29 Eylül 2012 Cumartesi

Halet Efendi’nin Hayaleti

kaylule kıraathanesi, 15.07.2005


Ne işe yarar bu üniversite? Tıp fakülteleri sözkonusu olduğunda üç işe yaradığı söyleniyor: bilimsel araştırma yapmak, hekim yetiştirmek ve halka sağlık hizmeti sunmak. Bildiğim kadarıyla diğer fakültelerin halka doğrudan hizmet etmekle ilgili bir fonksiyonu yok. Bu durumda onların da ilk iki görevi yerine getiriyor olmaları gerek. Bunlara ilaveten aydın yetiştirmekten de bahsedilebilir. Devletimiz de halkımız da üniversiteyi ciddiye alıyor. Bazı şehirlerimizde –biraz da mübalağa ederek- yerleşim yerlerine ayrılan alan, kışlaya ayrılan alan ve kampüse ayrılan alanın neredeyse eşit olmasına bakarak, bu ciddiyetin boyutlarını tasavvur edebiliriz. Devletin üniversitelere ayırdığı ödeneğe, üniversiteye giriş imtihanı için halk tarafından sarf edilen meblağı eklersek, zannederim tasavvurumuzda yanılmadığımızı görebiliriz. Peki bu ciddiyetin sebebi nedir? Galiba devlet halkı adam etmek için, halk da adam sırasında sayılabilmek için üniversiteye güveniyor. Halkın teveccühü aydınlar zümresine dahil olabilmekten ziyade, üniversitelerin meslek edinme yeri vasfı taşıması ile ilgili, ama bu da neticede sınıf atlamakla ilgili bir tavır. Mesele sadece ekmeğini taştan çıkarmak olsaydı, daha kısa yoldan meslek kazandıran meslek liseleri ve meslek yüksek okulları da fakülteler kadar iltifata mazhar olurdu, halbuki imtihanda bir yeri kazanma ihtimalinin çok düşük olduğunu bile bile –veya bu ihtimali düşünmemeye çalışarak- “bir umut” diyerek oyuna katılan, ama kapıda kalan çok büyük bir kalabalık var.

İnsanların sıradan ahalinin bir ferdi olmaktan çıkarak, elit bir zümreye dahil olabilmek hususunda kendisine bel bağladığı üniversite, beklentileri ne kadar karşılayabiliyor diye baktığımızda keyfimiz kaçıyor. Meslek edindirme işi kör topal ilerliyor, ama bu kadar masraf, zaman ve emek daha basit kurumlara aktarılsa da netice şimdikinden daha kötü olmazdı, belki de daha az tekellüfle daha iyi netice elde edilebilirdi. Diğer taraftan üniversitelerin aydın insan yetiştirme fonksiyonu battal olmuş gibi görünüyor. Nasıl lise eğitimi ile öğrenciye ana dilini, tarihini öğretemiyor, kültürünü arttıramıyor, muhakemesini geliştiremiyorsak, yüksek tahsilden sonra da bu neticelere ulaşabilmiş olmuyoruz.

Sıradan bir üniversite mezunu ile bir lise mezunu arasında anlamlı bir fark olmadığı kabul edilirse, yapılacak şey basittir: üniversiteleri kapatmak. Bu şekilde bütçeden tasarruf edeceğimiz meblağı kullanarak, aynı işi gören daha masrafsız meslek okulları açabilir, bilim adamı olacak az sayıda genci de, yurt dışına tahsile gönderebiliriz. Bu yolla kâra geçmek de sözkonusu olabilir, ama bir mesele var, giden öğrencileri geri getirmekte güçlük çekebiliriz. Acaba “dönen sağlar bizimdir” deyip geri gelenleri görevlendirerek sayıca daha az, ama kaliteli yeni üniversiteler kuramaz mıyız? Bu filmi daha önce seyretmiştik sanki... Yurt dışı ile hiç zaman kaybetmesek de meselenin hallinde Neron’un metodunu denesek nasıl olur? “Dinozor” hocalarından, “beleşçi” talebesine, “iş bilmez” personelinden, “işini bilir” memuruna herkesi –aradan idealistlerimizi ayıklamak şartıyla- içeri kilitleyip, üniversiteyi yakmaya karar versek, son dakikada merhamete gelip, hepsini kapı dışarı etmekle yetinsek, idealist aydınlarımızla yeni baştan başlasak, meseleyi çözebilir miyiz? Bugün kovduklarımızın yarın geri gelmeyeceğinin garantisi yok, asıl mesele “içimizdeki şeytanı” kovabilmek.

