-13 sene evvel not almışım, atmışım bir kenara. nasip bugüneymiş-
"Kutsal yol" her nereden geçecek olursa olsun, önündeki engeller kaldırılır, dümdüz edilir. Geçmişin, kendi kendimizi boğmamızı engelleyen her türlü kısıtlaması, yola kurban edilir.
Dikkat! Yol geçecek!
23.5.00 İzmir
22 Ekim 2013 Salı
22 Ağustos 2013 Perşembe
"ömer" mevzusu
sizi kılıcımızla düzeltir miyiz yâ "ömer/ler"?
1) biz düzgün müyüz?
2) onu geç, eğri ve düzü ayırmak için düzgün bir kıstasımız var mı?
3) bir cetvelimiz olsa bile, boy ölçüleri hakkında konuşacak cesaretimiz var mı?
4) cesareti geç, basiretimiz var mı?
5) ulûfe durumları var mı? maddî-manevî, ekonomik, psikolojik?
6) ulûfe helal mi?
7) helalse bile yeri gelince reddedecek kadar istiğnamız var mı?
8) aklımızı, şuurumuzu, vicdanımızı rehin verdiğimiz birileri var mı? "ömer" doğru mu diye, sünnete mi bakıyoruz, yoksa herhangi bir şey doğru mu diye anlamak için "ömer'e" mi bakıyoruz?
9) "ömer" hata ederse ikaz etme ihtimalimiz var mı, yoksa "ömer" vur deyince öldürmek için hazır mı bekliyoruz?
10) bütün bunlara "ömer" ne diyor?
-burada belirli bir kişiye laf çakılmamaktadır, kendi önderinizle durumunuzu gözden geçirin, sonuç olumluysa ne âlâ...-
3 Ağustos 2013 Cumartesi
Ba'ğ'zı İleri Kitabet Teknikleri
Bir yazı okuyorsunuz. Sinirleniyorsunuz. Başlıyorsunuz
bağırıp çağırmaya, itiraz etmeye... Yapmayın. Manzaradan önce pencereyi
tartışmak gerek, mantık oyunlarını fark etmeyince hiç girilmemesi gereken
tartışmalar saçma sapan yerlere doğru uzayabiliyor. Dahası da vardır,
geliştirilebilir; ama işte bu raksın figürlerinden bazıları…
*
"Falan konuda hemen herkes [yani bizimkilerin hepsi]
hemfikir" kalıbıyla gir konuya. Meali: bu tartışılmaz bir argümandır ve
kapı gibi delil olmakla kalmayıp tartışmanın çerçevesini belirleyecektir, konu
hakkında ancak zokayı yutanlar söz söyleyebilir.
Araya "somut veri" at, ne olduğu anlaşılmayan
veya sorgulanamayacak sayılar tercih sebebi, konuyla alakası olmayan verileri
de kullanabilirsin. Mesela girişteki 'herkes'i bir kişi üzerinden ifade et,
somut verileri kişinin tartışılmazlığını tescillemek için kullan, olayı 'ad
hominem'e bağla.
Doğru verileri yanlış yorumlarla bağla. Haber kutsal yorum
hür nasıl olsa, atış serbest. Mesela tabloyu doğru tasvir et, ama sebeplerini
çarpıt.
Konuyla ilgili doğruların hepsini söyleme. Mesela
muarızların kabahatlerini sayıp dök, mümkünse abart; ama muvafıklardan
bahsetme. Onların “anasını orada görenin” kim olduğunu belli etme.
Farklı iddialara yer verme veya eksilterek, çarpıtarak
hedef tahtasında yer ver. Özellikle tartışmanın kurgusuna müdahale edilmesine
fırsat verme.
Araya bir iki tehdit at, bir iki parmak bal çal. Hem
havuç, hem sopa olursa daha etkili olur. Sopa diye yazdıklarının bazıları için
sepet havası olabileceğini, havuç diye ortaya attıklarının da bazıları için
"kırk katır, kırk satır" olabileceğini sezdirme.
Sonuca giderken şah-kale açmazı kur, iddianı reddetseler
de kabul etseler de senin işine yarasın.
*
Beyanın bir kısmında da gözbağcılık var gibi görünüyor...
