15 Ocak 2014 Çarşamba

Peygambere hakaret davasında 'komik' durum!

(Haber 7'de çıkan mülakatım, arşivlemek için ekliyorum. linki en altta)


Peygambere hakaret davasında 'komik' durum!

"...

FİKİR SERBESTLİĞİ HAKARETE DÖNÜŞTÜ
Bize Ekşi Sözlük maceranızı anlatır mısınız?

Artık Ekşi Sözlük'ü okumaya dahi tahammül edemeyen biri olarak, üzerinde düşünmek, hatta hatırlamak bile, benim için çok can sıkıcı olsa da, galiba birkaç kelam etmem gerekiyor. Kasım 2002 tarihinden itibaren Sözlük'te yazmaya başladım. Başta hususi bir maksadım yoktu; serbestçe fikir ve bilgi alışverişi yapılabilen bir yer olduğunu düşünerek, hem katkıda bulunmak hem faydalanmak istemiştim. Ancak kısa sürede söz konusu serbestliğin makul bir haddi aştığını fark ettim. Bazen yazışmalar fikir alışverişi boyutunu aşıyor; hakarete, aşağılamaya, nefret kusmaya dönüşüyordu. Böyle bir ortamda hatalı bilgilerin düzeltilmesine çalışmak, insanları anlayışa, insafa, saygıya davet etmek gerekir diye düşünerek, bu yönde yazmaya başladım. Çok sayıda tartışmaya girdim, uzun-kısa binlerce ‘entry' yazdım. Bu tartışmalar vesilesiyle, farklı düşünen birçok insanın arasında, ortak bir inancı paylaştığımız, benzer düşüncelere sahip olduğumuz arkadaşlarla da tanıştık. Kimi zaman derdimizi anlatabildik, kimi zaman anlatamadık. Birlikte Ekşi Sözlük'ün "fikir serbestliği" konusundaki anlayışını tenkit ederek, eleştiri ve hakaret arasındaki farkı ortaya koymaya çalıştık.

Bu çabanızdan bir sonuç alabildiniz mi?

Geçen zaman içinde Ekşi Sözlük daha çok tanındı, çok sayıda yeni katılımlar oldu. Yazar sayısı giderek arttıkça, meseleler de katlanarak büyüdü. Başta üç dört kişiyle tartışıp meramımızı anlatmakta zorluk çekerken, aynı anda yüzlerce kişiye karşı hitap etmek durumunda kaldığımız zamanlar olmaya başladı. Sözlük giderek daha çekilmez hale geldikçe, arkadaşlarım birer ikişer Sözlükle ilişiklerini kesip, yazmak için alternatif mecra arayışları başladı. Bu arada, bundan yaklaşık 7-8 yıl önce, Sözlük yazarlarından bir arkadaşımla yaptığımız durum değerlendirmesinde, arkadaşım İslam'a yönelik saldırı ve hakaretlerin haddini iyiden iyiye aşması karşısında, hukuk yoluna başvurulması fikrini gündeme getirdi. O gün bu fikri çok yerinde bulmadım. Sanal ortamların gerçeklik hissini zayıflatan bir yapısı vardı ve birçok şey insanlara şaka veya oyun gibi geliyordu, gündelik hayatlarında belki de yapmayacakları, yapamayacakları işleri kolayca yapabiliyorlardı. Bütün söylenenler bir "sanal" parantezi içinde kalıyor, bu yüzden meselelerin ciddiyetini idrak etmek zorlaşıyordu. Hakaretlerin mahkemeye taşınması soğuk duş etkisi yapabilir, bir tür oyun bozanlık olarak algılanabilir ve haksızlığa uğramışlık, mağdur edilmişlik duygusu uyandırabilirdi. Bu durum da hem bu kişilerin daha da saldırganlaşmasına yol açabilirdi, inananların vicdanlarını yaralayacak daha çok hadiselere sebebiyet verilmiş olurdu; hem de kendilerine bir şeyler anlatılmasını, makul bir çizgiye davet edilmelerini zorlaştırabilirdi. Sanal ortamın şartlarını hesaba katmalı, bu şartlara uygun hareket etmeli ve derdimizi anlatmaya çalışmalıydık. O gün hukuk yoluna başvurmamaya karar verdik, ama zaman arkadaşımın haklı olduğunu, benim yanıldığımı gösterdi. Ekşi Sözlük'ün şartları, derdimizi anlatmamıza yeterli değildi. Birçok kişi hakaret ve eleştiri arasında kendiliğinden bir ayrım yaparak inanca saygılı bir tarzda yazmayı tercih etmedi. Kimsenin laf anlamaya niyetinin olmadığını defaatle gördük.

