14 Mayıs 2014 Çarşamba

mevzuata uy(dur)uldu / not

kağıt üstünde nizami olan bir takım işler, zaman zaman (!) fiiliyatta alakasız mecralarda gezebilmektedir. zira,

mevzuata

1) uyulamaz: personel yoktur, malzeme eksiktir, eğitim verilememiştir, prosedürler hatalıdır, her durum düşünülememiştir, yüklenen işin olumlu neticesi olmayacaktır, faydasızdır, gereksizdir, zarara yol açmaktadır vb.

2) uyulmaz: amir takip etmiyordur, memurun işine gelmiyordur, rüşvet dönüyordur vb.

3) uydurulmaz: birileri müdahil oluyordur, inisiyatif kullanılamıyordur, kimsenin haritadan yer beğenesi yoktur vb.

fransilvanya'da işler böyle yürüyor. bizde değil, neyse ki...

19 Nisan 2014 Cumartesi

Moderen bir nesil / tw

  
“atam olmasaydı hiçbirimiz olmazdık” diyen “dindar” görülmesi üzerine…

çok dikkat çekmiyor, ama ülkücülerdeki kemalistleşme eğilimi de aslında benzer bir durum, bu değişimin dinamikleri izaha muhtaç
tespit: "sağ" cenahtan gençlerin, mensup oldukları kimlik ile benimsedikleri fikirler beklenen ölçüde örtüşmüyor
hipotez: kimliklerini sadece birer etiket olarak, semboller üzerinden edindiler, fikriyat ve hayat tarzıyla alakalı bir eğitim almadılar
kimlik kazanma süreciyle kişilik kazanma/ sosyalleşme süreci paralel ilerlemedi; kimlik değerleriyle ortalama değerlerin eklektik sentezi...
kısaca şuursuzluk deyip işin içinden çıkmak da bir ihtimal, başını örtüp boynunu açanla, sen kalk da ben yatam tribine girenin pek farkı yok
özal döneminde hayat tarzında ciddi kırılma yaşandı, sadece tv.da olan şeyler on sene içinde hayatımıza girdi, "köylülük" de hızla azaldı
nasıl yaşıyorsanız öyle inanmaya başlıyorsunuz ve sadece alışkanlıkla aktarılan şeyler de değişim süreçlerinde kaynayıp gidiyor
kara önlük giymeyenlerde durumlar çok daha komplike bence; kara önlüklüler iyi kötü evden bir şeyler alıyordu...
düşüşün sebebi şeylerin evden alınması mı, hiç alınmaması mı?
evden bir şeyler alanlar mektepte yoğrulamıyordu, demek ki çocuklarına yoğrulmayı engelleyecek bir şey veremiyorlar
dalga dalga... 50, 80... bakalım 2002 kuşağı neye benzeyecek?
ama bence aksi kutba savruluyorlar, kendilerine ait nirengi noktaları yok, her şeyi batı üzerinden algılıyorlar
eski nesil intıbaksızdı, bunlar aşırı intıbak ettiler; kaskatı olmak iyi değil, ama bunlar fazla esnek
biz daha fabrika yapan fabrika yapamadan stratejik iş kolları değişti...
gevşek demiyim diye esnek dedimdi :D değerler kaybolunca siyasi platformda bir farkları kalmıyor...
sadece aleviler değil, sünni olan, namaz kılanlarda da benzer değişimler var
kendi dillerini konuşamıyorlar, o yüzden liberallerle aralarındaki fark giderek kapanıyor
günlük ibadete devam, kimlik olarak kendini islam'a nisbet var; ama hayata, dünyaya karşı bir duruş, bir dava yok
meselenin farkında olsalar bir şey yapacaklar belki, ama bizim kuşağımız da fena daldı dünyaya; yadırgamıyorlar
armut gibi daldan toplanmıyor teknoloji, kökü ile ahlakının kökü de ortak
ayrıca teknolojiyi kullanma kültürü de geliştirmek gerekiyor
eskiden "ehlidünya" diye bir şey vardı, şimdi herkes ehl-i dünya
bu konuda açmaz şu eski kurumları modern hayat içinde sürdüremiyoruz, modern kurumlarla kadim değerleri sürdüremiyoruz