12 Temmuz 2013 Cuma
bireysiz ülkenin aydınları / tw+
sağ-sol bizde yaygın tavır: muhakeme ve karar verme sorumluluğunu üstlenmek yerine her şeyi iyi/kötü bir figüre yüklemek, ona göre seçmek
(mesela evrendeki kötülüğü başbakanla açıklarız yahut başbakan öl dese ölmeye hazırızdır, neyin yanlış olduğuna veya neyin doğru olduğuna karar vermek için başbakanın bir şey söylemesini bekleriz, ya melektir ya şeytan... kimi zaman bilmediğimiz şeyleri bilenlere sormaya, okumaya lüzum görmeyiz, her şey zaten malum oluyordur bize; kimi zaman da bilebileceğimiz şeyleri abilere, hocalara, köşe yazarlarına, birilerine havale ederiz)
bir dava için ölmeyi göze alırız da, bu dava hakkında düşünmek zulüm gelir bize... bu durum doğru veya yanlış değil, sadece durum...
kendini birey olarak değil, paylaşılmış benliğin parçası olarak gören, karar verme hakkı algısı olmayan olsa da bu hakkı kullanmak istemeyen, karar yetkisini de kararın sorumluluğunu da birilerine yıkmayı tercih eden bir halkı "özerk birey" gibi davranmaya zorlamanın manası yok
(bu sadece siyasi konularla alakalı değil, mesela tıbbi etik kararı hastaya bırakın diye istediği kadar ısrar etsin, bizim hastaların bir kısmı zinhar en küçük bir konuda karar vermek istemez, kararı hekime bırakır; tabii sorumluluğu da. baştan memnun olmuş görünmesine aldanmamak lazımdır, olumlu sonuç elde edilirse, el üstünde tutulacağınız gibi, olumsuz sonuç ortaya çıktığında sizi suçlamaya hazırdır. 'adam verilen karardan razıydı, ne oldu şimdi de beni dövmeye kalkıyor, oraya buraya şikayet ediyor demeyin, iki dakikada satarlar sizi. bir başka örnek de kendisi bir karar veren, ama kararı bir bilgiye dayanarak vermeyi reddedenler. kendi kendine teşhis koymuş, tedavi planlamıştır; "şunu yap, bunu yap" diye emrederek gire poliklinik kapısından, hiçbir izahı da dinlemek istemez. başka örnek bilgi vermeye çalıştığınızda korkan, bilgilendirilmek tehlikeli bir şeymiş gibi, üstesinden gelemezmiş gibi kaçınan, başkasını çağıranlar. bunların nasıl bir haletle hareket ettiğini tetkik etmek gerekiyor galiba. yine yaygın bir örnek karar vericiliğin "büyüklere" bırakılmış olması. ya hasta karar vermeye yanaşmadığı için kocası veya kayınpederi çağrılır, yahut koca veya kayınpeder bağımsız verilen kararı veto edebileceği için karar verme sürecine dahil edilmelidir. daha da olmazsa bilgiyi alma ve hastayı yönlendirme işi eltiye, görümceye, yengeye kalır...)
ama burada kendine aydın diyenlere büyük mesuliyet düşüyor, halk düşünmek istemiyorsa siz daha da ciddi düşünmek durumundasınız. bu ülkede aydının saçmalama lüksü yoktur, muhakemesi sağlıklı olmak zorunda, aklıselim yolundan ayrılmamalı, hakkın peşinde olmalı. bu ülkede hiçbir şey ferdî değildir, tefekkür dahil...
(birbirine eklemlenen çetelerden oluşan bir toplumsal hiyerarşimiz var, kurumlar da mevcut değil; kurallar, prensipler de. bir reis ve çevresinde bir ekip, duruma göre hareket etmek esas; işbölümü de ekseriyetle duruma göre, ama düşünme ve karar verme kısmı hep az sayıda kişiye ihale edilir. bütün çete bir vücut gibidir, baş olma mevkiinde olan kimse, hepsinin yerine sorumluluk taşır. taşırsa tabii...)
gelgelelim viski içip fular bağlayabildiği için aydın sayılanlar mevcut bizde. daha doğrusu aydın diye belirli bir kampa mensup kişilere deniyor, islamcıların müslüman kelimesini tırnak içinde kullanmaları gibi, solcular da aydın kelimesini tahsisli kullanıyor. beleş aydınlığın da hiçbir mesuliyeti yok...