Peki Ekşi Sözlük yönetiminden destek alamadınız mı?

Çok defa arkadaşlarımın Ekşi Sözlük'te Müslümanlara ayrımcılık yapıldığından şikâyet ettiğine şahit oldum. Uzun süre bunun hatalı bir fikir olduğunu savundum. O zamanki fikrime göre Sözlük yönetimi kendince tarafsız ve tutarlı davranmaya çalışıyordu, mesele kullanıcıların vasıflarından veya vasıfsızlıklarından kaynaklanıyordu. Maalesef bu fikrimde de yanıldığım ortaya çıktı. Evet, yönetim gerçekten tutarlı ve kendince tarafsız davranmaya çalışıyordu ama bu "kendince" kısmı pek tarafsız bir duruşu temsil etmiyordu. Yönetimde ağırlıklı olan değer yargıları belirleyici oluyordu. Sözkonusu değer yargılarını benimsemeyenleri pek de kaale almayan yönetim anlayışı, bazıları için "avantaj" bazıları için de "dezavantaj" haline geliyordu ve bunun ne kadar tarafsızlık sayılması gerektiği çok su götürür bir konuydu. Kendi fikir serbestliği anlayışlarının, insanların inanca saygı talebiyle çeliştiği durumlarda hep fikir serbestliği ile birlikte hakarete de açık kapı bırakıyorlardı.

"EDEPSİZLİĞİN YAYILMASINA VESİLE OLDUK"

Ekşi Sözlük'te yazmayı bırakmanızın sebebi bu muydu?

Neticede, inancımı savunmak maksadıyla bile olsa, Ekşi Sözlük'te yazmanın, ahlakî açıdan hatalı bir tavır olduğuna kanaat getirdim. Orada olana, şu ya da bu şekilde, düzeltici yönde hiçbir katkımız olamıyorsa, orada olmamalıydık. Varlığımızla ortamı dolaylı bir şekilde de olsa ortak alan haline getiriyorduk, edepsizliğin yayılmasına istemeden vesile oluyorduk. Sözlük yazarlığını bırakmaya kesin olarak karar vermemle, bırakmam arasında iki sene geçti. Bu gecikmenin sebebi, daha önce yazdıklarımın bir kısmını başka sözlüklere (ihl sözlük, mürteci sözlük, milli sözlük gibi…) taşımak istemekle birlikte buna fırsat bulamayışımdı. Bu sürede hiçbir şey yazmadım.

"PEYGAMBERE HAKARETE CEVAP VERİNCE..."

Sonra bir gün yine -adeta kampanya halinde- Hz. Peygamber'e hakaret edildiğini görünce sinirlenerek, yönetimi protesto etmek üzere formatı ihlal eden bazı yazılar yazdım, çaylak pozisyonuna düşürüldüm, kısa süre içinde yazılarımı taşıma ve silme işini tamamlayıp hesabımı kapattım. Bugün durup bakınca çok geç kaldığımı görüyorum.

"YAZARLAR DİNLE ALAY ETMEYİ HAK BULUYOR"

Ekşi Sözlük'te yazmak hatalı diyorsunuz, Sözlük'te yazmaya devam ederek, insanlara dini anlatmaya çalışanlar yanlış mı yapıyorlar, Sözlük'ü bırakmaları mı gerekiyor?

Ekşi Sözlük'ün mevcut haliyle Müslümanların orada yazmaya devam etmelerinin hatalı olduğunu düşünüyorum. Karşılarındaki kitle sanki anlatılanı anlamamaya yemin etmiş gibi. Fikir ayrılığının, inanç farklılığının ötesinde bir ayrışma ve düşmanlık sözkonusu. İnsanlar dini benimsememekle kalmıyor, saldırgan ve aşağılayıcı bir tavır gösteriyor. Dini konulara eleştirel bir açıdan yaklaşmak anlaşılabilir; ama tahkir, tezyif, tehzil kabul edilemez. Birçok Sözlük yazarı dinle alay edebilmeyi bir hak kabul ediyor. 

Müslüman yazarlar Sözlük'ü bıraksınlar mı? 

Bütün Müslüman yazarlar Sözlük'ü terk etse bile, Ekşi Sözlük mesele olmaya devam edecek. Onlar yazsa da yazmasa da, Sözlük artık çok geniş bir kitleye hitap ediyor ve bir tür medya organı vasfı kazandı. Bununla birlikte kendi iç sorunları da giderek kendini daha fazla belli ediyor. 

