9 Haziran 2013 Pazar

Mütevazı bir park eylemi

Yeni rejime aktif olarak katılmak isteyen bir grup mahalleli az önce “Şakir ağa'nın bahçesi” şeklinde anılan bir parkı işgal ederek siyasi faaliyetlerine başladı. Adettir diyerek karakoldan gaz desteği isteyen eylemciler "yürü git" tepkisiyle karşılandı. Talepleri konusunda pek de hazırlıklı olmayan oluşumun ilk olarak G… sitesinin yönetici sorununu ele alması bekleniyor. Z... Bakkaliyesi sürece destek verdiğini açıklarken, kapıcı Zeynel'den haber alınamadığı bildirildi. Konu hakkında açıklamada bulunan teyzeler, "boyun devrilsin Zeynel, yine hangi işe gittin, kim alıcak bu çöpleri" dedi. Civarda fazla park bulunmadığına dikkat çeken eylemciler, parkı olmayan komşu mahallelerden de isteyen olursa eyleme katılabileceğini ifade etti. Olaylar olurken muhtarın tapu davası için memleketine gitmiş olması tepki çekti. İsmini vermek istemeyen bir amca “kırk yılın başı bir eylem yapıyoruz, muhtar ortada yok, bu ne rezalet” dedi. Köyünden telefon eden muhtar ise “ula zati 1000 liralık tarla için 5000 lira masraf etmişim, başlatmayın eyleminizden” şeklinde konuştu. Parkı işgal eden mahallelide bir piknik havası gözlenirken, parkta bulunan ve kütüphane olarak kullanılan tarihi eserin insanlara komik komik baktığı söyleniyor.

bkz: Gezi Chronicles 

3 Haziran 2013 Pazartesi

Sıra dışı bir kitle hareketi


Aklı başında insanların bile 31 Mayıs hadiselerini doğru şekilde isimlendiremediğini görmek üzücü. Sebepleri, seyri ve şu ana kadarki neticeleri bakımından tamamen alakasız bir tarzda cereyan etmekle birlikte, 31 Mayıs hadiseleri kategorik olarak Sivas, Maraş, 6-7 Eylül gibi hadiselerle aynı türde. Öfkenin hedefinde başbakan ve polisin olması, ikisinin de kitleden daha saldırgan olması ve hareketin akacak pek başka bir mecra bulamaması gibi şartlar olayların önceki kitle hareketleri gibi vahim noktalara varmasına engel oldu, ama bu tarz gelişmelerin kontrol edilip edilemeyecekleri belli olmaz, işin bir iki dersane baskını ile sınırlı kalmasına hamdetmek gerek.

Meydana inmenin doğru yolu bu değil, ortada net bir hedef, bir plan ve çizginin aşılmasına engel olacak, kalabalığı yönlendirecek ciddi bir organizasyon olması lazım. Bunun olmadığı yerde, hadiselerin sebebi, haklılığı, haksızlığı önemini kaybeder. Usûl esasa mukaddemdir, arkasındaki fikri destekliyor olmanız, insanların rastgele sokağa inmesini de destekleyebileceğiniz mânâsına gelmez. Hedefe giden her yol mübah değildir. İşin başındaki eylemci grubun tezleri, başbakanın ve polisin olayların patlak vermesine sebep olan tavrı; sokaktaki hareketi meşru kabul etmek için yeterli değil. Bugün buna cevaz verirsek, yarın kendini haklı gören başka kişilerin de sokağa inip kitle hareketi başlatmasını da mazur görecek miyiz? Sokaktaki hadise, birilerinin zuhur edip halkı sokağa davet etmesiyle, 30 senedir hevesleri kursaklarında bekleyen eski tüfeklerin aşka gelmesiyle mahiyet değiştirdi, şu anda olan, işin başında olanla aynı şey değil artık. “Bu bizim eylemimiz, başkasına kaptırmayız” demek mesnedsiz bir iyimserlik, bu artık eylem falan değil ve çoktan elinizden çıktı. Bir tarafın savunulacak yanının olmaması, diğer tarafın eleştirilmeden savunulabilmesi mânâsına gelmemeli.