(hasta kendi yerine karar verdirdiğinde, sonucu beğenmezse yakanıza yapışıyor da, iradelerini, muhakemelerini bu kerameti kendinden menkul aydınlara rehin verenler, hiç bunlardan hesap sormayı düşünmüyor. fikirle ilişkimiz naif, fikir bizde hayal gibi, masal gibi bir şey, dolayısıyla gerçek hayatta karşılaştığımız sıkıntılarla muhakeme kusurlarımız arasındaki bir irtibat kurma lüzumu hissetmiyoruz. ayrıca kötü sonuçları ihale edecek kategorik şeytanlarımız her zaman mevcuttur. keçi sakallı birinin gazına gelip öfkeyle kalkarsınız, zararla oturduğunuzda bunun faturası "badem" bıyıklı birine yazılır. çember sakallı elemanın icraatı kendi ayağına dolaşsa bile bu aslında bir takım matruşların komplosudur. )
28 Haziran 2013 Cuma
politik şiddet / tw+
sistematik ve sembolik şiddet konusu geçti arada, fiziksel şiddete haklılık sağladığı düşünülüyor anladığım kadarıyla (memati zizek lazım)
fiziksel şiddet politika da olabiliyormuş, bize ulaşan bilgiye göre. bunun üzerinde biraz düşünmek lazım
bu tür konularda fikir alışverişi yapabilmek için entelektüellerimizin epistemik dayatma huyunu bir tarafa bırakması lazım
evrensel olarak kodlanan değerler ve bilgi birikiminin dışında kalan insanları anlamaya çalışmadan "hümanist" çizgiye zorlamak vahim hata
kimliklerini alparslan, fatih ve yavuz gibi figürler üzerinden kuran ve tamamen farklı bir değerler sistemine bağlı, farklı bir "irfana" >
farklı bir irfana mensup bir çoğunluk var ve batı medeniyeti karşısındaki durum, bu insanlar için birkaç asırdır, sembolik şiddet >
sembolik şiddet dediğiniz durumla benzerlik gösteriyor. iki farklı denge var ortada, batılı değerleri benimseyen aydınlar >
aydınlar kendilerini halk karşısında bir azınlık olarak tedirgin hissediyorlar, ama halk da batı karşısında benzer şeyler hissediyor
aydınların halk karşısındaki durumu halka rağmen kurulmuş bir azınlık diktası algısı uyandırıyor,
"demokratik" talepleri sembolik şiddet olarak algılayanlar ne yapmalı? kendi politikalarını oluşturup fiziksel şiddete mi başvırmalı?
iki dünya görüşü arasındaki ihtilafta kim hakem olacak? "bu ülke"yi inatla batı üzerinden anlamlandırmaya çalışırsanız şiddet sarmalı büyür
insanlar maalesef kolay gazlanabilecek bir durumda, hangi taşı oynattığınızda nerenin devrilebileceğini kestirmek zor
hükumetin ve destekçilerinin "aydın" taifenin ve çeşitli toplum kesimlerinin sembolik şiddet olarak algılayacağı üsluptan vazgeçmesi lazım
aydın zümrenin de hangi çığı davet eden bir çığlık attıklarını iyi düşünmeleri lazım, algı evreninizin perdesini bir aralayın
aynı değerlendirmeler "demokratik açılım" süreçleri planlanırken de hesaba katılmalı
her şey "batı'nın yeni dini (materyalizm+hümanizm)" doğrultusunda kurgulanırsa, herkes mutlu olur, müslümanlar mutlu olur, türkler mutlu olur, sünniler mutlu olur dayatmasını bir tarafa bırakmak gerek. herkes kendi talebini dile getirsin, ama başkasının nasıl mutlu olacağına karışmasın. türkiye'de laik-demokratik bir sistem ancak zaruretten dolayı uygulanabilir, herkes için en iyisi, herkesin ideallerine en uygun sistem olduğu için değil. insanlar huzur için dünya görüşlerinin uygulanmasından kısmen feragat edebilirler, ama bu aktif bir mutabakata dayanmak mecburiyetinde. azınlıkların yok sayılmasını engelliyoruz havası içinde çoğunluğu yok saymaya kalkarsanız, kolayca öfke patlamasına yol açabilecek bir küskünlük elde edersiniz.
zizek kahveye uğrasın, asmalı çardağın altında bir çay ikram edelim, öğle yemeğinde keşkek ikram edelim, sohbet edelim, halleşelim. siz de o arada kendi ülkesini batı merkezli düşünen batılıların görüşleri üzerinden anlamaya çalışmanın faziletleri hakkında bir komposizyon yazadurun...
