6 Aralık 2014 Cumartesi

Termodinamik Kanunlarına Saygılı Bir Hikâye


Kahramanımızın mümkün olduğu kadar aylaklık etmek dışında hiçbir maksadı yoktu. Kabul edersiniz ki böyle bir kişi hakkında bir hikâye anlatmak mümkün değildir, bu da o kişinin kesinlikle kahraman falan olmadığı mânâsına gelir. Kendisinden kahraman diye bahsettiğimize göre, hakkında bir hikâye anlatmamız gerekiyor, bu durumda da hadiselerin kahraman efendinin iradesi dışında gerçekleşmiş olmasından başka bir çaremiz kalmıyor. Anlayacağınız gibi sayın aylağımızın rahatını bozacak bir şeyler olmak üzere ve bu da pekâlâ hikayemizin konusunu teşkil eden temel tezat olabilir. Yeteri kadar gizem oluşturduk mu, emin değilim, ama en azından esas kişimizi bir miktar da olsa tanıtmış olduk. Ama bu heriften sürekli uzun lakırdılar kullanarak bahsetmek de pek yorucu, en iyisi tanıtmaya ismini söyleyerek devam edelim: Ali. Can veya Cem de olabilirdi, yeter ki kısa olsun. İlk aklıma gelen isim Ali olduğuna göre, tabiî ki adı Ali. İşinize gelirse…
Dostumuz Ali’nin rahatı acaba nasıl bozuldu? Bunu anlamak için öncelikle Ali’nin nasıl rahat ettiğine karar vermemiz gerekiyor. Ondan da önce kimin nesidir, bunu söylemekte fayda var. Efendim Ali beyimiz lise öğrencisi, ilk aklınıza gelen genellikle doğrudur. Şu halde Ali’nin rahatlığının nasıl bir şey olabileceğini de az çok kestirebilir hale geldik. Mesela Ali okulu sevmez, okulla alâkalı hiçbir şeyi sevmez. Ayrıca futbolu da sevmez. Kavga gürültü, itiş kakış, mücadele gerektiren herhangi bir şeyi sevmez. Kızları da mı sevmez? Bundan pek emin değiliz açıkçası, hareketlerinden sevdiğini düşündürecek bir ipucu yakalayamıyoruz. Seviyorsa bile bundan bir hikâye çıkmaz herhalde, zira Ali had safhada tenbel; değil bir kızın peşinden koşmak, yerinden kımıldayası yok. Şu durumda Ali’nin keyfini neyin kaçırdığını da bulduk galiba: bir kız. Hem sporcu, hem dersleri çok iyi, pek çalışkan; aferin kızıma… Peki böyle bir kızın Aliyle ne işi olabilir ki? Al sana gizem… Evet, kızın adı da Gizem olsun. Demek ki hikâyemizin konusu Ali’nin rahatını kaçıran Gizem. Çok sıkıcı gidiyoruz, boşverin, okumayın siz bu hikâyeyi, rahatınızı bozmaya değecekmiş gibi durmuyor hiç. Belki de asıl gizem şu: acaba hiç yoktan bir hikâye çıkarabilecek miyim? Ukalalığı bırakıp konuya girsek mi acaba?
Mevsim elbette yaz. Okul tatil, oh, mis gibi… Hava biraz sıcak, ama o kadar da değil, okulun bahçesindeki bir şey ağaçlarının gölgesinde uyuklamak için en uygun zaman, öğretmenler bile nadiren uğruyor, ortalık sakin mi sakin. Bir şey ağaçları dedik, isimlerini öğrenmek için uğraşmadı hiçbir zaman, Ali. Bu ara uyuklamaktan başka bir işi yok, zira sınıfı geçmiş bulunuyor. Tenbel dedik, aptal demedik; sınıfta kalırsa sarf etmesi gereken gayret çok daha fazla olacak, peder beyden fırça falan, maliyet epey artıyor; o yüzden Ali her sene mutlaka sınıfı -mümkün olan en düşük notla- geçer. Şimdilik tatilde sıkıştıran yok, çırak gir, işe git filan diye; ama lise bitince başına gelecekler belli; o yüzden sırf hayatı boyunca tadını çıkarabileceği yaz tatili sayısını arttırmak için bile olsa, Ali’nin fakülteyi kazanacağından emin olabilirsiniz. Fakülteden çıkınca mutlaka bir işe girecek, maaşı biraz düşük de olsa, mesaisi en az seviyede bir iş olacak ve elbette Ali askerliğini kısa dönem yapacak. Aptal olmadığı gibi, beceriksiz de değil, ne yapar eder, bir yolunu bulur. Adamın tutkusu atalet ve bir tutkusu olan herkes gibi, bunu elde etmek için ne yapmak gerekiyorsa yapacağı açık. Lakin tezat işte, başkaları ne kadar gayret sarf ederse maksadına o kadar yaklaşır, Ali için ise durum bunun tam tersi. Bu yüzden her şeyi güzelce hesaplayıp enerji sarfiyatını optimize etmesi gerekiyor, hatta hesap yapmak için sarf ettiği enerjinin miktarını bile hesaplamalı. Mesela dersi dinlemenin sınıf geçmeyi ciddi derecede kolaylaştırdığını fark ettiği için asla derste uyumaz, öyle de disiplinlidir.
Ali zahmet olmasın diye, kimseyle tanışmaz, konuşmaz, görüşmez; kalabalıkta izini kaybettirir. Okulu bırak, sınıfta bile varlığından haberdar olanların sayısı fazla değil. Arkadaşlık zor zenaat, müşkil mesele… Gizem ise, haliyle, tam tersi: hiçbir şey Gizem’in gözünden kaçmaz, Ali bile.
Kız delikanlının varlığını çoktan fark etmişti, kurcalamak için bir fırsat çıkmasını bekliyordu. Neyin nesi bu herif? Neden böyle? Yakından inceleyip mercek altına almazsa kurdeşen dökecek. Nihayet o yaz günü, nasıl olduysa Gizem’in ajandası boş kaldı ve hiçbir şey ağaçlarının gölgesinde, bir iki sinek dışında hayatta hiçbir gailesi olmadan uzanmış şekerleme yapan Ali’nin tepesine dikildi ve hikâyemizin gerilim bölümü böylece başlamış oldu.

-Şşşşt
-…
-Aloo?
-…
-Ali!..

Ali gayrıihtiyari tek gözünü hafifçe aralayıp tepesinde dikilen kimdir diye baktı. Kimseyle tanışmama prensibi, kimseyi tanımamayı da içine alıyordu, dolayısıyla kızı tanımıyordu. Kızın kendisini neden uyandırdığını merak etmek zahmetine girmedi ve uyluğuna inen sert bir tekmenin etkisiyle aniden ayağa fırlayana kadar birkaç saniye hafifçe horladı. Ah bu refleksler, insana ne kadar çok gereksiz enerji harcatıyorlar bazen…

-Ne yapıyorsun burada?
-Hiç.
-Yürü gidiyoruz, işimiz var seninle.
-!?.

Kız Ali’nin kolundan tuttuğu gibi koşmaya başladı, Ali de koşmak zorunda kaldı, beş on saniye. Yürümek neyse de, koşmak dayanılır gibi değildi. Hızlı bir hesap yaparak, toplam enerji sarfiyatını azaltmak için, anlık enerji sarfiyatını arttırmak gerektiğine kadar verdi ve aniden durup kolunu sertçe çekti, Gizem’in elinden kurtardı. Bir an için kızın suratına bir yumruk patlatmak geçti içinden, böylesi daha etkili olurdu -galiba kızdan etkilenmeye başlamıştı- fakat karakola gitmek yorucu olabilirdi, bu yüzden vazgeçti. Gizem ise hızını alamayıp birkaç saniye daha koştuktan sonra durdu, döndü ve Ali’ye baktı. Adam karşısında mânâsız bir şekilde dikiliyordu. Ağzı hafif aralık, gözler yarı kapalı, ne olup bittiğini anlamadığı kesin, ama tek kelime etmiyor, bir şey sormuyor. Ali kıza direnmenin faydasızlığını fark etmişti, sakin ve yavaş adımlarla, Gizem’in kendisini çekiştirdiği istikamette yürümeye başladı. Gizem hayretle gözlerini açabildiği kadar açtı ve zihninde parlak bir ışık peyda oldu. Bir cevher var sanki herifte, bir işe yarayabilecekmiş gibi bir his, Allah Allah?..