Biraz da mahkeme sürecinden bahseder misiniz, dine hakarete karşı olduğunuz halde, neden sizi de mahkemeye verdiler?

Bunu ben de merak ediyorum. Yazdıklarımı okuyan biri dine hakaret ettiğim neticesine nasıl ulaşabilir? Derdini anlatmak zor, yanlış anlaşılmak çok kolaydır. Ekşi Sözlük kendine ait dili, jargonu, ifade alışkanlıkları olan ve ironinin bolca kullanıldığı bir yer. Özel bir formatı var ve söyleyeceklerinizi bu formata uygun şekilde aktarabilmek için, bazen sözü şekilden şekle sokmanız gerekiyor. Alışkın olmayanlar bazen yazılanları farklı anlayabiliyor. Sözlük'ün diline hâkim insanlar bile, bazen birinin yazdıklarından, ne kastettiğini anlamakta zorlanabiliyor. Ne söylendiğini çözebilmek için, önce tartışmanın nereden başladığını, nasıl seyrettiğini incelemeniz, neyin neye karşılık yazıldığını, hangi göndermenin nereye gittiğini keşfetmeniz gerekiyor. Bazen "bunu yazan kimdir, tavrı nedir" diye araştırmak, başka yazdığı şeylere ve hakkında yazılanlara bakmak lüzumu görüyorsunuz. Kimi zaman yine de mesele aydınlanmıyor, mesaj atıp kişinin ne demek istediğini sorma ihtiyacı hissediyorsunuz. Anlaşılan sözü güzel söyleyememişim, derdimi açıkça ve anlaşılır bir şekilde ifade edememişim ki hakkımda bir suçlama varid olmuş. Müşteki Sözlük'e aşina biri midir, şikayet edeceği yazıları nasıl seçmiştir, bir fikrim yok. Keza dava açılmasına karar veren savcı, yazılanları bütünlüğü içinde inceleme fırsatı bulmuş mudur, bunu da bilmiyorum. Yanlış anlama sözkonusu olsa gerek.

Bu kadar yanlış anlaşılacak ne yazdınız ki? Hangi yazınızdan dolayı suçlanıyorsunuz?

Fazla detaya girersek, mahkemeyi etkilemeye çalışmış olmak gibi bir suçlama da varid olabilir. Çok kısa söyleyecek olursak, uzun bir tartışmanın ortasından bir tek yazımı seçmişler. Başkalarının hakaretamiz bulduğum yazıları üzerine, karşılık mahiyetinde yazdığım bir yazı. Muhtemelen göndermenin adresini yanlış değerlendirdiler.

Sizden başka hakaretle suçlanan dindarlar var mı?

Mahkemeye verilenlerin hepsini tanımıyorum, var veya yok diyemem. Ama dindar arkadaşlardan biri, tahkikat açılıp takipsizlik kararı verilenler arasında.
Geçenlerde bir köşe yazarı da konudan bahsetti, suçlanan yazarlardan birinin aslında hakaret etmediğini savundu. Siz ne düşünüyorsunuz?
İddianameyi çok detaylı inceleyemedim ama neresinin hakaret olduğunu anlayamadığım bazı yazılar var.

Ser verip sır vermiyorsunuz yani… Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ormanda bir tilki koşuyormuş. Görenler nereye gittiğini sormuşlar. "Develeri topluyorlarmış, kaçıyorum" demiş. "Seni ne alakadar eder" demişler. "Ya biri hakkımda bu devedir derse, aksini nasıl ispatlarım" diye cevaplamış. Süreç bana bu hikayeyi hatırlatıyor.

Haber7"



