15 Nisan 2013 Pazartesi

Fennî Ahlâk


kaylule kıraathanesi, 06.07.2007
Yolda gidiyordum, bir annenin çocuğuyla konuşmasına kulak misafiri oldum. Anne çocuğuna "bayanlara ve yaşlılara yol vermenin centilmence ve herkesin hoşuna gidecek bir davranış olduğunu" anlatıyordu. Anne kültürel rölativist olmalıydı, yani ahlâk açısından iyi olanın kaynağını içinde yaşanan toplumun tasvibinde arıyor olsa gerekti. Büyüklerin çocuklarını kendi değer yargılarıyla şartlandırmalarının yanlışlığından dem vuran görüşleri hatırladım. Anne alenen ve resmen küçücük çocuğa kültürel rölativizm aşılıyordu. Demek ki İslamcı filan olsaydı, çocuğa neler neler aşılayacaktı...

Çocukları değer yargılarından arındırılmış deney tüplerinde büyütmek mümkün mü acaba? Karışık mevzu... Çocuğu böyle bir deneyde denek olarak kullanabilmemiz için -yaygın görüşe göre- önce rıza almamız gerekiyor. Çocuk rıza verecek kadar mümeyyiz olmayacağına göre rızanın ana babadan alınması gerek. İyi de zaten amacımız bu ikisini devre dışı bırakmak değil miydi, ne anladık bu işten? Tarzan'ın durumunu pek bilemiyorum, ama Movgli bile Balu ve Bağera tarafından "yetiştirilmişti." Belki de çözümü Hayy bin Yakzan'da aramalıyız...

Evrensel standart teşkil edecek, tam olarak tarafsız ve objektif bir ahlâk eğitimi soruna çözüm olabilir mi? Akılcı ve de bilimci bir tutum, bu alandaki keyfîliğe çare sunabilir mi? Madem çocukları vakum içinde büyütemiyoruz, doğru ve ortak kabul gören bir kültür vasatında üretelim. Ne var ki bilimsel bir ahlâk, bildiğim kadarıyla yok. Varsa bile, bu, bilimin sınırlarını bir dünya görüşü ve hayat tarzı teşkil edecek şekilde genişletmek anlamına geleceğinden, yine aynı noktaya varıyoruz. Bilimin kendisinin de bir takım önkabullerden, inançlardan hareket eden bir sistem olması bir yana, "salt bilimsel" verileri bir doktrine dönüştürecek farazî bir müdahale, mevcut doktrinlere bir yenisini eklemekten başka bir mânâ ifade etmeyecek. Üstelik ahlâk felsefesi üzerinde çalışan pek çok kişi "is" ile "ought" farkını* hatırlatarak, ahlâk hakkında ahkam kesmek isteyen sosyal bilimcilere ateş püskürüyorlar. Konu burada kördüğüm oluyor. Gerçekten de bilim olanı tasvir etmeye yarayan bir araç, olması gerekene dair söyleyecek bir sözü yok. "Yüz kişiye sorduk, doksan dokuz kişi bayanlara yol vermenin iyi bir davranış olduğunu söyledi" türü bir anket sizi niye bağlasın? Diğer taraftan kültürel rölativizmi kınarken, kendi kültürlerinden bir evrensel standart çıkarmaya çalışan analitik felsefecilere nazaran, sosyal bilimcilerin ayakları yere daha sıkı basıyor. Neticede herkesin bildiği yolu tutmasından, ehven-i şer kabîlinden uzlaşmalardan ve güçlü olanın dayatmasından kaçış yok gibi görünüyor.

Anne ve çocuk yol açtıkları felsefi problemlerden habersiz şekilde, "aşılamaya" devam ederek yürüyüp gittiler. Ben de bir yazı konusu yakalamanın keyfiyle, cigaramı tellendirerek** başka bir yöne doğru uzaklaştım.

* İngilizce'de is "-dır, -dir" ve ought "-meli, -malı" demeye geliyor, yani olması gerekeni, olandan türetemezmişiz. Bunu Hume diye biri söylemiş galiba.

** Sigara sağlığa zararlıdır, öksürtür. Fazla felsefe de hazımsızlık ve başağrısı problemlerine yol açabilir.

Alacaklı Kurtlar Kanunu


kaylule kıraathanesi, 09.12.2005  
-homo homini lupus-
1. Her kurt kendi başına, kendisi için züpper bişeydir.
2. Her kurt bütün evrenden alabileceği kadar alacaklıdır.
3. Hiçbir kurt kendi paşa gönlünün hükümranlığından başka bir şeye borçlu 
değildir.
4. Bir kurdun başka bir kurdun hükümranlık sınırlarını aşması yasaktır.

27 Mart 2013 Çarşamba

Adına çözüm denen süreç hakkında bazı noktalar



1. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt unsurundan vatandaşları’nın gasbedilmiş hakları var ise bunları iade etmek pazarlık konusu olmaksızın devletin vazifesidir.

2. Maşayla pazarlık olmaz, illâ ki yapacaksanız, tutan el ile yaparsınız.

3. Devlet silahlı isyancıyı muhatap almaz, meşruiyet payesi vermez, halkın bir kısmının temsilcisi muamelesi yapmaz. Yaparsa acze düşmüş demektir.

