve islamcılık fikirleri birleştirici idi, üç tarz-ı siyaset makalesine bakılırsa neyin korunmaya çalışıldığı görülür. iktidarı ele alan seküler garpçı kanadın icat ettiği türkçülük tarzının öncekilerle alakası yoktur ve hadisatın aksülameli vasfını da taşır. aksülamel olmayan kısmı da osmanlı ve islam'dan kopuş için zemin hazırlamak gayesine matuftur. sistem türkçülükten ne anladığını 44'te göstermiştir. ikisini karıştırarak doğru bir analiz yapmak mümkün değil.
(bkz: milliyetçilik / ihl)
türban sorununa farmakolojik çözüm

14.02.2008, Düşünce Tarlası
muhterem kaarilerimizin malum-ı âlileri olduğu üzre tedavide etkene yönelik yaklaşımın sayısız faideleri mevcuttur, binaenaleyh türban sorununu çözmek içün dahi sorunun kökenine inmek gerekmektedir.
türban neden ve nasıl sorun olmuştur, türbanı sorun kılan nedir diye düşündüğümüzde şunu görmekteyiz: türban denen mikroptaki bütün sorun potansiyeli dövletin gözüne batmasından kaynaklanmaktadır. hazret-i dövlet, dövletlûlardan bağımsız olarak görebilen, işitebilen, düşünebilen, hatırlayabilen bir zât-ı şâhâne değildir, dövletlûlar dövletin neyi görmesini isterse dövlet onu görür, neyi görmesini istemez ise, onu görmez. meselâ dövlet dârü'l-fünûn talebesinin ne çeşit pabuç giydiğini görmemektedir, adeta renk körüdür bu konuda. bilcümle kamusal alanlara ve bu arada mekâtib-i âliyeye (yani yüksek okullara, gençler bilemeyebilir) ayağınızda her ne çeşit kundura olursa olsun, serbestçe girip çıkabilmektesinizdir. ister mokasen giyersiniz, ister çarık, ister postal giyersiniz, ister parmak arası terlik, dövlet bunu fark etmez, gülhane parkındaki ceviz ağacı gibi rahatça gezebilirsiniz. hatta -sıkı durun- hiçbir bilim polisi bugüne kadar mest ve lastik giymeyi yasaklamak gerektiğini gündeme getirmemiştir. akıl edemediklerinden değil elbette, onlardaki akıl kimde var, hepsini düşünürler, pek eyi bilirler. lakin mest giymek laikliği haleldar etmemektedir, ondan sebep. ezcümle eger dövlet pabucunuzu görmediği gibi, serpuşunuzu da görmemiş olsa idi, sorun diye bir şey olmayacaktı.
pek eyi de, bu başa örtülen nesne nasıl olup da dövletlü monşerlerimizin gözüne batmaktadır? kolay değildir efendiler, daha düne kadar kapıcı, odacı, hademe, temizlikçi, köylü görüp küçümsediğiniz insanları kendinizle bir sırada görmeyi hazmetmeniz kolay değildir. üstelik dini milletin hayatından kazıyıp atmak için sarf ettiğiniz gayretlerin netice vermediğinin göstergesidir bu örtü. gösterge olması görünür olmasından kaynaklanmaktadır. sınıfta kaç kişi namaz kılıyor, kaç kişi kılmasa da "aslında kılmam gerek" diye düşünüyor, kaç kişi "isteyen kılsın, bana ne" diyor saymanız mümkün değildir. ders esnasında öğrencilerin gözlerine bakarak, "din ve bilim çelişir" dediğinizde, içinden yüzünüze karşı "hade len" diyenleri fişleyemezsiniz. kampüste mescit olmasına izin vermediğiniz için dini kampüsün dışına ittiğiniz, din işleriyle dünya işlerini birbirinden ayrı tuttuğunuz düşüncesiyle, deve kuşu misali bir rahatlık hissedebilirsiniz, siz görmüyorsanız sorun yoktur. ama bu sıkmabaşlar inadına yapıyormuş gibi size görünürler. ne yapacaksınız? "nöbetçileeeaarrrrr!.." sembol olmayan başörtüsünün türban sembolüne dönüşmesi bu şekilde olmaktadır. kullananlar tarafından sembol olarak algılanmadığı halde, kıllananlar tarafından sembol kabul edilmektedir.