Sivas olaylarını da dakika dakika twitterdan izleme imkânımız olsaydı, masum bir halkın nasıl vahşi bir kitleye dönüştüğünü görebilirdik. Yıllardır bu tarz olayları dillerine dolayanlar, işin arkasındaki dinamikleri anlamaya yanaşmıyorlardı ve elbette bugün de hiçbir şey anlamayacaklar. Normal zamanlarda kendi halinde yaşayıp giden insanların nasıl olup da zıvanadan çıkabildiklerini açıklamak için hiçbir şey yapmadılar, zira kendileri için zaten “saldırganlar” kategorik olarak kötü insanlardı ve tıynetlerinin gereğini yapmışlardı. Bunun böyle olmadığını gayet iyi bilenler, kimseye dertlerini anlatamadılar, zira okun yaydan nasıl çıktığını tespit etmek mümkün değildi. Bugün olayların nasıl geliştiğini görüyor olmamız, başka hadiselerdeki gibi vahim neticelerin zuhurunu beklemememiz, kitle hareketini tasvib edebilmek için yeterli değil. İyi niyet tek başına yeterli değil…

“Başbakana haddini bildirdik, oh olsun, aman da ne iyi oldu” havasından çıkmak gerekiyor. Her fırsatta polisle çatışan terör örgütlerini bile destekleyen, halkı tahrik etmeyi ifade özgürlüğü sayan, “masum eylemciler” insan öldürdükleri zaman görmezden gelen çevreler durumu doğru bir yere oturtamayacaklar elbette. Onlar kendi algı evrenlerinde, “ıssız adanın Japon askeri” hayallerinin gerçeğe döndüğü coşkusuyla çağlamaya devam etsinler, sağlıklı düşünen ve sağduyulu olabilen biri için olup bitenin tek faydası, neler olabileceğinin görülmüş olmasıdır. Her şeyden de önce polis ve polise emir verenlerin çıkarması gereken ders şudur: bu kadar bariz hatalar yapılırsa, vukuuna mani olmaları gereken hadiselerin müsebbibi olabiliyorlar. Ders çıkarmak da yetmez, o dersin gereğini yapmak gerek.

Hakkını Veremediğimiz Bir Kelime: Ama



Ne zaman görsem sinirlendiğim bir söz var: “ama’dan önceki her şey yalandır”. Hayır efendim, bilakis “ama” düşüncenin incelmeye, düşünmenin tefekküre dönmeye başladığı bir noktadır. “Ama” diyerek önce söylediğinizle sonra söyleyeceğiniz arasındaki zıtlığı vurgular ve böylece siyah ve beyazdan ibaret olmayan, pek çok tonun görülebildiği, girift meseleler sahasına adım atmış olursunuz. Zıt görünen düşünceler arasında mantıklı bağ kurmanın anahtarıdır “ama”.

Ters görünen düşüncelerin birinden diğerine geçmemizi sağlayan bir köprüye neden ihtiyacımız var? Çünki bu olmadan bir davanın bütün taraflarını dinleyip, haklarını veremeyiz. Her şeyi tek taraflı düşünmekten vazgeçmezsek, doğru söylemekle haklı olmak arasındaki farkı sık sık ıskalarız. Doğru şeyi savunmak yetmez, haklı olmak için; doğru sebep ve doğru usûl de buna eklenmeli. Bunun olmadığı yerde, “ama, fakat, lakin” gibi kelimelere çok iş düşmeye başlar. Karmaşık meseleleri kavrayabilmek için basit düşünmekten fazlasına ihtiyacımız var. Düşüncelerimiz de hadiseler kadar mürekkep değilse, ne olup biteni anlayabiliriz, ne muhatabımızın dilini çözebiliriz, ne kendi hareketlerimizin altında yatan saikleri inceleyerek bir murakabe ve nefis muhasebesi faaliyeti yürütebiliriz. Nalıncı keseri olmakla, yiğidi öldürsek bile hakkını vermenin arasındaki fark, “ama” gibi kelimelerden geçer.

