26 Aralık 2016 Pazartesi

Denize kimi döktüydük ki? / tw


neyden kurtulduğumuza dair ortak bir fikrimiz yok ki ortak kutlayalım
ezan susmasın diye verilen bir mücadele miydi, başarıya ulaşan, ezanı susturabilme hakkının kazanılması için miydi?
millî mücadelenin neticesi latin harflerinin kazanılması mı, arap harflerinin kaybedilmesi mi?
işgalcilerin türkiye'den kovulmasının ne anlama geldiğinde anlaşabilmek için önce türkiye'den ne anladığımızda anlaşmamız lazım...
bence ortada kutlanacak bir şey var, ama gündoğdu meydanında toplananların kutladığı benim kutlayacağım şey değil.
9 eylül kutlanacak bir şey değil demiyorum, anlamıyor musun? gündoğdu'da kutlanan işgalin bitmesinden ibaret değil diyorum
9 eylül'den sonra meclis-i mebusan istanbul'a taşınıp "halife-i ruy-i zemin efendimiz"e biat etse ve rejim değişmese, reformlar olmasaydı
bu senaryo gündoğdudaki kalabalık için hâlâ kutlamaya değer bir manzara olur muydu?
kimine göre 9 eylül chp türkiyesine yol açtığı için, kimine göre ise chp türkiyesine rağmen güzel. ortak fikir var mı ki ortak kutlansın?
1908 öncesi türkiye nedir? şark meselesinin başımıza patlamak üzere olduğu, fırtınanın eşiğinde olduğumuz bir dönem mi? bunu kimse istemez.
dil devrimi saçmalığının yapılmadığı bir dönem mi? bunu niye istemelim?
1918'de mağluptuk, felaket başımızda patlamıştı. sonra işgal geldi. sonra gitti. 1922'de, 1918'e döndük.
1922 türkiyesi 1918 türkiyesinden daha muzaffer bir türkiye değil.
savaştan mağlup çıktığımızı algılayamadığımız için 90 senedir hayal aleminde yaşıyoruz.
savaştan mağlup çıktığımız yetmiyormuş gibi, geçen dönemde hem kültürümüz, kimliğimiz darbe yedi, hem bir sürü nifak boy verdi
1918'de daha bağımsız olmak çok tuhaf bir fikir. lozan'da kapitülasyonlardan kurtulduk, tek artı budur belki de
biri kaybedilmiş, diğeri kazanılmış iki ayrı savaş yok, osmanlı ve türkiye diye iki ayrı devlet de yok...
osmanlı'dan kurtulmuş falan değiliz, osmanlı'nın kaldığı yerden devam ettik, sadece rejim değişti
osmanlı'nın bir sürü kurumundan "kurtulamadık", kötü alışkanlıklarından, zaaflarından... bir toplum kendisinden kurtulabilir mi kolayca?
kapitülasyonların kaldırılması bir başarıdır, ama hukukî kapitülasyonların kaldırılmasının hukukumuza malolduğunu da unutmamalı
osmanlı'dan cumhuriyet'e geçerken siyah bir tablo beyaza veya beyaz bir tablo siyaha dönmedi
cumhuriyet döneminde işlenen bir çok hatanın kökleri osmanlı'dan geliyor. başarıların da...
osmanlı ve cumhuriyet tamamen iki ayrı şeymiş gibi düşünmek aklî melekelerimizi zayıflatıyor
osmanlı'yı saadet asrı sananlar da cumhuriyet eğitiminin ürünleri, hatalı imalat, mantık aynı, yönü ters...
selçuklu, osmanlı ve cumhuriyet tek bir devlettir. rejim değiştirmekle devlet yıkılıp kurulmaz. bu saatte tartışamayacağım, kusura bakmayın
konu dağıldı, işin özeti: gündoğdu ahalisi yunanın denize dökülmesiyle birlikte daha bir sürü şeyi kutluyor,
o daha bir sürü şeyi ben kutlamıyorum, yunanın denize dökülmesini kutlayacaksam ayrı bir yerde kutlarım