17 Haziran 2013 Pazartesi
hal-i pür-melalimiz
bir konuda birden fazla faktör varsa, hepsini birden düşünmeye aklımız yetmiyor, bir tanesini seçip gerisini boşveriyoruz. yazı tura kafasıyla ortada iki taraf varsa birini seçmek mecburiyetindeymişiz gibi düşünüyoruz, o zaman da bir tarafın doğrularını, diğer tarafın yanlışlarını göremiyoruz. nefret pinpon topu gibi iki taraf arasında gidip geliyor. her meseleyi bir takım prensipler ışığında değerlendirmek gerekirken, biz nerede duracağımızı kime daha çok sinir olduğumuza göre belirliyoruz. meselenin zemininde iki medeniyet, iki inanç arasındaki çekişme var, ama kifayetsizliğimiz yüzünden işi karmakarışık hale getiriyoruz. herkesin a planı, ötekileri yok ederek kendi iktidarını kurmak. halbuki dengeler buna izin vermiyor. öldürmek için vuruyoruz, sadece yaralayabiliyoruz, can yakıyoruz. ensarsız medine olmaz, ama biz ensar olmaya talip değiliz ve yine de medine kurmaya kalkıyoruz. b planı olarak bir ateşkes mutabakatı düşünülebilirdi, ama taraflardan biri bunu anlamaktan aciz, kendi değerlerini evrensel saydığı için dayatmadan çekinmiyor, uzlaşmaya yanaşmıyor. diğer taraf da kendi değerlerinin edebiyatını seviyor, ama yaşamaya yanaşmıyor. karşı çıktığı dünyanın hayat tarzını, nasreddin hoca'nın karpuz meselesinde olduğu gibi, "değdi, değmedi" diyerek kenarından köşesinden benimseyip güya dönüştürerek iktibas etmeye devam ediyor. halbuki kendisi dönüştüğünün farkında değil. hâkim bir duruşunuz yoksa, yabancı kültür unsurlarını dönüştüremezsiniz, ancak taklit edersiniz. hangi cenahtan olursa olsun, insanımızda genel bir iman ve ahlak zaafı var. kurumlarımızı kurallarla değil çete mantığıyla yürütüyoruz. hepimizde bir "kabile asabiyeti", en büyük düsturumuz "benden olsun, çamurdan olsun"... şu halde c planı: kendini bu ülkenin sahibi görenler, titreyip kendine dönecek, tebliğe temsilden başlayacak. ateşkes mutabakatını tek taraflı, kendi iradesiyle yürürlüğe koyacak ve yüksek vasfıyla karşı tarafı buna uymak mecburiyetinde bırakacak. işimiz zor yani...
Etiketler:
islamcılık,
kültür,
medeniyet,
milliyetçilik,
sol
9 Haziran 2013 Pazar
Mütevazı bir park eylemi
Yeni
rejime aktif olarak katılmak isteyen bir grup mahalleli az önce “Şakir ağa'nın
bahçesi” şeklinde anılan bir parkı işgal ederek siyasi faaliyetlerine başladı.
Adettir diyerek karakoldan gaz desteği isteyen eylemciler "yürü git"
tepkisiyle karşılandı. Talepleri konusunda pek de hazırlıklı olmayan oluşumun
ilk olarak G… sitesinin yönetici sorununu ele alması bekleniyor. Z...
Bakkaliyesi sürece destek verdiğini açıklarken, kapıcı Zeynel'den haber
alınamadığı bildirildi. Konu hakkında açıklamada bulunan teyzeler, "boyun
devrilsin Zeynel, yine hangi işe gittin, kim alıcak bu çöpleri" dedi. Civarda
fazla park bulunmadığına dikkat çeken eylemciler, parkı olmayan komşu
mahallelerden de isteyen olursa eyleme katılabileceğini ifade etti. Olaylar
olurken muhtarın tapu davası için memleketine gitmiş olması tepki çekti. İsmini
vermek istemeyen bir amca “kırk yılın başı bir eylem yapıyoruz, muhtar ortada
yok, bu ne rezalet” dedi. Köyünden telefon eden muhtar ise “ula zati 1000
liralık tarla için 5000 lira masraf etmişim, başlatmayın eyleminizden” şeklinde
konuştu. Parkı işgal eden mahallelide bir piknik havası gözlenirken, parkta
bulunan ve kütüphane olarak kullanılan tarihi eserin insanlara komik komik
baktığı söyleniyor.
bkz: Gezi Chronicles
bkz: Gezi Chronicles
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)