20 Aralık 2014 Cumartesi

Ontolojik Muhalefet – Ak Parti ve MHP; HİF, İTC, CTF… / tw

- ‘mentionlardan’ kaynaklanan kopukluklar için özür dilerim. -

farklı bir ontolojik-epistemolojik-etik düzlemden gelen tenkidler çok etkili olmuyor, karşılık bulması için aynı algı evreninden gelmeli...
birbirimiz için başka bir boyuttan gelen anlaşılmayan dilde hologramik mesajlar gibiyiz, diyalog (!) vasatımız bu...
mhp'nin çözü(lü)m tenkidlerini akp'nin algılayabilmesinin önündeki en büyük engel mhp'nin akp algısı.
akp'yi realiteye değil ideolojik şablonlara göre davranmakla suçlarken kısmen haklılar, ama mhp de akp'yi kafasındaki şablona göre okuyor
ayrıca bu şablonlar arasında bu kadar fark olması hicran. bu iki zümre ortak bir mânâ alemine mensup olmalıydı...
defolabilirsin waldo.
aslında iki tarafa da, ortak bir zemini olması gereken zümreler şuursuzluk eseri olarak farklı zeminlere dağılmış
bu yüzden ortak bir dilleri yok ve birbirlerine ulaşamıyorlar. bugün biri yarın öteki gündem olabilir
ama bugünki konu şu: mhp'nin yaptığı akp politikalarının eleştirilmesi değil, ontolojik olarak akp'ye karşı çıkıyorlar
böyle davrandıkları için de tenkidleri akp için bir geçerlilik taşımıyor.
aynı şeyi akp de mhp için yapıyor, yani aslında farkları yok...
…
bu güzel bir şeymiş, ama bahsettiğim konu tam bununla ilgili değil. mesela eşitlik anlayışı olmayanı ayrımcılıkla suçlayamayız
bir fikrin sizin dünyanızda karşılığı yoksa, o fikre dayalı tenkidlerin de karşılığı olmayacaktır
…
ilk tenkit. hepsi aynı çorbanın suyu...
kaldı ki burada konu lider siyasi kadronun bir yerden talimat alıp almadığı, alıyorsa nereden aldığı değil
yıllarca msp'liler mhp'ye diş bileyip sola yanaştı diye karpuz deniyordu elemanlara, şimdi mhp'liler karpuz...
arada fikir farkları, fraksiyonlar, muhtelif sahalarda şuursuz vaziyetler olsa da batı'ya karşı bu ulke'yi savunan herkes >
> batıya karşı bu ülke'yi, bu milleti, bu dini savunan herkes tek bir taraftır, farklar talîdir, varoluşsal çelişki olamaz
iktidar partisiyle aynı tarafa düşmemek uğruna seküler tayfayla kamalistlerle aynı tarafa düşmeyi kabullenen milliyetçi olamaz
daha vahim şeyler de var, bazı milliyetçiler dindarlara dinci demeye başlamış, halbuki ülkücüler de "dindar" değil mi?
bir kısım dindar taifenin millet hakkındaki şuursuz tavırlarını tenkid ayrışey, kendinden tamamen ayrı görüp düşman olmak ayrı
bence hepsi birden daha tehlikeli. bir kısmı az biraz akıllı olsa, diğeri bu kadar başıboş kalmayacak, toplam tablo vahim
diğer taraftan başbakanın ülkücülerle bir ileri iki geri ilişkisinde çok samimi durduğunu düşünmesem de,
namaz kılmayı bilmezler meselesi abartılmıştı
neyse sonuç olarak selametçilerin saçmalamasına alışkınız zaten de milliyetçilerin giderek daha şuursuz olması ağır geliyor
selametçilerin milliyetçilere nefreti yeni bir şey değil. buna rağmen selametçilere düşman olman gerekmez, kendi şuursuzluğu
kaldı ki burada iki siyasi ekip arasındaki geçimsizlikten bahsetmiyorum, temel değerler referanslar konusunda farklar var
bunun olmaması gerek, milliyetçiler islamcıları anlayamayacak raddede dinden kopuk olamaz
çok saygı duyduğum insanlardan bile makul şeyler duyamaz, okuyamaz oldum...
ama mesela iskender öksüz son zamanlarda akıl erdiremediğim kişilerden biri, geçenlerde ulusalcılarla milliyetçiler arasında >
çok fark olmadığını yazıyordu, "onlar da batı kültürünü seçmişler, o kadar da olsun" gibi bir ifadesi geçiyordu
batı kültürüyle milliyetçiliğin ne alakası var?
islam'ı temel referans almamak, seküler fikirlere meyletmek, batı kültürünü, değerlerini, felsefesini benimsemek,
bunlar milliyetçilikle bağdaşmayan tavırlar.
keza islamcıların hatalı fikirlerini, politikalarını tenkitle yetinmeyip kategorik olarak dışlamak, hele de araya >
"dincilik" yaftasını koyarak bir sınır çizgisi çekmek, devleti 1923'ten başlatmak, kemalist politikaları savunmak...
bunlar milliyetçilikle örtüşmeyen şuursuz hareketler, buna kızıyorum ben.
yoksa elbette islamcıların eleştirilecek çok tarafı var
…
tartışılır, ama ilginç bir bakış açısı. akp kafa olarak itilafçılara yakın, ama geleneğin devamı demek zor
itc-chp-ietö gibi bir devamlılık itilafçı cephede görülmüyor, daha ziyade itc vs tepki diye kurgulamak lazım
sf-tf-dp-ap-anap-akp bir çizgi sayılabilir, ama itilafçı karakter çok ön planda değil bu çizgide
sadece zihniyet benziyor diye devam diyemezsin, kurumsal süreklilik de olması lazım
misal ordudaki darbeleri harbiyeye bağlarsın, ama yeniçerilere bağlayamazsın
iddia edilen ergenekon terör örgütü ;)
itc tarafından kurumsal devamlılığı sürekli sekteye uğratılan, ama her fırsatta zuhur eden bir muhalefet hareketi var
dp'den sonra bu hareket üçe bölündü, msp ve mhp ayrı birer kol olarak devam etti
msp kolunda zihniyet olarak itilaf çizgisinin sürdüğü söylenebilir, ama tam açıklayıcı değil
islamcılarla türkçülerin birbirlerini ontolojik olarak farklı şeyler olarak görmeleri vahim bir şey
bugünki hükumet çizgisini oluşturan bileşenlerin içinde itilaf kafası azınlıkta kalır ve mhp ile bir çok ortak değeri var
ortada ortak bir zemin olması lazım
chp itc'dir, aynı ekip. sadece a takımı tasfiye oldu, mesuliyeti bunlara yıkıp isimlerini değiştirdiler, yola devam ettiler
bu kadar askeri darbeyi yapan kimdi? bürokrasinin her tarafında kadrolaşan? vs vs
jöntürk dayatmalarına karşı anadolu fırsat buldukça karşı çıktı, dp mesela...
islamcılar efgani çizgisinden ibaret değil, ortalama anadolu insanı çoğu. cemaatler, tarikatler vb
bu çizgiyle mhp arasında varoluşsal bir fark yoktur, mhp de aynı kaynaktan gelir. islam davası- türkiye davası vs
siyasi kadro fikriyat sosyolojik taban bunların hepsini ayrı ayrı ele almak lazım
akp deyip işin içinden çıktığın zaman sap saman ot kök taş çakıl hepsi birden harman oluyor
akp'yi bir tür koalisyon gibi düşün, hayır da şer de bir arada. çözülmesine muhalefet fırsat vermiyor...
ihlas cemaatiyle eski irancıları bir kefeye koyarsan yapacağın analizden bir cacık olmaz
hükumetin vahim icraatlerinde milliyetçiler de vebal altında, süreçleri doğru yönetmeye yaklaşamadılar bile,
nerede saf tutacaklarını şaşırdılar. şuursuz akıncılar farkında olmasa da ülkücülük de islam davasına dahil
akıncıların kafası basmıyor ülkücüleri dışlıyor diye ülkücüler de aynı şeyi yapamaz, ülkücü bilir ki hepsi özde birdir
ama muhatapları işi bozuyordur vs.
milliyetçiler ise bunlarla bir görünmektense seküler tayfayla bir görünmeyi tercih ettiler, hükumete karşı olsun da...
bu yüzden hükumetin alternatifi de kalmadı, ikaz edildiğinde anlayacak hali de kalmadı, insanlar da etrafından ayrılamadı
…
yeni kadroda itc'den müdevver olmayan kaç kişi vardı ki? aynı ekip, bir kısmı bir kısmını tasfiye etti, yola devam ettiler
…
dümdüz akp itilafçı dediğin zaman kayınpederimi alıyorsun te cemaleddin efganiye kadar bağlıyorsun,
ne alakası var, köylü, çoban, tornacı, müslüman, bildiğin anadolu ahalisi adam...
hasbelkader erbakan islam dedi diye peşine düşen insanları, orduya darbeye bilmem kime karşı akp'yi destekleyen insanları,
alakasız bir sürü kişiyi itilafçı yaparsın, sosyolojik tabanı dikkate almazsan.
babam bile akp'ye oy verdi, niye diye düşünmüyor kimse, dumanlı kafadan analizlere devam...
…
mustafa kemal, ismet, celal beyler mesela; bunlar neci?
birbirlerini yediler, vuran da vurulan da ittihatçı
itc'nin tek bir çizgisi yoktu, üç tarz-ı siyasetin üçü de dahildi, ama hangi ekip başa geldiyse onun çizgisi öne çıktı
enver bey varken türkçülük öne çıkıyordu, ama garpçılar da islamcılar da ittihatçıydı
kemal ve ismet beyler, üç tarz-ı siyaseti bir buçuğa indirdiler.
itc için belirleyici olan türkçülük değil, komitacılık. ayrıca mensupları arasında islamcı ve türkçüler olmakla birlikte,