Olayların patlak vermesine polisin, şiddet içeren bir faaliyeti olmayan eylemcilere aşırı şiddet uygulaması sebep oldu. Doğru, ama halkı sorumsuz bir şekilde sokağa çağıranlar da bunun üstüne tüy diktiler ve mesele kimin başlattığı, kimin ne kadar haklı olduğu meselesi olmaktan çıkana kadar da uğraştılar.

Park AVM’den hayırlıdır, ama her park ve her AVM bu kadar hadise olmuyor. Park AVM’den hayırlıdır, ama birçoğumuz parklardan çok AVM’lere gidiyoruz. Çevre ve şehir konusunda çok sıkıntılarımız var, ama konuları siyasi kamplaşmaların altında kalmaya mahkum ederek bunları aşamayız.

Başbakanın üslubu insanları geriyor. Ama halkın bir kısmını temsil etmek iddiasındaki kesimlerin tepkileri de halkın diğer bir kısmını geriyor. Hükumetin hatalı politikaları var, ama “aydınlar”, siyasetçiler ve onları izleyen bir kalabalık, bu politikalardan çok, başbakanın şahsını ve arkasındaki seçmeni hedef alıyor. Yanlış işler oluyor, ama insanlar olup bitene tenkit nazarıyla bakmaktan çok öfke ve nefretle yaklaşıyor. Muvafıklar saldırgan ve ayrıştırıcı bir dil kullanıyor, ama muhalifler de saldırgan ve ayrıştırıcı bir dil kullanıyor. Yasama ve yürütme erki toplumun çok-kültürlü yapısını sıklıkla göz ardı ediyor, ama buna karşı çıkan aydınlar kültür farklılığı ile alakalı meselelerin köküne inmekten ısrarla kaçınıyor. İktidar zaman zaman hayat tarzı dayatması iddialarına haklılık payı teşkil edecek beyanat ve icraatta bulunuyor, ama buna karşı çıkanlar da çok uzun zamandan beri ideolojik dayatmada bulunduklarını görmeye yanaşmıyor.

Mayıs ayının son günü, Taksim’de patlak veren hadiseleri kimse beklemiyordu, ama bu hadiselerin arkasındaki zemin çok uzun süredir gözümüzün önündeydi. Alıştığımız düşünce şeklini gözden geçirmezsek, daha çok şaşırmak ihtimali de önümüzde duruyor.

bkz: Gezi Chronicles 

31 Mayıs 2013 Cuma

başladığı gibi biten bir mayıs ayı

bu ay taksim'de başladı, taksim'de bitiyor. yine polis, eylem, çatışma... yine argümanlar havada uçuşuyor, kim hangi tarafta belli değil. bu sefer haklılık ibresi polisten değil, eylemcilerden yana duruyor gibiydi, fakat iki günde işin rengi değişti.

bir kısım vatandaş, uğradığı zulümden, ideolojik duruşu için haklılık payesi çıkarmaya çalışıyor. hayır, zulme uğramış olmanız, davanızın batıl olmadığını göstermez. bir kısım vatandaş da eylemcilerin niyetini sözkonusu ederek, uygulanan şiddeti mazur görüyor. hayır, davalarının batıl olması zulmü savunmayı gerektirmez.

işin ilginç tarafı, polisin devlet görevlisi gibi değil de, kavganın tarafı gibi davranması. bunun arkasındaki saikler nelerdir, polisi bu kadar sert davranmaya iten haletiruhiye nedir, tetkik edilmesi gerekiyor. bazıları "cyborg" sansa bile, polis de insan; polisi hiç duymuyoruz, derdi ne acep?

