sıkıntınız varsa gazete okuyun, hepsini bastırıyor. elde ne akıldaneler var yahu, bir tanesine göre örgüt çok kayıp verdiği için “barış” istiyormuş, o yüzden hükumet masaya oturup tavizleri müzakereye başlamalıymış. mantık kaybedenin dediğinin olmasıysa, biz yenilivereydik madem? daha da ileri bir tanesi ise, baştan tavizleri verip masaya öyle oturmak gerektiğini söylüyor. neredeyse “kibarlık edip masaya tabakta gelin, bizi uğraştırmayın” diyecekler. memleket yıkılsa altında kalacak adamlar, ne kaparız hesabında ve muhataplarının da küllüm salak olduğunu düşünüyorlar galiba…
8 Ekim 2012 Pazartesi
2 Ekim 2012 Salı
ifade özgürlüğü hakkında kısa bir not
insanları alıcılarımın ayarlarıyla oynamasındaki maksat nedir anlamıyorum. benim inandıklarım başkasını bağlamaz, kabul. ama başkalarının inandıkları da beni bağlamıyor, misal: insan hakları, ifade özgürlüğü, beden bütünlüğü... bunlar "doğrumsu" şeyler ve inandıklarıma inanmayanlarla, kavgasız, gürültüsüz bir şekilde bir arada yaşayabilmek için, benimsemediğim halde riayet ediyorum, bu tür kavramlara. birileri kendi inandıklarını "evrensel" olarak görmeye o kadar alışmış ki, herkesin bunları kabul etmek zorunda olmadığını kavrayamıyorlar, bütün kuralları kendilerinin koyabileceğini düşünüyorlar. bu duruma epistemik dayatma diye ad takmıştım, ama dayatma kelimesi de hafif kalıyor bazen. kusura bakmasınlar, sinir uçlarıma iğne batırmaya başladıkları zaman, ağız burun kırmak dışında, kendimi ifade edecek bir vasıta bulamayabiliyorum. dalga geçmek nefret suçu değil de ifade özgürlüğü ise, adam dövmek için de aynı şey söylenebilir.
1 Ekim 2012 Pazartesi
dinde değişme beklentisi
kaylule kıraathanesi, 23.07.2009
"her şey
değişiyor, yenileniyor, din de bundan payını alacaktır" şeklinde bir
anlayış var. "dogma"dan şikayet eden bu anlayışın arkasında başka bir
dogma görüyoruz: ilerleme.
ilerleme kavramını
benimsemeyen bir paradigma, ilerlemeyi şart koşan bir paradigmanın suallerini
cevaplamak mecburiyetinde değil. ilerleme diye bir şey yok, insan tabiatı beş
bin yıl önce ne ise, hâlâ o. Sadece kendimizi ifade ettiğimiz araçlar
değişiyor. araçların değişimini yönlendiren zihniyeti benimsemeyen biri,
araçların değişimi tarafından yönlendirilmek yerine kendi alanını üreterek
kendi çözümlerini aramalı.
dinde değişme
beklentisi, dinin temeliyle çeliştiği için, mantıklı değil. eğer elinizdeki
nassların ilahî kaynaklı olduğuna inanıyorsanız, aynı kaynak bunların değiştiğini
bildirmediği sürece aynen uymak durumundasınız. doğrularınızı nefsinize göre
belirler ve sonra dini de bunlarla ölçerek beğenmediğiniz yerini değiştirmeye
kalkarsanız, ilahî kaynaklı sistemin yerine başka bir paradigmayı merkeze almış
ve din yerine o inanç sistemini kabul etmişsiniz demektir, böylece dinden bahsetmenin
de bir anlamı kalmaz.
biner mi binmez mi?
kaylule kıraathanesi, 26.02.2009
"müslüman kadın jipe biner mi" diye bir konu var ve bu
tartışmada yine saded ıskalanıyor. kahrolsun ve yaşasın
dışında bir şeye kafamız basmadığı için, bir meseleyi bir kaç
açıdan düşünmeyi beceremediğimiz için "müslüman kadın jip
kullanabiler mi kullanabilemez mi? 'kullanabileeeeer,
saaanneee' diyosanız 2345'e 'zinhaaaaar' diyosanız 5432'ye sms
atın" noktasında kilitleniyoruz.
müslüman (kadın ya da erkek) pahalı araba ("jip" ayrıca bir
tür görgüsüzlük işareti sayıldığı için konuyu bulandırıyor
aslında) kullanabilir. sadakayı bırak, zekat vermiyorsa bile
kullanabilir, o durumda eleştirilmesi gereken zekat
vermemesidir, kullandığı araba değil. müslüman mütevazı olsa,
gösterişten sakınsa efdal, ama o da işin takva boyutu,
başkasını alakadar etmez. ne var ki parmağa kilitlendiğimiz
için asıl konuyu tartışamadan programı kapatıyoruz. konu kimin
hangi arabaya bindiği konusu değil.
konu şu ki, "müslüman" taife giderek sekülerleşiyor,
eskiden ehl-i dünya diye küçümsediği insanların hayat tarzını
gitgide daha fazla benimsiyor ve o hayatı "değerlerinden taviz
vermeden" (?) yaşayabilmek için, "çevre dostu yeşil"
versiyonlarını üretmeye çalışıyor. din ve siyaset, din ve
ideoloji, din ve millet gibi konularda kafamız net olmadığı
gibi, din ve kültür ilişkisi hakkında da çok net fikirlerimiz
yok. bir şeyin "aynısının değişiği" üretilince,
islamileştirilmiş olmuyor. islam ve müslüman kelimeleriyle
ürettiğiniz söylemin arasında, "kültür davamız" gibi bir
kavrama yer bulamıyorsanız, dünyayı kendinize göre
dönüştürmekle ilgili iddialarınızı kaybedersiniz, hayat
tarzınızla başkalarının dümen suyuna girersiniz.