jöntürkleri taşıyıcısı rolünü ifa etti itc-chf. türkçüler-islamcılar parantez olarak kaldı
öncesi sonrası var mı? cihan harbinden evvel hepsi teşkilata kaydolmadı mı bunların?
bürokraside yerleştirdikleri adamlar itc kökenli kişiler. asacakları hocaları seçerken bile itc'li mi değil mi diye baktılar
detaylara takılıyorsunuz, abdülaziz han'ın hal' ve katlinden 27 nisan e-muhtırasına kadar sürekli bir çizgi var
bunun ideolojik-sosyolojik tezahürü jöntürk sınıfı. siyasi yapılanması da komita kafasıyla memleketi idare eden oligarşi
adına ittihat deyince çok güceniyorsanız sepet diyelim, zurna diyelim, ne isterseniz...
sudanlı musa da itc mensubuydu, ama bu neticeyi değiştirmiyor :)
…
mhp'nin nadir doğru tavır gösterdiği hadiseler var, ama genel tavır bu değil
akp'nin hatası yok demiyorum, hükumeti savunacak olsam başta gider oy verirdim... ama akp politikalarını eleştirmek başka,
arada varoluşsal çelişki varmış gibi görmek başka. 5-6 senedir partiler parti olmaktan çıktı, cepheler oluştu
cepheleşmenin oluşması ayrı bir faciaydı, ama mhp'nin aldığı pozisyon mhp'ye yakışmıyor
akp'liler ne kadar saçmalasa da mhp aynı duruma düşemez. dava ortak, ama bunlar yanlış savunuyorlar demek başka şey
olaya bunlar zaten hain diyerek girmek bambaşka bir şey. mhp'nin tavrı akp'nin desteğini genişletti...
mhp'nin kalesi denen orta anadolu'nun bile akp'ye geçmesi hiç mi uyarıcı olmaz?
ülkücülerin bütün değerlerine değil, bir kısmına saldırıyorlar. milliyetçiler basiretli davransa bunu boşa çıkarabilirdi
ama istisnalar hariç, milliyetçiler chp ile bir ağızdan konuşuyor hayli zamandır
bunlar hep algıda seçicilik. akp'yi okumak için kullanılan şablondan kaynaklanıyor, tablonun tamamı değil...
akp'nin nasıl bir karma olduğunu görmek lazım, sapı samanı ayırıp eleştirirken nokta atışı yapmak lazım
milliyetçilik deyince herkes başka bir şey anlıyor, sen derdini anlatamazsan, adam hayalindeki zihniyet hakkında konuşur...
türkiye 1923'te kurulmadı, milliyetçilerin kemalistlerle işi olmaz, milliyetçiler darbecileri savunamaz, milliyetçiler seküler olamaz...
hükumetin vahim hataları var, ama milliyetçilerin eleştirilerinin iktidar partisi yönetimine, destekleyen entelektüellere ve halk tabanına >
ulaşabilmesi için, önce arada ontolojik çelişki varmış havasının ortadan kaldırılması lazım,
farklı değer kümelerine mensupmuş gibi yapılan eleştirilerin hiçbir karşılığı olamaz,
adamları savundukları değerlerden yola çıkarak eleştirmeniz lazım. değerler farklıysa neyin eleştirisi?
bu arada, başbakanın ayağının altında ne var bilmiyorum, ama asabiyyenin her türlüsü milliyetçilerin ayağı altındadır
milliyetçiler adına konuşanları eleştirince, bundan hükumeti savunuyoruz manası çıkmasın...
[algı ve semantik yapı üzerinde çalışma derdi] siyasi kadrolarda olmayabilir de, etraflarında bol miktarda entelektüel, akademisyen var...
akp ve mhp'nin ortak davası islam davasıdır. akp bunu yanlış bir yoldan gerçekleştirmeye çalıştığı için hatalı
mhp ise ortada islam davası diye bir şey yokmuş gibi davranıyor. türkiye'ye sonradan dayatılan değerleri (!) savunmaya kalkıyor
2007 seçimlerinde mhp, chp ile koalisyon yapacak söylentileri çıktığında, mhp iki üç oy daha alırız hesabıyla yalanlamadı bunu
sonuç olarak orta anadolu'yu da kaptırdı... akp'nin entelektüel arka planı milliyetçiliği anlamaya elverişli değil,
milliyetçilik ile asabiyyeyi karıştırdıkları için tepki gösteriyorlar. milliyetçilerin donanımı bunun doğrusunu anlatmak için yeterli
ama mhp kendi birikimine sırt çeviriyor, kemalistlerle aynı telden çalıyor. insanları akp'ye itiyor.
bu yüzden akp'nin vahim hatalarında mhp'nin de vebali vardır.
akp olayı anlamadığı için sistemle birlikte devleti de hedef alıyor. mhp ise chp ile birlikte, devlet diye sistemi muhafaza ediyor
devletle sistemin farkını en iyi milliyetçilerin biliyor olması lazımdı...
gözüm sadece akp beyanatlarına bakarak konuşmuyorum, öyle olsa sıkıntı olmazdı. yeniçağ'ı okumuyor musun hiç?
şu durumda yeniçağ da gizli akp'li...
karikatürcü zaten facia da ben köşe yazarlarından bahsediyorum, sevdiğim saydığım insanlar var, isim verdirme bana...
…
1. terim sıkıntımız var, abdülaziz han'ın hal' ve katlinden t. saylan'ın 2006'da "biz asılız" beyanatına kadar devam eden >
2. jöntürk ideolojisinin taşıyıcısı-uygulayıcısı olan derin yapılanma şeklinde bir damar var, buna ittihatçılık demeyeceksek
3. nasıl bir isim verebiliriz? ikinci mesele, komitacılık "teşkilat-ı mahsusa" tarzı faaliyette ne kadar fayda getiriyorsa
4. devlet idare etmekte de o kadar zaaf getiriyor. bir sahadaki efsanevi başarı diğer sahadaki hataları örter mi?
5. chf kadrolarının ne kadarı itc dışı kökenlerden geliyordu? bir dönem her türden insanın cemiyette olması mı esas,
6. yoksa devam eden metodlar ve kadrolar mı esas?
savunanlarla tenkid edenlerin kastettiği ittihatçılık aynı şey değil
beceriksizlikleri devlet idaresinde, teşkilat-ı mahsusa bunun dışında
şerhe ek: emanuel karasu ile itc arasında bağ kurulabilir mi? itc kadrolarında mason ve avdeti nisbeti ve
etkisi ne seviyedeydi? sultan abdülhamid'in hal'i kimin işine yaradı?
hürriyet dediler istibdadın âlâsı geldi...
hepsi dersek mehmed akif'i de jöntürk yapmış oluruz. esas sual şu: ne kadarı chf'de devam etti?
daha mühimi chf kadroları hangi nisbette itc'den müdevverdi?
reşid paşa'dan çevik paşa'ya uzanan bir damar var mıdır? bunlar darbe vb metodları kullanmışlar mıdır?
buna verdiğiniz başka bir isim varsa, ittihatçı yerine o ismi kullanarak devam edelim
talat paşa'nın mason olduğu doğru mudur?
1901 karasu'nun abdülhamid han ile görüşmesi, 2-3 makedonya isyanları, 5 itc'nin faaliyetleri 8 meşrutiyet...
"zamanlama manidar" değil mi?
zemin bu olabilir, ama bombanın piminin çekilmesinde karasu'nun reddedilmesinin payı yok mu?
neticede ne kadar hamiyyetli de olsalar boylarından büyük işlere kalkışmış ve jöntürklüğün taşıyısı olmuşlar
abdülhamid han ile uğraşacaklarına teşkilat-ı mahsusa'ya inkılab edip hizmetinde çalışsalardı,
çok daha faydalı olurlardı gibi tarih ilmine uymayan hayali bir düşüncem var :)
çıkaran askerler olsa bile, askerlik değildi herhalde, gençlik, heyecan, muktedir olma zannı, acele...
bence enver paşa'yı çok aşan bir hasar var ortada. topal osman, izmir suikasti vb gibi hadiseler >
bunların ortaya çıkmasına imkan sağlayan zemin enver paşa'nın etkisinden ibaret olamaz
burda meselelerin ele alınmasında kullanılan mantık, zihniyet, başvurulan metodlar var...
komitacılık eşkiya avı ise, buna da ayrı bir isim bulmak gerekiyor...
bilhassa cumhuriyetten bahsetmiyorum, meşrutiyette de cumhuriyette de devam eden bir teşkilat ve eylem şekli
bir uçtan abdülaziz han'ın hal'ine kadar uzanıyor, diğer uçta "ergenekon" mevzusu...
enver paşa da bu tarz usullere başvurmuştur ve devlet idaresi için fena bir usuldür
ama paşa bir misal sadece, enver bey olmasa da bunlar olacaktı...
evet, muhtemelen karbonari cemiyeti ile alakalı zannederim
itc'den de önce abdülaziz han vak'asında bütün italyan ve ingiliz donanması akdenizdeydi
karbonari ve bağlı olduğu iskoç riti seferber olmuş idi...
hulasa devletin idaresinde bir yabancı tesir var ve belirli usuller devlet idaresine bulaştırılıyor
belirli bir zihniyet hakim oluyor, enver paşa, talat paşa bunun bir kısmında sahne alıyorlar
o usuller ve zihniyet onlardan sonra da devam ediyor. buralarda mutabık mıyız? ismini koymak da başka zaman...
yetenekli ve fakat tecrübesiz, hamiyyetli ve gayretli desek olmaz mı, enver paşa içün?
benim bildiğim asıl ciddi isyan 18'de...
ben harbin neticelerinden de önce, zihniyet ve metod konusuna önem veriyorum, devlet-i aliyye parçalandı,
lakin akabinde zihnimiz, ruhumuz, kimliğimiz paramparça oldu. elbette önceden başlamış süreçler bunlar,
ama sonraki darbeler çok daha sert oldu...