28 Ağustos 2016 Pazar

Önder Gerçeği


Emri aldığında tereddüt etmedi, ama vücudunu bir heyecan dalgası yalayıp geçti, el ayak boşanmasına benzeyen bir sıcaklık, bir an sürdü, geldi geçti: “o an” gelmişti. Karnı biraz açtı ve dişi ağrıyordu. Hızlıca planını yaptı, dikkatli bir şekilde pusuya yatacağı noktaya intikal etti ve beklemeye başladı. Hiçbir şey düşünmemeye çalışıyordu, ama aynı anda her şeyi birden düşünüyordu, kopuk kopuk. Bunlar zaten sık sık düşündüğü şeylerdi ve ne kadar düşünürsen düşün, bir şey değişmiyordu. Şu dakikada bir iki kişiyi arayıp selam vermeyi, hiçbir şey sezdirmeden tatlı bir iki kelimeyle veda etmeyi isterdi, ama bu bir yandan da çok zor bir işti ve vakit ve imkân olmaması bir anlamda kolaylıktı. Aklını boşaltmaya çalıştı, hedefin geleceği noktaya odaklanmaya çalıştı. Biraz muhasebe yaptı, daha çok zikretmeye, kendi kendine telkinde bulunmaya çalıştı. Saate bakmadan bekledi. Beklemek ona çok uzun gelse de muhtemelen çok zaman geçmemişti, tam da aklına bir türkü mırıldanmak düştüğünde, gülümseyerek sustuğu anda hedef göründü. Tekrar bir sıcaklık dalgası, tam göğsünün son yarısında.

-“Allah!..”

Her şey çok hızlı olup bitti, kimse bir şey anlamaya fırsat bulamadı, bu şaşkınlık anı Önder için bir fırsat olabilirdi, bir netice beklemiyordu, ama denemesi gerektiği için denedi, düşman çabuk toparlandı, Allah yardım etti, Önder’in sadece gövdesinin yönü değişti, kalbi değişmedi ve şu dakikada ve bu şartlarda kurşunun göğüs kemiğinin yanından mı yoksa kürek kemiğinin yanından mı girdiğinin bir kıymeti yoktu ve son ana kadar dişi ağrımaya devam etti. Büyük küçük bir sürü gerçeğe sırtını döndü ve yürüdü gitti, en büyük gerçeğe doğru.

Geride kalanlar için gerçek kavramının mahiyeti tamamen değişmişti. Bir an gerçek, bir an yalan, bir an şaka, bir unutup bir hatırlayarak, etraflarındaki her teferruat sırayla parçalanıyor ve içinden acı akıyordu.

Daha geride kalabalık vardı. İçi yananlar, ciğeri sızlayanlar, büyük büyük acılı sözler ederken mimiklerinden tebessüm taşanlar, büyük hikâyeler anlatanlar, bir an durup düşünmeye çalışanlar, ağlayanlar, ağlatanlar, ağlamadan ağlatanlar, ağlamaklı olanlar, ağlayamadığına utananlar, ağlayanlara mendil satanlar... Bazısı kötü niyetli şekilde kullanmaya çalıştı, bazısı iyi niyetli şekilde kullandı, bazısı ne yaptığının farkında bile değildi. Önder’in dişi ağrımayan resimlerini çizdiler, heykellerini diktiler, meydanlara ismini verdiler. Hediyelik eşyaları çıktı hemen piyasaya. Posterler, afişler, belgeseller... Gerçeğin muhtelif açılardan görülen bazı kısımları kayıtlara geçti, bazı kısımları ise tamamen unutuldu. Kayıtlar arşivlendi. Bir kısmı “gerçek bir hikâyeye dayanan”, bir kısmı ise insanların algılarından, hayal güçlerinden taşıp gelen bir anlatı, bir kurgu zihinlere ve gönüllere nakşedildi, kemâl-i safiyetle, hüsniniyetle ve bezirgânlıkla.


Önder’in tam olarak Önder’e benzemeyen bir resmi asla unutulmayacaktı.