4. Ne hükûmetin, ne muhalefetin zihninde devlet ve millet mefhumları ile alakalı net tanımlar mevcut; ayrılıkçı fikirlere karşı birliği savunacak bir zihnî donanımları yok. Bir kısmı ekseriyete eza veren statükonun devamını savunurken, diğer kısmı nereye varmaya çalıştığını ya kendi de bilmiyor veya halka söylemiyor. Faraza bir pazarlık yapılacaksa bile, pazarlık yapacak olanın evvela kendisinin ne istediğini bilmesi icap eder. Pazarlık yapılmaması durumunda da, insanlara neyi teklif ettiğinizi, ne üzerine biat istediğinizi ifade edebiliyor olmanız icap eder.

5. Barış kelimesini suistimal ederek, demagoji yaparak makul bir noktaya varma ihtimali yok. Sürece karşı çıkanlar, barışa karşı çıkmıyorlar, barışı kökten berhava edecek bir yola girilmesine karşı çıkıyorlar. Daha doğrusu karşı çıkmaya çalışıyorlar, ama beceremiyorlar. Barışın yolu, ortak bir irade tesis etmek ve kuvvet kullanma işini ortak iradeyi temsil eden kurumlara devretmektir. Ortak iradeye muhalif bir silahlı kuvveti “sigorta” olarak görmek, barış fikriyle telif edilemez. Barışın yolu ortak iradeyi çatlatacak taleplerle ortaya çıkmak da değildir. Barış kelimesini kullananların bazıları, ‘sulh’ten başka bir şeyi kastediyorlar. Eğer etnisite siyasi-hukuki sistemde ifade edilen bir veri olacaksa, bu hakkın herhangi bir şekilde bir etnik aidiyete sahip herkese tanınması gerekir, aksi adil olmaz. Ya ortak bir vatandaşlık modeli, yahut yetmiş iki buçuk ayrı vatandaş tipi tanımlayacaksınız, bunun ortası olmaz. Bu ülkede kadim olan bütün müslümanların tek bir “millet” sayılmasıdır. Bundan inhiraf edilecekse, şu ana kadar etnik imtiyaz talep etmeyen taife-i Oğuzân da sıraya girmeli midir?

6. “Barışa da hazırız, savaşa da hazırız” misali ifadelerle barış olmaz. Silahlı tehdit ortadan kalkmayacaksa bu neyin sürecidir? Buna mukabil “vurmanın, ölmenin sırası gelecek” tarzında ifadeler de lüzumsuzdur. “Sırası” gerçekten gelirse, çıkar vuruşursun; gelmezse konuşmazsın.

7. “Silahlı unsurlarımız” ibaresindeki “biz” kimdir? Siz-biz diye bir şey yok, sadece bir “biz” var, mesele bu “biz”i güzelce ifade edebilmektir.

8. Ortada sorun derken ne kastedildiğine dair bir fikir olmadan, neyin çözüme kavuşturulacağı belli olmadan, çözüm hakkında fikir yürütmeye çalışmak, havanda su dövmeye benziyor. Terör örgütünün şu ana kadarki sicilinde çözüm adı altında gündeme getirilen talepler, bizatihi sorun teşkil ediyordu. Bu taleplerden vaz mı geçtiler? Vazgeçmedilerse bahsi geçen çözüm bizatihi bir sorun değil midir?

9. “Akan kanın durması” herkesin dileğidir, ama bunun karşılığı “kan dursun da ne olursa olsun” değildir. “Bunca kan boşuna mı aktı” derken kastedilen ne bir intikam ne de kan bedeli istemektir; sadece “bin yıldır uğruna kan, ter ve gözyaşı dökülen bir gaye vardır, bu gayeden vaz mı geçilmektedir” sualidir. “Barış getiriyoruz” diye fitneyi büyütmekten sakınmak gerekir.

19 Mart 2013 Salı

niye türkü dinlerim?


"fikir kazanı"

niye türkü dinlerim?

her müzik parçası bir yere götürür insanı. gayda dinleyip "highland" safası yapmak da güzeldir, shamisen dinleyip kyouto'da kiraz çiçeği seyranına çıkmak da güzeldir ve lâkin bir bizim bağrı yanık bağlama eve getirir beni. ana kucağı, baba ocağı dediğim, huzur ve sükûn dediğim, duyduğumda gözümü kısıp "şükür olsun, evdeyim" dediğim iki ses vardır, biri ezan, biri türkü.

türkü damarlarımda dolaşır, türkü ciğerlerime dolar, türkü iliklerime siner. türkü bana rüzgarda savrulan başıboş bir yaprak olmadığımı, kökleri arzın derinlerine uzanan koca bir ağacın dalı olduğumu söyler. türkü beni tabiata bağlar, eşime dostuma, ecdadıma, gelecek nesillere bağlar. türkü kulaklıtaşdır, tarhana aşıdır, emmimdir, ninemdir, köşküdür, yerevdir, kara çuldur, alacıktır, yayla deresidir... türkü kümbettir, nal izleridir, ertuğrul beğdir, eski yurttan yeni yurda göç yüküdür... türkü yemendir, çanakkaledir, hilâldir, urumeli'nde kalmış bir göz, kerkük'te kesilmiş bir koldur...