Ağır ağır yürüdüler, kırk elli metre mesafedeki parka gittiler. Parkta da bilmem ne ağaçları vardı, hem sayısı daha da çoktu, ayrıca başka bir şey ağaçları ve daha daha bir takım ağaçlar vardı, üstelik bir de küçük havuzcağız vardı, fıskiyesizdi, ama su temiz görünüyordu. Kesinlikle şekerleme yapmak için çok daha iyi bir yerdi ve Ali parka ilk defa geliyordu. Vakit geçirmek için buraya gelmenin fazladan yaklaşık atmış beş adım atmaya değeceğine karar verdi. Elbette önce gürültü ihtimalini değerlendirmesi gerekiyordu, hareketli bir yer ise bütün cazibesini kaybederdi. Acaba gençler bu parka sık sık geliyorlar mıydı? Meramını tam ve bir seferde anlaşılır bir şekilde, en az kelimeyle ifade edebilmek için, söyleyeceklerini dikkatle seçerek Gizem’e sordu:
-Park kalabalık olur mu?
-Merhaba.
-?..
-Tanışalım önce değil mi? Ben senin adını biliyorum zaten, Ali; benim adım da Gizem.
Ali hiç de memnun olmamış gözlerle baktı. Tanışmak şart mıydı? Ayrıca adamı kolundan çeke çeke parka getirmek için tanışmak gerekmiyordu da, konuşmak için neden gerekiyordu? İnsanlar tuhaf yaratıklar, muhatap olmak yorucu olmasa bile, değmez be…
Gizem’in muhakemesi vasat olsa da, sezgileri kuvvetliydi. Ali’nin konuşmasına gerek kalmadan, hikâyeyi yavaş yavaş çözmeye başlamıştı. Ali kalabalığı sevmiyordu. Neyse ki alışveriş merkezleri açılmaya başladıktan sonra, park gençlerin gözünden düşmüştü; emekli amcalar geliyordu daha çok, onlar da Ali’den çok farkları yokmuş gibi görünüyorlardı (evet Ali’nin ideali de emekli olmaktı, bir an önce), ayrıca örgü örüp çekirdek çitlerken meraklı gözlerle sağı solu inceleyen ve aralarında fısıldaşan teyzeler geliyordu, bir de genç anneler yürüyebilen ve konuşamayan çocukları kum havuzunda güneşlensin, salıncaklarda sallansın diye getiriyorlardı, keratalar yere kapaklanıp viyaklamaya başlamadıkları sürece sesleri daha çok kuş cıvıltısına benziyordu; neticede bilhassa uygun saatlerin seçilmesi halinde kafa dinleme ihtimali çok yüksekti. Bütün bunları anlattı Ali’ye, uzun uzun. Çok da uzun anlatmadı aslında, çünki detaylar ana fikirden uzaklaşıp sıkıcı hale geldikçe, dinlemek zahmet olmaya başlıyordu ve Gizem Ali’nin yüz ifadesinden, lafı nerede toparlamak gerektiğini okuyabiliyordu. Delikanlının kızdan bir beklentisi yoktu, lafı kısa kesip gitmesi dışında. Ama parkı keşfetmiş (!) olması da kızın sayesinde olmuştu, birazcık şükran gibi bir şeyler hissetmek pek zahmetli değildi, kızın çenesini kapayası yoktu, bu da çok belliydi ve başından atmaya kalkmak nankörlük olmanın dışında yorucu olacaktı; tevekkül içinde sustu ve dinledi. Gizem ise madeni deşme duygusu içindeydi, ama kendisini zor zaptetse de acele etmedi. En önemlisi, Ali’yi manipüle etmeye yarayacak termodinamik dengelerin ipucunu avucuna almıştı bile. Bir süre daha çene çaldı, Ali’yi bir külah dondurma yemek zorunda bıraktıktan sonra da azat etti.

Gizem ile Ali’nin tanışmalarından bir gün sonra, kuşluk vakti, hafif bir kahvaltının ardından, tam da biraz kestirmek için uygun bir zamanda; okuyucularımız belki tahmin edebilirler, ama Ali için tamamen beklenmedik bir şey oldu: kapının zili uzun uzun, sabırsız bir şekilde çaldı. Ali’nin evi, okula göre parkın aksi istikamette -neyse ki- sadece iki yüz metre mesafede, tek katlı, bahçesinde birkaç adet bir şey ağacı olan bir evdi. Ali’nin normal şekerleme yeri de evin bahçesiydi, tabiî olarak. Mayıs ayı civarı hariç, ağaçların beyaz bir şeyleri her tarafa saçmak gibi saçma bir huyu vardı zira. Bazen annesi temizlik yapacağında veya komşuları çağıracağında Ali’yi sepetliyordu, o da okulun bahçesine kadar zahmet buyurmak mecburiyetinde kalıyordu. Üç gün önce temizlik yapılmış, iki gün önce evi misafirler basmış ve bir gün önce -o mübarek günde- tekrar temizlik yapılmıştı, bugün ortalığın sakin olması gerekiyordu ve Ali üç gün aradan sonra tekrar bahçe safası yapmak üzereydi. Kimdi acaba baskına gelen bu sabotajcı?

Kapıyı Ali’nin annesi açtı. Acaba Ali’nin annesi diye mi devam etsek, yoksa bir isim bulsak mı? Diyelim ki Ayşe dedik. Koskoca kadından Ayşe aşağı, Ayşe yukarı diye bahsedecek halimiz yok ya, illa ki Ayşe Hanım filan diyeceğiz. Bu da Ali’nin annesi demekten çok farklı değil yazarken dört harf fark ediyor. Söylerken iki hece fark ediyor, konuşma için az değil aslında… Ali olsaydık bu hesabı ışık hızıyla tamamlamış olurduk, bir sürü harf harcadık yine. Neyse Ayşe Hanım dedik madem, kalsın öyle. Kapıyı Ayşe Hanım açtı: kapının önünde dikilen bir genç kız, güzel değil pek, ama kesinlikle çirkin de değil. Güçlü kuvvetli, sağlıklı görünüyor. Güleryüzlü hem de, en azından gülüyormuş gibi sırıtıyor, az zorlasak şirin bile diyebiliriz. Kimin kızı bu? Ne işi var burada, kapıları mı karıştırdı acaba?
-Günaydın efendim, ben Gizem. Ali’nin arkadaşıyım, müsaade ederseniz ders çalışmaya gelmiştim…
Yemezler be kızım, kime anlatıyorsun? Sokaktaki kediler bile biliyor, kışın bile ders çalışmayan beyefendimizin, yaz günü yanına bile yanaşmayacağını. İkmale falan kalmadı, sonraki seneye hazırlanmak için erken, ki zaten öyle bir ihtimal de yok, ne çalışacak? Ayrıca ders çalışmak için birine gerek yok, kitabı açar bakarsın; olduğu kadar… Ali kıza ders mi çalıştıracak? Ne münasebet, işi olmaz. Kızın çalışmaya ihtiyacı olabilir, aptal galiba biraz, yaz günü başka yalan mı bulamadın? Hani kızım senin elinde kitabın defterin? Sözkonusu Ali olmasa, işin içinde başka bir şey aramak gerekiyor, ama yok; o da olamaz. Kız hakikaten gizem, hatta muamma; dur bakalım, ne çıkacak altından?
-Buyur kızım, hoşgeldin…
Gizem’in ani ziyareti, Gizem için bile gerçekten biraz ani olmuştu ve Nasreddin Hoca’nın yazısız mektubu gibi, uygun bir mazeret hazırlayacak fırsatı olmamıştı. Kelimeler daha ağzından çıkarken, saçmaladığını fark etti, ama yapacak bir şey yok, olan oldu. Dur bakalım, bir şeyler uydurulur elbet…
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz; Gizem söze “şey, aslında ben…” diye başladı, Ali oralı bile olmadan bahçeye çıkıp uyuklarken, Ayşe Hanımla muhabbeti koyulaştırdı, ağzından girdi, burnundan çıktı, şifresini çözdü, damarını yakaladı; kolları sıvadı, yıkadı, soydu, haşladı, rendeledi, altını kıstı, kapağını kapattı, ovaladı, sildi, duruladı. İşin komik tarafı bunları neden yaptığını kendisi de bilmiyordu, hadiseler aynı bu hikâye gibi kendi kendine akıp gidiyordu. Gizem’in çenesi ve elleri durmak bilmeden çalışırken, Ali de ayarını uyku ile uyanıklık arası kıvamına getirmiş, bütün hesaplarını gözden geçiriyor, yeniden hesaplıyordu. Kene midir, süne midir, Gizem midir nedir, bu kızı sepetlemeye çalışmanın lüzumsuz olacağı ortadaydı. Acaba bundan bir kazan-kazan denklemi çıkarılabilir miydi? Kızla ilginç bir şekilde birbirlerini tamamlıyorlardı. Elbette askerden dönünce evlenmek zorunda kalacaktı ve görünüşe göre birini aramak zahmetinden kurtulmuş bulunuyordu. Bekârlığın sultanlık sayılması ihtimali de akla yakın görünüyordu, ama bütün ihtimalleri hesaplama imkânı bulunmuyordu ve görünüşe göre en mantıklı hattıhareket hadiseleri oluruna bırakmak olacaktı.