japonlar sanıldığı kadar geleneklerine bağlı değil, özellikle yeni nesil. batı özentisi de çok yaygın...
fakat zeminde bir "japon üstünlüğü" duygusu var, bu bizde de var, ama onlarınki çok belirgin
şok bir batılılaşma yaşamışlar, birden bire bir çağdan çok uzak bir çağa geçmişler, yavaş geçişe göre farkındalık var
kültürü ve geleneksel değerleri devam ettirecek kurumlarını berhava etmemişler, bu da kimlik duygusuna katkıda bulunuyor
japon başarısında çok faktör var, kast sisteminin devam etmesi bunlardan biri, samuraylar ceo, köylüler işçi
japon kültürünün gruba bağlılık ve paylaşılmış benlik yönleri de disiplinli çalışmayı kolaylaştırıyor
diğer taraftan japon dini bizimkinden çok farklı, sabit tutmaları gereken şeyler yok, bizimkine nisbetle
bambaşka bir sistemle eklemlenip aynı anda hem dönüşüp hem dönüştürebiliyor
japonya'dan fikir alınabilir, ama tam olarak bir model sağlamaz türkiye'ye, benzerlikler kadar ciddi farklar da var
bence japon karakterinin en göze batan tarafı: neye kafayı taktıysa kendini helak edene kadar o işle uğraşıyor
bizde azimle bir hedefi başarmaya çalışan çok az kişi var, üretmiyoruz, bir eser bırakma peşinde değiliz
zannımca bizim için daha ciddi ipuçları başka diyarlardan değil, yine kendimizden çıkar, misal tekke kültüründen...
burada mesele ehven-i şer şuurunda olmak. modernleşme hareketlerini başlatanlar bunu biliyordu, mecbur kalmışlardı
ama yeni nesillere aktarılamayınca, çaresizlikten kabullenilen şeyleri normal karşılıyorlar
esasta batıya mensup olmadığımızı, batı değerlerinin bizi temsil etmediğini, bunun geçici olduğunu aktarmak gerek
uzak hedefte kendimize ait bir medeniyet olmalı. bu anlatılamayınca batı değerlerini evrensel sanmaya başlıyorlar
tarihte hiçbir medeniyet planlayarak kurulmadı, problemleri fark edip çözümlerini ürettikçe, yavaş yavaş ortaya çıktı
ilk adım kendi müktesebatını iyi bilmek, ikinci adım içinde olduğumuz çağı iyi bilmek, üçüncü adım farkındalık...
o manayı kabullenmek mecburiyetinde değiliz, bizde bu konuyu ele alanlar oldu, m. turhan, e. güngör, a. arvasi...
ondan önce de kendi medeniyetimiz inkıraz evresindeydi, batının saldırısı şartları ağırlaştırdı
n. kösoğlu medeniyette iki bileşenden bahsediyor, biri itici güç, diğeri şekillendirici güç...
şekillendirme için yeterli kaynaklarımız var, ama itici güç bir iman ve ahlak hamlesi olabilir ancak...
aydınlar işin bir yönü, toplumsal yönü de var. şapka inkılabı yapıldı, ama pantolon inkılabı yapılmadı,
şalvarı kendimiz değiştirdik ve tv.la birlikte bu süreç daha da hızlandı, genel bir farkındalık uyandırmak lazım
lale devrinden itibaren emareleri başlıyor, koçi bey risalesi falan boşuna değil, ama birden bire olmuyor bunlar
çok yüksekteysen, motorların tamamen dursa bile epeyce uçarsın. diğer taraftan tamamen çökmedik elbette
asım'ın nesli bunun en güzel örneğidir, en zor zamanda bile bir aksiyon gösterebildi millet...
150 yıl millet hayatında pek bir şey değil, çok uzun süreçler bunlar
ama bir taraftan rehavet, diğer taraftan sosyal çalkantılar... iyi ve kötü yönleri bir arada...