10 Aralık 2014 Çarşamba

Sözümona İslam Tıbbı

 “İslam tıbbı” veya zaman zaman “Osmanlı tıbbı” diye anılan disiplinin en bariz vasıflarından biri de “İslamî” olmaması. İslamî derken, vahye dayanan bir tarafının olup olmaması hususunu kastediyoruz ki Tıbb-ı Nebevî konusunu ayrı tutarsak, bu disiplin vahye dayanmıyor. Dinî açıdan İslamî olmadığı gibi, kültürel açıdan da İslam Medeniyeti’ne mahsus bir bilgi değil, tamamen beşerî ve beynelmilel bir disiplin.

Peki “İslamî” değilse nedir? Önce gerçek ismini söyleyelim: humoral patoloji. Antik Yunan’dan başlayarak, neredeyse iki bin yıl süreyle Akdeniz çevresindeki medeniyetlerin ortak tıp anlayışı olmuş bir paradigma. Kökleri Mezopotamya’ya dayanmakla birlikte, esas olarak Hipokrat tarafından, bir takım Yunan filozoflarının fikirlerinden hareket ederek ortaya konmuş bir teoriye dayanıyor. Bu görüşe göre, kainat dört elementten meydana geliyor: hava, ateş, su ve toprak. İnsan vücudunda bu dört elemente karşılık gelen bir takım sıvılar (humorlar, hıltlar) bulunuyor: kan, sarı safra, balgam ve en esrarengiz sıvı olan kara safra, nam-ı diğer sevda. Kan havaya, safra ateşe, balgam suya ve sevda toprağa karşılık geliyor. Balgam derken kastedilen, bugün anladığımız mânâdaki balgam değil, beyin omurilik sıvısından eklem sıvılarına kadar bir sürü şey buna dahil. Sevdanın ise ne olduğu belli değil. Bu teoride, bu iki dörtlüyü takip eden bir takım dörtlüler daha var: temel organlar kalp, karaciğer, beyin (bu teoriye göre balgam üreten organımız) ve dalak (sevdanın kalple alakalı olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz, sevda tamamen dalakla alakalı bir konu); mizaçlar sıcak, soğuk, kuru ve yaş; dört mevsim… Hava ve dolayısıyla kan yaş ve sıcak, ateş ve safra kuru ve sıcak diye devam ediyor. Her mevsimin sıcak-soğuk ve kuru-yaş olma vasıfları farklı olduğu için beslenmede dikkate almak gerekiyor, keza insanların bünyeleri de farklı, bunu da dikkate almak gerekiyor. Hastalıklar sözkonusu sıvıların dengesinin bozulmasından kaynaklanıyor ve mesela yaş ve sıcak olan kan fazlaysa bunu kuru ve soğuk bitkilerle tedavi etmek gerekiyor. Başka bir görüşe göreyse yaş ve sıcağın artmasından kaynaklanan hastalıkları yine yaş ve sıcak maddelerle tedavi etmek doğru. Bu konu Hipokrat ve Galen’in anlaşamadıkları bir konu. Antik Yunan’dan sonra da bu paradigma varlığını devam ettirmiş, Galen ve İbn Sina gibi hekimlerce geliştirilmiş, Doğu’da ve Batı’da pek çok sahada benimsenmiş.