türkü benim derdimdir, derdimi bilenin derdidir, derdiyle dertlendiğimin derdidir, dünden yarına benliğimdir, kimliğimdir, zamanda ve mekanda yerimdir. söğüt'te ben vardım, tuna boylarında ben dolaştım, karakuzu'yu geçince esen rüzgâr benim, zevli yârim, ardıç yârenim, yerim de belli benim, yurdum da belli, kaç asırdır şu kölgede bağdaş kurup oturan hep benim, ırabbım zeval vermesin...

Paşa suç işler mi?


Bir kısım silahlı kuvvetler mensuplarının ve diğer kişilerin darbeye teşebbüs suçuyla yargılanmalarını ve ağır cezalar talep edilmesini tenkit edenlerin tepkileriyle, terör örgütüyle yapılan görüşmeleri destekleyenlerin tepkileri arasında bir ilişki var. Paşaların suçlu olup olmaması, suçlu iseler niye bu suçu işledikleri, değilseler niye öyle düşünüldükleri veya gösterildikleri ayrı meseleler, fakat biraz da paşadan "terörist" olabileceğini tasavvur edemeyenlerin sayesinde, teröristten "paşa" olabiliyor... Zıt görünen iki zihniyet birbirini besliyor. Kategorik olarak paşaların suçlu olamayacağını sananlarla kategorik olarak paşa olmayı suçlu olmak için yeterli görenler bir paranın iki yüzü gibi, ayrılmaz bir ikili. Birinin varlığı diğerini güçlendiriyor. "Ordu göreve" kafası yüzünden "kanlı mı kansız mı" kafası var. Silahlı kuvvetlerin aklına estiği gibi, siyasi mülahazalarını beğenmediği cenahları safdışı bırakmak için idareye müdahale etmesini normal sayanların yüzünden kanun nizam fikrini oturtmak zorlaşıyor. Adamlar devlet nizamına müdahale etmek maksatlı örgüt teşkil etmekle itham olunuyorlar, memleketin akıllılarının savunması "vay efendim TSK terör örgütü mü yani" şeklinde. Ordu içinde örgüt kurmakla ordunun örgüt olması fikirlerini birbirinden ayıramadığımız için memleketteki dangalakların yarısı "ordu örgüt olamaz" diye yırtınıyor, yarısı "ordu örgüttür" diye. Bu iki kamptan birinin varlığı diğerine yönelenler için mazeret oluyor. Diğer taraftan şahıslar fiili işlemiş veya işlememiş olabilir, lakin isnad olunan fiil suçtur. Bu fiilin suç olmadığını savunuyorsanız, bunu kanun teklifi olarak getirebilirsiniz, "ordu şu şu vaziyetlerde darbe yapabilir, muhtıra verebilir" şeklinde. Rejimin adını da darbokrasi diye değiştirirsiniz...

Din karşıtlığı üzerinden bir devlet düşmanı tanımı yapılınca ve ordunun görev tanımını da buna göre oluşturunca, devlet ve ordu halkın büyük bir kesiminin karşısında konumlandırılmış oluyor. Devleti güya savunanlar bu kafada olunca, devleti milletin düşmanı sananlara devletle ilgili bir şeyi izah etmek mümkün olmuyor, devlet deyince ceberrut, zalim bir heyuladan başka bir şeyi akılları almıyor, "hükûmet milleti devletten kurtarıyor" tarzında fantastik fikirler zuhur ediyor. Bir tarafta paşalarla ordu arasında ayniyet kuran bir zihniyet, diğer tarafta hükûmeti devletten ayrı ve onun ötesinde algılayan bir zihniyet mevcut ve kimse hüküm vermek için hadiseleri tetkik etme ihtiyacı bile duymuyor, çünki hükümler kategorik olarak zaten verilmiş durumda. "Devleti hükûmetten kurtarmaya çalışan bir ordu" fikriyle, "milleti devletten kurtarmaya çalışan bir hükûmet" fikrinin saçma olmak bakımından pek farkı yok ve hangisini benimserseniz benimseyin, bir sürü hatayı peşinen kabullenmiş oluyorsunuz. Dahası devlet şuuru olmayınca, insanlar kolayca "devlet Müslümanların düşmanı" fikrinden "devlet Kürtlerin düşmanı" fikrine intikal edebiliyor. Devlet ve orduyla bir kısım silahlı kuvvetler mensupları arasında fark gözetilmediği gibi, Kürtlerle terör örgütü arasında da fark gözetilmiyor. Bu durumda orduyla örgütün mücadelesi, "karşıt görüşlü" çeteler arasındaki bir mücadele gibi algılanıyor ve devletle örgütü bir kefeye koyuyorlar. Güya barış olacak diye teröristlere paye verilmesini hoş karşılıyorlar. Fanatik hükûmet taraftarları, "ben ne yaptığımı biliyorum, bana güvenin" tarzında beyanattan öte bir izahata ihtiyaç duymuyor ve tenkitler bu kişilere ulaşmıyor.