25 Ağustos 2016 Perşembe

Alla Franca Laïcité



Fransızların İslamofobik hareketleri tarz olarak bizdeki laiklik uygulamalarına çok benziyor: dini yasaklarda devekuşu modeli. Plajda “burkini” (=haşema) giymeyi yasaklamakla “Radikal İslam” karşısında nasıl bir başarı kazanabilirsiniz ki? Birincisi bunlar radikal falan değil, bilakis Batı tarzı hayata az-çok adapte olmuş, ama bu arada bir takım İslamî değerlerden de vazgeçmemeye çalışan kişiler. Yani bu yasakla aslında ve sadece kendilerine en fazla yaklaşmış olan kişileri etkileyebiliyorlar. İkincisi bu insanları plajlara girmekten men etmek, “problemi” halının altına süpürmekten başka bir şey değil, siz görmediğinizde bu kişiler ortadan kaybolmuyorlar. Üçüncüsü bu tarz yasaklar radikal denen kesimleri besleyen hareketler. Akıl var, mantık var, ama görünüşe göre Fransızlarda pek yok galiba. Fransa yeni "tedbirler" düşünürken, Almanya kararsız, başörtüsünü yasaklasalar mı diye düşünüyorlar. Biri şunlara İslamiyeti bu şekilde baskı altına almaya çalışmanın Türkiye’de ne gibi neticeler verdiğini anlatsın lütfen.
Allah Fransızları bildiği gibi yapsın, biz yine Türkiye’ye dönelim. Şaka maka ilk defa bir konuda Batı'nın önündeyiz: başörtüsü yasağı. Gurur (!) duyalım. Türkiyedeki baskıcı hareketleri sadece Türkiye’de görmüş olsaydık, laiklik adına yapılanları bize has bir saçmalık sayabilirdik. Halbuki şimdi aynını Fransa’da, yani işin kaynağında da görüyoruz. Demek ki bu "o ideolojinin" doğal sonucu: Pozitivizm. Bizim Jöntürklerin Fransa merakı ve İttihatçıların “Garpçı” kanadının Fransız İhtilali hayalleri içinde yetişen gençler olduğu malumdur. Teknik konularda Almanlardan ne kadar fazla istifade etmişsek, sosyal konularda da Türk entelinin ana kaynağı Fransa. Auguste Comte kafası hâlâ üniversitelerimizde bir hayalet olarak yaşıyor (bkz: papyonlu bir pğöfesöğ). Anglosaksonların sekülarizm kelimesi yerine Fransızca laiklik kelimesinin seçilmesi de tesadüf değil elbet.
Diğer taraftan Britanya’ya baktığımızda -hani şu demokrasinin beşiği olan- Müslümanlar için Şeriat mahkemelerinin olduğunu görüyoruz. Bu varken başka misale gerek yok, ama bu günlerde İskoçya polis üniformasında başörtüsünü kabul etti, Fransızlara nazire yapar gibi. Britanya’da İslamofobi yok diyemeyiz elbette, ama neticede “The Continent” (=Kıta Avrupası)  ile Anglosakson dünyası arasında bir anlayış farkı görüyoruz.
Varmak istediğim nokta şu, madem Türkiye’de Jöntürklerle “Kalın Türkler” birbirini kesmeden yaşamak zorunda ve bir “Millî Mutabakat” havası yakalamış olduğumuz şu günlerde, bir zamanlar birilerinin can simidi gibi sarılmış olduğu “Ilımlı İslam” projesi de FETÖ ile birlikte -umarım- tarihin çöplüğüne atılmış bulunmakta, bir arada yaşama pratiğini güçlendirmek adına “Laik Kesim” bir “Ilımlı Laiklik” açılımı yapsa ya? Bakın Fransızlara ne kadar komik duruyorlar, sizce de öyle değil mi?

Bu arada “La Féteu” de Fransız devletine sızmaya çalışabilir, orada uygun bir alan varmış gibi duruyor.

22 Mart 2016 Salı

pedofil (!) amca

bu aslında abartıp çok uzun yazdığım başka bir yazının bir kısmı. durmadan aynı yazının aynı yerine gönderme yapmaktan bıktığım için bu kısmı ayrı olarak tekrar neşrediyorum.

16 punto yaptım bak, gözünüzü seveyim, okuyun, adamın asabını bozmayın...