7 Mart 2014 Cuma

Boykot başlıyor / tw


#boykotbaşlıyor ve kısa sürede bitiyor, her seferinde harala gürele bir boykot, devamı yok... hayat tarzımızı gözden geçirmemiz gerek...
#boykotbaşlıyor ama rastgele; planı programı hedefleri sınırları belli olmayan bir boykot olmaz. iş olsun havasında olunca uzun sürmez...
#boykotbaşlıyor havasına girmek yerine tüketim toplumu alışkanlıklarını gözden geçirmek gerekiyor
#boykotbaşlıyor müslümanlar için zühd ve riyazet kavramlarını hatırlama vakti. diğerleri için belki biraz nepal havası iyi gelir...

bataklıkta sinekleri boykot edemezsiniz, elinizden geldiği kadar az ısırılmaya çalışırsınız, bile bile ısırılmamaya çalışırsınız
şu memlekette adamakıllı bir boykot mümkün mü? çin malı almayayım diye döne dolaşa hiçbir şey alamadan kalıyorsunuz
bataklığı terk etmeye gücü yeten varsa, istikamet walden gölü...

tarlaları mirasçılara dağıtınca adam başı bir mendil kadar yer düşüyor, anca emekli olunca gidebiliriz köye
ayrıca önce köyde bir ev yaptırmak gerek. ama 365/24 yerine ara ara inziva/ itikaf/ detoks -ne derseniz- düşünülebilir

firma olsa yine iyi, banka boykotu bu mantıkla anca kapitalist sistem çökünce biter

boykot kişinin kendine yakışanı yaşamasıdır dostum, vicdanına göre takıl, listeye gerek yok :)  


15 Ocak 2014 Çarşamba

quo vadis lexico acerbus

Hemen hemen herkesin bildiği şeyler dışında hemen hemen hiçbir şey bilmeyen bir sürü Sözlük yazarı var ve -kurallar takip etmediğim süre zarfında değiştirilmediyse, yazılan şeyleri tekrar yazmak yasak olmasına rağmen- aynı şeyleri tekrar tekrar yazıp duruyorlar. On yıl önceki duruma nisbetle, Sözlük kendi kuralını uygulamak konusunda bile acze düşmüş halde. Sözlük’ün başka internet platformlarından önemli bir farkı da, kullanıcılarını seçerek almasıydı. Çok sayıda yazarın kısa sürede yazarlığa kabul edilmesiyle bu özellik de berhava edilmiş oldu. Yönetim kendine göre adil olmaya çalışsa da, çalışmasa da içerik denetimi ciddi şekilde yara almış bulunuyor ve tekrar tekrar yazılan şeylerin epeycesi bilgi veya fikir bile değil, duygulardan ibaret; nefret de bu duygular arasında. Yaygın sosyal medya platformlarında, bazen paylaşılan bir şey çok hızla yayılarak, çok fazla sayıda kişi tarafından görülse de, çoğu zaman paylaşımları sadece kullanıcının çevresi görüyor; platformun “sosyal” tarafıyla “medya” tarafı en azından atbaşı gidiyor. Üstelik bu platformların ne kullanıcılarını seçerek almak gibi bir iddiası var, ne de muhtevayı sıkı bir formata göre denetlemek… Ekşi Sözlük ise medya tarafı daha ağır basan bir platform, hata kaldırma payı fazla değil, eşinizin dostunuzun arasında konuşabildiğiniz her şeyi, hiçbir kontrole tabi olmadan, rahatça, aklınıza geldiği gibi yazıp çizebileceğiniz bir yer değil. Sözlük’ün “konsept limitleri” “hakaret niteliği taşımayan her türlü bilgi” diyor, ama hakaret niteliği taşıyıp taşımadığını bir tarafa bırakın, bilgi olup olmadığını bile denetlemek mümkün değil. Kanunen suç teşkil edebilecek şeyleri tek tek tespit edip silmeye çalışmak, bataklıkta sinek avlamaya benziyor, olayın arkasındaki mantık dokunulmamış olarak kalıyor. Herkes canının istediğini yazsın, insanların inançları alay mevzuu edilebilsin, kitabına uydurulmuş hakaretler arada kaynasın gitsin, kitabına uydurarak hakaret edemeyen birkaç kişiyi de aradan ayıklarız anlayışının gidebileceği bir yer yok, üstelik bu hengâmede gerçek fikir hürriyeti de boğulup gidiyor. 


-

bir de şöyle bir şey var:

Peygambere hakaret davasında 'komik' durum!