"Ergenekon davası yüzünden İmralı görüşmeleri yapılabiliyor" deniyor, belki öyledir; belki bu ikisi aynı tornadan çıkmıştır, meselenin o tarafı dumanlı, olup biten net görünmüyor. Ama gayet açık görülen husus şu, karşı çıkan ve taraftar olan iki cenah etki-tepki dinamikleriyle birbirini destekliyor. Eğer bütün bunlar bir plansa, elbirliğiyle bunu tezgahlayanların işini kolaylaştırmış oluyoruz.

16 Mart 2013 Cumartesi

Hasbihal - Diyâr-ı Rûm'dan Türk Yurdu'na


A beyim!..

Âh…

A beyim, otur, söyleşeyim, âh edeyim…

Dert anlatmaya mahal yok, bilen bilir zaten derdimi, bilmeyene ne söylemeli… Otur, iki satır yâd edeyim…

Çağrı beyim ilk sefer at saldığında Diyâr-ı Rûm idi buraların adı. Cümle Oğuz taifesi, kalktık, geldik ta Maveraünnehir’den, Horasan Erleri’nin peşi sıra, gazâ eyledik. Tohum olduk, düştük toprağa, kanımızla suladık toprağı, başak olduk biçildik. Yurt dediğimiz zaman, boş bir laf değildir; toprağın her zerresinde kanımız var, kanımızın her zerresinde bu toprak… Ahlat’ta mezar taşlarına sor, Tuna’ya sor; anlatsın hikayemizi; kuşlara Alparslan’ın sancağını sor, balıklara Ertuğrul’un ocağını… Töremizde, ağalık, beylik vermekle olur ve dahi dermekle olur: verilen maldır, kandır, candır; derilene de millet denir. Potlaç derler bir adet vardır töremizde; bey silahlarını kuşanır, hanımını, çocuklarını alır çıkar çadırdan, el yağmalar çadırda ne varsa. Soframızda oturan kim varsa bizdendir. Bizi bize sorma, Caber kal’ası şahidimizdir, Mostar köprüsü şahidimizdir, Teodosyus suru ve Ebâ Eyyûb El-Ensarî şahidimizdir. Sürre alaylarını sor, “Ders idelum” ilahisini sor; Gazze’de, Kudüs’te, Yemen’de, Medine’de sor, Makedonya’da sor, Çanakkale’de sor: biz kendi adımızı unuttuk da, elalem Türkiye diye isim taktı bu memlekete.

Anlayan zaten biliyordu, anlamayanla işimiz ne?

27 Şubat 2013 Çarşamba

Bir Videonun Düşündürdükleri


Birkaç gün önce bir arkadaşım, bir sosyal paylaşım sitesinde bir video paylaştı. Video 90’lı yıllarda gösteri yapan ve polis gadrine uğrayan başörtülü kızları gösteriyordu. Videonun altına yazılan yorumlar hararetli bir tartışmaya dönüştü: karşıt görüşte olduğu anlaşılan bazı kişiler, tasvir edilen zulmün ortadan kalkmadığını, belirli kesimlere yönelik olarak hâlâ devam ettiğini, fakat başörtülüleri savunanların durumu görmezden gelerek çifte standart uyguladığını ifade ettiler. Karşılıklı atışmalar oldu ve her zamanki gibi konu bir yere bağlanamadan kapandı. Video ve altında cereyan eden tartışma, üzerinde düşünmeye değer bazı hususları hatırlatıyordu.

Hadisenin birinci kısmı, farklı fikir kamplarına mensup kişiler arasındaki iletişim meselesiyle alakalı. Zaman zaman diyalog yaşanıyormuş gibi görünüyor, fakat aslında çoğu zaman vuku bulan “karşılıklı monolog” tavrından ibaret. İnsanlar farklı algı evrenlerinde yaşıyorlar, bazen birileri ruh çağırma seanslarındaki gibi, başka bir alemden gelen bir hologram tarzında zuhur ediyor, zinhar söylediklerinizi işitmiyor, ezberini okuyor ve ortadan kayboluyor. Bu insanlara ulaşabilmek için onların dilini kullanmaya çalıştığınızda ise, mesele daha da karmaşık bir hal alıyor. Hadisenin diğer kısmı da “ödünç” dil kullanmaya alışanların, zamanla kendi dillerini unutmaya başlamasıyla alakalı.