Humoral patoloji eski çağların bilimsel bilgisi ve Grekolatin medeniyetinin coğrafya bilgisi ne kadar geçerliyse, o kadar geçerli. O zamandan bugüne mühendislik ne kadar geliştiyse, tıp da o kadar gelişti. Bugün o devirlerin diğer bilgilerini uygulamaya kalkmak ne kadar mantıklıysa, bu da o kadar mantıklı. Evet bu bilgi ne kadar diğer ülkelerin geçmişiyse, o kadar bizim de geçmişimiz; ama maalesef geçmişimizi yeteri kadar tanımıyoruz, dolayısıyla bu bilginin mahiyetini de anlamıyoruz. Ecdad yadigarı olarak manevî bir tarafının bulunması gerekiyormuş gibi hissediyoruz. Batıl bir şeyden hakka kaçar gibi, modern tıptan kaçıp bu tarz bilgileri uygulamaya çalışanlarımız var ve bu hatalı. Şifalı bitkiler meselesini de bu meyanda zikredebiliriz, eski anlayışla şifalı bitki, ilaç olarak kullanılan bitki demektir. Modern tıp da birçok ilacı bitkilerden elde ediyor, gerçekten de bazı bitkilerde bazı hastalıkları tedavi etmeye yarayabilecek maddeler var, ama insanlar “şifalı” deyince o bitki sıradan bir biyolojik varlık değilmiş, içinde gizli bir manevî güç varmış gibi algılıyor.

Uzun lafın kısası, doktor tavsiyesidir efendim, evde denemeyin.


9 Aralık 2014 Salı

hep osmanlıca / not

konunun içinde bir çok şey birbirine girmiş bulunuyor, bunları ayrı ayrı ele almayınca havanda su dövmekten başka bir şey yapamayız.  birincisi "osmanlıca" resmi dil değil sadece, herhalde bu yanılgı "sarayın diliydi" geyiğinden kaynaklanıyor. sokakta başka bir dil konuşuluyor, resmi dairelerde başka dil kullanılıyor değil. yazı dili ve konuşma dili her yerde farklıdır, sokağın ihtiyacıyla aydınların, bilim adamlarının, edebiyatçıların ihtiyacı farklıdır çünki. ikincisi her dil başka dillerden kelime alır, ne kadar çok kelime alırsa o kadar gelişir. hangi "büyük" dile baksanız, bir sürü yabancı kökenli kelime görürsünüz. bilhassa bazı diller bazı medeniyetler için "kök" görevi görür, bu medeniyetlere mensup milletlerin dillerinde de o dillerden gelen çok sayıda kelime gelir. batı dilleri için bu grekçe ve latincedir. avrupa dilleri içinde bildiğim kadar sadece almanların bir "öz almanca" hamlesi var ve latince-grekçe kelimelerin yerine tren katarı gibi uzun almanca kelimeler bulmuşlar. onlar bile grekçe ve latince kelimelerin kökünü kazıyamamış. dolayısıyla "dil yapmacıktı, yabancı şeylerle doldurulmuştu" diye paralanmanın bir mânâsı yok. evet, bir dönem türkçe yerine arapça ve farsça kelime kullanılması ihtiyaç seviyesini aştı, gramer kurallarıyla beraber işin suyu çıkarıldı, ama abartıldığı kadar değil yine de. daha sonra, önce cevdet paşa, sonra ömer seyfeddin ve ziya gökalp gibi aydınların başı çektiği genç kalemler hareketi ile, bu durum hal yoluna kondu, türkçe tabii seyrine dönmüş oldu. dil devriminden sonraki nesiller, bu sade türkçe'yi bile anlamakta güçlük çekiyor. onları bırakın, cemil meriç'i bile okuyabilen fazla çıkmaz, şimdiki eğitimle. 

üçüncü husus, eğitim seviyesi konusu dar bir açıdan ele alınıyor. okuma yazma oranları tek başına tabloyu anlatıp bitiren bir veri değil.  aydınların eğitimi hangi seviyedeydi, bununla ilgili verileri de görmek gerekiyor. mümtaz turhan'ın garplılaşmanın neresindeyiz adlı eserini tavsiye ederim, okumadıysanız. okur-yazarlık oranları bir fetiş haline getirildi ve yükselirse yükseleceğiz sanıldı, halbuki o kadar basit değildi. ayrıca yazının kolay öğrenilmesi, başarılı bir eğitimin ölçüsü değil. kelimeleri sökecek kadar öğrenip, okuduğunu anlamayan bir sürü insan var. eski yazının özelliği, ancak anlayabildiğiniz şeyleri okuyabiliyorsunuz, yoksa sökemiyorsunuz. benzer özellik japonca ve çince için de var. bilgi arttıkça, müfekkire geliştikçe eğitimin neticesi ortaya çıkar. adama latin harfiyle okuma yazma öğrettiğinizde, eline cemil meriç'i alıp okuyabiliyor mu? kendimizi kandırıyoruz.

arap harfli türk yazısı da söylendiği kadar zor değil. önce onu öğrenenler, latin harfli yazıdan daha kolay ve hızlı okuyup yazıyorlar hatta. öğrenmek zor değil, ama alışkanlık olmayınca pratik şekilde okuyup yazmak müşkil hal alıyor. okuyabilseniz de, okumayı yeni öğrenen çocuk gibi heceleyerek okuduğunuz için klasikleri aslından okumanız çok zor. bütün kitapların transkripte edilmesi mümkün değil, edilebilse bile çok büyük bir iş yükü. neticede bir gecede kütüphanenin kapısının suratınıza kapandığı çok abartılı bir yorum değil. içinde bin yıllık bir birikimin olduğu bir kütüphane. eski metinleri okuma konusundaki sıkıntı alfabe devriminden ziyade, dil devriminin neticesi, alfabeyi sökmek nisbeten kolay, ama bilmediğiniz kelimeleri okuyamıyorsunuz, okusanız da anlamıyorsunuz.