Aslında “tasfiye” denenmemiş bir “çözüm yolu” değil. Kim kimi niye tasfiye etti, kim hangi meseleyi çözmeye çalıştı, tasfiyeler olmasaydı bugün nerede olurduk gibi konularla ilgili karışık hesapları bir tarafa bırakıp, darülfünun devrinden beri gelenekleşen tasfiyeyi sistematik olarak üreten, kurumlaştıran güç nedir, onu arayalım. Zaman zaman yapılan “toplu” tasfiyelerin haricinde, muhtelif şekillerde “ayak kaydırma” operasyonları tarzında devam edip giden bir tek tek tasfiye işlemi de eksik değil. Görünüşte çok farklı sebepler sözkonusu olabilse de şahsi hesaplar sıklıkla işin içine giriyor ve değişme iradesinin değişmeme iradesi ile iki asırdır süren mücadelesi bu zemin üzerinde hayat buluyor.

Değişmeme iradesi deyince hatıra gelen biri var: Halet Efendi; 1760 yılında doğmuş, 1800’lerin başında birkaç sene müddetle Paris’te Devlet-i Aliyye sefiri olarak bulunmuş, Sultan 2. Mahmud Han devrinde, müsteşar-ı has-ı saltanat unvanı ile padişahın hususi danışmanlığını yürütmüş; döneminde devletin bütün iplerini elinde bulunduran, icraatlarından canı yanmayan kalmayan biri... Frenk tayfasını beğenmeyen Efendi’nin "Frengistan şöyle, Frengistan böyle, Frenklerin aklı gibi akıl olmaz derlerdi; bunlar Frengistan'ın ne semtine düşer cânım efendim?" sözü meşhur. Bir elinde kapıkulunun, diğer elinde ulemanın dizginlerini tutan ve bürokrasiyi kontrolü altında bulunduran Efendi, 1823 yılındaki idamına kadar değişime karşı koymuş. "Ne kendi eyledi râhat ne halka verdi huzûr/ yıkıldı gitti cihandan dayansın ehl-i kubûr" mısraları ile uğurlanan Halet Efendi’nin ölümünden üç sene sonra Yeniçeri Ocağı da ortadan kaldırılmış ve yeni bir devir başlamış.

Yeni devir başladı, ama eskisinin alışkanlıkları ile mülemmâ... Halet Efendi’nin temsil ettiği güç bertaraf edilebilmiş gibi görünmüyor. Aksine genç Türklerimizin naif aydınlanma projesini sekteye uğratan sadece kendi safiyetleri değildi, bir “yaşlı Türk”ün hayaleti enselerinden hiç ayrılmadı. Yeniçerilerin kılıç artığı taifesi dört bir yana dağılarak izlerini kaybettirdi: eksikliğini çekmediğimiz komitacı ruhunda, kapıkulu askerinin dahlini bulmak zor. Lakin ulema da, bürokrasi de hiçbir yere gitmedi, hep buradaydılar. 19. asra ait bir katmandan çıkarılmış fosillere benzeyen bürokrasi de, “avantaya”, “torpile” tamah edip bir yandan şikayet ettiği bir sistemi diğer taraftan sırtında taşıyan halk da biziz.

Zaaflarımızın sağı solu yok, kimlik bilincimizdeki sağ-sol çatlağı, bize bütün kabahatleri ötekine yükleme imkanı verdi, ama işin doğrusu ortada olan facia ortak. Şikayet ettiğimiz her şeyi bünyemiz sistematik olarak üretiyor. Soruların cevaplarını dışarıda değil, kendi içimizde, kaybettiğimiz değerlerde aramamız gerekiyor. Farz-ı muhal Halet Efendi’nin ruhunu bir ispritizma celsesine davet etsek de “ey ruh geldinse söyle, bahsi geçen dîdâr Frengistan’ın ne tarafına düşüyormuş” diye sual etsek, herhalde vereceği cevap şu olurdu: “kendi içinizde kaybettiğinizi başka bir yerde bulamazsınız.”