(Haber 7'de çıkan mülakatım, arşivlemek için ekliyorum. linki en altta)


Peygambere hakaret davasında 'komik' durum!

"...

FİKİR SERBESTLİĞİ HAKARETE DÖNÜŞTÜ
Bize Ekşi Sözlük maceranızı anlatır mısınız?

Artık Ekşi Sözlük'ü okumaya dahi tahammül edemeyen biri olarak, üzerinde düşünmek, hatta hatırlamak bile, benim için çok can sıkıcı olsa da, galiba birkaç kelam etmem gerekiyor. Kasım 2002 tarihinden itibaren Sözlük'te yazmaya başladım. Başta hususi bir maksadım yoktu; serbestçe fikir ve bilgi alışverişi yapılabilen bir yer olduğunu düşünerek, hem katkıda bulunmak hem faydalanmak istemiştim. Ancak kısa sürede söz konusu serbestliğin makul bir haddi aştığını fark ettim. Bazen yazışmalar fikir alışverişi boyutunu aşıyor; hakarete, aşağılamaya, nefret kusmaya dönüşüyordu. Böyle bir ortamda hatalı bilgilerin düzeltilmesine çalışmak, insanları anlayışa, insafa, saygıya davet etmek gerekir diye düşünerek, bu yönde yazmaya başladım. Çok sayıda tartışmaya girdim, uzun-kısa binlerce ‘entry' yazdım. Bu tartışmalar vesilesiyle, farklı düşünen birçok insanın arasında, ortak bir inancı paylaştığımız, benzer düşüncelere sahip olduğumuz arkadaşlarla da tanıştık. Kimi zaman derdimizi anlatabildik, kimi zaman anlatamadık. Birlikte Ekşi Sözlük'ün "fikir serbestliği" konusundaki anlayışını tenkit ederek, eleştiri ve hakaret arasındaki farkı ortaya koymaya çalıştık.

Bu çabanızdan bir sonuç alabildiniz mi?

Geçen zaman içinde Ekşi Sözlük daha çok tanındı, çok sayıda yeni katılımlar oldu. Yazar sayısı giderek arttıkça, meseleler de katlanarak büyüdü. Başta üç dört kişiyle tartışıp meramımızı anlatmakta zorluk çekerken, aynı anda yüzlerce kişiye karşı hitap etmek durumunda kaldığımız zamanlar olmaya başladı. Sözlük giderek daha çekilmez hale geldikçe, arkadaşlarım birer ikişer Sözlükle ilişiklerini kesip, yazmak için alternatif mecra arayışları başladı. Bu arada, bundan yaklaşık 7-8 yıl önce, Sözlük yazarlarından bir arkadaşımla yaptığımız durum değerlendirmesinde, arkadaşım İslam'a yönelik saldırı ve hakaretlerin haddini iyiden iyiye aşması karşısında, hukuk yoluna başvurulması fikrini gündeme getirdi. O gün bu fikri çok yerinde bulmadım. Sanal ortamların gerçeklik hissini zayıflatan bir yapısı vardı ve birçok şey insanlara şaka veya oyun gibi geliyordu, gündelik hayatlarında belki de yapmayacakları, yapamayacakları işleri kolayca yapabiliyorlardı. Bütün söylenenler bir "sanal" parantezi içinde kalıyor, bu yüzden meselelerin ciddiyetini idrak etmek zorlaşıyordu. Hakaretlerin mahkemeye taşınması soğuk duş etkisi yapabilir, bir tür oyun bozanlık olarak algılanabilir ve haksızlığa uğramışlık, mağdur edilmişlik duygusu uyandırabilirdi. Bu durum da hem bu kişilerin daha da saldırganlaşmasına yol açabilirdi, inananların vicdanlarını yaralayacak daha çok hadiselere sebebiyet verilmiş olurdu; hem de kendilerine bir şeyler anlatılmasını, makul bir çizgiye davet edilmelerini zorlaştırabilirdi. Sanal ortamın şartlarını hesaba katmalı, bu şartlara uygun hareket etmeli ve derdimizi anlatmaya çalışmalıydık. O gün hukuk yoluna başvurmamaya karar verdik, ama zaman arkadaşımın haklı olduğunu, benim yanıldığımı gösterdi. Ekşi Sözlük'ün şartları, derdimizi anlatmamıza yeterli değildi. Birçok kişi hakaret ve eleştiri arasında kendiliğinden bir ayrım yaparak inanca saygılı bir tarzda yazmayı tercih etmedi. Kimsenin laf anlamaya niyetinin olmadığını defaatle gördük.