*

Yine bir misal olarak, birkaç sene önce vuku bulan bir hadiseyle alakalı olarak gösterilen taraftarlık ve karşıtlık tepkilerini ele alabiliriz. Muhtemelen herkes hatırlayacaktır, hayli yaşlı bir “amcanın” çok küçük yaşta bir kızı taaddüt-i zevcat suretiyle nikahlaması üzerine epey bir tartışma yaşanmıştı. Yaşlı zat, hasbelkader “muhafazakar” cenahı temsil iddiasında bulunan bir yazardı ve yazdığı mevkuteden bazı kişiler bu şahsı destekler vaziyet almışlardı. Buna mukabil, “muhafazakar” cenahtan bir çok kişi ve bilhassa hanımlar, “muhafazakarlığa” karşı çıkan pek çok kişiyle birlikte şahsı ciddi bir eleştiri yağmuruna tutmuştu. Peki sayıca tarafları birbirine denk olmasa da, aynı cenahı ikiye bölen bu ihtilafta kim haklıydı? Görebildiğim kadarıyla iki taraf da haklı değildi, şahsın savunulacak tarafı yoktu ve savunanlar elbette haksızdı, ama eleştirenler de hatalı bir noktada duruyorlardı. Eleştirilerin dayandığı esas argüman, kızın yaşıyla alakalıydı: kız 14 yaşındaydı, yani “çocuk” idi ve iddiaya göre pedofili tabir olunan sapıklık icra edilmiş bulunmaktaydı. Bir kere, aslında konumuzla çok da alakası olmamakla beraber, DSM IV-TR adlı psikiyatrik hastalıklar teşhis rehberinde, pedofili için belirtilen üst yaş sınırı 13, yani “teknik olarak” ortada pedofili olarak vasıflandırılabilecek bir durum yoktu. Diğer taraftan, yine konumuzla çok alakası olmasa da, gerçekten pedofili olup olmadığı hususunda bir kanaat edinebilmek için, şahısla psikiyatrik bir görüşme yaparak, kızı “çocuk” olarak algıladığı için mi tercih ettiğini, yoksa “genç bir kadın” gibi mi algıladığını anlamak gerekiyordu. Her halükarda, 7-8 yaşlarında bir çocuğu parktan kaçırıp tecavüz etmekle, 14 yaşında “baliğa” biriyle izdivaç etmek arasında bir fark olduğu aşikardı. Böyle bir fark sözkonusu edilince, şahsın eleştirilebilecek tarafı kalmamış mı oluyordu? Hayır. Çok ciddi noktalar vardı, fakat görebildiğim kadarıyla hiçbiri gündeme gelmedi. Şahsı eleştirenler “pedofili” kavramına dört elle sarıldılar ve bunu yaparken, aslında kendi zeminlerinin altını oyduklarının, başkalarının değirmenine su taşıdıklarının farkına varmadılar. Aslen İslam karşıtı olan ve hadiseyi de çamur atmak için vesile bilen birçok kişi, İslam fıkhında baliğ ve baliğa kişilerin evlenebilmesine dair hüküm bulunduğundan hareketle, “pedofili = 14, 14 = İslam; o halde pedofili = İslam” gibi bir kıyas yürüttüler. “Muhafazakarlar” arasında şahsı savunanlar, İslam fıkhını savunmak gibi bir saikle, şahsın hatasını da savunurken, İslam karşıtlarıyla aynı argümanla şahsı eleştirenler de, İslam karşıtlarının kalabalığını sayıca arttırmak durumuna düştüklerini fark etmediler. Halbuki herkesi doğru suçla yargılamak gerekiyordu, iki farklı suçun cezası aynı olsa bile, hüküm doğru verilmeliydi. Peki neydi, bilcümle “muhafazakar” kanadın gözden kaçırdığı hususlar? Birincisi taaddüt-i zevcat ile alakalı ruhsatı kullanacak kişinin, eşleri arasında adaleti gözetmesi gerekir. Halbuki bunun kanunen yasak olduğu bir yerde, eşlerden sadece biri kanuni statüye sahip olabilirken, diğeri veya diğerleri “kaçak” durumunda kalacaktır, bu durumda adaletten bahsetmek zordur. İkincisi nikahta kefaet şartı aranır, kefaetin muhtevası örfe göre belirlenir ve kamu vicdanında galeyan uyandıran bir izdivaçta kefaet olduğunu söylemek de zordur. Diğer bir husus, ebeveynini ikna ederek, bir kişiyi zorla nikahlamak ne derecede ahlakî bir tavırdır, sorgulanabilir. Baliğ ve baliğa kişilerin nikahlanmasıyla alakalı serbestlik, sözkonusu toplumda, erken yaşta evlenmenin mahzurları sözkonusuysa, daraltılabilir mi, bu hususta fıkıhçılara danışılması icap ederdi, lakin böyle bir tartışmaya da rastlamadım. Kızın yaşının çok küçük olması yanında, şahsın da çok yaşlı olması, meselenin ciddiyetini arttıran bir noktaydı, sadece kızın yaşına odaklanılmakla bu da gözden kaçırılmış oldu. Faraza, 14 yaşında bir kız, 16 yaşında biriyle nikahlanmış olsaydı, insanlar aynı mertebede rahatsız olmayacaklardı. Hatta 14 yaşında bir kızla 16 yaşında bir erkek arasında nikahsız beraberlik sözkonusu olsaydı, karşı çıkanlardan bir kısmı bunu özgürlük başlığı altında savunabilirdi, en azından aynı şiddette tepki göstermeyebilirlerdi. Uzun lafın kısası, aynı şahsı, aynı fiili eleştirenlerin tamamının aynı noktada durması şart değil, her hadiseye kendi gözünüzle, kendi açınızdan bakmanız gerekir, elalemin argümanlarıyla yola çıkarsanız, ya yolda kalırsınız veya yanlış yerlere gidersiniz.