Konunun içinden çıkabilmek için gereken ilk basamağın, ortada ortak bir zemin olmadığı konusunda mutabakat sağlamak olduğunu düşünüyorum. Her dünya görüşü farklı noktalardan hareket ediyor, farklı bir dil kullanıyor ve farklı dünya görüşlerinin hepsini birden temsil eden bir evrensel ortak zemin yok. Karşınızdakiler, kendi zeminlerini evrensel saydıkları için, sizin de buna uymak mecburiyetinde olduğunuzu düşünüyor ve sizi kendi sistemlerine göre yargılıyor. Halbuki hiçbir sistem, bir diğerinin gereklerini yerine getirmek ve tasvibini sağlamak zorunda değil. Bir paradigma ancak kendi içinde ve kendi diliyle anlaşılabilir, başka bir paradigmanın diline tercüme ederek anlayamazsınız, ancak yargılayabilirsiniz. Karşınızdakiler dilinizi bilmiyorlar ve sizi anlamaları gibi bir ihtimal yok, onların kendi değerlerine göre sizin hakkınızda verdikleri hükmün ise sizin açınızdan bir bağlayıcılığı yok. Sizi kendi mahkemelerinde fertler veya gruplar halinde yargılarken, evrensel kanunlara bağlı olması gereken, ama bunları ihlal eden kişiler olarak yargılıyorlar, kendi kanunları olan ayrı bir cenah olarak görmüyorlar, dolayısıyla sizi bir mânâda yok saymış oluyorlar. Aşılamaz gibi görünen sınır bu noktada duruyor, herhangi bir mutabakat için önce ortada taraflar olması icap eder, lakin yok farz edildiğiniz için kendinizi bir taraf olarak ifade etme imkanınız kalmıyor ve asgari müşterekler belirlemek üzere yapılabilecek bir müzakarenin de yolu tıkanmış oluyor. Gerçek bir ortaklığı sağlayabilmenin ilk adımı, hayali bir ortaklık anlayışına dayanan epistemik dayatmadan vazgeçmek. Başkalarına ulaşabilmek için, onların dilini kullanmak, meramını diğer bir dile tercüme ederek aktarmaya çalışmak, sözkonusu hayali ortaklık algısını pekiştirmekten ve karşınızdakilere sizi kendi değerleriyle yargılamak konusunda daha fazla cüret kazandırmak dışında bir işe yaramıyor. Üstelik bahsettiğimiz gibi, neticede kendi dilinizi de kaybetmeye başlıyorsunuz, “davayı” kaybetmekle kalmıyor, “davanızı” da kaybediyorsunuz.

Somut bir misal olarak, başörtüsü yasağına karşı çıkmakla alakalı bir hareket, “özgürlük” mefhumuna dayandırılabilir mi diye bir sual ortaya atabiliriz. Eşyada aslolan ibahedir düsturuna binaen, bilhassa yasaklanmamış her şeyin serbest olmasını savunabiliriz, peki bu tarz bir “serbestlik” anlayışı özgürlük mefhumuyla örtüşür mü? Özgürlük hümanist dünya görüşünün bir kavramı, dolayısıyla hareket noktası itibariyle benimsenebilecek bir kavram değil. Hümanizm insanın ötesinde, insanın hareketlerini düzenleyebilecek, doğru ve yanlışın ne olduğunu insana bildirebilecek bir varlığın bulunması fikrini gözardı eden bir sistem. Ölçülerini “yaratıcı” tarafından vahyedilen bir mesajdan alan bir dünya görüşü ile daha ilk adımda çelişiyor. Özgürlük kavramını, taşıdığı ideolojik yükü gözardı ederek kullanamazsınız. Size göre serbest olması gerekmeyen pek çok şey, başkaları için özgür bırakılması gereken şeyler olabilir. İddianızı bu kavrama dayandıracaksanız, dikkatli bir dil kullanmanız lazım, “biz özgürlüğe inanmasak da, sizin bizi içinde yaşamaya zorladığınız düzen, özgürlük prensibini kabul ediyor ve siz sözkonusu dayatmalarınızla, kendinizle çelişiyorsunuz; kendi inancınızın gereği olarak bu dayatmalardan vazgeçmeniz gerekir” diyebilirsiniz, fakat nereden gelip nereye gittiğini düşünmeden, özgürlük kavramını benimsemeye başlarsanız, başörtüsü ile yaşama imkanından bile öncelikli başka şeyleri kaybetme ihtimali ufukta belirmiş olur.