Peki Ekşi Sözlük yönetiminden destek alamadınız mı?

Çok defa arkadaşlarımın Ekşi Sözlük'te Müslümanlara ayrımcılık yapıldığından şikâyet ettiğine şahit oldum. Uzun süre bunun hatalı bir fikir olduğunu savundum. O zamanki fikrime göre Sözlük yönetimi kendince tarafsız ve tutarlı davranmaya çalışıyordu, mesele kullanıcıların vasıflarından veya vasıfsızlıklarından kaynaklanıyordu. Maalesef bu fikrimde de yanıldığım ortaya çıktı. Evet, yönetim gerçekten tutarlı ve kendince tarafsız davranmaya çalışıyordu ama bu "kendince" kısmı pek tarafsız bir duruşu temsil etmiyordu. Yönetimde ağırlıklı olan değer yargıları belirleyici oluyordu. Sözkonusu değer yargılarını benimsemeyenleri pek de kaale almayan yönetim anlayışı, bazıları için "avantaj" bazıları için de "dezavantaj" haline geliyordu ve bunun ne kadar tarafsızlık sayılması gerektiği çok su götürür bir konuydu. Kendi fikir serbestliği anlayışlarının, insanların inanca saygı talebiyle çeliştiği durumlarda hep fikir serbestliği ile birlikte hakarete de açık kapı bırakıyorlardı.

"EDEPSİZLİĞİN YAYILMASINA VESİLE OLDUK"

Ekşi Sözlük'te yazmayı bırakmanızın sebebi bu muydu?

Neticede, inancımı savunmak maksadıyla bile olsa, Ekşi Sözlük'te yazmanın, ahlakî açıdan hatalı bir tavır olduğuna kanaat getirdim. Orada olana, şu ya da bu şekilde, düzeltici yönde hiçbir katkımız olamıyorsa, orada olmamalıydık. Varlığımızla ortamı dolaylı bir şekilde de olsa ortak alan haline getiriyorduk, edepsizliğin yayılmasına istemeden vesile oluyorduk. Sözlük yazarlığını bırakmaya kesin olarak karar vermemle, bırakmam arasında iki sene geçti. Bu gecikmenin sebebi, daha önce yazdıklarımın bir kısmını başka sözlüklere (ihl sözlük, mürteci sözlük, milli sözlük gibi…) taşımak istemekle birlikte buna fırsat bulamayışımdı. Bu sürede hiçbir şey yazmadım.

"PEYGAMBERE HAKARETE CEVAP VERİNCE..."

Sonra bir gün yine -adeta kampanya halinde- Hz. Peygamber'e hakaret edildiğini görünce sinirlenerek, yönetimi protesto etmek üzere formatı ihlal eden bazı yazılar yazdım, çaylak pozisyonuna düşürüldüm, kısa süre içinde yazılarımı taşıma ve silme işini tamamlayıp hesabımı kapattım. Bugün durup bakınca çok geç kaldığımı görüyorum.

"YAZARLAR DİNLE ALAY ETMEYİ HAK BULUYOR"

Ekşi Sözlük'te yazmak hatalı diyorsunuz, Sözlük'te yazmaya devam ederek, insanlara dini anlatmaya çalışanlar yanlış mı yapıyorlar, Sözlük'ü bırakmaları mı gerekiyor?

Ekşi Sözlük'ün mevcut haliyle Müslümanların orada yazmaya devam etmelerinin hatalı olduğunu düşünüyorum. Karşılarındaki kitle sanki anlatılanı anlamamaya yemin etmiş gibi. Fikir ayrılığının, inanç farklılığının ötesinde bir ayrışma ve düşmanlık sözkonusu. İnsanlar dini benimsememekle kalmıyor, saldırgan ve aşağılayıcı bir tavır gösteriyor. Dini konulara eleştirel bir açıdan yaklaşmak anlaşılabilir; ama tahkir, tezyif, tehzil kabul edilemez. Birçok Sözlük yazarı dinle alay edebilmeyi bir hak kabul ediyor. 