7 Mart 2016 Pazartesi

şovbiz / not

Mesele tırda ne olduğu veya olmadığı değil, mesele kadının tartaklanıp tartaklanmadığı değil, beddua mı, mülaane mi, mesele bu değil. Hadise çarpışan kurgularla algı kontrolünün hedeflenmesi. Farz edelim ki gerçekte hiçbir tır durdurulmamış olsun, MİT görevlileri ve Jandarmanın hadiseyle hiç alakası olmasın. Sadece birileri bir film seti kurup, jandarmanın MİT tırını durdurması sahnesi çekmiş ve bu film servis edilmiş olsun. Jandarma da, MİT de çıkıp hadisenin aslı esası yoktur diye açıklama yapsa, kafaların bu kadar karıştığı, gerçeklik algısının etkiye açık bulunduğu bir ortamda, ne kadar etkili olur? Tırın durdurulmasındaki asıl cihet, içindekilerinin intikaline mani olunması değil, bir tır durdurma filminin çekilmesi…

10 Ocak 2016 Pazar

ah mine'l-gündem

on yıl önce bir mail grubunda şunları yazmışım:


"bu başörtüsüz namaz meselesi münasebeti ile aklıma geldi, mitterand'ın kampanyasına katılan reklamcı j. seguela bir yerde, kampanya hakkında hatıralarını anlatırken, arada şöyle bir şey söylüyor: "... bütün basın, sağ tarafından ağzına kilit vurulmuş olduğu halde oltaya geldi ve kustu. aptallar susmuş olsalardı bizi de susturmuş olurlardı; bizi eleştirmekle, hakkımızda konuşmakla ekmeğimize yağ sürdüler..."


imdi bu "porodestan islam" hususunda, konuyu tartışmak açılan cepheyi kabullenmek, "oltaya gelmek" anlamı taşıyor, susmak ise gönüllerince at koşturup istedikleri aşındırmayı yapmalarını kabullenmek demek oluyor. iki durumda da zevzekler karlı çıkıyorlar. "borazan" ellerinde olunca, susmak birini yokluğa mahkum etmek anlamına gelmiyor. yazı gelince kaybediyorsun, tura gelince de kaybediyorsun, bu para nasıl dik durur?


daha kısa ifade edeyim: bu başlıkta açtığım konu, "protestan islam" olur mu, olmaz mı konusu değil. bu kuru gazoz gibi, deli saçması bir şey. zihinde bir saniyelik bir tereddüt bile uyandırmıyor, tartışılması abes. diğer taraftan ortada niçin protestan ve islam kelimelerinin aynı tamlama içinde kullanılamayacağını bilmeyen ve anlamayan insanlar var. bu insanlara bunu anlatmak gerekiyor. soru şu: protestan islam başlıklı bir tartışmaya iştirak etmeksizin konu nasıl anlatılabilir?


burada kilit nokta islamı anlatabilmek, mesajı doğru iletebilirseniz, neden protestan islam olmayacağını onlar kendileri de anlayacaktır (eşşek değiller ya)."


örnek konu bir yana, bu gündem tartışmaları cidden vahim bir hal aldı. biri kuyuya bir taş atıyor, hep beraber taşın peşinden kuyuya atlıyoruz. çiğnediğimiz sakızlar saatlik değişmeye başladı neredeyse. rahmetli s. ahmet arvasi bir yazısında "elalemin gündemine itibar etmeyeceğiz" mealinde bir şeyler söylüyordu. ne yapsak da bu boşbeleş gündemlere kapılıp gitmesek? bir derdimiz, bir mevzumuz yok mu bizim, kah o mahalleden, kah bu mahalleden yuvarlanıp gelen bir şeylerin peşine düşmekten daha mühim bir işimiz yok mu bizim? üstelik sistemsiz tartışmalar yüzünden konuların içi boşalıyor, bir yere varmadan tüketiyoruz her şeyi. buna bir çözüm düşünmek lazım...