Yine bir misal olarak, birkaç sene önce vuku bulan bir hadiseyle alakalı olarak gösterilen taraftarlık ve karşıtlık tepkilerini ele alabiliriz. Muhtemelen herkes hatırlayacaktır, hayli yaşlı bir “amcanın” çok küçük yaşta bir kızı taaddüt-i zevcat suretiyle nikahlaması üzerine epey bir tartışma yaşanmıştı. Yaşlı zat, hasbelkader “muhafazakar” cenahı temsil iddiasında bulunan bir yazardı ve yazdığı mevkuteden bazı kişiler bu şahsı destekler vaziyet almışlardı. Buna mukabil, “muhafazakar” cenahtan bir çok kişi ve bilhassa hanımlar, “muhafazakarlığa” karşı çıkan pek çok kişiyle birlikte şahsı ciddi bir eleştiri yağmuruna tutmuştu. Peki sayıca tarafları birbirine denk olmasa da, aynı cenahı ikiye bölen bu ihtilafta kim haklıydı? Görebildiğim kadarıyla iki taraf da haklı değildi, şahsın savunulacak tarafı yoktu ve savunanlar elbette haksızdı, ama eleştirenler de hatalı bir noktada duruyorlardı. Eleştirilerin dayandığı esas argüman, kızın yaşıyla alakalıydı: kız 14 yaşındaydı, yani “çocuk” idi ve iddiaya göre pedofili tabir olunan sapıklık icra edilmiş bulunmaktaydı. Bir kere, aslında konumuzla çok da alakası olmamakla beraber, DSM IV-TR adlı psikiyatrik hastalıklar teşhis rehberinde, pedofili için belirtilen üst yaş sınırı 13, yani “teknik olarak” ortada pedofili olarak vasıflandırılabilecek bir durum yoktu. Diğer taraftan, yine konumuzla çok alakası olmasa da, gerçekten pedofili olup olmadığı hususunda bir kanaat edinebilmek için, şahısla psikiyatrik bir görüşme yaparak, kızı “çocuk” olarak algıladığı için mi tercih ettiğini, yoksa “genç bir kadın” gibi mi algıladığını anlamak gerekiyordu. Her halükarda, 7-8 yaşlarında bir çocuğu parktan kaçırıp tecavüz etmekle, 14 yaşında “baliğa” biriyle izdivaç etmek arasında bir fark olduğu aşikardı. Böyle bir fark sözkonusu edilince, şahsın eleştirilebilecek tarafı kalmamış mı oluyordu? Hayır. Çok ciddi noktalar vardı, fakat görebildiğim kadarıyla hiçbiri gündeme gelmedi. Şahsı eleştirenler “pedofili” kavramına dört elle sarıldılar ve bunu yaparken, aslında kendi zeminlerinin altını oyduklarının, başkalarının değirmenine su taşıdıklarının farkına varmadılar. Aslen İslam karşıtı olan ve hadiseyi de çamur atmak için vesile bilen birçok kişi, İslam fıkhında baliğ ve baliğa kişilerin evlenebilmesine dair hüküm bulunduğundan hareketle, “pedofili = 14, 14 = İslam; o halde pedofili = İslam” gibi bir kıyas yürüttüler. “Muhafazakarlar” arasında şahsı savunanlar, İslam fıkhını savunmak gibi bir saikle, şahsın hatasını da savunurken, İslam karşıtlarıyla aynı argümanla şahsı eleştirenler de, İslam karşıtlarının kalabalığını sayıca arttırmak durumuna düştüklerini fark etmediler. Halbuki herkesi doğru suçla yargılamak gerekiyordu, iki farklı suçun cezası aynı olsa bile, hüküm doğru verilmeliydi. Peki neydi, bilcümle “muhafazakar” kanadın gözden kaçırdığı hususlar? Birincisi taaddüt-i zevcat ile alakalı ruhsatı kullanacak kişinin, eşleri arasında adaleti gözetmesi gerekir. Halbuki bunun kanunen yasak olduğu bir yerde, eşlerden sadece biri kanuni statüye sahip olabilirken, diğeri veya diğerleri “kaçak” durumunda kalacaktır, bu durumda adaletten bahsetmek zordur. İkincisi nikahta kefaet şartı aranır, kefaetin muhtevası örfe göre belirlenir ve kamu vicdanında galeyan uyandıran bir izdivaçta kefaet olduğunu söylemek de zordur. Diğer bir husus, ebeveynini ikna ederek, bir kişiyi zorla nikahlamak ne derecede ahlakî bir tavırdır, sorgulanabilir. Baliğ ve baliğa kişilerin nikahlanmasıyla alakalı serbestlik, sözkonusu toplumda, erken yaşta evlenmenin mahzurları sözkonusuysa, daraltılabilir mi, bu hususta fıkıhçılara danışılması icap ederdi, lakin böyle bir tartışmaya da rastlamadım. Kızın yaşının çok küçük olması yanında, şahsın da çok yaşlı olması, meselenin ciddiyetini arttıran bir noktaydı, sadece kızın yaşına odaklanılmakla bu da gözden kaçırılmış oldu. Faraza, 14 yaşında bir kız, 16 yaşında biriyle nikahlanmış olsaydı, insanlar aynı mertebede rahatsız olmayacaklardı. Hatta 14 yaşında bir kızla 16 yaşında bir erkek arasında nikahsız beraberlik sözkonusu olsaydı, karşı çıkanlardan bir kısmı bunu özgürlük başlığı altında savunabilirdi, en azından aynı şiddette tepki göstermeyebilirlerdi. Uzun lafın kısası, aynı şahsı, aynı fiili eleştirenlerin tamamının aynı noktada durması şart değil, her hadiseye kendi gözünüzle, kendi açınızdan bakmanız gerekir, elalemin argümanlarıyla yola çıkarsanız, ya yolda kalırsınız veya yanlış yerlere gidersiniz.