Gönül İkliminde Bir Ermeni

 kaylule kıraathanesi, 02.01.2008


Çatık kaşlı, pos bıyıklı, kısa boylu, tıknaz yapılı, kalender yaradılışlı, hafif şehlâ gözlü bir kişi olduğu rivayet edilen Tateos Enkserciyan yahut Kemânî Tatyos Efendi, 1858 tarihinde Ortaköy’de doğmuş. Manok Ağa diye birinin oğluymuş. Musikiye merakı yüzünden çıraklık işlerini bırakıp dayısı Movses Papazyan’dan kanun, Kemânî Kör Sebuh’tan keman öğrenmiş, Andon ve Civan kardeşlerden, Asdik Ağa’dan ders almış. Romanya’da, İzmir’de ve Kuledibi’nde Pirinççi Gazinosu’nda icray-ı hüner eylemiş. Direklerarası’nda Mehmet Efendi’nin kıraathanesinde meşhur olmuş, sonra Fevziye Kıraathanesi’ne devamı sırasında şöhreti yayılmış. Muharrir Ahmed Rasim Bey ve Bestekâr Şevki Bey ile yakınlığı varmış. Rasim Bey, Fevziye Kıraathanesi zamanlarını şu satırlarla tasvir ediyor:

“Sonraları üstün bir şöhret kazanmış olan Fevziye kıraathanesi bir zaman İstanbul'un Darülelhanı olmuştu. Kâzım Efendi adında sarışın, nâzik, halûk bir zâtın kiracısı bulunduğu zamanlarda devam etmeye başlamıştım. Burada Kemençeci Vasil'in düğün savanlarından Yahudi Kemalin, kemani usta Mikenin saz heyeti de çaldılarsa da en ziyade en sürekli olanı Tatyos'un takımı idi. Tatyos musikimize pek çok hizmet etmiş, o zamanlar makbûl olan Peşrev, Semaî, Aranağmeleri, seçkin şarkılar vücuda getirmiş bir üstad idi. Takımında meşhur ustalardan Hanende Boğos Efendinin babası meşhur bestekârlardan Asdik ile Kanunî Şemsi, Tanburi Yuvakim, sonraları Karakaş, hacı Karabet, Kuzguncuklu Artin, Seatik… bulunurdu. Fevziye kıraathanesi git gide bir konser yeri önemini taşır bâzan Zekâî Dede, hünkâr imamı Medeni Aziz efendi, Hacı Arif bey, Hacı Faik bey, Başmüezzin Rıfat bey, Behlül, Kirami efendiler gibi üstadlar ile Kel Ali, Nedim, Kör Hüsamettin beyler zamanın diğer bestekârları, meşhur sâzende ve hanendeleri gelirler, bilhassa Ramazan gecelerinde her taraftan yüzlerce meraklı toplanırlar oturulacak yer sandalye bulunmadığı pek çok defa olurdu.”

Tatyos Efendi bestekârlığına ilaveten güfte de yazmış. Notası kuvvetli imiş ve kemanı da vaktiyle takdir görmüş. Şarkı aranağmelerinin tanzimi ve peşrevlerindeki nağme letafeti ile meşhurmuş. Şarkılarında nadiren güfte taksimi hususunda kusur görülürmüş. Ahmed Rasim Bey, “Kârciğar makamını müteveffanın peşrev ve semaisine borçluyuz desem, çok görülmez” demekte. Kemençeci Vasil, Tatyos Efendi’ye “sen bestele, fakat ben çalayım” der ve Tatyos da Vasil’i ağlamadan dinleyemezmiş.