zurnanın zırt diyemediği nokta şu: kapıları ve bekçileri kontrol edebildiğiniz gibi, zihinleri de kontrol edemiyorsunuz. türbanlıyı -ya da en azından türbanını- kampüsün dışına atıyorsunuz, ama baş örtme niyetini, arzusunu, temennisini insanların kafasından atamıyorsunuz. o yüzde hacıyatmaz gibi, temcit pilavı gibi dönüp dolaşıp gündeme geliyor. buraya kadar bilinen şeyler, asıl dahiyane buluşumu şimdi ifşa ediyorum, dikkat buyurun efendiler. sorunun kaynağına inmek gerek dedik, sorunun kökeni yasalarda değil, bu sebepten yasama-yargı-yürütme çekişmesi içinde gerçek bir çözüm üretmek mümkün değil. hadisenin kendisi bir sorun değil, sorun edilmesi sorun. bu durumda en makul çözüm de dövletlûlarımıza sertralin reçete etmek. deneyin bakın, pambık gibi olceksiniz, dert tasa, gam kasavet kalmayacak, ülkede tansiyon düşecek, her köşede semboller görmeyeceksiniz, görseniz de kafaya takmayacaksınız, siz takmadığınız için zât-ı dövlet de artık görmemiş olacak, mutlu mesut yaşayıp gideceğiz. dövletûların haricinde, kaygılı sivil vatandaşlar da, miting miting gezip kendi kendilerini daha da ajite etmek yerine anksiyolitik, antidepresan bir şeyler kullansalar, hem birlik ve beraberliğe her zamanki kadar çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde ülkemiz yeniden huzur bulur, hem ilaç piyasası canlanır, bir taşla iki kuş...
not: reklam olmasın diye ticari isim yazmadım, bilenler hatırlayacak bahsettiğim ilaçla ilgili bir fıkra da mevcut: depresyon kadar diyareye de fayda ediyor. ortalıktaki fikir ishaline bakınca ne kadar yerinde bir seçim olduğunu bir kere daha anlamış oluyoruz.
islamcılar ve yüzleşme
islamcıların demokrasiyle ilişkileri ve kendileriyle yüzleşmelerinden bahsediliyor. islamcıların herhangi bir şeyle yüzleşebilecek zihin selametini yakalaması zor. hâlâ din ve ideoloji arasındaki ilişkiyi ve farkları kavrayamadı bir sürü kişi, neyin üzerinde düşünmeleri gerekiği konusuna gelemediler. islamcı kelimesini kabul etmeyip kendini sadece müslüman olarak tanımlamaya çalışanlar, islamcılık üzerinde nasıl düşünecek? dini referanslarla siyasi kavramları birbirinden ayıramıyorlar, "siyasi" ümmet ile "müminlerin heyetimecmuası" aynı şey değil, göremiyorlar. diğer taraftan hâlâ dinci isnadıyla nefret kusanlara karşı savunma refleksleri var, muhasebeyi zorlaştıran. eski referansları "muhalif" memleketlerden ithal fikriyat, bunların hilafet merkezinde sökmeyeceğini de görmeleri gerek önce. kültür ve medeniyet de üzerinde düşünmeye alışık olmadıkları kavramlar, hâlâ tartışma kapitalizm/ sosyalizm ekseninde cereyan ediyor. karşılarındaki meydan okumanın birinden değil, ikisinin ortak zemininden geldiğini görmeleri de kolay değil bu şartlarda. hepsi bir yana seküler hayat tarzına yamandıkça gevşemeye başladılar, yüzleşme gibi bir şeye zahmet edecekleri de belli değil.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)