bu tartışmanın en mühim tarafı, kanaatimce, taraftarlık ve karşıtlık dinamiklerimizi gözden geçirme ihtiyacımızı hatırlatmış olması. neye hangi sebeple karşı çıkıyoruz, bir şeye karşı çıkan herkes aynı tarafta mıdır, pek düşünülmüyor. sizden çok farklı gerekçelerle, sizin de karşı çıktığınız şeylere karşı çıkanlar, büyük bir iyimserlikle desteklemeye kalksanız da, sizi yarı yolda bırakabiliyorlar. daha doğrusu, kendinizi bir yandan karşı olduğunuz şeyleri eleştirmeye çalışırken, bir taraftan da savunduğunuz şeylerin karşısında buluveriyorsunuz.

devlet eleştirilmez değil, devlet düşman da değil. devlete karşı çıkmakla, bir kurumun bir kararını eleştirmek aynı şey değil, bunların ikisini aynı gören iki cenah var ve ikisinden de uzak durmak gerekiyor. yazı tura mantığıyla düşünenlerden başkası için, taraf sayısı ikiden ibaret değil, birine karşıysak diğerinin yanında olmamız gibi bir mecburiyet yok. her fiilin saikleri ve neticeleri ayrı ayrı değerlendirilmeli. bir şeye doğru gerekçeyle karşı çıktığınız zaman haklı olursunuz, doğru şeye karşı olmanız, her şeyin yolunda olmasının garantisi değildir. otu savununca kökü de savunmuş oluyor musunuz, dikkat etmeniz gerekir.

solun hiçbir eylemi, önceden üzerinde mutabık kalınmış bir protokol olmadan desteklenemez. önce insanî (?) evrensel (?) ortak değerler için hareket ediyor ayağına yatıyorlar, üç vakte kalmadan bakıyorsunuz ki olay bambaşka ideolojik mecralara kaymış. hükumetin orantısız güç kullanması yanlış ve desteklenemez, parkı, ağacı bahane edip devlet düşmanlığı yapmak da yanlış ve desteklenemez. iki adım atmadan, "yeşilin", "ağacın", "parkın" arasından "kolektif", "işgal", "mülkiyet" sızmaya başlıyor, boş bulunup peşinize takılsam, iki gün sonra "faşist devlete direnen halk (!) kuvvetleri" hikayesinin ortasında kalmış olacağım, ne işim var yanınızda? sizinle helaya bile gidilmez. insanların sempati duyup, destekleme eğilimi gösterdikleri bir konuda bile iki günde herkesi aleyhinize çevirmeyi başardınız, komintern kalıntıları sizi...

bkz: Gezi Chronicles 

26 Mayıs 2013 Pazar

Din Nedir?



Neyin din olduğu, neyin olmadığı; dinin neye karışabileceği, neye karışamayacağı hakkında mütalaalardan anlıyoruz ki, bazı insanlar dinin mahiyeti hakkında doğru bir kavrayışa sahip değil. Bu hem kendi benimsedikleri sistemin bir din olup olmadığına dair doğru bir kanaate sahip olamamalarına, hem de başkalarının dini hakkında yersiz yaklaşımlarda bulunmalarına sebep oluyor.

Hümanist-materyalist dünya görüşüne sahip kişiler, inançlarının mantıken zaruri ve evrensel olduğunu söylerken, fert ve cemiyet hayatının tanziminde kullanılabilecek tek sistemin bu olduğunu ve herkesin bunu kabul etmek mecburiyetinde olduğunu ifade ediyorlar. Bunun mânâsı başka hiçbir inancın, toplum ölçeğinde tatbikine müsaade edilmeyeceğidir. Bir taraftan bunu derken, diğer taraftan dini ve vicdanı serbest bıraktıklarını söylemeleri gülünçtür. Bir kültürün temel dinamiği dindir ve din bütün hayatı düzenler. Bir cemiyetteki bütün kurumları, kuralları ve ilişkileri atmosfer şeklinde kuşatır. Çalışma, üretme, tüketme, eğlenme, dinlenme, bilgi faaliyetleri ve sanat gibi her alanda rengini gösterir. Ferdî hayat, ferdin diğer fertlerle ve cemiyetle ilişkisi, cemiyetlerin birbiriyle ilişkileri ve hepsinin tabiatla ilişkisi ve şehir hayatı dinin alanıdır. Ontolojik, epistemolojik, etik ve estetik açılardan düzenleyici ve belirleyicidir. Bu alanlara dinin erişimini kısıtlamak, onu yasaklamaktan başka bir şey değildir. Diğer taraftan bütün bu konulardaki belirleyicilik iddiasıyla, hümanist-materyalist sistem de diğer dinlerden farksızdır. Neticede söylenen, “bu toplumun atmosferini biz belirleyeceğiz, beğenmeyen gaz maskesiyle dolaşsın” demekten farksızdır.