Neticede gün geçip devran dönmüş, Tatyos Efendi de yalnız kalmış ve son demlerinde gördüğü vefasızlıktan muzdarip olarak şu mısraları kaleme almış:


“Ehl-i dilin yoktur kadri
Uğraşma Tatyos gayri

Neşatın çok, kıymetin yok
Taliine gel küs bari”


Ömrünün hitamında hastalık ve fakirlik çekerek 1913 tarihinde vefat etmiş. Rasim Bey, “Bir buçuk seneden beri çektiği karaciğer hastalığı, seneden beri uğradığı maddi sıkıntıların gamlı simasına serptiği sarılığı siyaha tebdil ede ede biçareyi kara toprağa kadar sürükledi. Ne yazık ki, cenazesini kaldıracak değil, çekilecek vefat telgrafına yetecek yüz para bile yok idi” diyor. Kemanını dinlemeye gelen bin-bin beş yüz kişiden cenazesine gelen on-on beş kişi bile olmamış. Ardında sekiz peşrev, altı saz semaisi, bir beste denemesi, kırk yedi şarkı ile üç fakir kızkardeş ve bir dul eş bırakmış.

***

Tatyos efendi ne bir Türk beşiğinde sallanmış, ne de bir Müslüman mezarına gömülmüş. Ancak beşikle mezar arasında bizimle beraber yürümüş, bizden bir şeyler almış, bize bir şeyler vermiş, çıkınında ne varsa bizimle paylaşmış. Ne Millet-i İslam gayretinden vazgeçeriz, ne de ata yadigarı şu Türk sözünün asıl mânâsını inkar ederiz, lakin adına ne dememiz gerektiği hususunda ihtilaf ettiğimiz şu "Biz" mefhumunun bir köşesinde, Türk'çe dertlenip Türk'çe âh eden bir garibe bir köşe açmamak reva mıdır, düşünmek gerek. Balkan vilayetlerinde bazı kelimeler birbirinin yerine kullanılsa da, herkesin adı belliydi bir vakitler. Müslümanlara Müslüman deniyordu, Türk de "Türk" demekti ve "Biz" Osmanlıydık. Yeni adı ne olursa olsun, hâlâ bir "Biz" var olsa gerek Bu Ülke'de.

***

http://tr.wikipedia.org/wiki/Tatyos_Efendi
http://www.turkmusikisi.com/bestekarlar/kemani_tatyos_efendi.htm
Ahmed Rasim, Ramazan Karşılaması, Arba Yayınları, İstanbul 1990, s.73-74.
Ahmed Rasim, Ciddiyet ve Mizah, (sadeleştirerek yayına hazırlayan: Yücel Demirel), Arba Yayınları, İstanbul 1989, s. 45-47.

Beylere Mersiye


kaylule kıraathanesi, 12.08.2007

- Mahmut Kara, Emin Çelik, Abdurrahman Çelik ve sair Oğuz beylerine, tekmil aksakallara Fatiha ile –

Selim bir zevkin kemâl anında karar bulmuş, huzur ve emniyet rayihası ile iliklerine kadar aydınlık, masal misali nakışlı, revnâklı çınarlar bahçesinde bir meclis; Orkun boyundan, Horasan’dan esip gelen, akıp gelen, yağıp gelen bir ruh, Domaniç yaylağında bağdaş kurup oturmuş. Gümüş çizgilerde irfan ve olgunluk dolu bir tebessüm…

Dağların yeri sabit tuttuğu gibi yurdumu yatağında tutan Türkmen kocaları! Sular türkü söylese, apalayan, öreleyen bir bala olsam dizlerinizde, öpsem ellerinizden… Söyleşsek, doysam, acıksam, kansam hikmete… Subhaneke talim etseniz, cihangir güller açsa, sulh ve sükûn şakısa huzurunuzda…

Kan gibi, yaprak gibi, gökte bulut gibi güzeldiniz, özlemek kaldı bize. Mevlâm ulu devlet versin size, vardığınız yerde.

A beyim…

Âh!..