İşte böyle sevgili okuyucular, hikâyelerin son kısımlarının kısa olması gerekiyormuş; bence de akıllıca bir tercih. Neticede kızımız Gizem ve oğlumuz Ali evlendiler, çocukları bile oldu, optimum sayıda. Nedir efendim, kurguymuş, izlekmiş -ne demekse- ne gerek var, al sana bal gibi hikâye işte.


(Not: bu hikâye yazılırken hiçbir Kanada kavağına zarar verilmemiştir.)

2 Aralık 2014 Salı

Bir Rahat Dur


Artık hiç kimse kısıtlanmak istemiyor, hırçın çocuklar gibiler… Damdan atlayacakmış, karar vermiş, seçim yapmış, özgürmüşmüş… Çakacaksın ağzının ortasına… İşte böyle efendim, harbi kaybettiğimizle kalmadık, kendimizi de kaybettik. Hafıza kaybına uğrayacak zaman mıydı? Tam da dört elle hayata sarılmak zamanıyken… Hayat? Hayır canım, o senin bildiğin hayat değil. Evet, ontolojik bir konu bu ve uzun felsefi ve de teolojik bahislere girmezsem izah edemem, girsem sen sıkılır gidersin. Aslında mesele benim izahım değil, işine gelse anlarsın, eşşek gibi, kimsenin bir şey izah etmesine gerek yok, bilakis ontolojik meseleler bir bakışta kavranabilir; lakin senin anlayasın yok, burada bir kayma sözkonusu, istemiyorsun. İstemiyorsun öyle inanmayı, öyle hissetmeyi, öyle düşünmeyi, öyle yaşamayı ve ölmeyi. İstemediğin için, sen yaşarken bir şeyler ölüyor. Sırf kafana göre yaşamakla bir şeyleri öldürüyorsun. Bunların zaten ölmesi gerektiğini söyleyecek kadar pervasız değilsin henüz. Öyle olanlar da var, fazlası da var; ama ben bunları onlara söylemiyorum, sana söylüyorum. Evet, bunlar ölmeli diyemiyorsun; ama kırk türlü tevilin, bahanenin, “ama” ile başlayan kıvırma ve de çevirme hareketlerinin arasında izini kaybettirmeye çalışıyorsun, anlamazlıktan gelmeye çalışıyorsun. Ocağın ortasında sönmek üzere olan son köz gibisin ve bunca derdim varken bir de senin arkandan ağlamak istemiyorum, canımı sıkma.
Dur, sus, otur, edepli ol; sana göre bunlar seni sen olmaktan çıkaran şeyler, toplum diye bir heyula bütün ağırlığıyla eziyor seni, alabildiğine. Serbest hareket etmekle kendin olduğunu düşünüyorsun. Sana göre herkes tek. Bize göre ise herkes birbirine bağlı. Fazla serbest hareket etmek bu bağları koparır. O zaman biz kıymetli bir parçamızı kaybetmiş oluruz. Bu kopmalar devam ederse biz yok oluruz. Sen de bizden koptuğun zaman yalnız kalırsın ki bizim için bu da senin yok olman demektir. Neticede hem senin için hem de bizim açımızdan üzücü bir noktaya varılıyor.
Bizi birbirimize bağlayan bağlar uzak bir maziden geliyor. Bu bağları koruyarak geçmişten geleceğe uzanmayı, yaşamaya devam etmeyi ümit ediyoruz. Hayat sana göre tüketilecek hazlar için bir fırsat. Hayatın maddeye bağlı. Biz hayatta bir mânâ arıyoruz. İnsan başkalarıyla paylaşabileceği bir şeyler üretmeli. Her şeyden mühimi, bizim için varlık görünenin çok ötelerine uzanıyor. Bizim için varlık, erişilebilenin çok ötesini ifade eden bir kavram. Birbirimize bağlı oluşumuzdan çok daha kuvvetli bir şekilde ötelere bağlıyız. Kişinin kendisi olması, şayet yeryüzünde geçirdiği süreye bir mânâ katmaksa, bu ancak bağlılık ve birlikle, maddeyi maddenin ötesini hedefleyerek işlemekle olur, serbestlik denen kopuş ve maddeyi gaye edinmek hiçbir şeye hiçbir mânâ katmaz.
Arzular tabiî olabilir, ancak insan için fıtrî davranış her şeyi olduğu gibi, olduğu yerde salıvermek değildir. Tırnaklarımızı neden kesiyorsak ve neden bir takım zaruri ihtiyaçlarımızı hususi mahallerde gideriyorsak, o yüzden başıboş davranmıyoruz. Bazen istediklerimizi yapmayacağız, bazen istemediklerimizi yapacağız. Zaman zaman duygularımızı gizleyeceğiz ve irademizi bir âdâb ve usûl örgüsünün içinden ifade edeceğiz. Sen bir kuş, rüzgarda savrulan bir yaprak, bir su damlası değilsin; senin için tabiî davranış, rastgele davranmak değil. Hürriyeti iradeni arzularına teslim etmekte arama. Bir arada yaşayan insanların bağlılığı, parçaları bütün karşısında kıymetsiz ve tek başlarına mânâsız bırakan bir ilişki değildir. Karmaşık bir mekanizmanın basit bir dişlisi değilsin, parça ve bütün ortak bir benliği paylaşıyor ve her parçası da bütünü kadar kıymetli. Sen bizim için kıymetlisin, bu yüzden bunları sana söylüyorum. Fedakarlık esaret değildir, fedakarlık iradeyi nefsin yükünden soyan gerçek hürriyettir. Sırf yaşamış olmak için yaşama, yaşatmak için yaşa.