Pek çok kişi ortada evrensel bir insanlık ideali olduğu zehabına kapılmış durumda. “İnsanlık ideali” bütün insanlar için ortak, cihanşümul bir ideal değildir, her kültürün farklı bir insan anlayışı bulunmaktadır. Sözgelimi yaratılanı “yaratandan ötürü” seven bir anlayış, hümanizmle örtüşmez. Batı düşüncesinin evrenselliği kanaatinin mesnedi, Batı’nın üstünlüğüne inanmış olmaktan ibarettir. Batı’nın başka kültürlere göre de üstünlüğü kabul görebilecek tek tarafı, bilim ve teknik vasıtasıyla tabiata hâkim olma ve giderek güçlenme sürecidir. Batı zaviyesinden bakınca başka üstünlükler de bulunmaktadır, ama bu bakış açısı sadece Batı’yı ve zihnen Batı’ya teslim olanları bağlar. Bir ferdin veya cemiyetin başarısının ölçüsü, hedeflerine ulaşıp olaşamadığı olabilir. Tabiidir ki bu tarz bir ölçü, ancak aynı hedefi paylaşanlar için geçerlidir. Bir noktaya ulaşmış olmanız, o noktaya varmaya çalışmayanlar için bir mânâ ifade etmez. Kendi ölçülerinize göre, “tamam bu denendi ve işe yarıyor” diyebilirsiniz, ama bundan bir evrensellik iddiası çıkarabilmek için, başka kültürlerin farklı varlık telakkileri, farklı arzuları, hedefleri, beklentileri olabileceğini fark etmeyecek kadar kendini beğenmiş olmak gerekir. Üstelik Batı medeniyetinin sözde başarıları kadar, hedeflemediği ve arzu etmediği halde ulaştığı sonuçlar da bulunmaktadır. Bir Batılı bunları “yan etkiler” olarak görebilir, bunlar yüzünden hedeflerinden vazgeçmeyebilir, ama Batı’nın hedeflerini paylaşmayanlar için hepsini topyekün reddetmeye engel bir şey yoktur. Yahut Batılı olmayan bir kültür, kendi hedefleri açısından durumu değerlendirip, kendi bünyesine uygun bulduğu unsurları alabilir, değiştirebilir, kendi ana fikri doğrultusunda yeniden üretebilir. Neticede bir tarafın kendi açısından üstünlük saydığı hususların, diğer taraf için de üstünlük sayılması mecburiyeti yoktur.