Banka Problemi

kaylule kıraathanesi, 08.09.2006


-Allahümme ecirnâ min şerri banka-

Satılmışcan A bankasına X-cell faturasının kredi kartından otomatik ödenmesi için talimat veriyor. A bankası batıyor ve B bankasına satılıyor. Muhtemelen C bankası da satılıyor (tam hatırlamıyorum şimdi). Bu arada nasıl oluyorsa X-cell mevzularına C bankası tebelleş oluyor (olaylar gelişir). Aradan zaman geçiyor, B bankasının takoz hizmetinden illallah eden Satılmışcan, faturasını D bankası kredi kartı ile ödemeye karar veriyor (avuç yalama sekansının başlangıcı). Tıpış tıpış D bankasına gidiyor, talimat vermek istediğini söylüyor. D bankası “faturanız için başka bankadan verilmiş talimat var, önce onu iptal ettirmeniz gerek” diyor (yalan yalan, hiç banka konuşur mu, bankacı öyle söylüyor). Satılmışcan B bankasına gidiyor. B bankası bu talimatı bu şubeden iptal ettiremezsiniz, hesabınızın olduğu şubeye gidin diyor. (Hadise p şehrinde cereyan ediyor. Hesap q şehrindeki bir şubede, ama talimat aslında w şehrindeki bir şubeden verilmiştir.) Satılmışcan q şehrine gidiyor. Vaktiyle hesabının olduğu n1 şubesinin kapandığını, hesapların n2 şubesine devredildiğini öğreniyor ve o şubeye gidiyor. Uzun uğraşlardan sonra, B bankasının q şehrindeki n2 şubesinde görevli teyze, “sizin kredi kartınıza bağlı böyle bir ödeme talimatı yok” diyor. Satılmışcan şaşırıyor, “nasıl olur” diyor, “her ay fatura miktarı bu karttan tahsil ediliyor”. Teyze biraz daha araştırıyor ve gerçekten de (nasıl oluyorsa) her ay fatura miktarı kadar bir meblağın B bankasından C bankasına aktarıldığını tespit ediyor. Kurnaz Satılmışcan B bankasındaki hesabımı kapatırsam bu işten sıyrılırım diye hesaplıyor, ancak teyze kredi kartının iptali için dört yüz kırk dört filan filan numarayı araması gerektiğini söylüyor. Bu arada Satılmışcan’ın telefonuna X-cell’den bir mesaj geliyor: “fatura ödemesinde kullandığınız kredi kartının süresi dolmuştur, lütfen dört yüz kırk dört feşmekan numaralı telefonu arayarak C bankasına yeni kart numarasını bildiriniz”. Satılmışcan numarayı arıyor ve D bankası kartının numarasını veriyor, ama görevli “başka banka ile ilgili işlemi buradan yapamayız, şubeye gidin” diyor. Satılmışcan C bankası şubesine gidiyor, ama oradaki görevli de “biz sadece C bankası kartı için işlem yapabiliriz” diyor. Bu arada Satılmışcan iki veya üç kere de X-cell abone merkezlerine giderek işlem yapmak istiyor, X-cell web sitesine giriyor, ama sonuç yok, X-cell fatura ödemesi nanesini X-cell kanalıyla değiştirmek mümkün değil, illa ki banka ile halledilecek. Nerede kalmıştık (Allah belanı versin banka senin)… Satılmışcan dört yüz kırk dört falan filan numarayı n defa arıyor, B bankası şubesine gidip henüz vakti gelmemiş borcunu ödüyor ve nihayet B bankası kredi kartını iptal ettirmeyi başarıyor. B bankası yetkilileri artık X-cell faturasının ödemesi için talimata esas olacak bir kart kalmadığı için başka bankadan talimat verebileceğini söylüyorlar. Satılmışcan pür-neş’e tekrar D bankasına gidiyor, ama nafile. Kart hâlâ talimatlı görünmektedir. Talimat muhtemelen C bankasına aittir, ancak Satılmışcan C bankasına böyle bir talimat vermediği için iptal de ettirememek gibi bir durumla karşı karşıyadır. Bundan sonra takip edilebilecek iki muhtemel yol bulunmaktadır. Satılmışcan ya D bankası kartı inadından vazgeçip C bankası kartı ile ödeme yapmaya razı olmalıdır veya X-cell hattını kapattırmalıdır. Buna göre aşağıdakilerden hangisi saçmadır?

a) asiye biraz zor kurtulur
b) genç yamukbank iyi bankadır
c) boynuzsuz kart kart değildir
d) en baba kart mor karttır (yersen)
e) ver kurtul (havuz problemi istiyorum ben...)

