20 Nisan 2013 Cumartesi

Eski Bir Sulh Rüyası


Kızıl Çakmaklı Adam’ın korkunç kahkahası koridorlarda yankılandı. Açıklayan Adam gölgelerde gizlenmeye devam ediyordu. Açık pencerelerden içeri-dışarı savrulup duran beyaz tül perdeler, ay ışığında parlıyordu. Bahçede bir meşe ağacı, koca bir gölge, bir heyula gibi dikilmiş, dallarını her yana uzatmış, ayın yüzünü örtmek ister gibi göğe doğru uzanmıştı. Dalların arasında gizlenmiş küçük bir karga aya ve geceye neşideler okuyordu...

Yankı dinmek bilmiyordu. Gölgelerde huzursuz titreşimler dolaştı. Rüzgar kesilmişti, yaprak kımıldamıyordu. Yaşlı meşenin gövdesinde bir ürperti gezindi. Karga kanatlanıp gitti, gözden kayboldu. Ayın önünden siyah tüller gibi tuhaf şekilli bulutlar geçmeye başladı. Açıklayan Adam kımıldasa görülecek, kımıldamasa bulunacaktı. Kabzaya kilitlenmiş parmaklarının uyuştuğunu, namlunun kaşındığını hissetti. Tatlı bir uyuşukluk kapladı bedenini, göz kapakları ağırlaşmaya başladı...

İnceden bir tanbur sesi, gölgeli, gagalı ve pençeli rüya parçacıklarının arasına sızmaya başladı. Ses giderek belirginleşiyor, bitmek bilmez bir yol gibi kıvrılarak uzanıp gidiyordu. Gölgeler hafif dalgaların kımıldandığı bir sahile, gagalar ve pençeler kıvrım kıvrım girift nakışlara dönmeye başlamıştı. Açıklayan Adam topuklarını avuçlarında tutan uçurumun kucağına bıraktı kendini. Sükûnetin kollarında bir beyaz tüy gibi dönerek savrulmaya başladı. Geçmiş ve gelecek, kaygı işli ağır şallarından soyunmuş, bütün hafiflikleri ile semada dönerek raks etmekte idi. Söylenecek çok söz vardı ve aslında hepsi de aynı mesnevinin nakaratı idi. Kesret-i meramdan hamuş oldu diller, tanbur sustu, yalnız nây inler oldu...

Nâyin sadâsı bir uçan halı olup, Açıklayan Adam’ı alıp götürdü, her tarafından yeşillikler fışkıran harap bir kubbenin altında, metruk ve dağınık bir avlunun köşesinde, bir kenarında cılız bir ateşin oynadığı bir medrese hücresine, eski bir minderin üzerine bıraktı. Kızıl Çakmaklı Adam, uçları yukarı kıvrık yemenilerini eşikte çıkarıp hücreye girdi. Bir şey söylemeden ocağın diğer yanındaki posta bağdaş kurdu. Uzun lülesine tütün döküp kızıl çakmağıyla ateşledi. Duhan hücreyi ebrûlî bir renge boyadı...

Ebruli bir duman sarmalamaya başladı yavaş yavaş, iki adamı. Kızıl Çakmaklı Adam, cebinden çıkardığı bir kaç fotoğrafı, bir kırmızı kalemi, bir kaç mahkeme kararını ve hiç bir zaman bitmemiş ve asla bitmeyecek bir sürü şiirini usulca ateşin içine bıraktı, ateş canlandı, alevlerin içinde kaybolmak istedi, Kızıl Çakmaklı Adam.

Açıklayan Adam alevlere bakıyordu, dalgın... Uyurgezer gibi hareketlerle bir cebinden bir kamış kalem, diğerinden bir çakı çıkardı. Kalemi düzeltti, tekrar cebine koydu. Çakıyı kapattı. Avucunda sıktı. Usulca kalkıp hücreden çıktı, avlunun köşesindeki kuyuya uzattı elini, parmaklarını açtı. 

Çınar yapraklarının arasından sızan gün ışığı, avluyu ala nakışlarla bezemişti. Serçe cıvıltısı gibi bir çocuk gülüşü duyulup kayboldu bir an.

İstanbul'u Sevmek


Bir insan eskiye meraklı, yeniye hevesli ise İstanbul'u sever. Milliyetçi ise, dindarsa, Osmanlı hayranı ise sever. Bir insan müsteşrik, bediiyatçı, yahut tarihçiyse; ehl-i keyf ise, sevdalıysa, aklından zoru varsa İstanbul'u sever. Tüccar, talebe, ehl-i ulûmdan ise yahut echel-i cühelaysa, dostsa, düşmansa, vatan haini ise ya da vatan aşığı ise , vasatı tutturamıyorsa yahut vasat onu tutturamıyorsa, belanın ve safanın fevkaladesinden hoşlanıyorsa, sever. 