Başka bir misal, ayrımcılık mefhumu; ayrımcılığa karşı mıyız? Olmamalıyız. Ayrımcılık, eşitlik prensibinin ihlali ve eşitlik bize ait bir prensip değil. Biz adalete taraftarız ve bunun ihlali olan zulme karşıyız. Ayrımcılığın somut misalleri, kendi dünya görüşümüze göre zulüm ile örtüşüyorsa, bunlara karşı çıkmalıyız, örtüşmeyen kısımlar ise en azından bir “ateşkes mutabakatı” kurulana kadar bizi alakadar etmez. Masada oturabilen bir taraf olduğumuzda ise, duruma göre, bunlar hususunda başkaları ile işbirliği yapabiliriz. Bir misal daha: “insan haklarına” inanıyor muyuz? Hayır. İnsan hakları konsepti, “insanlar var, elbette onların hakları da var” tarzında basit bir anlayış değil, aksine hümanizmin insan ve haklarla ilgili kabullerinin bir ifadesi. İnsan derken hümanizmin kastettiği şeyi anlamıyoruz, bize göre bir insan her şeyden önce bir kuldur ve hak dediğimizde de hümanizmin kastettiğinden bahsetmiyoruz, bize göre hak mefhumu “Hakk” ile alakası olan bir mefhumdur. Diğer taraftan muhtevası itibariyle, insan hakları konsepti, çok kültürlü bir toplumda, asgari müşterek olarak uygulamaya konabilir bir yapı arz ediyor ve masaya oturulduğu zaman ortak bir çerçeve olarak kullanılabilir.

Zulme uğrayan ve bize mensup olmayan kişiler karşısında tavrımız ne olmalı? Gerçekten “zulme” uğramışlarsa, başka bir şart aramadan, bu kişilerin yanında olmamız icap eder. Ortada tanımlanmış bir suç ve belirlenmiş bir ceza varsa ve kişiler belirlenmiş olan cezadan fazlasına maruz kalıyorlarsa, bu bir zulümdür. Faraza, idamı gerektiren bir suç işlemiş bir kişiye, bu idam cezasına ilave olarak bir fiske bile vurulsa, bu haddin aşılması mânâsına gelir ve zulüm olur. Görüldüğü gibi, haksız kişilere karşı bile zulüm işleniyor olabilir ve bu kişilerin haksız olmaları, zulme karşı çıkmaya engel değildir. Ancak bunun tersi de doğru, ortada bir zulüm olması, tek başına, zulme uğrayan kişilerin haklı mı haksız mı olduklarına dair bir bilgi vermez. Halbuki biz ekseriyetle “ya herru ya merru” kafasıyla gittiğimiz için, bu iki hususu ayırmaktan geri kalıyoruz: ya haksızlığa karşı çıkmak saikiyle zulmü göz ardı ediyoruz, veya haksız kişilere uygulanan zulmü algılayamıyoruz, yahut zulme karşı çıkarken, haksızlığa da prim vermek durumuna düşüyoruz. Bu tarz konularda başkalarıyla iletişim halinde iken, bir taraftan da net bir tavır sürdürebilmek için, farklı dünya görüşlerine ait farklı düşünce dilleri ile alakalı hususların şuurunda olmamız gerekir. Bu noktada kısaca temas etmek gereken bir husus da, doğru söylemek ile haklı olmak arasındaki farkın idrak edilmesi. Bir bakımdan doğru olan bir şeyin, her bakımdan doğru olması zaruri değildir. Yanlışların arasındaki doğruyu yanlış saymaktan da, doğruyu esas alıp çevresindeki yanlışları görmezden gelmekten de sakınmak gerekir. Mesela, polisin nisbetsiz kuvvet kullandığını söyleyenler doğru söylüyorlar, fakat bu arada “gadre uğrayan” tarafın attığı molotof kokteylinden hiç bahsetmiyorlar. Söylediklerinin doğru olması, haklı oldukları mânâsına gelmez. Polisin ortalığı biber gazına boğması, ne taş, sopa ve molotof kokteyli ile uygulanan şiddeti meşru kılar, ne de protestonun haklı bir gerekçeye dayanıp dayanmadığına dair bir bilgi verir. Böyle bir durumda, polis şiddetini, eylemcilerin şiddetini ve protesto edilen konuyu ayrı ayrı değerlendirebilmek gerekir. Aynı kişileri hem polis şiddetine karşı savunabilir, hem de başka hususlarda eleştirebilirsiniz. Lakin “taraf seçmek” gibi bir mantıkla hareket ediyorsanız, bunu yapamazsınız.