Diyanet Türkiye’nin Neyi Olur?


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın veya kuruma bağlı bir birimin her hatasında veya hata sanılan her davranışında yer yerinden oynuyor. Bu tepkilerin arkasındaki saik nedir ve bu tepkilere gösterilen tepkinin sebebi nedir, bunu sistematik şekilde tahlil eden pek kimse bulunmuyor. Halbuki bu Türkiye’nin temel suallerinden biriyle bağlantılı bir mesele: “Türkiye nedir” suali. Bunu “Türkiye Devleti nedir” ve “Türk Milleti” kimdir şeklinde de açmak mümkün. Bin senelik bir konudan bahsediyoruz, bin senedir Diyanet yoktu, ama kadı mahkemeleri vardı, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti vardı, Şeyhülislamlık vardı. Diyanet bin senelik bir mevcudiyetin son temsilcisidir.

Türkiye Devleti Oğuzların batıya göçü ile kuruldu. Diyar-ı Rum Oğuzlara yurt oldu ve burada bir devlet kuruldu. Bu devlet baştan itibaren Müslümanları temsil eden bir devletti. Müslümanlar kilise benzeri bir kuruma sahip değil, İslam dininin hükümlerini tatbik etmek için devlet seviyesinde organize olmak gerekiyor ve daha alt seviyedeki kurumlar maksat için kâfi değil. Bir devlet sahibi olmak elzem, değilseniz kurmak gerekiyor. Diyanet tek devlet kurumu değil ve Müslümanlar diğer kurumlarda da mevcut, ama İslam ile bağlantılı düşününce türünün son örneği. Bu sebeple fonksiyonlarının ötesinde sembolik anlamı da var. İslam’ın bayraktarlığını yapmayı şiar edinmiş bir millet için, Diyanet bir varlık mücadelesinin sembollerinden biri, tıpkı bayrak gibi. Bu devlet Müslümanların devleti değilse, iddiamız nedir, neyin mücadelesini vereceğiz, neye sahip çıkacağız? “Diyanet’e karşı çıkıyoruz” demek, “biz sizin Bu Ülke’de varlığınıza karşı çıkıyoruz, ferden burada bulunabilirsiniz, ama topluluk halinde kendiniz olarak, hayatı kendi değer ve ideallerinize göre düzenlemeye çalışarak burada yaşayamazsınız” demektir. Bunu kabul etmek istemeyişimizde tuhaf olan nedir?

Diyanet’in hep hataları konuşuluyor, faydalı ve gerekli hizmetleri pek konuşulmuyor. Camilerin ortak bir iradeyle idaresi zaman zaman bahsi geçen bir konu. Bunun dışında Hac organizasyonu var, eğitim ve yardım faaliyetleri var, bir sürü şey var, ama karşı çıkanların umurunda değil veya onlara da karşı çıkıyorlar. Keza Diyanet’in başka kurumlarda da görülebilecek şekilde arızalı personeli olabilir, ama cansiperane çalışan pek çok kişi de Diyanet’e bağlı hizmet veriyor, bunlara da söz hiç gelmiyor. Neden? Çünki burada mevzu Diyanet’in şu veya bu hatası değil, kendisi. Kategorik olarak Diyanet’e karşı çıkıyorlar ve gündeme gelen hadiseler de sadece bunun malzemesi. Türkiye’nin bir zümresi, bir diğerine yer açmaya hiçbir şekilde niyetli olmadığını her vesileyle ilan ediyor, dün bu başörtüsü meselesiydi, yarın başka bir şey olur. Buna eyvallah edecek değiliz elbette, kırmızı çizgi ve savaş sebebi dediğimizde kastedilen budur, Diyanet bizatihi bir tartışma konusu olamaz, kaldırılması kabul edilemez, bunun pazarlığı yapılamaz. Bunun dışında gerçekten bir hatası varsa elbette konuşulabilir, konuşulmalıdır, hal çaresi aranmalıdır. Kurumları korumanın bir yolu da hatalarını tenkid ederek ıslahlarına vesile aramak.