14 Eylül 2014 Pazar

Antikapitalik Müslümancılık – Gezegen İftarı / tw


müslüman şucu bucu olabilir, islam olmaz; mühim olan sıfatlarla müslümanlığın farkını idrak edebilmek. müslümanlar siyasi-fikri planda farklı mesleklere mensup olabilirler, hata farkı din sahasına teşmil etmek... bu tavırda müslümanın müslümandan başka sıfatı olmaz anlayışı da dolaylı rol oynuyor, bizde islamdan başka sıfat olmaz tavrı, siyasi-fikri farkları da islam parantezine sokuşturmakla neticeleniyor. islamcı olmamak insanı dinden çıkarmaz/ çıkarmayabilir. hatalı/ çelişik bir ideoloji benimsemiş olur.
diğer taraftan islamcı kelimesini farklı manalarda kullananlar var, bazısı "dinci" benzeri tonda kullanıyor. duygusal sebeplerle islamcı kelimesini benimsemeyen islamcılar var, bunlar islamcı derken başka şey kastediyor. islamcı kelimesinin karşıladığı mânâ için de müslüman kelimesini kullanıyorlar, bence bu daha büyük hata.
-cı -cü sadece bir şey satanlara eklenmiyor, nisbet eki kendisi :) alternatif terim tekliflerine açığız :)
evet, sıfat müslümana eklenmeli, müslümanlığa değil... yani şahsa, dine değil
islamcı islam taraftarı mânâsında değil ki, modern sosyoloji-felsefe bilgisini islam dairesinde yorumlama çabası
yok, bir kere konuyu müslüman herhangi bir ideolojiyi benimseyebilir şekline çevirmemek lazım. islamla çelişen bir fikri sıfat edinmek katmerli hata. ikincisi dini esas alan fikriyat ile dinin kendisini net olarak ayırmak gerek, birincinin gayesi ikincisi olsa da
kelimeyi nasıl kullandığınıza bağlı, "şucu"+"müslüman" olur, "şucu müslüman" olmaz. antikapitalist müslüman denenlerin büyük hatası antikapitalist kelimesini kullanmaları değil, müslüman kelimesini [kullanma şekilleri]
kur'an ve peygamber sosyoloji ve siyaset bilimi tanımlamıyor ki; bunlar ayrı ayrı sahalar. bu yüzden tabirleri böyle kullanmamak lazım. ama bu müslümanın islamdan başka sıfatı olmaz anlamında değil.
ama bununla yetinmemek lazım, bazısı da hiç ek sıfat kullanmadan müslüman kelimesini fikriyat için kullanıyor. bu daha sinsi bir tehlike ve çok yaygın bir ağız alışkanlığı
*
antikapitalist iftar/ alternatif iftar tribinde bir tefrika ve aşağılama haleti var. mesele sadece iftar değil siz anlamadınız mı :PPP
islam'ı ideolojilerine sos olarak kullanan bir grup şimdi de olayı iftar şeklinde servis ediyor.
"ey müslümanlar, siz müslüman neyim değilsiniz, esas en bi güzel biz müslümanız"
"evren kapitalik-zozyalik olarak anlaşılmalı, en bi müzlüman zozyaliklerdir, ..."
"bizim cenabet gezici emekçi canım güzelim kardeşlerimiz sizin abdestli kapitalcilerden daha müslüman"
"bizim iftarımız da sizin iftarınızdan daha iftar" (bkz: daha gider bu)
ve de "ey dövlet, bir aydır her eylemi yaptık, ahan da şimdi bunu yapıyoz. gezi gol gol gol ..."
"ama"lara dikkat etmezsen ya bir tarafın hatalarına kör kalırsın yahut diğer [tarafın]
aptalca bir kamplaşmada taraf olmak tek başına da vahimken, bir de kendini islam karşıtı pozisyondakilerin ortasında bulmak paha biçilmez
*
nasıl "kullandığınıza" bağlı, "başvurma" mı mesela, "suistimal" mi? dinle irtibatlı siyasi tavır, mutlaka kullanma manasına gelmez. yeryüzü iftarı dedikleri şeyin suistimal olduğunu düşünmüyorum, daha ziyade artislik bana göre, beni pek de ilgilendirmiyor. geçen senelerde de komikti zaten, sadece fazla ilgi çekememişti, şimdi yerini/ kitlesini bulmuş oldu.
algılayıcılarımızı bir ayarlayalım mı? "eylem/ hareket/ aksiyon" olan "oruç"tur, iftar değil. oruç da ferdî bir harekettir. topluca yapılmaz. iftar, esas hareket olan orucun sosyal sahadaki ve tali bir yansıması. infak mânâsıyla bir ibadet de olur, ama aslolan oruç...
yapmasınlar niye yapıyorlar da denemez, ama esas iftar budur, başkası değildir kısmı can sıkıcı. yoksa birilerini dine ısındıran bir tarafı olmuşsa güzel tabii, o başka. temel mesele şu: eliaçık tayfası olayı kapitalizm-sosyalizm karşıtlığı üzerinden kurguluyor. islam ve sosyalizm eşdeğer, kapitalizm ve küfr eşdeğer gibi bir tablo çiziyor. dini kelalaka bir ideoloji üzerinden okumaya kalkarsanız sapıtırsınız, çarpıtırsınız. sosyal adaletle sosyalizm, mülkiyetle kapitalizm ve insaniyetle hümanizm arasında çok fark var. sosyal adaletten hareketle islam sosyalisttir sonucuna varabiliyorsak, aynı kafayla islam kapitalist sonucuna da varırız. islam antikapitalist değildir, kapitalizm yokken de islam vardı, islam kapitalizmi de sosyalizmi de reddeder. kaldı ki kapitalizm ve sosyalizm çok da farklı değildir, aynısının laciverdi...
*
bu tartışma lüzumsuz şekilde uzadı. tek tek kişilerin niyetini ve imanını sorgulama imkanı da lüzumu da yok. tartışmanın çıktığı noktayı hatırlayan varsa, nibenka birilerinin iyi-kötü iftar ayrımına laf ediyordu ve bu yüzden tepki çekmişti, halbuki tepki çekmesi gereken bu ayrımı yapanlar. birileri çıkar da sizin müslümanlığınız ne biçim, sizin iftarınız iftar değil, esas bizimki en öz hakiki gerçek iftar tribine girerse, başkaları da buna tepki gösterir. ha, bu organizasyona katılanlar arasında iyi niyetli olanlar vardır, bir şekilde dinle bir temas noktası bulmuşlardır, bu organizasyonlar bazıları için önyargıların kırılmasına vesile oluyordur, bunlar ayrı şeyler. böyleyse bunlara itiraz edilemez. iyi ve kötü şeyler bir arada olmuş olabilir. ama islamı sosyalizm üzerinden okumaya kalkıp, bunun dışında kalanları itham eden birinin eylem formatında kurguladığı bir işi kimse benimsemek zorunda değil. gösteriş vardır yoktur, gavurluktur, değildir. bu konularda prensipler zikredilip geçilir. şahsiyata girilmez. şahıslar doğrudan tekfir edilmiyorsa da söylenecek bir şey yok. çok saçma bir kutuplaşma ortaya çıktı, hata ve doğru iki tarafta karışık, ama herkes kendi cenahını romantize ediyor. bu ortamda muhakemeye dayalı bir müzakereye mahal yok. herkese cenahı mübarek olsun. tartışmak abes. zaman kaybı. asap israfı.
*
dine muhalif bir zümre "muhalif bir din anlayışı" görür ve mal bulmuş mağribi gibi sarılırsa ne olur?
a) komik olur b) artistik olur c) bazıları önyargılarını aşma vesilesi bulur d) olan olur e) bağzı şeyler olur
*
#AbdestliKapitalizmYıkılacak darısı abdestli sosyalizmin başına. abdestliyse tabii...

kapitalizm abdestli-abdestsiz topyekun yıkılır, yıkılırsa. yıkıldığında sosyalizm, feminizm vb ile birlikte bütün batı yıkılır... kapitalizm batı medeniyetinin ana dinamiğidir, sosyalizm de kapitalizmin emniyet sübabı. ayağınız bir yere değsin önce...