Asırlar önce mesafelerin ötesinde birşeyler kaybettiyse, yitiğini bulamadıysa, elinde avucundakini kaçırdıysa, kaçan bir balonun ya da bir kuşun ardından bakar gibi bakakaldıysa, unuttuysa, ne istediğini bilmiyorsa, şairse, aklı başında değilse, ne olduğundan habersiz bulunduğu bir tadın bakıyesi ağzında, hasretle yutkunup duruyorsa, neyi beklediğini bilmeden ufukları gözlüyorsa, sancılıysa, gurub vakti gönlüne kan oturuyor, gözleri ıslanıyor, yeşillikler arasında yağmur yağarken dua ediyor, asla ümitsizliğe düşmüyorsa, "yedi bin senedir bekliyorum, yedi bin sene daha beklerim, muhakkak..." diyorsa, bekliyor, muttasıl bekliyorsa İstanbul'u sevmemesi mümkün değildir.

Duvarları Yıkmak, Hadleri Aşmak


Şehri barut marifetiyle aldık, ama barutsuz alsaydık, olduğundan çok daha fazla yiğitçe olmaz mıydı? Mücerred ihtimaller üzerinde oyalanmak abes. Patlayan -envai ebat ve çeşitte- delikli demirler icad oldu çoktan ve şehir de -şükrola- bizde epey bir süredir.

Delikli demir ki mertlik bozulmuştu, o gelince; dünyanın çivisinin çıktığının ilanıydı belki de. 21 pare top atıla: “Ey ahir zaman ümmeti, bilesüz ki vakittir.” Vakittir hakkaa, sonu gelmiştir çünki duvarların. Çünki duvardı dünyayı taksim eden, duvardı set çeken ve ayıran. Barut duvarın sonu oldu ve başlangıcı oldu, sınır tanımamanın. Kadim sözler battaldır gayrı, kadim taksimat lağım marifetiyle berhava edilmiştir. Barajın kapakları açılmıştır ve barajın kendisinin de suların hışmı ile dağılıp gitmesi yakındır. Şimdi artık her şey başka taraflara akabilir, ışık vurabilir karanlığa ve kokuşmuş bir mili sürükleyerek sel basabilir el değmemiş toprakları. Bir kıvılcımdan cihân-sûz yangınlar peyda olabilir ve fırtınalar kopabilir artık bir kelebek kanadının titreyişinden. Ok yaydan çıkmış ve zenberek boşanmıştır artık: ne olacaksa olacaktır. Son harbe hazırlanmaktadır cihan ve guruba doğru hızlanarak akmaktadır asrın girdabı.

Duvarın berhava edilmesi kendisini izleyen hadiselerin bir remzidir adeta: hudut yoktur bundan böyle ele geçirilenin son haddine kadar götürülmesi vardır. Muvazene ve itidal yoktur artık. “Sona doğru” her şeyin “sonuna kadar” yapılması cari olmuştur. Bütün kaynaklar artık son harbe tahsis edilmiştir. Bir yanda her şey yığılmakta diğer yanda her şey tüketilmektedir. En başta da zamandır hızla tüketilen. Baş dönmesi ve yorgunluk arasında serseme dönen zaman sonuna yaklaşmaktadır. Duvarlar ve perdeler, sur, peçe ve hayatı taksim eden incecik zarlar yıkılmakta, yırtılmakta ve çekilmektedir git gide. Yer çekimi haddi ve ses hızının haddi aşılmış, belki yarın ışık hızının haddi de ihlal edilecektir. Muvaffakiyetlerimiz bitmez tükenmezdir ve artık durmak yoktur bize. Olacak olan olmuş ve olmaktadır: derûnumuzdaki yecüc ve mecüc suretleri duvarı aşmıştır ve vakittir artık.