Türkiye’de bir şeylere taraf olmak veya olmamak gibi bir konudan bahsederken, net bir fikire kavuşabilmek için; devlet, rejim ve sistem mefhumlarını birbirinden ayrı mütalaa edebilmek şarttır. Devlet dediğimiz zaman bin senedir devam eden ve bu ülkede yaşayan insanların hayatta kalma mücadelesini temsil eden bir şeyden bahsediyoruz. Devlet somut rejimden ibaret değil, aksine mevcut tek devlet, müteaddit defalar rejim değiştirdi. Rejime karşı veya taraftar olmakla, devlete karşı veya taraftar olmak birbirinden farklı şeyler. Sistem ise rejimin uygulama tarzı, aynı rejim içinde yürütülebilecek farklı zihniyetlerden biri. Son yüz sene zarfında hakim olan zihniyet, çoğunluğa karşı bir azınlığın hakimiyetini sürdürmek esasına göre şekillendiği için, strateji olarak her tür kesime baskı uygulamayı ve bu kesimleri birbirine düşürerek, birbirlerine karşı baskı uygulatmayı benimsedi. Yeri geldikçe, hem Türkçülere, hem İslamcılara, hem Sosyalistlere tazyikte bulundu, her tür etnik kökenin mensuplarına, her inanç grubuna dönem dönem zulmetti. Farklı noktalardan geçen çizgilerle, birbirleriyle kısmen örtüşen, kısmen de çelişen farklı azınlık ve çoğunluk grupları meydana getirildi. Gruplar arasındaki ihtilaflar körüklendi, insanlar birbirlerinin sinir uçlarına dokunmayı bir vazife gibi benimsedi. Şiddet körüklendi ve uzayıp giden kan davaları, sınırları derinleştirdi, uçurumlara çevirdi. Böylece bir gün bir baskı grubunun zulmüne maruz kalan bir grubun mensuplarının, başka bir gün başka bir gruba karşı uygulanan zulme destek verebilmesi vakay-ı adiyeden oldu. Hiçbir grup tek başına mutlak çoğunluğu sağlayacak bir bütünlüğe erişemedi ve dengeler fazla değişmeden, tabloda kayda değer bir farklılık meydana gelmeden bugüne gelindi. Zulmü tamamen ortadan kaldırabilmenin yolu, uçurumları köprüleyerek zulmün merkezini azınlık haline getirmekten geçiyor, ama birbirimize güvenmediğimiz için bunu yapamıyoruz. Rejim konusundaki ihtilafların kısa ve orta vadede çözülebileceğine dair bir işaret görünmese de, devlete taraftar ve fakat sisteme karşı bir cephe kurulabilir. Bunu yapabilmek için de ilk şart uygun bir iletişim sisteminin oluşturulması.

Hulasa edecek olursak, “hep beraber” bir şeyler yapabilmek istiyorsak, önce karşılıklı konuşmanın yolunu bulmamız gerekiyor. Bunun için de, “hep beraber” olmanın, tek bir taraf olmak mânâsına gelmediğini anlamamız şart. Aksine, zaman zaman birleşseler de, zaman zaman çelişebilecek çeşitli taraflar mevcut. Başkasının derdi, sizin kendi fikrinize göre de dert ise, herhangi bir kayıt aramaksınız onları savunabilirsiniz. Değilse, oturup ne yapacağınızı konuşursunuz.

İletişim konusunun çok da felsefî bir yönü olmayan kısımları da mevcut. Mesela “niyet okumak” ekseriyetle iletişimi baltalayan bir tavır, mümkün mertebe sakınmak gerek. “Ben böyle düşünüyorum” diyenlere, “hayır sen aslında öyle düşünmüyorsun” dediğinizde, onu karşınızda bir müzakerenin tarafı olarak oturur halde görmeniz çok zor, bir bakıma varlığını, fikirlerini hiçe saymış oluyorsunuz. Keza asgari nezaket de konunun olmazsa olmaz bir tarafı. Birilerini “ucube” olarak görüyor olabilirsiniz, onlar da sizi ve başkalarını “ucube” olarak görüyor olabilir, ama oturup konuşacaksanız, her aklınızdan geçeni her yerde söylememeniz yerinde olur.

İnsanlar paylaşılan videoda acı ve çaresizlik görüyorlar, ancak göze pek batmayan bir husus da, çaresizliğe eşlik eden donanımsızlık. Soldan “aşırma” sloganlarla mücadele etmeye çalışmak, protestoda bulunmak o gün için anlaşılabilir bir şey olsa da, bu kadar sene sonra devam etmiyor olması gereken bir şey. O zamandan bugüne kadar, durumda ilerleme kaydedilebildi mi, yoksa geri mi gidildi; kendimizi ifade etmeye çalışırken, farkında olmadan, aslında benimsemiyor olmamız gereken fikirlerin etkisinde mi kaldık, oturup düşünmek gerekiyor. Yorum yapanlardan biri “tesettürler ne kadar değişmiş” dedi, sadece tesettür (?) modası (!?) mı değişen, yoksa “mücahitler” dünya gailesine dalıp, “7 hilalli lüks” tüketime dadanıp “müteahhit” olurken, hep beraber duruşumuz mu değişti, hayat tarzımızdaki değişme, değer yargılarımızı da mı değiştirdi? Neden “başörtüsü” ile sembolleşen mücadelenin “kazanımları” arasında her şey var da, başörtüsü yok? Eskiden dertliydik de, şimdi derdimizi mi kaybettik yoksa? Eskiden “ehlidünya” diye bir kelime vardı, eski nesilden bu kelimeyi hatırlayan kaldı mı, yeni nesilden bu kelimeyi bilen var mı? Kendi kelimelerimizi unutup, başkalarının dümen suyuna girdiğimiz için mi, insanlar kendi kelimeleri üzerinden bize bu kadar kolay hesap sormaya kalkabiliyorlar? Oturup ciddi bir şekilde, hatta belki de “kara kara” düşünmenin vakti geldi de geçiyor bile.