10 Ocak 2014 Cuma

Hümanizm Daha Beyaz Yıkar

Hümanizm bir tarafsızlık çağrısıyla bizi değerlerimizi terk etmeye davet ediyor. Bilgimiz, inancımız, tavırlarımız; ona göre, geçmiş bir çağa ait yüklerdir, insanlığı parçalamakta ve çatışmaya sebep olmaktadır; kendisi ise bütün bunların ötesinde, tarafların dışında, bütünleştirici bir noktayı, evrenselliği temsil etmektedir. Bu çağrıyı yaparken lutûfkâr görünür, değerlerinizi tamamen terk etmenizi istemez, bağlarınızı gevşetmenizi ve üst sistem olarak kendisine teslim olmanızı yeterli bulur. Değerlerinizi “evrensel değerler” sistemine entegre eder, birer “kültürel motif” veya teferruat seviyesine indirgerseniz, uyum içinde yaşayabileceğinizi telkin eder. Her ne renginiz varsa kabul, ne de olsa insansınız, kimse bir “kusursuzluk” arayışı içinde değil, ama başka renklere karşı saygılı olmalı, onları kendinizle eşit kabul etmelisiniz. Size bir leke gibi muamele edilmesini istemiyorsanız, bir iki ton açılmalısınız, sınırlarınız flu olmalı, hatta mümkünse diğer renklerle karışmalısınız. İnançlarınız, aidiyetleriniz sistemin işleyişini aksatmamalı; sürtüştükleri noktalarda törpülenmeli, gerekirse kısmen silinmeli... Varlığı, hayatı, hadiseleri kendi dünya görüşünüz açısından anlamlandırma faaliyetiniz tahdit edilmiştir, bunlar sistemi tehdit etmektedir. Sistem içinde sizin bir “düşmanınız” olamaz mesela; özel, bireysel hayatınızın dışında, sizinkine taban tabana zıt değerleri, sizinkiyle çatışma halinde olan veya böyle bir potansiyeli bulunan aidiyetleri, kendinizinkiyle “eşit” görmeniz gerekir, gerçekliğinizin gerçekliğini budamalı ve bu kompartmanlar içinde yaşamaktan vazgeçmelisiniz. “İnsanlık mirası” tatlı bir şeydir, ama yeri müzedir. Modernite öncesine ait “hurafelerin” hayatı yönetmesine ve insanlığı bölmesine izin verilemez. Size göre “küfür” olanı da, imanınızla bir kategoride tutmalı ve onu da bir zenginlik saymalısınız. Hele hele ona savaş açmak!?  Bütün bunlar sizin irrasyonel, sübjektif tercihlerinizdir; kişisel meselenizdir; toplumsal alana çıkarmak istiyorsanız, evcilleştirmeli, aşılarını yaptırmalı, tasmasını takmalı, kafesine kapatmalı ve sakın ola kimseyi “ısırmasına” izin vermemelisiniz. Hümanizmin mükemmel ötesi renksizliğine uyum sağlamalı ve mümkün olduğu kadar silikleşmelisiniz. İnsanlığın binlerce yıllık “deneyimi” ve de “tarihin laboratuvarı” göstermiştir ki işbu müktesebata teslim olmaktan maada kurtuluş çaresi yoktur.


“Filozof tuvali temizlemiş mi? Güzel… Belki şurada küçük bir petrol kuyusu vardır…”

9 Ocak 2014 Perşembe

şazimendî

-bacıların hoşgörüsüne sığınarak... biraz latife kaldırırsınız değil mi?-

(tarihten bir yaprak, mail grubunun birinden... linki bozdum, boşuna tıklamayın ;) )

...


"Nurcu Eş mi Arıyorsunuz? - www. ... .com/Nurcu_Es - Seviyeli İslami Sohbet Edin Tanışın Evlilik İçin İlk

Sponsored Link"

e yuh artık...

-buyrun efendim, ne arzu edersiniz, nurcu var, süleymancı var, ülkücü var...
+ hmm, şeyy
-bakın yeni nurcularımız geldi. bu modeller eldivensiz
+yok ben şazimendî istiyorum
-pardon?
+ şazimendî, yani şey, böyle imam hatipli, başörtülü, ama pardüsosuz, öyle çok yeni moda değil, ama eski kafalı da değil
-anladım efendim, şöyle buyrun bir bakalım, uygun bir şey var mı...

9 Aralık 2013 Pazartesi

şuur, samimiyet / tw


samimi şuursuz olamaz mıyız?
ihlas ve samimiyet birbirine yakın, şuur daha farklı. şuur bilmekle, diğerleri yaşamakla ilgili.
yaşamak derken hem gönülde akis bulması, mânen içinde yaşamak, hem de amel olarak yaşamaktan bahsedilebilir
şuur kuvvetliyse elbette kalpte ve amelde de tesiri görünür, ama temelde zihinle alakalı şuur...
eylemi kuvveti ve yönü diye iki ayrı faktöre ayırırsak, samimiyet kuvvetini sağlayan taraf, şuur ise yönünü belirliyor
doğru bir şuura sahip olmayan kişiler de samimi olabilirler, inanmış ve bağlanmış bir komünist de samimidir davasında,
lakin farklı bir şuura sahiptir, bizim değerlerimiz açısından şuursuzdur
veya hacı teyzelerin bir kısmı, kendilerinden geçmiş şekilde bidatlere dalarken bunu can ü gönülden, samimi şekilde yaparlar
lakin ibadet ve bidati ayıramamak şuursuzluktur...