13 Eylül 2014 Cumartesi

Kafamız güzel / tw


sosyal medyadan da önce her zamanki halimiz bu, ne olduğunu anlamak için bakmak yerine kategorik seçimler yapıyoruz. bir ara izmir'de sahile ağaç diktiler, tanesi bin liraya malolmuştu, ama sol 500 diyordu, sağ 2000 lira... 
*
vak'ay-ı adiyeden bunlar memlekette, mesela daha önce de bir taraftan alenen bağıran masum eylemciler öbür taraftan polis katili diye görünüyordu. ortak bir hak tanımı yok ki, hangi hak, hangi haksızlık? keşke farklı algı evrenlerinden savurduğumuz fikirler gibi, uyguladığımız şiddet de birbirimize ulaşmasa... 
*
maç tarafların sırayla kendi kalesine gol atması şeklinde ilerliyor; tribünler memnun... herkes algı evreninde mutlu, boşver, bir de şiddetin algı evreni içinde kalmasını sağlasak, nobel barış ödülü itimiz olsun :) anomi. cemil meriç öyle diyordu, alatlı'ya fazla takılma :)
*
10 senedir monolog var demek ayıp, en az 1912'den beri monolog var, arada konuşan taraf değişiyor; hazmedemiyorlar. 10 sene önceye kadar ülke süperdi bunlar geldi bozdu kafasının osmanlı'da işler yolundaydı paşa geldi bozdu kafasından farkı yok. birine kafayı takıyoruz her şeyi ondan biliyoruz.
*
demokrasiye engel olan bazı odaklar birer ikişer devreden çıkıyor, ama karşılıklı zihin engellerini aşmak kolay değil.
*
ödev: 20 tarafı anlamaya çalışıyorsunuz, hepsinin dilini birbirine tercüme etmeye çalışıyorsunuz. balata kalırsa tekrar görüşelim...
*
detay görmeden hiçbir fikri kabul edesim gelmiyor artık, bunlar zaten x o halde y algoritması baydı. mümkün olan bir şey olmuş veya olmamış olabilir. bakmak lazım... olmuşsa şaşmam, olmamışsa da şaşmam... kasıt olasılığı kastın ispatı değildir. kimse ne olduğunu anlamaya çalışmıyor, tarafına göre seçim yapıyor. meselenin köküne inmeye çalışmıyoruz hiçbir zaman, hep bir paradigma dayatması. herkes kendi tribününe oynadığı için şikayet yok
*
kural, kaide, prensip yok memlekette, tarafgirlik var, impulsif tepkiler var, peşin hüküm var; sağında da solunda da. "kadın taciz edildiyse, kesin saldırganlığından edilmiştir, hak etmiştir, oh olsundur" bağele. alt metin: siz zaten... söylenen: kibir. perhiz turşusuna gel... hiç kibir görmedik bugüne kadar, bilmiyoruz tabii ne olduğunu... türkiye'de solun sağ hakkındaki eleştirilerinin bir kısmı doğrudur, onu da aynaya bakıp söylüyorlar muhtemelen... son günlerde meşe ve kızılcık ağacı üretimini arttırmamız gerektiğini düşünmeye başlamıştım, yetmez, yeni kalay madenleri lazım... bu kibirden bir an önce vazgeçmeliyiz, doğru söylüyorsunuz. lakin eksik olmayın demeye dilim varmıyor... umarım bunca yıldır paçalarınızdan taşan, memleketi kaplayan, milleti boğan kendi kibrinizi de fark edersiniz bugün. allah cümlemize hidayet etsin, azgınları ıslah etsin, ıslah olmayanları kahretsin...
*
şimdi onlar düşünmesin, çok düşününce sinir bozucu oluyorlar. gerçi düşünmediklerinde de... bu kafayla düşünseler ne düşünmeseler ne?
*
mesela otpor iddiası ispatlanamıyorsa yalandır, filanı kim vurdu iddiası ispatlanamıyorsa gerçektir. öyle bizim muhakememiz, çok güzeliz
*
çok RAM lazım bize, aynı anda birden fazla faktör olunca işlenecek, fiyakamız bozuluyor...
*
truanda'da huni satışları patlama yapmış (teyidli), safımızı seçelim beyler...
*
onlar monoblok, homojen ve tamamen haksız. içlerinde eşimiz, dostumuz, akrabamız yok. onlar hain ve ahmak. anlamaya değer bir tarafları yok.
*
1 doğru 2 yalan 1 doğru 1 demagoji 1 şüpheli bilgi 1 duygu sömürüsü 1 doğru 2 ajitasyon; mangal mevsimi geldi, şişleri hazırlayın...
hakkı tezgahın önüne dizip el çabukluğuyla çürük çarık batılı kesekağıdına dolduran pazarcı, senin terazine kalaydık işimiz zordu...
*
eylemci vs esnaf, kimin hakkı kimin hakkını döver, güzel bir teorik kısırdöngü çıkar bundan.
eylemcilere kızan esnafa erdal bakkal muamelesi yapılmasına karşıyım, o adamın ekmeği bağzı haklardan daha gerçek.
şimdi acı haberler: ahlak felsefesinin iki temel argümanı "yaşa" ve "yuha". kimin gerçeği daha gerçek?
*
senin dark side'da olman mümkün değil, sadece bin yıldır insanların ne yapmaya çalıştığını anlamıyorsun. bu ülkenin ne olduğunu anlamıyorsun, insanları kurtarmak için gemiyi batırmak gerektiğini sanıyorsun. ciddi konularla uğraşmaya kadar verdiysen beyinsiz entellerin klişe laflarını tekrarlayacağına kendi cümlelerinle konuş
*
icraat kudretle olur, onun için de çalışmak gerek, ama bizim milletimizin a planı hep "devlet yapsın". siyasetten hep şikayet ederiz, ama hakkı savunacak kişiyi değil iş takipçisini seçeriz
*
teröristse kesin öldürmek lazım. polis öldürmüşse kesin kasden öldürmüştür. hadi şimdi boğazlaşalım canım. ruanda krallığında cozutan bağzı şeyler var...
*