Müslüman yazarlar Sözlük'ü bıraksınlar mı? 

Bütün Müslüman yazarlar Sözlük'ü terk etse bile, Ekşi Sözlük mesele olmaya devam edecek. Onlar yazsa da yazmasa da, Sözlük artık çok geniş bir kitleye hitap ediyor ve bir tür medya organı vasfı kazandı. Bununla birlikte kendi iç sorunları da giderek kendini daha fazla belli ediyor. 

Biraz da mahkeme sürecinden bahseder misiniz, dine hakarete karşı olduğunuz halde, neden sizi de mahkemeye verdiler?

Bunu ben de merak ediyorum. Yazdıklarımı okuyan biri dine hakaret ettiğim neticesine nasıl ulaşabilir? Derdini anlatmak zor, yanlış anlaşılmak çok kolaydır. Ekşi Sözlük kendine ait dili, jargonu, ifade alışkanlıkları olan ve ironinin bolca kullanıldığı bir yer. Özel bir formatı var ve söyleyeceklerinizi bu formata uygun şekilde aktarabilmek için, bazen sözü şekilden şekle sokmanız gerekiyor. Alışkın olmayanlar bazen yazılanları farklı anlayabiliyor. Sözlük'ün diline hâkim insanlar bile, bazen birinin yazdıklarından, ne kastettiğini anlamakta zorlanabiliyor. Ne söylendiğini çözebilmek için, önce tartışmanın nereden başladığını, nasıl seyrettiğini incelemeniz, neyin neye karşılık yazıldığını, hangi göndermenin nereye gittiğini keşfetmeniz gerekiyor. Bazen "bunu yazan kimdir, tavrı nedir" diye araştırmak, başka yazdığı şeylere ve hakkında yazılanlara bakmak lüzumu görüyorsunuz. Kimi zaman yine de mesele aydınlanmıyor, mesaj atıp kişinin ne demek istediğini sorma ihtiyacı hissediyorsunuz. Anlaşılan sözü güzel söyleyememişim, derdimi açıkça ve anlaşılır bir şekilde ifade edememişim ki hakkımda bir suçlama varid olmuş. Müşteki Sözlük'e aşina biri midir, şikayet edeceği yazıları nasıl seçmiştir, bir fikrim yok. Keza dava açılmasına karar veren savcı, yazılanları bütünlüğü içinde inceleme fırsatı bulmuş mudur, bunu da bilmiyorum. Yanlış anlama sözkonusu olsa gerek.

Bu kadar yanlış anlaşılacak ne yazdınız ki? Hangi yazınızdan dolayı suçlanıyorsunuz?

Fazla detaya girersek, mahkemeyi etkilemeye çalışmış olmak gibi bir suçlama da varid olabilir. Çok kısa söyleyecek olursak, uzun bir tartışmanın ortasından bir tek yazımı seçmişler. Başkalarının hakaretamiz bulduğum yazıları üzerine, karşılık mahiyetinde yazdığım bir yazı. Muhtemelen göndermenin adresini yanlış değerlendirdiler.

Sizden başka hakaretle suçlanan dindarlar var mı?

Mahkemeye verilenlerin hepsini tanımıyorum, var veya yok diyemem. Ama dindar arkadaşlardan biri, tahkikat açılıp takipsizlik kararı verilenler arasında.
Geçenlerde bir köşe yazarı da konudan bahsetti, suçlanan yazarlardan birinin aslında hakaret etmediğini savundu. Siz ne düşünüyorsunuz?
İddianameyi çok detaylı inceleyemedim ama neresinin hakaret olduğunu anlayamadığım bazı yazılar var.

Ser verip sır vermiyorsunuz yani… Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ormanda bir tilki koşuyormuş. Görenler nereye gittiğini sormuşlar. "Develeri topluyorlarmış, kaçıyorum" demiş. "Seni ne alakadar eder" demişler. "Ya biri hakkımda bu devedir derse, aksini nasıl ispatlarım" diye cevaplamış. Süreç bana bu hikayeyi hatırlatıyor.