dil, fikir, sezgi / tw


bütün bunlar düşünmek derken ne kastettiğine bağlı. herhalükarda insan zihninin mantık ötesi bir alanı var
 şiir de mesela dili ödünç malzeme olarak kullanır, şiirin anlattığı sözle anlatılamayandır...
dil olmadan formel mantığı kullanamazsın, ama bu bir tür zihin faaliyeti yürütemediğin manasına gelmiyor
diğer taraftan aslında formel düşünce temel malzemesini mantık ötesi alandan sağlıyor, bulutların üstündeki bir şato gibi
dedüksiyon yapmaya başlamak için elinde iki önerme olması lazım hazırda, aksiyomların doğruluğunu mantık dışı alanda sınıyorsun
bu yüzden objektif kanaatler sübjektif kabullere dayanıyor aslında ve felsefenin temel argümanı "çünki öyle"...
ne zaman bir filozof "bu aşikardır" dese, "ben bunu ispatlayamıyorum, ama benim sezgilerime göre bu doğru" demiş oluyor
sezginin iki anlamı var: içe doğma ve "kestirme" (şöyle olacağını kestiriyorum derkenki gibi)
kestirme basamakları atlanmış ve hızlıca sonuca ulaşan bir muhakeme, dil olmasaydı ancak bunu kullanabilirdik
fakat bu aktarılabilir olmadığı gibi, tekrarlanabilir ve sınanabilir de değil...
üstün olup olmamak ayrı bir konu, bence çok da karşılaştırılabilir değiller, o yüzden üstünlük sözkonusu değil,
ancak belli açılardan daha kullanışlı olabilir bir dil diğerine göre. ama birinde söylenenin diğerine aktarılabilmesi zor
çok genel, basit, somut kavram ve konseptlerin dışında mutlak tercüme bence mümkün değil, her dil ayrı bir algı evrenine ait
dilin formel çatısının arkasında sözle ifade edilemeyen çok şey kümelenmiş bulunuyor,
kelimelerin tanımlarından başka bir de çağrışım haleleri var...
tercümeyi bırak yabancı bir dili anlamaya başlamak için bile, ait olduğu kültürü algılamaya başlamak gerekiyor
yabancı bir dili anlar hale geldiğiniz anda "asimile olmanın" ilk adımını atmış oluyorsunuz hatta
o böbürlenme kimlik duygusuyla ilgili, abartılmadığı sürece sağlıklı ve gerekli. suyunu çıkarınca kötü oluyor
ingilizler de az değil, ama bence bu işin ağababası japonlar. katakana nedir yahu? "sen kelimeni benim alfabemle yazamazsın"
kitabı okurken tekrar yazıyoruz aslında...



iç düşman / tw


iç düşman mantığı bilakis devletin bekası için muzırr bir anlayıştı
ve hakikatte bir düşmanlıkları olmayanları birbirine düşman etmek şeklinde cereyan ediyordu, devlet eliyle zulme ek olarak
diğer taraftan yanlışı yanlışla gidermekten sakınmak gerek, "devlet" dediğimiz 150 yıllık jöntürk tahakkümünden başka bir şey
devlet geleneğimizde bütün müslümanlar tek millet sayılır, yapılması gereken bu anlayışın iadesinin bir formülünü aramak
soy ve alt-kültür farklılıklarına dayanan farklı vatandaş türleri tanımlamak tehlikeli neticeler verebilir
daha evvel kavga esasta devlet gücünü kullanan odaklarla farklı halk kesimleri arasında cereyan ediyordu
halkın kendi arasında çatışması istisnai bir durumdu, hatalı bir düzenleme halkın arasında ciddi münaferet tevlit edebilir
kaldı ki ne soy konusu ne de kültürel konular çok net farklı etnik gruplar tanımlayabilecek kadar bariz sınırlar gösteriyor
eski sistemi savunmak hatalı, ama yenisini iyi düşünmek gerek; sıtmanın ilacı verem mikrobu değildir...