çok ama var, sen hangisini diyorsun? misal: ama hakettiler mi? hayır. ama kitle psikolojisi? evet. ama bana düşman olmaya hakkın yok. evet. memleket olarak sapı samanı ayırıp her hak sahibine hakkını teslim edebilecek bir mantık seviyesinde değiliz... büyükelçilerin katili "ermeniler" değil, askeri şehit eden "kürtler" değil, dink'i öldüren "devlet" değil, madımak'ı yakan "sünniler" değil. rohingyalıları öldürenler budist, ama rohingyalıları öldüren "budistler" değil. direkten dönüyor olsa bile, filistinlileri öldüren "yahudiler" değil, uygurları öldüren "çinliler" değil... senden nefret ettiğimi sanıyorsun, hatalısın, benden nefret etmenden nefret ediyorum. memleket dört koldan kuyruk acısı-evlat acısı hikayesindeki gibi gidiyor, mevlam ahvalimizi hayreyleye... kitlenin ortalama zekası içlerindeki en düşük zekalınınkine eşittir tarzında bir söz var, kitle psikolojisine dikkat edilmeli
*
evet, sayın "ama-sız-cı-lar", bu paranın iki yüzü var; hadi şimdi "ama-ları" gömüp tomahawkları çıkarın, daha çok boğazlaşma var... kimse "ama" demesin, herkes meselenin bir kulbundan tutup burnunun dikine gitsin, gittiği yere kadar... ama demekten imtina edip doğruları aranızda paylaşın ki, hakikati ıskalayabilesiniz...
burada kabahat "ama"da değil, kullananda. ama bir alet, bıçak gibi, ekmek de kesersin, adam da... hiç ama kullanmadan ince düşünemezsin. ama kullanmanın gerekli olması başka şey, bunun suistimal edilmesi ayrı bir şey... farzet, adam katil, idama mahkum. fazla olarak bir fiske vurdun adama. ama olmazsa senin de ona zulmetmiş olduğunu ifade edemezsin. amayı kaldırınca, tuttuğun uca göre bir tarafa sapıyorsun, ya fiskeyi haklılaştırıyorsun veya fiske yüzünden katli...
birileri de tutup amayı meseleyi saptırmak için kullanabilir elbette, ama bunu engellemenin yolu ama kullanmamak değil. aradaki farkı düşünseler zaten sıkıntı olmaz, ama kelimesinin tabiatının suistimale hizmet ettiğini düşünüyorlar, suistimal ve ama aynileştiriliyor, muhakemeye dayanmayan, duygusal bir tepki. ama ile çelişik görünen ifadeleri bağlarız. bu olmazsa doğruların bir kısmını gözardı etme tehlikesi ortaya çıkar. çelişkinin iki tarafındaki durumlar birbirine denk olmayabilir. ama kelimesi bunları denk göstermek için kullanılabilir, veya ama'yı küçükle büyüğün yerini değiştirmek için de kullanabilirler, bunlar kelimenin suistimalidir. kelimenin suistimaline değil, kendisine karşı çıkarsanız, düşünceyi kısırlaştırırsınız...
*
hani "akp'li arkadaşım" diye bir video çıktı ya, eleman "nihayet sesinizi duyduk" diyordu, teeee nihayet duymuş yani, duymuş fakat bir şey anlamamış. işte bu "gezegenler" farklı bir boyuttan gelen hologram mesajlar gibi, sadece söylüyorlar asla duymuyorlar
*
en basit konuda bile niye bu kadar kafamız karışıyor, anlamıyorum. bir şeyi anlamakla tasvip etmek aynı şey mi? esnaf tırlatmış, kendi bildiği metodla tepki veriyor. 1) metod vahim 2) tepki normal. doğru değil. haklı değil. normal.
trafikte her fırsatta levyeye davranmak normal midir? serum bitti diye doktor dövmek? normal nedir? normal bir değer yargısı içermez, normal ortalama olandır, beklenebilecek olandır. arabanın aynasına cd asmak maallede normaldir, newyork'ta olmayabilir. liselilerin yazılıda kopya çekmesi normaldir. bizim ahali tepesi attı mı adam döver, elinde bir alet varsa onunla kovalar. yapmalı mı? yapmamalı. ama normal işte...
bunu söyle. bu niye normal, olmalı mı, nasıl düzeltilir, ayrı konular. mevcut normalimiz bu... canı yanan herkes bıçağı sopayı kaparsa herkesin daha çok canı yanar, olması gereken bu değil. ama beklenebilecek bir şey. normal derken normlardan bahsetmiyorum, gündelik hayatta kullandığımız normali kastediyorum. doğal diyeyim isterseniz, olağan diyeyim, nasıl anlayacaksanız... ayrıca sanayide esnafın normu budur, o da var.
sözüm geri. normal değil. normél. nörmel. çayımı kahvaltıdan sonra içmem gibi. normlarla alakası olmayaraktan. kısa devre yaptırdınız ya
*
1) fil hortum değildir 2) hortum yanlış değildir 3) bizim dantelijansiya ne isterse yiyebilir. memleketin felsefi faaliyetini çizgi film yapsak dünyaya satarız, her şey hazır oturup çizecek biri lazım sadece, onu da mı japon yapsın?
*
hoca merhumun zamanında herkes biraz haklıymış, bugün galiba herkes biraz haksız...
*
bazı kelimeler tekrarlana tekrarlana tekerlemeye dönüşüyor, karikatürize oluyor, düşünceyi tetiklemek yerine şartlı refleks uyandırıyor: maraş, sivas, uludere, reyhanlı; zınk!
*
bütün "ama"lar iyidir anlamında değil, hiç "ama" kullanmadan tek taraflı olmayan bir çözümleme yapamazsınız anlamında. bir de şu var, "ama" denklemin iki tarafının da doğru olduğunu vurgulamak için kullanılır, taraflardan birini yok saymak için değil
*
bu tarz kişilerle "uğraşmanın" lüzumu yok, kendi haline bırakmak en iyisi. nezaketsizliğinin farkında değil, ama hakaret kasdı yok. indî ve boş beleş laflar üzerine gidince ciddiye biniyor. fikir hürriyetini ihlal edince en sefil fikirimsi bile kıymete biniyor. şahıs vahiy almakla ilgili beyanı akıl hastalığı olarak değerlendiriyor. bununla alakalı bir izahı yok, fikrinin bir kıymeti yok. söyleyecek bir şey yok, nasipsizmiş de, hidayeti için dua et geç. üstüne gidince kahraman oluyor böyleleri. ayrıca şiddetli tavır gösterince iletişim kanalları kapanıyor, tebliğin de yolu kapanmış oluyor...