Haber7"



10 Ocak 2014 Cuma

Hümanizm Daha Beyaz Yıkar

Hümanizm bir tarafsızlık çağrısıyla bizi değerlerimizi terk etmeye davet ediyor. Bilgimiz, inancımız, tavırlarımız; ona göre, geçmiş bir çağa ait yüklerdir, insanlığı parçalamakta ve çatışmaya sebep olmaktadır; kendisi ise bütün bunların ötesinde, tarafların dışında, bütünleştirici bir noktayı, evrenselliği temsil etmektedir. Bu çağrıyı yaparken lutûfkâr görünür, değerlerinizi tamamen terk etmenizi istemez, bağlarınızı gevşetmenizi ve üst sistem olarak kendisine teslim olmanızı yeterli bulur. Değerlerinizi “evrensel değerler” sistemine entegre eder, birer “kültürel motif” veya teferruat seviyesine indirgerseniz, uyum içinde yaşayabileceğinizi telkin eder. Her ne renginiz varsa kabul, ne de olsa insansınız, kimse bir “kusursuzluk” arayışı içinde değil, ama başka renklere karşı saygılı olmalı, onları kendinizle eşit kabul etmelisiniz. Size bir leke gibi muamele edilmesini istemiyorsanız, bir iki ton açılmalısınız, sınırlarınız flu olmalı, hatta mümkünse diğer renklerle karışmalısınız. İnançlarınız, aidiyetleriniz sistemin işleyişini aksatmamalı; sürtüştükleri noktalarda törpülenmeli, gerekirse kısmen silinmeli... Varlığı, hayatı, hadiseleri kendi dünya görüşünüz açısından anlamlandırma faaliyetiniz tahdit edilmiştir, bunlar sistemi tehdit etmektedir. Sistem içinde sizin bir “düşmanınız” olamaz mesela; özel, bireysel hayatınızın dışında, sizinkine taban tabana zıt değerleri, sizinkiyle çatışma halinde olan veya böyle bir potansiyeli bulunan aidiyetleri, kendinizinkiyle “eşit” görmeniz gerekir, gerçekliğinizin gerçekliğini budamalı ve bu kompartmanlar içinde yaşamaktan vazgeçmelisiniz. “İnsanlık mirası” tatlı bir şeydir, ama yeri müzedir. Modernite öncesine ait “hurafelerin” hayatı yönetmesine ve insanlığı bölmesine izin verilemez. Size göre “küfür” olanı da, imanınızla bir kategoride tutmalı ve onu da bir zenginlik saymalısınız. Hele hele ona savaş açmak!?  Bütün bunlar sizin irrasyonel, sübjektif tercihlerinizdir; kişisel meselenizdir; toplumsal alana çıkarmak istiyorsanız, evcilleştirmeli, aşılarını yaptırmalı, tasmasını takmalı, kafesine kapatmalı ve sakın ola kimseyi “ısırmasına” izin vermemelisiniz. Hümanizmin mükemmel ötesi renksizliğine uyum sağlamalı ve mümkün olduğu kadar silikleşmelisiniz. İnsanlığın binlerce yıllık “deneyimi” ve de “tarihin laboratuvarı” göstermiştir ki işbu müktesebata teslim olmaktan maada kurtuluş çaresi yoktur.


“Filozof tuvali temizlemiş mi? Güzel… Belki şurada küçük bir petrol kuyusu vardır…”

9 Ocak 2014 Perşembe

şazimendî

-bacıların hoşgörüsüne sığınarak... biraz latife kaldırırsınız değil mi?-

(tarihten bir yaprak, mail grubunun birinden... linki bozdum, boşuna tıklamayın ;) )

...


"Nurcu Eş mi Arıyorsunuz? - www. ... .com/Nurcu_Es - Seviyeli İslami Sohbet Edin Tanışın Evlilik İçin İlk

Sponsored Link"

e yuh artık...

-buyrun efendim, ne arzu edersiniz, nurcu var, süleymancı var, ülkücü var...
+ hmm, şeyy
-bakın yeni nurcularımız geldi. bu modeller eldivensiz
+yok ben şazimendî istiyorum
-pardon?
+ şazimendî, yani şey, böyle imam hatipli, başörtülü, ama pardüsosuz, öyle çok yeni moda değil, ama eski kafalı da değil
-anladım efendim, şöyle buyrun bir bakalım, uygun bir şey var mı...