5. kol yazarının günlüğü


tezyif ve tahkir: maksat tahrik, karşısındakinin damarına damarına basmalı ki galeyana gelsin, hedef: kargaşa çıkarmak, milleti birbirine düşürmek

1. basamak haklı bir tenkidle ve söz oyunu ile birini yanına çek
2. basamak 'taraftarını' taraftar olmayanlar hakkında doldur
3. basamak taraftar olmayanlar hakkında tahkir ve tezyifde bulunarak 
a) taraftarlara 'örnek' ol 
b) taraftar olmayanları çileden çıkar
4. basamak milletin birbirini kırmasını seyret ve pis pis sırıt
5. sıkışırsan 'anavatan'a kaç

15 Nisan 2013 Pazartesi

Fennî Ahlâk


kaylule kıraathanesi, 06.07.2007
Yolda gidiyordum, bir annenin çocuğuyla konuşmasına kulak misafiri oldum. Anne çocuğuna "bayanlara ve yaşlılara yol vermenin centilmence ve herkesin hoşuna gidecek bir davranış olduğunu" anlatıyordu. Anne kültürel rölativist olmalıydı, yani ahlâk açısından iyi olanın kaynağını içinde yaşanan toplumun tasvibinde arıyor olsa gerekti. Büyüklerin çocuklarını kendi değer yargılarıyla şartlandırmalarının yanlışlığından dem vuran görüşleri hatırladım. Anne alenen ve resmen küçücük çocuğa kültürel rölativizm aşılıyordu. Demek ki İslamcı filan olsaydı, çocuğa neler neler aşılayacaktı...

Çocukları değer yargılarından arındırılmış deney tüplerinde büyütmek mümkün mü acaba? Karışık mevzu... Çocuğu böyle bir deneyde denek olarak kullanabilmemiz için -yaygın görüşe göre- önce rıza almamız gerekiyor. Çocuk rıza verecek kadar mümeyyiz olmayacağına göre rızanın ana babadan alınması gerek. İyi de zaten amacımız bu ikisini devre dışı bırakmak değil miydi, ne anladık bu işten? Tarzan'ın durumunu pek bilemiyorum, ama Movgli bile Balu ve Bağera tarafından "yetiştirilmişti." Belki de çözümü Hayy bin Yakzan'da aramalıyız...

Evrensel standart teşkil edecek, tam olarak tarafsız ve objektif bir ahlâk eğitimi soruna çözüm olabilir mi? Akılcı ve de bilimci bir tutum, bu alandaki keyfîliğe çare sunabilir mi? Madem çocukları vakum içinde büyütemiyoruz, doğru ve ortak kabul gören bir kültür vasatında üretelim. Ne var ki bilimsel bir ahlâk, bildiğim kadarıyla yok. Varsa bile, bu, bilimin sınırlarını bir dünya görüşü ve hayat tarzı teşkil edecek şekilde genişletmek anlamına geleceğinden, yine aynı noktaya varıyoruz. Bilimin kendisinin de bir takım önkabullerden, inançlardan hareket eden bir sistem olması bir yana, "salt bilimsel" verileri bir doktrine dönüştürecek farazî bir müdahale, mevcut doktrinlere bir yenisini eklemekten başka bir mânâ ifade etmeyecek. Üstelik ahlâk felsefesi üzerinde çalışan pek çok kişi "is" ile "ought" farkını* hatırlatarak, ahlâk hakkında ahkam kesmek isteyen sosyal bilimcilere ateş püskürüyorlar. Konu burada kördüğüm oluyor. Gerçekten de bilim olanı tasvir etmeye yarayan bir araç, olması gerekene dair söyleyecek bir sözü yok. "Yüz kişiye sorduk, doksan dokuz kişi bayanlara yol vermenin iyi bir davranış olduğunu söyledi" türü bir anket sizi niye bağlasın? Diğer taraftan kültürel rölativizmi kınarken, kendi kültürlerinden bir evrensel standart çıkarmaya çalışan analitik felsefecilere nazaran, sosyal bilimcilerin ayakları yere daha sıkı basıyor. Neticede herkesin bildiği yolu tutmasından, ehven-i şer kabîlinden uzlaşmalardan ve güçlü olanın dayatmasından kaçış yok gibi görünüyor.

Anne ve çocuk yol açtıkları felsefi problemlerden habersiz şekilde, "aşılamaya" devam ederek yürüyüp gittiler. Ben de bir yazı konusu yakalamanın keyfiyle, cigaramı tellendirerek** başka bir yöne doğru uzaklaştım.

* İngilizce'de is "-dır, -dir" ve ought "-meli, -malı" demeye geliyor, yani olması gerekeni, olandan türetemezmişiz. Bunu Hume diye biri söylemiş galiba.

** Sigara sağlığa zararlıdır, öksürtür. Fazla felsefe de hazımsızlık ve başağrısı problemlerine yol açabilir.

Alacaklı Kurtlar Kanunu


kaylule kıraathanesi, 09.12.2005  
-homo homini lupus-
1. Her kurt kendi başına, kendisi için züpper bişeydir.
2. Her kurt bütün evrenden alabileceği kadar alacaklıdır.
3. Hiçbir kurt kendi paşa gönlünün hükümranlığından başka bir şeye borçlu 
değildir.
4. Bir kurdun başka bir kurdun hükümranlık sınırlarını aşması yasaktır.