Mesela “Batı düşüncesi daha fazla özgürlük ve eşitlik sağlıyor, bu yüzden başarılıdır ve bu sistem tatbik edilirse herkes mutlu olabilir” denebilir mi? Bunu söylemenin mümkün olup olmadığını anlamak için, özgürlük ve eşitlik mefhumları nereden geliyor, ona bakmak lazım. Eğer maddenin ötesinde bir gerçek ve insanın ötesinde bir otorite kabul etmiyorsanız, insanoğlunun varlık piramidinin tepesinde yalnız olduğunu düşünüyorsanız, insanı mümkün olduğu kadar piramidin tepesinde tutmak hedefiyle bu mefhumları benimseyebilirsiniz. Peki ya bazıları, insandan ve tabiattan yüce, başka bir şeye inanıyorsa? Bu durumda “piramidin tepesi” kabulüne dayanan mantık yürütme faaliyeti çökmüş olmaz mı? Herkesin birbirini engellemeden istediğini yapabilmesi, bir hedef olarak yeterli midir veya herkes için geçerli midir? Acaba daha fazla özgürlük sağlayan bu sistem, “Allah rızasına” da daha fazla vesile olabiliyor mu? Mutluluğun ölçüsü ve arzulanan hedef, “Allah rızası” ise, sistemi yine de başarılı saymak imkânımız kalır mı? Ezcümle “Allahü Teâlâ hazretleri, Vâcibü’l-Vücûddur, El-Hakktır, El-Adldir, El-Alîm, El-Hakîm, Er-Reşîd, El-Kâdirdir; Hz. Muhammed aleyhisselatü vesselam efendimiz, onun kulu ve elçisidir, doğrunun-yanlışın, iyinin-kötünün, güzelin-çirkinin ölçüsü onun bildirdikleridir” demek ne kadar dinse, “Tanrı yoktur, varsa da bizi ilgilendirmez, biz her işimizi kendi bildiğimiz gibi yaparız” demek de o kadar dindir.

“Leküm dinüküm ve liye din”.

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Olimpik hamak ve SPQR / tw




merak edenler iyi dinlesin, bir kere söylüyorum: olimpiyat başarısızlığımızın sebebi olimpiyat başarısının umrumuzda olmaması, olimpiyat başarısı kimsenin derdi değil, dört senede bir yapılan bir geyik sadece. yakında konu kapanır ve 4 sene daha lafı edilmez. başarısız olduğumuz da tartışılır, başarısız olabilmek için başarmaya çalışmış olmak gerek, amaçlamadığınız şeyde başarısız olamazsınız. olimpiyatlarda başarılı olmak zorunda da değiliz zaten, millî insanî dinî bir gereklilik değil olsa da olur olmasa da olur. konu kapanmıştır
*
zübde-i alem olan insanla evrenin efendisi insan arasında çok fark var. "okinawa'da kuşak pantolon düşmesin diye bağlanır" spor, özellikle olimpiyatlar insanın "tanrılaşma" macerasının bir tezahürü. spor derken beden ve zihin terbiyesi faaliyetinden bahsetmiyoruz. nefis terbiyesi olarak da icra edilebilecek faaliyetlerin, tam aksi istikamette ele alındığı bir mantık sözkonusu. humanra kültü sadece aklı değil, bedeni de totemleştiriyor. bedenin gücü, hızı, çevikliği, ayrıca üreme fonksiyonundan soyutlanmış cinsellik. bedeni güçlendirmek sağlığa faydalıdır, kendini disipline etmek ruha. bilim ve teknik insanın faydasına bir şeyler üretir, lakin... lakin nasıl bilim tabiatı tanımayı aşıp bir inanç nesnesi haline getiriliyorsa, teknik tabiata hükmetme saplantısına alet ediliyorsa, beden faaliyetleri de maddenin ötesinde hakikat, insanın ötesinde "Hakk" tanımayan inancın pratiği haline de getirilebiliyor. rekor evrim akidesinin bir yansıması; rekabet ise "piyasa" ile de ilgili... kuşak pantolonla ilgili bir fonksiyon da görebilir, madalya gibi bir paye olarak nefsin putlaştırılması ile de ilgili olabilir. insan bedenleri bu kültün ikonalarıdır... arkasındaki fikri idrak etmeden yabancı bir kültürün parçalarını benimsemek tehlikeli olabilir. 140 karakterde batı medeniyeti 101 dersi (!) burada bitiyor, ben aslında ders çalışıyordum güya :)
*