Gelelim gündemdeki meseleye. Burada da esas meselenin tartışılandan farklı olduğunu görüyoruz. Tartışmanın altındaki saik hazımsızlık ve tahammülsüzlük. Muhatabınıza mütemadiyen ahmaklık, cahillik ve suiniyet atfetmeniz. Neyi bilmediğinizin, neyi anlamadığınızın farkına varmak istemeyişiniz. Böyle bir haletiruhiye içinde konuya girince çam ormanı devirmeniz de kaçınılmaz ve mesele izah edilince de ne dinliyorsunuz, ne anlıyorsunuz, ne de söylenene inanıyorsunuz. Bütün beklediğiniz “evet biz kötüyüz, İslam -hâşâ- kötü, biz bu ülkeden defolup gitmeliyiz veya sizin dünya görüşünüze göre hizaya gelmeliyiz” dememiz. Bu cür’eti nereden buluyorsunuz? Hadi buldunuz, buna eyvallah edeceğimizi nereden çıkarıyorsunuz?

Tartışılan suali ortaya atan kişiyi tanımıyoruz, ne maksatla bunu yaptı bilemiyoruz. Gerçekten de iddia edildiği gibi vesvese yüzünden sorulan bir sual olabilir. Bu kısmı çözme imkânımız yok. Cevabın formüle ediliş tarzı da belki tartışılabilir, “şöyle şöyle yazsa daha doğru anlaşılabilirdi” denebilir, bu en çok konuşulan bir bahis olduğu için uzatmaya gerek yok. Şurasına işaret etmek gerekiyor ki, Diyanet çalışanlarının, Türkiyedeki farklı gruplar hakkında daha fazla bilgili olması gerekiyor, başka algı evrenlerinde neler döndüğünün farkında olması gerekiyor. Diyanet bazı zümrelere yönelik ayrı bir tebliğ ve irşad faaliyeti sürdürmeli, ama ne onların dillerini biliyor, ne duygularını, düşüncelerini, dünyalarını tanıyor. Diyanet’in çok daha yüksek bir iletişim becerisiyle hareket etmesi, derdini anlatmaktan aciz kalmaması gerekiyor.

Sualin ve cevabın mahiyetini hâlâ pek çok kişi anlamamış bulunuyor. Sual kişinin kendi çocuğuyla alakalı değil, eşinin çocuğuyla alakalı. Elbette ikinizin çocuğu ise, eşinizin çocuğu aynı zamanda kendi çocuğunuz olur, kafa karıştıran bu. Esas mesele şu: bir kişi ile evlendiğinizde o kişinin usûl ve füruu size ebediyen haram olur. Yani bir erkekle evlenmişseniz, artık onun oğluyla, oğlunun oğluyla, onun oğluyla veya kocanızın babasıyla, dedesiyle, dedesinin dedesinin dedesiyle evlenemezsiniz. Aynı şekilde bir kadınla evlenmişseniz, onun kızıyla, torunuyla, anasıyla, ninesiyle evlenemezsiniz. Fıkhî hükmü tam bilmiyorum, yanılmıyorsam burada sadece nikâhlanmak değil, mübaşerette bulunmak da meseleye dâhil ve görünüşe göre mübaşeret deyince sınırlarının ne olması gerektiği de ihtilaflı. Şu halde problemi aynı çerçevede yeniden kurgulayarak anlaşılmasını kolaylaştırabiliriz: bir kadın kayınpederini öperse, kocası kendisine haram olur mu? Tabii siz yine “vay efendim pis gericiler ne biçim sorular soruyorsunuz” diye ayaklanacaksınız, ama konuyu anlama niyeti olanlar olabilir belki. Bir kişinin eşinin usûl ve fürûundan bir kişiyle ne çeşit bir teması nikah akdinin bozulmasına sebep olur? Sual böyle yazılınca akademik bir hava kazanıyor ve ben bunu çaktırmadan laik hukuk satırları arasına karıştırsaydım, birçoğunuz sıkıcı bularak dönüp bakmayacaktı bile. Ezcümle çok istiyorsanız hobi olarak yine ayaklanın, ama önce konu ne, onu bir anlayın.


Hoşumuza gitmese de, bir arada yaşamak mecburiyetindeyiz, bunun için birbirimizi anlamamız şart. Savaşı arzu etmiyoruz, barış ve huzur istiyoruz, hatta sık sık “bir huzur vermenizi” istiyoruz.