8 Aralık 2014 Pazartesi

hâlâ osmanlıca / not

klasik türkiye türkçesi nedir bilmiyorsanız, google'layınız. yalnız klasik osmanlı türkçesi diye arayacaksınız, zira konuyla ilgili eski ve maalesef hâlâ yaygın olan terim bu. aslında olay "osmanlı" değil, selçuklu, beylikler, osmanlı ve cumhuriyet dönemleri birbirini takip eden dönemlerle bir bütünlük arz ediyor; dönemler bu bütünün dönemleri. o yüzden eski anadolu türkçesi ve klasik osmanlı türkçesi tabirlerinin yerine eski türkiye türkçesi ve klasik türkiye türkçesi tabirleri bulundu. 

mesele basit bir alfabe değişikliği değil, birincisi alfabe değişikliği basit bir şey değil, ikincisi konu alfabe değişikliği ile de kalmadı dil devrimi diye bir saçmalık yapıldı üstüne, o da yetmedi yıllar boyunca eğitim ideolojik bir bakış açısıyla yönlendirildi, gençler "osmanlıca" adı altında, "divan edebiyatı" adı altında türkçe'den nefret ettirildi. ingilizlerin  kendi klasik edebiyatlarıyla sorunları olmaz tabii, ne dil devrimi yapan oldu ingiltere'de, ne alfabe devrimi, ne de gençleri klasik edebiyattan nefret ettirmek için özel olarak programlanmış bir eğitim sistemleri var. 

özet: osmanlıca diye ayrı bir dil yok, kendine has bazı vasıflarıyla şu anda kullandığımız dilin bir devresi sözkonusu ve bu devre ile bağlantının koparılması için ne gerekiyorsa yapıldı. ingiltere'de işçi partisinin shakespeare'i unutturmak için yırtındığını tahayyül edin, öyle bir şey...

7 Aralık 2014 Pazar

yine mi osmanlıca

aklı başında bir tartışma yürütmek istiyorsanız, evvela elinizdeki malzeme sağlıklı olacak: kelimeler. fikirler uçup kaçıyor, nereye gittikleri belli olmuyor; bir yere bağlayıp zaptürapt altına almak için kelimelerden faydalanıyoruz. kelimelerin doğru dürüst birer tarifi olacak ve üzerinde ittifak edilmiş bulunacak ki muhatabınız ne söylediğinizi gerçekten anlasın, daha da mühimi kendi başınıza düşünebilmek için de önce kelimelerle aranızın iyi olması gerekiyor, saçmaladığınız zaman mesajınızın karşınızdakinize ulaşmış olup olmadığı gibi bir sual de mânâsız kalıyor. saçma sapan bir kelime üzerinden tartışmaya girerseniz, fikir alış verişinde bulunamazsınız, sadece itiş kakış olur yaptığınız.

gündemdeki konu nereden çıktı, nereye gidiyor bilmiyorum, çok da derdim değil. ama konuşulanların -yazılı olarak konuşulanların- bir kısmına rastladım ve saçımı başımı yoluyorum...

baştan başlayalım. osmanlıca diye bir şey yok. osmanlıca kelimesi üzerinden tartışırsanız, hiçbir yere varamazsınız. osmanlıca birilerinin peşin hükümlerini doldurdukları bir çuval, divan edebiyatı tabiri gibi bu da, etiketlemek, yaftalamak, aşağılamak, saptırmak, mahkûm etmek için kullanılan bir lakırdı, bir kavramı işaret etmiyor, karikatürden ibaret.

osmanlıca lafzı iki ayrı mânâ için kullanılıyor ki bu bile tek başına fikir yürütme sırasında karışıklık çıkarma ihtimalini arttırıyor. osmanlıca yok, klasik türkiye türkçesi var, arap harfli türk yazısı var. şalter atıp kafanızı duvarlara vurmaya başlamadan önce bu iki terimi öğrenmenizi tavsiye ediyorum, artık biner defa bir yere yazar mısınız, beş yüzlük tespihle beş vakit tekrarlar mısınız, eritip suyunu mu içersiniz, beyninize mi ektirirsiniz, o sizin meseleniz.

klasik türkiye türkçesi.

arap harfli türk yazısı.

bir şeyler çağrıştırıyor mu?

"osmanlıca" öğrenmek başka bir dil öğrenmek değildir. bilakis kendi dilinizi adam gibi öğrenmenin tek yoludur. ingilizler okulda neden shakespeare okutuyorlarsa, "osmanlıca" öğrenmek o yüzden gereklidir. bunun osmanlıyla da bir alakası yok, çağdaşlıkla da. osmanlı'ya düşman olmak için kendinizce geçerli sebepleriniz bile olsa "osmanlıca" bilmeniz gerekir, eğer aydın kisvesinde dolanmaya devam etmek istiyorsanız. "osmanlıca" öğrenip öğrenmemenin ingilizce veya matematik öğrenmekle hiçbir alakası, karşılaştırılabilir bir tarafı yoktur, ikisi tamamen bağımsızdır. kafanız çok karıştıysa kafanızı çevirip japonlara bir bakın, nasıl bir yazıyla yürüyor tedrisat işleri.

size osmanlı nefreti aşıladılar; karanlık, kötü ve geri, yani şeytanî bir kutup olarak gösterdiler. bunun karşısına aydınlık, iyi, ileri kutup olarak hayali bir türk kimliği koydular; gerçek türk kimliğinin birçok tarafı ayıklanıp çıkarılarak yerlerine uydurma bir şeyler ve mahiyeti anlaşılamamış batı medeniyetinin komik karikatürleri doldurularak elde edilmiş bir hayalî türk kimliği. şimdi kurmalı oyuncak gibi debeleniyor, bozuk plak gibi aynı saçmalıkları tekrarlıyorsunuz; küflü olan osmanlı da değil, "osmanlıca" da değil; sizin beyniniz. önce bir şeyler öğrenin, gerekirse sonra yine tartışırız. "ay biz şimdi pis osmanlı'nın pis dilini mi öğranicaz, hani ileri gidicektik, geri mi gidicaz" derseniz, buna verilecek bir cevap da var aslında, ama yine kalay işlerine başlamak istemiyorum.

oku bakayım:

klasik türkiye türkçesi

arap harfli türk yazısı...