epistemik dayatma, ateşkes mutabakatı, alkol / tw


(arada ‘mention’lardan kaynaklanan kopukluklar, havada kalan noktalar olabilir, idare ediniz…)

dünya görüşleri arasında bir ateşkes düzlemi sağlanıp epistemik dayatmadan vazgeçilmediği sürece tutturabilen tutturabildiğine düzeni sürer
açık havada alkol içebilmenizi savunmam için bana bir sebep gösterin ve bu sebep hümanizm, insan hakları, modernite ilh. olmasın...
"akılcı", "bilimsel", sosyalist veya liberal ahlak telakkileriniz beni neden bağlasın?
ben insan haklarını savunursam, siz de yeri geldiğinde "şeriatı" savunacak mısınız? (zeki müren de bizi gürecek mi? :p)
a teorisine göre hayat tarzınıza karışmamam gerekiyor, b teorisine göre ise karışmam gerekiyor. a ve b çelişiyor. sonuç? "a rulez forever"!?
felsefenin temel argümanlarının "çünki öyle", "hadi oradan" ve "yürü git" tarzında olması can sıkıcı, ama yapacak bir şey yok...
madde iki "sen öylesin, o böyle" mi, yoksa "BİZ mi nasılız? bunun ölçüsü a) kültürel b) felsefi açıdan "keyfi"...
"içme özgürlüğüme nasıl karışıyorsun, inanılmaz!" ile "ortalık yerde nasıl içiyorsun, inanılmaz!" arasında epistemik açıdan fark yok
lakin insan haklarını evrensel değer, dini de kültürel alt başlık olarak gören birine bunu izah etmek zor.
hayat tarzınıza karışmamam için bana bir sebep gösterin ve o sebep kendi dininiz (değer yargılarınız, dünya görüşünüz) olmasın...
çok kültürlü bir toplumda epistemik dayatma ile sağlıklı bir ateşkes mutabakatı aynı anda mümkün değil...

birinin diğerine karışmaması gerektiğini kim söylüyor? kim ya da ne, çelişme halinde hakem olacak?
iki davranışta da engelleme var, ama biri bireysel biri toplumsal
çelişen iki dünya görüşünün olduğu yerde hangisini uygularsan diğerine baskı yapmış oluyorsun
her zaman çelişme halinde a görüşü uygulanır diyorsan, bu diğer taraf için epistemik dayatma, diğer taraf için çözüm değil
adalet ve özgürlük gibi değerlerin evrensel tanımı yok, senin tanımın seni bağlar, benim tanımın beni bağlar
bu açmazı aşıp çatışmayı önlemenin yolu, ilk adımda epistemik dayatmadan vazgeçmek; bunun üzerine mutabakat zemini kurulabilir
bu yapılmadığı sürece de güç konuşur
seni engellemem gerektiğini düşündüğüm halde engellememem için bana gösterebileceğin sebep aramızdaki anlaşma olabilir ancak
bazı tanımların daha tercihe şayan olduğunu BİLMİYORUZ, sen ona inanıyorsun. sıkıntımız bunu aşamamak zaten
tanımların anlamı vari ama anlamlar insan zihni açısından evrensel değil, herkesin anlamı kendine
yapabilme hakkı güçten kaynaklanmıyor, güç felsefi haklılık sağlamaz, sadece defacto devreye giren bir faktör
hangi tanım tercihe şayan, buna kim karar verecek?
hangi mantık? mantık senin aksiyomlarının doğruluğunu denetlemez, çıkarsamanın tutarlılığını denetler
bir standardın olanilmesi için ortak değerler olması lazım, senin standart dediğine ban baskı diyorum.
senin standardını inkar ediyorsam ne olacak? güç kullanmaktan başka nasıl ikna edebilirsin beni? güçlüysem hangi argümanla engel?
standart diye bir şey yok, bunu kabul etmediğiniz sürece bir adım ilerleyemeyiz...
insanların hakları eşittir ve zarar veremezler ifadesi, epistemik açıdan bağlayıcı değil, hak ve zarar tarifleri çelişiyor
ihtilaf halinde benim hak ve zarar tanımlarım geçerlidir dediğin sürece güç sisteminden başka ortak zemin kalmaz
çözüm yolu karşılıklı müzakere ve mutabakat, ama bir şeyi daha baştan dayatmadan
sana karışmama engel olacak şey, sana verdiğim söz olabilir ancak
ama sen mantık diye adlandırdığın şeyi herkes için zorunlu gördüğün için bir anlaşma noktasına varmak zor
çelişen dünya görüşlerinin olduğu bir toplumda liberal-demokratik bir sistem orta bir zemin olarak uygulanabilir
liberal ve demokrat bir sistem doğru olduğu için değil, evrensel mantık açısından kabul etmek zorunda olduğum için değil
daha ortada ve daha esnek olduğu için. ama sistemin her değerini kabul etmek zorunda olmadığım,
sistemin hiçbir değerini kabul etmek zorunda olmadığım, baştan teminat altında olmalı
yoksa çelişme halinde lib.dem. değerleri esas alınır zorunlu bir kural olursa bunun iran rejiminden farkı kalmaz
ha kum şeriatını uygulamışsın, ha londra paris... ama ben sana karışmadığım zaman bunun getirisi olacağını biliyorsam,
o zaman durum değişebilir, çatışmayı önlemek için, kimi zaman senin kimi zaman benim dediğimin olacağı bir sistem kurabiliriz