Not: problemimizdeki gerçek kurum ve kuruluşlar ve benzeri şeylerle ilgili benzerlikler tamamen tesadüften ibarettir. Problemimiz palavradır, fictiondur, kurgu bilimdir, daha da olmazsa bilim kurgudur, filimdir, senaryodur, aslı astarı yoktur, cebi deliktir, Abidin mutluluğun resmini çizemez, belki de çizer, nereden bileyim ben?

Asmalı Çardak


kaylule kıraathanesi, 09.06.2005

İnsanoğlunun yeryüzünde geçirdiği süre bir ağaç altında gölgelenmek kadar bir şey ya, bir teşehhüd miktarı nefeslenmek için bile olsa, insan başının üstüne bir gölge arıyor. Kıvrılıp bükülerek uzanıp giden tozlu yolların gözde menzilleri pınarlar da, çoğu zaman gölgelerini yol kıyısına seren ağaçlarla birlikte oluyor. Yol bir avula uğradığında, bu gölgelik vazifesini çadırlar devralıyor; köylerden şehirlerden geçtiğinde, çadırların yerini, toprak damlı evler, oluklu kiremit döşenmiş çatılarıyla şirin bahçeli meskenler, bazen köşkler, saraylar, kâşâneler, hatta kurşunlu kubbeleriyle mabedler alıyor. Safa veya bela bulmak için gidilen yerlerin haddi hesabı yok: çarşı, pazar, meydan, dere, tepe, derya... Lakin huzur bulmak için dönüp dolaşıp yine bir gölgeye konuyoruz.

Huzur deyince, su sesi kadar yeşilin de lüzumlu olduğunu bilen ecdad, yeşille suyu türlü şekillerde bir araya getirmiş. Bir zamanların enfes bahçelerinde çeşit çeşit ağaçlar, gölgelerini şıkır şıkır havuzların üzerine sermiş. Ağaç ayrı bir cennet nişanesi, ama bir de asma var ki bu gölgesine sığınılan nesneler arasında, onun da yeri apayrı. Bahçelerde, kır kahvelerinde, hatta mescitlerde baş köşeye yerleşmiş, çardak olmuş asma, özge bir safaya remiz olmuş.

Asma adeta tabiatla insan yapısını mezcetmeye yarayan, her derde deva, elastik, plastik bir unsur. Ağaçlar binalara yoldaşlık ediyor; çiçekler bahçelerde arz-ı endam edebildikleri gibi, saksı marifetiyle içerilere buyur edilebiliyor; duvarlar, çatılar sarmaşıklarla tezyin ediliyor da, asma gibi sarmaş dolaş olabilen başka bir nebat yok galiba. Balkonlara, çatılara tırmanıyor, bütün şirinliğiyle kollarını hayatımızın boynuna doluyor, yüz göz oluyor. Ama marifetlerini en iyi, çardak haline geldiğinde sergiliyor. Çatı yağmur ve kar kadar, hava ve ışığı da kestiği için, açık hava ile kapalı alan arası mekanlar için çok elverişli değil. Sarmaşık gölgesi biraz fazla koyu. Asma ise, bir yandan gölge ederken, diğer yandan gökyüzünü görmenize müsaade ediyor, daha aydınlık, daha ferah bir gölge sunuyor. Hususi surette tanzim ettiğiniz mekanınızda; peykenize, minderinize, iskemlenize kurulup, çayınızı, kahvenizi yudumlarken, nargilenizi fokurdatırken yeşilliğin tam içinde oluyorsunuz, böylece leziz bir sohbetin safasını sürmek için ihtiyaç duyduğunuz bütün techizat, çevrenizde hazır bulunmuş oluyor.