İşbu dövlet içinde vurdular beni / tw


1) devleti savunmanın bir yolu da hatasını eleştirmektir. devlet görevlilerinin her yaptığı doğrudur diye bir kural yok. devletin fonksiyonu millete hizmettir. bunu ifa etmiyorsa, aksine hareket ediyorsa, düzeltilmesi gerekir.
2) devlet insanların kendilerini, haklarını korumak için kurdukları temel organizasyondur. sürekli devlet kavramını hedef tahtasında tutmak insanlara saldırmaktır. devlet kimsenin düşmanı değildir.
3) toplumda asayişin korunması için insanlar kuvvet kullanma haklarını devlete devrederler. devlet kuvveti doğru veya yanlış kullanabilir, ama insanlar kuvvet kullanıyor, şiddete başvuruyorsa bu kesinlikle hatalıdır.
4) devletin kendi vatandaşına hukuksuz bir şekilde şiddet uygulaması kabul edilemez. ama bundan insanlar molotofla istedikleri yere saldırabilir anlamı çıkmaz. bir konuyu değerlendirecekseniz, bütün yönlerini ele almalısınız. ısrarla bir tarafını gözardı ediyorsanız bunun açıklaması ya artniyettir, ya da ahmak olmaktır.
5) devletin "başarısı" toplumun seviyesinden bağımsız değil, devlet kurumlarını insanlar işletiyor, ortalama insan kalitesi neyse, devletin yaptığı, yapabileceği de odur. ortada bir sorun varsa çözümü insana yatırım yapmaktır, devlete saldırmak değil.
*
molotof kurşunu aklamaz, kurşun da molotofu aklamaz, iki ayrı yanlış var ortada. sıkıntı tamamen haklı bir taraf ve tamamen haksız bir taraf kurgulamaya çalışmak. bir de "kabahatin" türünü doğru belirlemek lazım, olan bitene dair net bir haber alınamıyor, hep taraflı-çarpıtma bilgiler… birini kasten vurmak ayrı bir kabahattir, kazara vurmak ayrı bir kabahattir, burada olan hangisi, kasıtlı suç mu taksirli suç mu? saldırgan bir kalabalığı dağıtmaya çalışırken, kazara birini vurmak başka, saldırgan bir kalabalığı dağıtmaya çalışırken kasten birini vurmak başka, saldırgan olmayan bir kalabalık sözkonusuyken ateş açmak başka. hiçbiri doğru olmayabilir, ama yanlışlık dereceleri aynı değil. her faktörü ayrı değerlendirmek lazım.
*
türkiye dediğimde 1040'tan itibaren tek bir şeyi kastediyorum... devlet değil -bin yıldır- hiç değişmeyen, sistem -yüz yıldır- "yes minister"i hatırlarsak, o kadar kolay değil. bunlar daha ziyade bürokratik refleksler, her kurumda var, ama silahlı olanları göze batıyor. daha ziyade devlet kadrolarının da halkla aynı arızaları taşıyor olmasından kaynaklanıyor, marstan gelmiyor adamlar. bunun çözümü insan kaynağına yönelmek, toplumun genel seviyesini değiştirmeden değişmez o kadar çok. ayrıca halkın devletle ilişkisi de bir acayip ve bu yapıyı o da besliyor, bağzı ilçelerin bütün kalkınma vizyonu: “devlet buraya bir şey yapması lazım”...
ilk çalışmaya başlarken halka hizmet etmeye çalışıyorsun, sonra kendini halktan korumaya çalışmak bunun yerini alıyor, bürokrasinin genel çerçevesi çoğunluğa karşı azınlık gibi.
çok faktör ve tarihi sebepleri var, bunlardan biri de halk. hem bürokrasinin içinden çıktığı insan kaynağı olarak, hem de hizmet alma alışkanlıkları dolayısıyla. ikincisi son yıllarda daha belirgin, eskiden ağzına şamarı yiyen oturuyordu; şimdi kendisine yardımcı olmaya çalışanı bile dövmeye kalkıyorlar, o zaman da ters sebeple de olsa eski alışkanlıklar gevşemiyor. kurumlar birbirinden farklı tabii, polisin şartlarıyla doktorunki aynı değil. ama genel bir kendini koruma refleksi var. bu da abartılı olunca maksadının tersine hizmet ediyor.
şener şen'in bir üçkağıtçı kayın birader tiplemesi var, a. t. alkan bir yazısında bizim devlet kafası için örnek gösteriyordu. mantık, sebep sonuç ilişkileri hesap kitap gibi konulara çalışmamız lazım biraz...
asayişi sağlamanın yolu suç işlemek, zulmetmek değil; vahamet her tarafta...
sadece işgal değil, bin yıldır savaşan toprağa tırnağıyla tutunan bir toplum; sadece travma değil biraz gerekler de var. elbette kendi halkına zulmetmek bu gereklere dahil değil
kantarın topuzu bir o yana bir bu yana savruluyor, devlete karşı duranlar nasıl bir zaruret olduğunun farkında değil. doğru-yanlış devlet eliyle yapılan her şeyi savunanlar da buradaki stratejik ve etik hatayı görmüyorlar
asimetrik de olsa kurşunu ve molotofu aynı anda masaya yatırmayan yorumlar her iki cenahı da mevziinde sabitliyor. herkes karşı tarafın hatalı fikrini kendi hatalı fikri için destek olarak kullanıyor. devlet ne isterse yapar diyenle devleti tanımayanın farkı yok, istibdat da bağy de zulüm türleridir. allah cümleye hidayet eyleye...
*
tilkitilkisaatkaçokrasi diye bir rejim var mıydı?
*
evet bunlar karışık işler. darbeye de demokrasiye de ihtilale de karşıyım. bir de huruç ale's-sultan konusu var, muhtelefün fih... diğer taraftan kısa ve belki orta vadede uygulanabilir ehven-i şer demokrasi... demokrasi bizim ahalinin anlamadan reddettiği bir şeydi, şimdi de anlamadan kabul ediyorlar; anlayarak reddedecekleri ve uygulayacakları günü bekliyoruz, gerek kalmayacağı günü daha çok bekliyoruz...
*
bu benim devletim, üstündeki kenelerin değil...
*
hakkın batıla karşı güç kullanması meşru da, darbe belirli bir konsepte ait; tam örtüşmüyor, ehven olan sistemin kavramı darbe, onun da kötü çocuğu. ideal sistemde ise darbeye mahal yok... işin mantığı akebe biatıdır, darbe, ihtilal vb bizatihi ehemmiyeti olan mefhumlar değil. mevcut bağlamda mânâları var ancak... gerçi ihtilal geniş ölçekte de değerlendirilebilir, ama orada da olumlu bir manası yok pek. aslolan isyan değildir. biat ve itaattir. devlettir. cihattır. huruç ale's-sultan istisnai bir şeydir. ihtilal ve darbe romantize edilmemeli. kür şad ihtilali de ihtilal değil bu arada, başkasına karşı savaşıyorsan ona ihtilal denmez, kendi devletine karşı savaş ihtilal... mevcut düzlemde ise, darbeyle ihtilalle hayırlı bir şey becerilme ihtimali düşük. ezcümle el-mecbur demokrasi, biz adam olana kadar...
bütün programlar liberal-demokratik işletim sistemi üzerinde mi çalışmalı? bu ukalalık çok can sıkıcı... sokakta laübali olanların zopayla ikaz edilmesine karşıyım, ama bunun sebebinin insan haklarıyla hiç alakası yok, usul ve üslup meselesi. mümkün olduğu kadar her şeyin serbest olması lazım anlayışını benimsememek, geleneği insan arzuları karşısında anlamsız görmemek tutuculuksa…
*
darbeye zemin hazırlayan eylem ve darbe, ayrıca da darbeye karşı olmak, olmamak. çok şirin bir yorum tabii, ama konumuz bu değil... konumuz (takıntılıyım, evet) ama meselesi. işbu çok şekerpare darbeli yorum da gözel bir malzeme. hadi bunu ‘ama’sız incele sıkıysa... bahsi geçen yorumun, gerçek sebep sonuç ilişkilerine dayanıp dayanmadığı meselesini bir kenara bırakalım ve başka bir tarafına bakalım... falan onu yaptı, o zaman da filan bunu yaptı olaylarını tahrikli ve tahriksiz olarak ikiye ayırmak lazım, tahriksiz olanları da taksirli ve taksirsiz deiye ikiye ayırabiliriz. aynı şablondan üç ayrı durum çıkabiliyor. tahrikli deyince ilk fiili işleyenin, ikinci fiilin işlenmesini hedeflemiş olmasını anlıyoruz, taksirli ise ilk fiil bir kabahat, ama ikinci fiilin işlenmesini hedeflemiyor. taksirsiz ise ilk fiilde hatalı bir şey yok... adam darbeyi tahrik etmiş olabilir, bu durumda kabahatlidir. ama bu darbe yapanı aklamaz. adam belki kabahatlidir, ama bu illa darbeye teşvik sayılmaz, darbe yapanın mesuliyetini ortadan kaldırmaz. adam tamamen kabahatsiz de olabilir. darbe yapan her durumda mes'ul, ilk fiil ne olursa olsun. ilk fiille alakalı mesuliyet de duruma göre değişiyor. düz mantıkla bütün faturayı tek tarafa kesmeyecekseniz, ihtimaller değerlendirilmeli. trafikteki x/8 kusur sistemini siyasette de mi uygulasak?
*
yaw arkadaş demokrasiyle sandığın, sandukanın ne alakası olur? sanduka istiyorsanız gidin türbelerinize, pis gericiler...
*
şiddet??? - cemel?/müseyleme? - gandhi?? kafam karışık, iki dakka bi hasta gelmeyebilir mi lütfen...
allahu a'lem hz. peygamber hz. ebâzerr'e tavsiyesinde cemel vb vak'aları işaret ediyor. bu bir örnektir. silah kullanmamaya teşvik… diğer taraftan mesela müseyleme meselesi gibi silahla çözülen meseleler de var, bu da başka bir örnektir. vak'anın hangi örneğe göre anlaşılması gerekir emin değilim, hangisi sünnete uygundur emin değilim... diğer taraftan gandhi diye bir adamcağız "pasif" metodlarla üzerinde güneş batmayan ingilizleri dehledi koca kıtadan




8 Eylül 2014 Pazartesi

Bilgi ve Sezgiye Dair


Bilginin üç kaynağı olduğu söyleniyor: müşahede, haber ve muhakeme. Bu doğru olmakla birlikte eksiktir. Birincisi muhakeme yeni bilgi üretmez, sadece kapalı bilgiyi açık hale çevirir, tutarlılığı denetler. Gerçek bilgi kaynakları müşahede ve haberden ibarettir. İkincisi müşahede ve bilhassa haberin bilgi olabilmesi sezgiye bağımlı şekilde işleyen bir süreçtir. Müşahedeyi veya haberi alıp indüksiyon veya dedüksiyon işlemine sokmadan evvel sağduyunuzun tasdikine başvurur ve bir süzgeçten geçirirsiniz. Her iki ispat metodunun da giriş noktaları ispatlanamayan kabullere, yani inanca dayanır. İnanç sezgisel bir kabuldur ve bu yüzden her tür bilgi neticede inançtan ibarettir. Hiçbir şeye inanmıyor olsaydık, hiçbir şeyi bilemezdik. Gözünüzün gördüğüne inanmayabilirsiniz, işittiğiniz bir habere de inanmayabilirsiniz. Bu seçimde muhakeme tarafından yürütülen tutarlılık denetlemesinin payı büyüktür, ancak durum bundan ibaret değildir. Müşahede için hayal görmediğinizden emin olmanız gerekir. Kendi içinde tutarlı, ama birbiriyle çelişen haberlerden hangisini doğru kabul edeceğinizi nihai noktada sezgisel kabullerinize dayanarak seçersiniz. Kıyas yoluyla bir şeyleri ispatlamak için en başta bir şeyleri ispatsız olarak doğru kabul etmiş olmalısınız. Muhakeme ancak vicdan veya gönül denen sezgisel-akıl ötesi melekelerin yardımıyla çalışabilir.