somut olayı tartışma gereği duymuyorum aslında, ama kısaca söyleyim. insanların içmesi yanlış alenen içmesi daha da yanlış
alenen içenlerin engellenmesi fakat gizli içenlere karışılmaması gerekir. diğer taraftan içinde bulunduğumuz toplum yapısında,
doğru olan kuralı birebir uygulama imkanımız yok, bu yüzden içilemeyen alanlar da olmak kaydıyla içilebilir alanlar bırakılabilir
sorun içilmesi içilmemesi değil, karışılmadan içilmesini doğal evrensel mantık açısından zorunlu bir hak gibi dayatmanız
öyle bir hak sizin açınızdan var, bizim açımızdan yok. buna rağmen ben size karışmamaya hazırım, eğer şartlar hazırlanırsa...

böyle bir sistem oluşturmanın kolay olduğunu söylemedim, teorik planda bu meselenin bir çözümü yok zaten
mantık-standart dediğin şey de bir çözüm değil diğer taraftan, çünki standart değil,
çünki değerlerimin senin standardınla çeliştiği durumlarda kategorik olarak reddedileceğini biliyorsam niye destek vereyim?
mantık adını taktığınız şeyi evrensel zorunlu standart saymanızı epistemik dayatma olarak görüyorum, anlatamadığım bu...
insan haklarını kabul etmiyorum, güç kullanmadan, hangi mesnedle beni ikna edeceksin?
kaldı ki türkiye için hitler veya stalini masaya davet etmek gerekmez, her tür teorik çatışmayı çözmek durumunda değiliz
türkiyenin çok-kültürlü toplumsal yapısı açısından masada kaç sandalye olması gerekiyor diye bakmak gerekiyor konuya
hangi durumda neyin uygulanacağını oturup tartışacaksın, teorik gerekçeleri zorlamadan pratik uzlaşmanın yolunu arayacaksın
herkes için aynı anda aynı oranda meşru bir pratik mümkün değil, meşrulaştırmadan bahsetmiyorum,
güç kullanmadan çatışma noktalarını azaltmaktan bahsediyorum

her seferinde "insan haklarına göre bu yanlış" deniyor; kim takar insan haklarını? var mı buna bir çözüm öneriniz?