6 Aralık 2014 Cumartesi

Termodinamik Kanunlarına Saygılı Bir Hikâye


Kahramanımızın mümkün olduğu kadar aylaklık etmek dışında hiçbir maksadı yoktu. Kabul edersiniz ki böyle bir kişi hakkında bir hikâye anlatmak mümkün değildir, bu da o kişinin kesinlikle kahraman falan olmadığı mânâsına gelir. Kendisinden kahraman diye bahsettiğimize göre, hakkında bir hikâye anlatmamız gerekiyor, bu durumda da hadiselerin kahraman efendinin iradesi dışında gerçekleşmiş olmasından başka bir çaremiz kalmıyor. Anlayacağınız gibi sayın aylağımızın rahatını bozacak bir şeyler olmak üzere ve bu da pekâlâ hikayemizin konusunu teşkil eden temel tezat olabilir. Yeteri kadar gizem oluşturduk mu, emin değilim, ama en azından esas kişimizi bir miktar da olsa tanıtmış olduk. Ama bu heriften sürekli uzun lakırdılar kullanarak bahsetmek de pek yorucu, en iyisi tanıtmaya ismini söyleyerek devam edelim: Ali. Can veya Cem de olabilirdi, yeter ki kısa olsun. İlk aklıma gelen isim Ali olduğuna göre, tabiî ki adı Ali. İşinize gelirse…
Dostumuz Ali’nin rahatı acaba nasıl bozuldu? Bunu anlamak için öncelikle Ali’nin nasıl rahat ettiğine karar vermemiz gerekiyor. Ondan da önce kimin nesidir, bunu söylemekte fayda var. Efendim Ali beyimiz lise öğrencisi, ilk aklınıza gelen genellikle doğrudur. Şu halde Ali’nin rahatlığının nasıl bir şey olabileceğini de az çok kestirebilir hale geldik. Mesela Ali okulu sevmez, okulla alâkalı hiçbir şeyi sevmez. Ayrıca futbolu da sevmez. Kavga gürültü, itiş kakış, mücadele gerektiren herhangi bir şeyi sevmez. Kızları da mı sevmez? Bundan pek emin değiliz açıkçası, hareketlerinden sevdiğini düşündürecek bir ipucu yakalayamıyoruz. Seviyorsa bile bundan bir hikâye çıkmaz herhalde, zira Ali had safhada tenbel; değil bir kızın peşinden koşmak, yerinden kımıldayası yok. Şu durumda Ali’nin keyfini neyin kaçırdığını da bulduk galiba: bir kız. Hem sporcu, hem dersleri çok iyi, pek çalışkan; aferin kızıma… Peki böyle bir kızın Aliyle ne işi olabilir ki? Al sana gizem… Evet, kızın adı da Gizem olsun. Demek ki hikâyemizin konusu Ali’nin rahatını kaçıran Gizem. Çok sıkıcı gidiyoruz, boşverin, okumayın siz bu hikâyeyi, rahatınızı bozmaya değecekmiş gibi durmuyor hiç. Belki de asıl gizem şu: acaba hiç yoktan bir hikâye çıkarabilecek miyim? Ukalalığı bırakıp konuya girsek mi acaba?
Mevsim elbette yaz. Okul tatil, oh, mis gibi… Hava biraz sıcak, ama o kadar da değil, okulun bahçesindeki bir şey ağaçlarının gölgesinde uyuklamak için en uygun zaman, öğretmenler bile nadiren uğruyor, ortalık sakin mi sakin. Bir şey ağaçları dedik, isimlerini öğrenmek için uğraşmadı hiçbir zaman, Ali. Bu ara uyuklamaktan başka bir işi yok, zira sınıfı geçmiş bulunuyor. Tenbel dedik, aptal demedik; sınıfta kalırsa sarf etmesi gereken gayret çok daha fazla olacak, peder beyden fırça falan, maliyet epey artıyor; o yüzden Ali her sene mutlaka sınıfı -mümkün olan en düşük notla- geçer. Şimdilik tatilde sıkıştıran yok, çırak gir, işe git filan diye; ama lise bitince başına gelecekler belli; o yüzden sırf hayatı boyunca tadını çıkarabileceği yaz tatili sayısını arttırmak için bile olsa, Ali’nin fakülteyi kazanacağından emin olabilirsiniz. Fakülteden çıkınca mutlaka bir işe girecek, maaşı biraz düşük de olsa, mesaisi en az seviyede bir iş olacak ve elbette Ali askerliğini kısa dönem yapacak. Aptal olmadığı gibi, beceriksiz de değil, ne yapar eder, bir yolunu bulur. Adamın tutkusu atalet ve bir tutkusu olan herkes gibi, bunu elde etmek için ne yapmak gerekiyorsa yapacağı açık. Lakin tezat işte, başkaları ne kadar gayret sarf ederse maksadına o kadar yaklaşır, Ali için ise durum bunun tam tersi. Bu yüzden her şeyi güzelce hesaplayıp enerji sarfiyatını optimize etmesi gerekiyor, hatta hesap yapmak için sarf ettiği enerjinin miktarını bile hesaplamalı. Mesela dersi dinlemenin sınıf geçmeyi ciddi derecede kolaylaştırdığını fark ettiği için asla derste uyumaz, öyle de disiplinlidir.
Ali zahmet olmasın diye, kimseyle tanışmaz, konuşmaz, görüşmez; kalabalıkta izini kaybettirir. Okulu bırak, sınıfta bile varlığından haberdar olanların sayısı fazla değil. Arkadaşlık zor zenaat, müşkil mesele… Gizem ise, haliyle, tam tersi: hiçbir şey Gizem’in gözünden kaçmaz, Ali bile.
Kız delikanlının varlığını çoktan fark etmişti, kurcalamak için bir fırsat çıkmasını bekliyordu. Neyin nesi bu herif? Neden böyle? Yakından inceleyip mercek altına almazsa kurdeşen dökecek. Nihayet o yaz günü, nasıl olduysa Gizem’in ajandası boş kaldı ve hiçbir şey ağaçlarının gölgesinde, bir iki sinek dışında hayatta hiçbir gailesi olmadan uzanmış şekerleme yapan Ali’nin tepesine dikildi ve hikâyemizin gerilim bölümü böylece başlamış oldu.

-Şşşşt
-…
-Aloo?
-…
-Ali!..

Ali gayrıihtiyari tek gözünü hafifçe aralayıp tepesinde dikilen kimdir diye baktı. Kimseyle tanışmama prensibi, kimseyi tanımamayı da içine alıyordu, dolayısıyla kızı tanımıyordu. Kızın kendisini neden uyandırdığını merak etmek zahmetine girmedi ve uyluğuna inen sert bir tekmenin etkisiyle aniden ayağa fırlayana kadar birkaç saniye hafifçe horladı. Ah bu refleksler, insana ne kadar çok gereksiz enerji harcatıyorlar bazen…

-Ne yapıyorsun burada?
-Hiç.
-Yürü gidiyoruz, işimiz var seninle.
-!?.

Kız Ali’nin kolundan tuttuğu gibi koşmaya başladı, Ali de koşmak zorunda kaldı, beş on saniye. Yürümek neyse de, koşmak dayanılır gibi değildi. Hızlı bir hesap yaparak, toplam enerji sarfiyatını azaltmak için, anlık enerji sarfiyatını arttırmak gerektiğine kadar verdi ve aniden durup kolunu sertçe çekti, Gizem’in elinden kurtardı. Bir an için kızın suratına bir yumruk patlatmak geçti içinden, böylesi daha etkili olurdu -galiba kızdan etkilenmeye başlamıştı- fakat karakola gitmek yorucu olabilirdi, bu yüzden vazgeçti. Gizem ise hızını alamayıp birkaç saniye daha koştuktan sonra durdu, döndü ve Ali’ye baktı. Adam karşısında mânâsız bir şekilde dikiliyordu. Ağzı hafif aralık, gözler yarı kapalı, ne olup bittiğini anlamadığı kesin, ama tek kelime etmiyor, bir şey sormuyor. Ali kıza direnmenin faydasızlığını fark etmişti, sakin ve yavaş adımlarla, Gizem’in kendisini çekiştirdiği istikamette yürümeye başladı. Gizem hayretle gözlerini açabildiği kadar açtı ve zihninde parlak bir ışık peyda oldu. Bir cevher var sanki herifte, bir işe yarayabilecekmiş gibi bir his, Allah Allah?..