27 Mart 2013 Çarşamba

Adına çözüm denen süreç hakkında bazı noktalar



1. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt unsurundan vatandaşları’nın gasbedilmiş hakları var ise bunları iade etmek pazarlık konusu olmaksızın devletin vazifesidir.

2. Maşayla pazarlık olmaz, illâ ki yapacaksanız, tutan el ile yaparsınız.

3. Devlet silahlı isyancıyı muhatap almaz, meşruiyet payesi vermez, halkın bir kısmının temsilcisi muamelesi yapmaz. Yaparsa acze düşmüş demektir.

4. Ne hükûmetin, ne muhalefetin zihninde devlet ve millet mefhumları ile alakalı net tanımlar mevcut; ayrılıkçı fikirlere karşı birliği savunacak bir zihnî donanımları yok. Bir kısmı ekseriyete eza veren statükonun devamını savunurken, diğer kısmı nereye varmaya çalıştığını ya kendi de bilmiyor veya halka söylemiyor. Faraza bir pazarlık yapılacaksa bile, pazarlık yapacak olanın evvela kendisinin ne istediğini bilmesi icap eder. Pazarlık yapılmaması durumunda da, insanlara neyi teklif ettiğinizi, ne üzerine biat istediğinizi ifade edebiliyor olmanız icap eder.

5. Barış kelimesini suistimal ederek, demagoji yaparak makul bir noktaya varma ihtimali yok. Sürece karşı çıkanlar, barışa karşı çıkmıyorlar, barışı kökten berhava edecek bir yola girilmesine karşı çıkıyorlar. Daha doğrusu karşı çıkmaya çalışıyorlar, ama beceremiyorlar. Barışın yolu, ortak bir irade tesis etmek ve kuvvet kullanma işini ortak iradeyi temsil eden kurumlara devretmektir. Ortak iradeye muhalif bir silahlı kuvveti “sigorta” olarak görmek, barış fikriyle telif edilemez. Barışın yolu ortak iradeyi çatlatacak taleplerle ortaya çıkmak da değildir. Barış kelimesini kullananların bazıları, ‘sulh’ten başka bir şeyi kastediyorlar. Eğer etnisite siyasi-hukuki sistemde ifade edilen bir veri olacaksa, bu hakkın herhangi bir şekilde bir etnik aidiyete sahip herkese tanınması gerekir, aksi adil olmaz. Ya ortak bir vatandaşlık modeli, yahut yetmiş iki buçuk ayrı vatandaş tipi tanımlayacaksınız, bunun ortası olmaz. Bu ülkede kadim olan bütün müslümanların tek bir “millet” sayılmasıdır. Bundan inhiraf edilecekse, şu ana kadar etnik imtiyaz talep etmeyen taife-i Oğuzân da sıraya girmeli midir?

6. “Barışa da hazırız, savaşa da hazırız” misali ifadelerle barış olmaz. Silahlı tehdit ortadan kalkmayacaksa bu neyin sürecidir? Buna mukabil “vurmanın, ölmenin sırası gelecek” tarzında ifadeler de lüzumsuzdur. “Sırası” gerçekten gelirse, çıkar vuruşursun; gelmezse konuşmazsın.

7. “Silahlı unsurlarımız” ibaresindeki “biz” kimdir? Siz-biz diye bir şey yok, sadece bir “biz” var, mesele bu “biz”i güzelce ifade edebilmektir.

8. Ortada sorun derken ne kastedildiğine dair bir fikir olmadan, neyin çözüme kavuşturulacağı belli olmadan, çözüm hakkında fikir yürütmeye çalışmak, havanda su dövmeye benziyor. Terör örgütünün şu ana kadarki sicilinde çözüm adı altında gündeme getirilen talepler, bizatihi sorun teşkil ediyordu. Bu taleplerden vaz mı geçtiler? Vazgeçmedilerse bahsi geçen çözüm bizatihi bir sorun değil midir?

9. “Akan kanın durması” herkesin dileğidir, ama bunun karşılığı “kan dursun da ne olursa olsun” değildir. “Bunca kan boşuna mı aktı” derken kastedilen ne bir intikam ne de kan bedeli istemektir; sadece “bin yıldır uğruna kan, ter ve gözyaşı dökülen bir gaye vardır, bu gayeden vaz mı geçilmektedir” sualidir. “Barış getiriyoruz” diye fitneyi büyütmekten sakınmak gerekir.