Bilgiden ahlak zaruri olarak zuhur eder mi? Tek başına bilmenin iradeyi harekete sevk etmesi mümkün görünmüyor. Daha doğrusu bu bilginin mahiyetiyle ilgili bir husus. Her bilgi bir tür inançtır, ancak her inanç iman veya yakîn değildir ve muhakemeyi aşıp vicdan/ gönül üzerinde tesir etmeyen bir bilgi amele dönüşmez. Böylece muhakemeye girişte olduğu gibi, amel istikametinde çıkışta da sezgisel melekelerin gerekli olduğu görülmüş oluyor.

Aklın devreden çıkarılması vicdanı hurafe ve bid’at karşısında savunmasız bırakır. Tam aksine kendisiyle alakası bulunmayan vazifelerin de akla yüklenmesi, yine aynı neticeye varır. Aklın üzerinde çalışacağı nassların, umdelerin kaynağı kendisinin dışındadır. Her vazifeyi akla yükleyenler için de bu böyledir, ama farkında değildirler, böylece felsefî inançları akıl tarafından ispatlanmış sayarak vahyin karşısına çıkarabilmeleri ihtimali ortaya çıkar.

Teknik konularda, dünya işlerinde müşahede ve akıl, sezgiye fazla ihtiyaç duymadan işlerliği olan neticelere ulaşabilir, ancak ahlak sözkonusuysa sezgiye çok iş düşmektedir. Ahlak konusunu ontolojiden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Madde ve beşerin ötesinde bir varlık bulunmadığı kanaatindeyseniz, nasslarınızı bu görüşün sözcüsü olan kişilerden alırsınız. Madde ötesine inanıyorsanız da, ötelerden haber getirdiğini kabul ettiğiniz kişilere müracaat edersiniz. Her durumda nasslara ihtiyacınız bulunmaktadır. Nassların tutarlı şekilde amele dönüşebilmesi için ise akıl ve sezginin birlikte çalışması gereklidir. Neticede salt nassçılık, salt akılcılık veya salt sezgicilik doğru yollar değildir, her birinin hakkını vermek gerekir.

Analoji sevenler için konuyu –kabataslak ve klişe olsa da- teşbih ve temsil ile özetleyebiliriz: bilgi ülkesinin veziri akıldır. Aklın müşaviri ise sezgidir. Vezir ister tebdil gezip her şeyi yerinde tetkik etsin, isterse casuslarının getirdiği haberleri ele alsın, müşaviri olmadan iş göremez. Gayb ülkesinin haberleri ise ancak elçilerden öğrenilebilir. Vezir elçilerin hakikisini sahtesinden ayırdıktan sonra sultan olan gönle arz eder. Amel ordusuna sefer emrini ise ancak sultan verebilir.


Bu hususları hakiki mahiyetiyle tam olarak kavrayabilmek için, ruh hakkında bilgi sahibi olmak gerekir, o da bizde mevcut değil. Bu yüzden en başta ve en sonda şunu söylemek gerekiyor: Allahu a’lemu bi’s-savab…

22 Ağustos 2014 Cuma

hümanizmin bölücü mezhepleri

hümanizmin bütün barışsever görüntüsüne rağmen mezhepleri toplum algılarını hep çatışma üzerinden kurmuş. sosyalizm, liberalizm, nasyonalizm veya feminizm hep birbiriyle çatışan zümreler tasvir eder ve çatışmanın kurallarını ortaya koyar, "adil" bir dövüşün nasıl olması gerektiğinden ve paylaşmanın kurallarından falan bahseder. bunun arkasında insanın özünde bencil bir varlık olduğu inancı (insan insanın kurdudur) yatıyor olsa gerek. batılı ahlak teorilerinde diğergamlığın kendine oturaklı bir yer bulamayışının arkasında da aynı sebep olabilir. buna göre insan sadece kendini düşünür, kendisi için yaşar, sadece kendisi için ister ilh. arzuları çelişen benliklerin bir şekilde hizaya getirilmesi gerekir, yoksa herkes herkes için tehdit haline gelir. çatışmanın tarafları bazen bireylerdir, bazen cinsler, bazen sınıflar, bazen milliyetler. bu bakımdan feminizm ile faşizmin ortak bir mantığa sahip oldukları söylenebilir. bir kısım yahudilerin hitler'i fena halde kızdıracak bir sürü şey yapmış oldukları söylenebilir, ama buradan nazilerin ortaya koyduğu kategorik skalanın haklı olduğu neticesi çıkarılabilir mi?

bizde temel ayırıcı fark mümin-kafir farkıdır. o bile sosyal alanda mutlak bir ayrışma getirmez: zımmilerle ilişkiler menedilmemiştir. bizim için bu temel farkın dışında kalan farklılıklar ayırmaya değil birleştirmeye yarar: kadın ve erkek bir araya gelerek aileyi meydana getirir, milletler bir araya gelerek ümmeti teşkil eder ilh. cemiyet yapımızda da paylaşılmış benlikler sözkonusudur ve etkili veya belirleyici de olabilir. kimsenin kimliği tek kişilik değildir, ben ile biz arasındaki fark nisbîdir. zümreler, topluluklar için de bu böyledir. farklılıklar nihai kategorik ayrışmalar getirmez. cemaat veya cemiyet unsurlarını yok eden bir benzeşme olmadığı gibi, atomize bireylerin veya zıt kategorilerin arenası da değildir; fertlerin buluştuğu, uzlaştığı, birleştiği, organize olduğu, kendisini başkalarıyla ilişkileri içinde idrak ettiği bir vasattır.

pis burjuva, pis yahudi, pis erkek sloganlarını tekrarlayabilen bir bakış açısını temel değerlerinizle telif edebilir misiniz? mal-mülk sahibi olmak bizatihi bir kötülük değildir, çok mal kolay kolay haramsız olmasa da. dünya işçilerle işverenlerin savaş alanı değildir. bunlar bir araya gelerek birbirini besler, birbirinin velinimeti olur. yeter ki kimse kul hakkına girmesin. bazı kavimler zulmetmeyi gelenek haline getirmiş olabilir, ama kötü olan bu gelenektir, o kavim değil. bazı erkekler kadınlara kötülük ediyor olabilir, ancak erkek olma hali kategorik olarak kötülük üreten bir vasıf değildir. çatışmacı erkek zihniyeti, uzlaşmacı kadın zihniyeti gibi safsatalara inanabilmek, "erkekegemen" tekerlemelerine takılabilmek için nefsin iğvasına kapılmış olmak, aklı hissiyatın eline teslim etmiş olmak gerek. dikkat etmezseniz, "toplumu sömüren bazı kapitalist yahudiler" tespitinden yola çıkmışken, kendinizi gaz odaları kurarken bulursunuz.