Ağır ağır yürüdüler, kırk elli metre mesafedeki parka gittiler. Parkta da bilmem ne ağaçları vardı, hem sayısı daha da çoktu, ayrıca başka bir şey ağaçları ve daha daha bir takım ağaçlar vardı, üstelik bir de küçük havuzcağız vardı, fıskiyesizdi, ama su temiz görünüyordu. Kesinlikle şekerleme yapmak için çok daha iyi bir yerdi ve Ali parka ilk defa geliyordu. Vakit geçirmek için buraya gelmenin fazladan yaklaşık atmış beş adım atmaya değeceğine karar verdi. Elbette önce gürültü ihtimalini değerlendirmesi gerekiyordu, hareketli bir yer ise bütün cazibesini kaybederdi. Acaba gençler bu parka sık sık geliyorlar mıydı? Meramını tam ve bir seferde anlaşılır bir şekilde, en az kelimeyle ifade edebilmek için, söyleyeceklerini dikkatle seçerek Gizem’e sordu:
-Park kalabalık olur mu?
-Merhaba.
-?..
-Tanışalım önce değil mi? Ben senin adını biliyorum zaten, Ali; benim adım da Gizem.
Ali hiç de memnun olmamış gözlerle baktı. Tanışmak şart mıydı? Ayrıca adamı kolundan çeke çeke parka getirmek için tanışmak gerekmiyordu da, konuşmak için neden gerekiyordu? İnsanlar tuhaf yaratıklar, muhatap olmak yorucu olmasa bile, değmez be…
Gizem’in muhakemesi vasat olsa da, sezgileri kuvvetliydi. Ali’nin konuşmasına gerek kalmadan, hikâyeyi yavaş yavaş çözmeye başlamıştı. Ali kalabalığı sevmiyordu. Neyse ki alışveriş merkezleri açılmaya başladıktan sonra, park gençlerin gözünden düşmüştü; emekli amcalar geliyordu daha çok, onlar da Ali’den çok farkları yokmuş gibi görünüyorlardı (evet Ali’nin ideali de emekli olmaktı, bir an önce), ayrıca örgü örüp çekirdek çitlerken meraklı gözlerle sağı solu inceleyen ve aralarında fısıldaşan teyzeler geliyordu, bir de genç anneler yürüyebilen ve konuşamayan çocukları kum havuzunda güneşlensin, salıncaklarda sallansın diye getiriyorlardı, keratalar yere kapaklanıp viyaklamaya başlamadıkları sürece sesleri daha çok kuş cıvıltısına benziyordu; neticede bilhassa uygun saatlerin seçilmesi halinde kafa dinleme ihtimali çok yüksekti. Bütün bunları anlattı Ali’ye, uzun uzun. Çok da uzun anlatmadı aslında, çünki detaylar ana fikirden uzaklaşıp sıkıcı hale geldikçe, dinlemek zahmet olmaya başlıyordu ve Gizem Ali’nin yüz ifadesinden, lafı nerede toparlamak gerektiğini okuyabiliyordu. Delikanlının kızdan bir beklentisi yoktu, lafı kısa kesip gitmesi dışında. Ama parkı keşfetmiş (!) olması da kızın sayesinde olmuştu, birazcık şükran gibi bir şeyler hissetmek pek zahmetli değildi, kızın çenesini kapayası yoktu, bu da çok belliydi ve başından atmaya kalkmak nankörlük olmanın dışında yorucu olacaktı; tevekkül içinde sustu ve dinledi. Gizem ise madeni deşme duygusu içindeydi, ama kendisini zor zaptetse de acele etmedi. En önemlisi, Ali’yi manipüle etmeye yarayacak termodinamik dengelerin ipucunu avucuna almıştı bile. Bir süre daha çene çaldı, Ali’yi bir külah dondurma yemek zorunda bıraktıktan sonra da azat etti.

Gizem ile Ali’nin tanışmalarından bir gün sonra, kuşluk vakti, hafif bir kahvaltının ardından, tam da biraz kestirmek için uygun bir zamanda; okuyucularımız belki tahmin edebilirler, ama Ali için tamamen beklenmedik bir şey oldu: kapının zili uzun uzun, sabırsız bir şekilde çaldı. Ali’nin evi, okula göre parkın aksi istikamette -neyse ki- sadece iki yüz metre mesafede, tek katlı, bahçesinde birkaç adet bir şey ağacı olan bir evdi. Ali’nin normal şekerleme yeri de evin bahçesiydi, tabiî olarak. Mayıs ayı civarı hariç, ağaçların beyaz bir şeyleri her tarafa saçmak gibi saçma bir huyu vardı zira. Bazen annesi temizlik yapacağında veya komşuları çağıracağında Ali’yi sepetliyordu, o da okulun bahçesine kadar zahmet buyurmak mecburiyetinde kalıyordu. Üç gün önce temizlik yapılmış, iki gün önce evi misafirler basmış ve bir gün önce -o mübarek günde- tekrar temizlik yapılmıştı, bugün ortalığın sakin olması gerekiyordu ve Ali üç gün aradan sonra tekrar bahçe safası yapmak üzereydi. Kimdi acaba baskına gelen bu sabotajcı?

Kapıyı Ali’nin annesi açtı. Acaba Ali’nin annesi diye mi devam etsek, yoksa bir isim bulsak mı? Diyelim ki Ayşe dedik. Koskoca kadından Ayşe aşağı, Ayşe yukarı diye bahsedecek halimiz yok ya, illa ki Ayşe Hanım filan diyeceğiz. Bu da Ali’nin annesi demekten çok farklı değil yazarken dört harf fark ediyor. Söylerken iki hece fark ediyor, konuşma için az değil aslında… Ali olsaydık bu hesabı ışık hızıyla tamamlamış olurduk, bir sürü harf harcadık yine. Neyse Ayşe Hanım dedik madem, kalsın öyle. Kapıyı Ayşe Hanım açtı: kapının önünde dikilen bir genç kız, güzel değil pek, ama kesinlikle çirkin de değil. Güçlü kuvvetli, sağlıklı görünüyor. Güleryüzlü hem de, en azından gülüyormuş gibi sırıtıyor, az zorlasak şirin bile diyebiliriz. Kimin kızı bu? Ne işi var burada, kapıları mı karıştırdı acaba?
-Günaydın efendim, ben Gizem. Ali’nin arkadaşıyım, müsaade ederseniz ders çalışmaya gelmiştim…
Yemezler be kızım, kime anlatıyorsun? Sokaktaki kediler bile biliyor, kışın bile ders çalışmayan beyefendimizin, yaz günü yanına bile yanaşmayacağını. İkmale falan kalmadı, sonraki seneye hazırlanmak için erken, ki zaten öyle bir ihtimal de yok, ne çalışacak? Ayrıca ders çalışmak için birine gerek yok, kitabı açar bakarsın; olduğu kadar… Ali kıza ders mi çalıştıracak? Ne münasebet, işi olmaz. Kızın çalışmaya ihtiyacı olabilir, aptal galiba biraz, yaz günü başka yalan mı bulamadın? Hani kızım senin elinde kitabın defterin? Sözkonusu Ali olmasa, işin içinde başka bir şey aramak gerekiyor, ama yok; o da olamaz. Kız hakikaten gizem, hatta muamma; dur bakalım, ne çıkacak altından?
-Buyur kızım, hoşgeldin…
Gizem’in ani ziyareti, Gizem için bile gerçekten biraz ani olmuştu ve Nasreddin Hoca’nın yazısız mektubu gibi, uygun bir mazeret hazırlayacak fırsatı olmamıştı. Kelimeler daha ağzından çıkarken, saçmaladığını fark etti, ama yapacak bir şey yok, olan oldu. Dur bakalım, bir şeyler uydurulur elbet…
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz; Gizem söze “şey, aslında ben…” diye başladı, Ali oralı bile olmadan bahçeye çıkıp uyuklarken, Ayşe Hanımla muhabbeti koyulaştırdı, ağzından girdi, burnundan çıktı, şifresini çözdü, damarını yakaladı; kolları sıvadı, yıkadı, soydu, haşladı, rendeledi, altını kıstı, kapağını kapattı, ovaladı, sildi, duruladı. İşin komik tarafı bunları neden yaptığını kendisi de bilmiyordu, hadiseler aynı bu hikâye gibi kendi kendine akıp gidiyordu. Gizem’in çenesi ve elleri durmak bilmeden çalışırken, Ali de ayarını uyku ile uyanıklık arası kıvamına getirmiş, bütün hesaplarını gözden geçiriyor, yeniden hesaplıyordu. Kene midir, süne midir, Gizem midir nedir, bu kızı sepetlemeye çalışmanın lüzumsuz olacağı ortadaydı. Acaba bundan bir kazan-kazan denklemi çıkarılabilir miydi? Kızla ilginç bir şekilde birbirlerini tamamlıyorlardı. Elbette askerden dönünce evlenmek zorunda kalacaktı ve görünüşe göre birini aramak zahmetinden kurtulmuş bulunuyordu. Bekârlığın sultanlık sayılması ihtimali de akla yakın görünüyordu, ama bütün ihtimalleri hesaplama imkânı bulunmuyordu ve görünüşe göre en mantıklı hattıhareket hadiseleri oluruna bırakmak olacaktı.