Farz edin ki, kuşluğun taravetinin henüz kaybolmadığı bir vakitte, hafif meyilli bir yokuşu ağır ağır tırmanıyorsunuz. Toprak yolun iki yanı akasyalar, ıhlamurlar, tek tük çınarlar; karşı sırtlarda erguvanlar, kırmızı kiremitli, aşı boyalı, seyrek evlerin bahçelerinde dut ağaçları, serviler arasında küçük bir mescidin ahşap minaresi... Yolun dirsek yaptığı yerin az ilerisinde, önünde asmalı çardağıyla, deryaya nazır bir kır kahvesi... Yerler asma gölgesiyle yamalanmış, başınızın üstünde küçük küçük masmavi gökyüzü parçacıkları... Tahta masalardan birine yanaştınız, tahta iskemlelerden birini çekip oturdunuz; ahbâb ü yârânı beklemeden bir çay istediniz; ikiletmeden geldi, lebreng, lebrîz, lebsûz, taze çayınız; usûlü üzre, râyihâsını genzinize hafifçe çekip, besmeleyle bir yudum aldınız; üzerinde gün ışığının cıvıldadığı deryânın sükûnetine kısacık bir nazar salıp, yumdunuz gözlerinizi... Şimdi küçücük bir yavru gibi tertemiz, neş’eli ve zinde, ve fakat cihanın bin türlü umurunu görüp geçirmiş bir koca gibi vakar, irfan ve kemâl üzre; gönlünüzde ne dün hasreti, ne yarın endişesi, ebedî bir ânın eşiğinde, cemâl tezahürlerinin temaşasına dalmış duruyorsunuz. Siz dururken, damarlarınızdan atlılar sökün edip geçiyor; ebrûlî bir sahrâdan çıkıp gelerek, lâlgûn bir akşamın ufkuna doğru akıyor. Râyetlerindeki nakışlardan mermer cûşa gelip, nabzınızla yek-âhenk raksa duruyor, kurşun çağıldayıp akıyor. Cihangîr civânlar bezm-i cenge giderken, bülbül gülzârda rezme duruyor. Elinizdeki piyâlede aksinizi görüyorsunuz: yemyeşil bir bahçede oturmuş dururken çizmiş nakkaş sizi. Yarı sekr halinde açıyorsunuz gözlerinizi, selam var üzerinize; tebessüm çizgisinde kalmış dudaklarınızı aralayıp cevaplıyorsunuz selamı. Şimdi anlatın beyne’n-nevm ve’l-yakaza gördüğünüz rü’yeti ki, dost tabir etsin, paylaşın ağız tadını.

Çay kahve de bahane, kahvehane de bahane, bilinmez ki huzur hangi gölgenin altında...