Dövlet bizim neyimiz olur? / tw



bizim ahalinin güçlüden yana olduğu iftiradır; zayıftan yanadır, ama devlet hariç: halk düzenden yanadır ve isyan edeni sevmez. önce halk vardı ve sonra sol çıkıp değer verdiği her şeye saldırdı. buna rağmen halk soldan nefret etmez, tiksinir, küçümser... nefret ise solun en büyük dinamiğidir, bize huzur veren her şeyden nefret ederler, saldırırlar; tepki verince de saldırdı derler

konunun daha derin boyutları da var, özellikle asya gibi paylaşılmış benliğin yaygın olduğu kültürlerde uyum ön plana çıkıyor. "kendini gerçekleştirmek" bu kültürlerde bütün üzerinden oluyor bir anlamda ortak benliğe karşı çıkan varoluşa da engel oluyor. kategorik olarak isyan hak aramak ve itaat de ezilmek anlamında değil, bu kültüre göre değişir. zayıfı korumak kültürel değerdir, hak aramak da otorite üzerinden yapılır. bütün toplumsal ilişkiler karşılıklı feragat dinamikleri üzerinden kurgulanır, bireysel davranıp puzzle'ı bozan bu yüzden hoş karşılanmaz. töre sıra ve saygı esasına dayanır. hak arayacak kişi aksakal'a başvurur mesela, hakkını söke söke almaya kalkmaz, aksakalın hükmü uygulanır. isyan ancak bütün yapının düzeltilemez şekilde çöktüğü durumda başvurulacak son çaredir, itaat olmadan ilişkiler sürdürülemez. bizim kültürümüz iktidarperverliği değil bütün parçaların mekanizma şeklinde birlikte işleyebilmesini yüceltir. otorite basit bir vektör değildir, ağ şeklinde bütün topluma yayılır. itaat feragattir, feragat erdemdir. bu yüzden büyük kardeşimize adıyla değil abi abla diye hitap ederiz, bu yüzden su küçüğün söz büyüğündür. bir metre saplı uzun kaşıklarla birbirini doyuran dervişler kıssasını bilirsiniz, model buna benzer. bu yapıyı gözardı ederek batılı teorileri evrensel değerler gibi uygulamaya kalkarsanız sıkıntı çıkar. kaldı ki doğu ve batı arasındaki bariz farkların haricinde, orta doğu, orta asya ve uzak doğu kültürleri de birbirinden farklı. burda "muktedir" kavramına bakışta hata var, "muktedir" benden ayrı, bana yabancı, harici bir güç kaynağı değil, aksine "muktedir" özü itibariyle benim doğal bir parçam. "muktedir" tek bir odak değil, herkes bir parça muktedir, ağ üzerinde. "üst" gücü "töreye göre" kullanmazsa "astı" mağdur edebilir, ama bu "kategorik" değil, "arızi" bir durum. isyancı ise her şeyin üzerinden sağlandığı ağı tanımadığı için kategorik olarak insanları mağdur eden biri, bu yüzden sevilmiyor

doğu kültürlerini batılı kodlarla okumaya kalkınca ezilene karşı ezenden yana şahsiyetsiz bir tipoloji varmış gibi görünüyor, ama öyle değil. doğu'da ilişkiler ortak benlik üzerinden yürür, ağ üzerinde herkes birilerinin astı birilerinin üstüdür, uyum ve düzen esastır. doğu'da itaat feragat; feragat erdemdir, bu yüzden düzeni bozan, isyan eden sevilmez; hak arayışı "aksakal" üzerinden yürür...

devlet mekanizmasının yeniden kurgulanması önemli ve gerekli, özellikle çok kültürlü bir toplumda. değişim gerekiyor, ama bunun da yolu öncelikle kültürel zemini anlamak ve hareket noktası almak. yoksa üstüne gidince daha çok kilitleniyor. birey modelini bir dayatma halinde sunmak da sıkıntı olabilir, bir tür toplumsal mutabakat aramak gerek. değişim için gerekli kodlar da var aslında, bir tarafta "ululemre itaat" ama diğer tarafta "masiyette itaat yoktur" uygun noktadan girerseniz çok şey yapabilirsiniz, kültür değişmez bir şey değil, yeter ki karşınızdakini hiçe saymayın.
*