İşte böyle sevgili okuyucular, hikâyelerin son kısımlarının kısa olması gerekiyormuş; bence de akıllıca bir tercih. Neticede kızımız Gizem ve oğlumuz Ali evlendiler, çocukları bile oldu, optimum sayıda. Nedir efendim, kurguymuş, izlekmiş -ne demekse- ne gerek var, al sana bal gibi hikâye işte.


(Not: bu hikâye yazılırken hiçbir Kanada kavağına zarar verilmemiştir.)

2 Aralık 2014 Salı

Bir Rahat Dur


Artık hiç kimse kısıtlanmak istemiyor, hırçın çocuklar gibiler… Damdan atlayacakmış, karar vermiş, seçim yapmış, özgürmüşmüş… Çakacaksın ağzının ortasına… İşte böyle efendim, harbi kaybettiğimizle kalmadık, kendimizi de kaybettik. Hafıza kaybına uğrayacak zaman mıydı? Tam da dört elle hayata sarılmak zamanıyken… Hayat? Hayır canım, o senin bildiğin hayat değil. Evet, ontolojik bir konu bu ve uzun felsefi ve de teolojik bahislere girmezsem izah edemem, girsem sen sıkılır gidersin. Aslında mesele benim izahım değil, işine gelse anlarsın, eşşek gibi, kimsenin bir şey izah etmesine gerek yok, bilakis ontolojik meseleler bir bakışta kavranabilir; lakin senin anlayasın yok, burada bir kayma sözkonusu, istemiyorsun. İstemiyorsun öyle inanmayı, öyle hissetmeyi, öyle düşünmeyi, öyle yaşamayı ve ölmeyi. İstemediğin için, sen yaşarken bir şeyler ölüyor. Sırf kafana göre yaşamakla bir şeyleri öldürüyorsun. Bunların zaten ölmesi gerektiğini söyleyecek kadar pervasız değilsin henüz. Öyle olanlar da var, fazlası da var; ama ben bunları onlara söylemiyorum, sana söylüyorum. Evet, bunlar ölmeli diyemiyorsun; ama kırk türlü tevilin, bahanenin, “ama” ile başlayan kıvırma ve de çevirme hareketlerinin arasında izini kaybettirmeye çalışıyorsun, anlamazlıktan gelmeye çalışıyorsun. Ocağın ortasında sönmek üzere olan son köz gibisin ve bunca derdim varken bir de senin arkandan ağlamak istemiyorum, canımı sıkma.
Dur, sus, otur, edepli ol; sana göre bunlar seni sen olmaktan çıkaran şeyler, toplum diye bir heyula bütün ağırlığıyla eziyor seni, alabildiğine. Serbest hareket etmekle kendin olduğunu düşünüyorsun. Sana göre herkes tek. Bize göre ise herkes birbirine bağlı. Fazla serbest hareket etmek bu bağları koparır. O zaman biz kıymetli bir parçamızı kaybetmiş oluruz. Bu kopmalar devam ederse biz yok oluruz. Sen de bizden koptuğun zaman yalnız kalırsın ki bizim için bu da senin yok olman demektir. Neticede hem senin için hem de bizim açımızdan üzücü bir noktaya varılıyor.
Bizi birbirimize bağlayan bağlar uzak bir maziden geliyor. Bu bağları koruyarak geçmişten geleceğe uzanmayı, yaşamaya devam etmeyi ümit ediyoruz. Hayat sana göre tüketilecek hazlar için bir fırsat. Hayatın maddeye bağlı. Biz hayatta bir mânâ arıyoruz. İnsan başkalarıyla paylaşabileceği bir şeyler üretmeli. Her şeyden mühimi, bizim için varlık görünenin çok ötelerine uzanıyor. Bizim için varlık, erişilebilenin çok ötesini ifade eden bir kavram. Birbirimize bağlı oluşumuzdan çok daha kuvvetli bir şekilde ötelere bağlıyız. Kişinin kendisi olması, şayet yeryüzünde geçirdiği süreye bir mânâ katmaksa, bu ancak bağlılık ve birlikle, maddeyi maddenin ötesini hedefleyerek işlemekle olur, serbestlik denen kopuş ve maddeyi gaye edinmek hiçbir şeye hiçbir mânâ katmaz.
Arzular tabiî olabilir, ancak insan için fıtrî davranış her şeyi olduğu gibi, olduğu yerde salıvermek değildir. Tırnaklarımızı neden kesiyorsak ve neden bir takım zaruri ihtiyaçlarımızı hususi mahallerde gideriyorsak, o yüzden başıboş davranmıyoruz. Bazen istediklerimizi yapmayacağız, bazen istemediklerimizi yapacağız. Zaman zaman duygularımızı gizleyeceğiz ve irademizi bir âdâb ve usûl örgüsünün içinden ifade edeceğiz. Sen bir kuş, rüzgarda savrulan bir yaprak, bir su damlası değilsin; senin için tabiî davranış, rastgele davranmak değil. Hürriyeti iradeni arzularına teslim etmekte arama. Bir arada yaşayan insanların bağlılığı, parçaları bütün karşısında kıymetsiz ve tek başlarına mânâsız bırakan bir ilişki değildir. Karmaşık bir mekanizmanın basit bir dişlisi değilsin, parça ve bütün ortak bir benliği paylaşıyor ve her parçası da bütünü kadar kıymetli. Sen bizim için kıymetlisin, bu yüzden bunları sana söylüyorum. Fedakarlık esaret değildir, fedakarlık iradeyi nefsin yükünden soyan gerçek hürriyettir. Sırf yaşamış olmak için yaşama, yaşatmak için yaşa.