ben allah'ın hükmünün üstün olduğu inancındayım, hükmü bildirilmiş bir konuda senin veya benim tercihlerimizin anlamı yok
eşitlik diye bir şeye de inanmıyorum, adalet ve eşitlik farklı şeyler. adaletin ölçüsü de benim için her şeyden önce nasslardır
teorik açıdan tutarlı bir sistem uygulamak için ya sen beni insan hakları konseptine uymaya zorlayacaksın veya ben seni dine
benim seni dine zorlamamla senin beni hümanizme zorlaman arasında epistemik açıdan fark yok
ya iki taraftan biri diğerini baskı altında tutacak veya teoride tutarlı olmasa da uygulanabilir bir sistemle baskı paylaşılacak
senin insan haklarına ve eşitliğe inanman benim açımdan bağlayıcı değil, seni bağlar, beni bağlamaz
hristiyan toplumu hristiyan şeriatına göre yahudi toplumu yahudi, islam toplumu da islam şeriatına göre yaşar
dinsiz (!) toplum da dinsizlik (!) dinine göre yaşar. mesele çok kültürlü toplumda ne yapacağız?
sana islam şeriatına göre yaşa demiyorum zaten, ben seni islam'a zorlamıyorsam sen de beni hümanizme zorlama diyorum
çeliştiğimiz konularda da birini diğerine kategorik olarak üstün saymadan uygulanabilir orta yol arayalım diyorum
islam'ı kategorik olarak anlamsız bir veri olarak kabul edemeyiz ortak düzen açısından
islam nasıl inanmayan başkası için anlamsız ise hümanizm de öyle
neden bir müslüman senin "bireysel olarak" doğru kabul ettiğin kurallara uymak zorunda olsun ki?
şiddet içeren bir durumla karşılaşırsan şiddet içeren bir cevap verirsin, bunun konumuzla ilgisi yok
sorun hümanizmi; islam, hristiyanlık veya yahudilikten farklı olarak "nötr" ve her insan için geçerli saymanız
islam, hristiyanlık ve yahudilik ne kadar dinse, hümanizm de o kadar din
dinsiz birey değil, dinsiz toplum. çünki aslında dinsiz değiller.
ortak değer yargıları, dünya görüşleri ve hayat tarzlarından oluşan bir dinleri var.
temel görevin bu olması hümanizme göre doğru islama göre değil
islam'ı tam olarak yaşamanız için islam devleti olması gerekir, hümanizm parantezinin lütfettiği bir islam'ı yaşama şekli,
hümanizme göre adil olabilir, ama islam açısından yeterli değildir
bütün çok kültürlü toplumlar, kendi bünyelerindeki unsurlara göre ayrı ayrı birer ateşkes mutabakatı yapabilirler
senin söylediğin, hümanizm adına, islam'ın hümanizmle çelişmeyen yönlerini yaşamana izin veriyorum demekten ibaret
anlatamadım, islam benim için üstündür. macarlar için üstün değildir. macarlar kendi devletlerini hristiyanlığa göre yönetebilir
sakladığım bir şey yok, çok kültürlü toplumlarda dinlerden birini kategorik olarak üst saymak sıkıntı çıkarıyor diyorum
sana göre türkiye islamla yönetilmemeli bana göre de hümanizmle yönetilmemeli, ne yapmalıyız?
nerde hakim bir çoğunluk varsa orada onların kuralı uygulanır zaten, benim inancım durumu değiştirmez
bir yerde hakim bir çoğunluk yoksa ne yapılabilir, bundan bahsediyorum
bana göre macarlar da müslüman olmalı, ama bu benim kanaatim macarları bağlamaz
macaristan'da hristiyan olmalı değilim, ama macarların kanunlarıyla çelişmemeye çalışmalıyım
eğer macar kanunları dinimi yaşamama ciddi şekilde engel oluyorsa oradan hicret etmeliyim
kendi çoğunluğumun olduğu ve dinimi yaşayabildiğim bir yerde yaşamalıyım
imkan bulabiliyorsam macarlara islam'ı anlatmalıyım islam'a davet etmeliyim teşvik etmeliyim
eğer davetimi anlatmama engel olurlarsa ve gücüm yetiyorsa macarlarla savaşmalıyım
EVRENSEL DİYE BİR ŞEY YOK! sen kendi dinine atıfta bulunuyorsun
bütün insanların hakları dedğin şey bütün insanların hümanizme göre hakları. bütün insanların hakları dediğin şey beni bağlamaz.
ayrımcılığa karşı veya taraftar değilim, ayrımcılık benim açımdan anlamsız
hukuk devleti, hangi hukuk devleti;? islam hukuku mu, modern hukuk mu?
bunlar teknik konular, hepsini islam şeriatına da adapte edebilirsin, bu tekniği işletirken esas aldığın değerler önemli
bahsettiğin teknikle default olarak geldiğini varsaydığın değerler sistemi bütün insanlar için kapsayıcı değil
ideal olarak türkiye islamla yönetilmeli ama pratikte türkiye çok kültürlü bir toplum olduğu için islamı dayatmam çatışmadoğurur
türkiye'nin islamla yaşayabilmesi için senin de şeriatı savunduğun günü beklememiz gerekiyor,
o gün gelinceye kadar da birbirimizi fazla sıkıştırmayalım diyorum
müslüman olarak yaşama anlayışınız kısıtılı, islam'ı "tam olarak" yaşamam için senin sokakta bira içmene engel olmam gerek
benim dinim beni bağlar senin dinin seni bağlar diyorum ikisini birden uygulayamadığımızda ben dinimin bazı yönlerini uygulamayı
askıya alırsam sen de aynı şeyi yapacak mısın? bunu anlatmaya çalışıyorum
herkes kendi inancını üstün tutar bunu ayrıca söylemeye gerek yok ki,
ama sen senin inancının benim için de kapsayıcı olduğunu söylüyorsun
bahsettiğin değerler sisteminin kapsayıcı olduğunu iddia etmen ve benim de mantıken buna inanmak zorunda olduğumu söylemen,
işte bu kapsayıcılık iddiasına epistemik dayatma diyorum ben. hayır değil diyorsan zaten konuşmanın anlamı yok
leküm dinüküm ve liye din.
bana göre benim kendi inancımla yaşama hakkım senin bira içmene engel olmayı da içeriyorsa?

Ayrıca bkz:
din karşıtlarından nefret eden dindar ahali