Ahir Zaman Menkıbeleri - Enes'in Ayakkabı Bağcığı


kaylule kıraathanesi, 27.09.2006

Ulaş ve Enes iki kardeştiler, fakat hiç geçinemezlerdi. Daha doğrusu Ulaş ağabey olduğu halde, kardeşini hiç korumaz, sürekli eziyet ederdi. Ayrıca Ulaş'ın metalci olması da cabası... Halbuki zavallı Enes küçük olmasına rağmen devamlı ağabeyine nasihat eder, ona gerçeği göstermeye çalışırdı. Nafile... Bütün çocuklukları böyle geçtikten sonra, günlerden bir gün Ulaş ve Enes büyüdüler, oy verecek yaşa geldiler. Ulaş Bir Dakika AydınLık İçin Beş Dakika Karanlık Partisine oy vereceğini her yerde ilan etmeye başlamıştı bile. Enes ağabeyini İki Dakika Delikanlı Ol Partisine oy vermesi için ikna etmeye çalışmışsa da başarılı olamamıştı. Derken seçim günü geldi çattı. Enes sabah namazından sonra uyuyakalmıştı. Rüyasında ak sakallı bir dede gördü. Dede ona "korkma evladım" dedi ve arkasını dönüp yürüyüp gitmeye başladı. Fakat karanlığın içinde yükselen beyaz buharların ortasında birden durup arkasını döndü ve "ha, aklıma gelmişken kızkardeşin Fâtımâ Selinsucan'a söyle bir daha fosforlu yeşil pantolon giymesin lutfen" dedi, sonra gözden kayboldu. Enes ağlayarak uyandı ve ayakkabılarını alelacele ayağına geçirerek hızla seçim sandığının olduğu okula doğru koşmaya başladı. Fakat daha birkaç adım atmadan kendisini yerde buldu. Ayakkabısının bağcığı kopmuştu. Eyvah! Şimdi oy vermeye nasıl gidecekti? Vazifesini mutlaka yerine getirmek zorundaydı, ama pazar günü olduğu için bütün ayakkabı bağcıkçıları kapalıydı. Enes çaresiz kalmıştı, fakat birdenbire rüyasındaki ak sakallı dedeyi hatırladı. Rüyasındaki ak sakallı dede Enes'e rüyasında korkma evladım demişti. Enes artık korkmaması gerektiğini anladı. O esnada ağabeyi Ulaş meridvenlerden koşarak inerek oy verme sandığının olduğu okula doğru koşarak gitmekte idi. Enes'in ayakkabısının bağcığının koptuğunu görünce hain hain gülmeye başladı. Aslında Enes sabah namazından sonra uyuyakaldığında onun ayakkabısının bağcığını eğe ile zayıflatmıştı. Böylece Enes'in oy vermeye gidemeyeceğini düşünüyordu. Fakat beklediği olmadı. Birdenbire merdivenlerden koşarak inerken yuvarlanarak yere yuvarlandı. O esnada gökyüzünden gelen bir ayakkabı bağcığı Enes'in önüne düşmüştü. Enes çok sevindi. Hemen ayakkabısını bağlamaya başladı. Aslında bu ağabeyi Ulaş'ın düşerken ayağından fırlayan ayakkabısından fırlayan ayakkabı bağcığı idi. Böylece bir kere daha iyilik ve kötülük karşılığını bulmuş oldu.

Adak


kaylule kıraathanesi, 01.06.2007

Çocuklardan birkaçı okulun önündeki sunağın çevresinde birbirlerini itekleyerek koşup duruyorlardı. Bu saygısızlığı gören okulun babası elinde kocaman sopasıyla çocuklara doğru hışımlı adımlarla yürümeye başladı. Durumu fark eden çocuklar, sözleşmiş gibi bir anda, sunağa dönüp yere kapandılar, kalktılar, sunağı öptüler, çevresinde birkaç tur koşup tekrar yere kapandılar. Oyunlarına tapınma süsü vermekle bu seferlik paçayı kurtarmışlardı. Okulun babası hırsını çıkarmak için okulun abilerinin olduğu tarafa döndü. İyi bir sebebi olmadan bu çocukları dövemezdi, bütün çocuklar her gün okula gelirken okulun babasına bir avuç arpa veya buğday getirirken, bunlar tavuk veya horoz getiriyorlardı. Aslında şu koca burunlu olanın babası istese her gün bir köle bile gönderebilirdi, ama pintiydi adam, okulun babası en çok buna bozuluyordu.

Ertesi gün sonbaharın son günü, yani hasat bayramıydı. Kralın şehrinde herkes büyük tapınağa gitmişti, diğer şehirlerde de insanlar sunakların etrafında toplanmışlardı. Okulun babası sunağın önünde ayakta durup öğrencilere sert bakışlar fırlatıyordu. Sonra kurtarıcıya sunulan adakların öneminden başlayıp çocukların haylazlığından, babaların vurdumduymazlığından dem vurup giden uzun konuşmasına başladı. Yıllar vardı ki, şu sunakta horozdan daha büyük bir şey adanmamıştı. Bırakın şöyle güçlü kuvvetli bir boğayı, yaşlı uyuz bir keçi bile adanmamıştı. Ne olduysa o anda oldu, çocukların gözlerini soğuk bir ışıltı yalayıp geçti, dudaklarında zalim bir gülümseme belirdi, hep birden okulun babasının üzerinde çullandılar, sunağın dibine yıkıp üzerinde tepinmeye başladılar. Hiç oralı olmayan okulun abilerinden biri diğerlerine dönüp mırıldandı: "gelecek sene çok bereketli olacak."