kimimiz kültür kavramını vahye muhalif bir şey gibi
kodlamış bir kere, "zinhar bizde kültür olmaz, bizde islam'dan
başka bir şey kat'a olmaz" tutumundan vazgeçmiyor. bunun
ateistlerin "bizde inanç yok" yaklaşımından bir farkı yok,
insanın olduğu yerde kültür de olur. kavramı inkar ettiğiniz
zaman, onunla ilgili konularda düşünceniz köreliyor, ilgili
açıdan durumunuzu değerlendiremez hale geliyorsunuz. bazı
felçli hastalarda görülen bir durumu hatırlatıyor bu, adam
vücudunun bir yarısını kafasından silmiş, varlığını
algılayamıyor. "amcam sol tarafın tutmuyo senin" diyorsun,
hasta "benim sol tarafım yok ki" havalarında.
üzerinde düşünemediğiniz tarafınız zayıf tarafınızdır. bunu
gidermezseniz, neyi kaybettiğinizi, neye sarıldığınızı, nereye
koştuğunuzu, nerede düştüğünüzü idrak edemez hale gelirsiniz.
jipi falan boşverin de, nereye kalktığına hiç bakmadan hep
beraber dolmuşa biniyoruz, esas mesele bu.
***
[yorumla eklenenler, yorumlara cevaben yazılanlar]
meseleyi örnek üzerinden tekrar geçersek, belki biraz daha
netleşebilir. daire pahası bir araba süren "dar tesettürlü"
bir bağyan gördüğümüzde rahatsız oluyoruz. ama n+1'inci
dairesini kiraya verirken kiracısına tafra yapan cübbeli bir
hacı amca gördüğümüzde aynı şekilde rahatsız olmuyoruz. bu
ikisi arasında bir fark var mı? varsa nerede? ikisi de
parasının çok olan kısmını kendine saklıyor. ikisi de
tevazudan bihaber. bağyan, tesettürün neyi setreylediğine dair
ciddi bir fikre sahip değil, örtünmeyi başına eşarp
bağlamaktan ibaret sanıyor. amca ise islamî kisveyi şalvara
cübbeye indirgemiş, o da aslında meselenin tam şuurunda değil.
o zaman neden biri dikkatimize batarken diğerini fark
etmiyoruz? bu sualin cevabı birçoğumuz için, ayın karanlık
tarafı. göremiyoruz, üzerinde düşünemiyoruz, etrafından
dolaşıyoruz, saded bizden gizli kalıyor. halbuki "lifestyle"
kavramı üzerinde düşünecek zihin techizatına sahip olsaydık,
meseleyi derhal tesbit edebilecektik. geleneksel usûllerle
işlenen hataları fazla yadırgamıyoruz, modern olanı
yadırgıyoruz, ama onun da adını koyamıyoruz. halimiz,
nasreddin hoca'nın karanlık bir yerde kaybettiği anahtarı,
aydınlık diye başka bir yerde aramasına benziyor. yeni moda
israf ve gösteriş, ancak eski moda israf ve gösteriş kadar
israf ve gösteriştir. israf ve gösteriş konusunu ne kadar
tartışırsanız tartışın, moda kavramına bir eleştiri
getirebilmiş olmazsınız. meseleyi çözemediğiniz için, insanlar
jipten iner, teyyareye biner, turistik umrede islamî balayı
yapar, yahut tabanvayla gezer, islamî flört yapar. daha da
olmazsa alkolsüz drink sunup islamî kokteyl verir, yahut disko
yapar, yanına mescit açar...
*
... "ağzı olan konuşuyor", ve lâkin bazen
konu ta en başından öyle yanlış kurgulanıyor ki, üzerinde
konuşmaya kalkan hemen herkes elmecbur, boş konuşuyor. peyami
safa merhumun eser sahibi olmayan köşe yazısı yazmamalı
mealinde bir sözü vardı. basit görünen şeyleri hakkıyla icra
etmek bazen çok zor olabiliyor, az ve öz söyleyip, bir
birikimin içinden damıttığınız bir fikri, herkesin
anlayabileceği sade bir şekilde ifade etmek mühim bir iştir.
hele bizdeki gibi, insanların ekseriyeti hiçbir şey okumaz,
okuyanın ekseriyeti gazeteden başka bir şey okumaz ise, köşe
yazıları insanların bir kanaat edinmek için temel vasıtası
olmuşsa, gazetelerin köşeleri bir nevi halka yönelik
üniversite kürsüsü yerine geçiyorsa, bu konudaki mesuliyet
daha da büyük oluyor. bu mesuliyeti taşıyacak çapta olmayan
insanların köşeleri işgal etmesi fena bir hal. hele de gündemi
bunlar belirliyorsa, hangi konunun nasıl tartışılacağı
bunların ortaya attığı sözlere bağlı kalıyorsa. bir meselede
sağlıklı bir fikir alışverişi olması için, önce konuyu doğru
şekilde kurgulamak lazım. hatalı bir kurguyla tartışmayı
çıkmaz bir yola sokabilirsiniz, havanda su dövmekten başka bir
şey elde edemeyebilirsiniz. meseleyi takdim tarzınızla,
taraflardan birini felç edebilir, tartışsa da sussa da daha
çok battığı bir batağa itebilirsiniz. muhatabınızın kendi
kavramlarını kullanmasına imkan tanımazsanız, meramını
anlatmaktan aciz hale düşebilir. başkalarını sizin dilinizle,
sizin kavramlarınız üzerinden tartışmak durumunda
bırakırsanız, kendi değirmeninize su taşıtabilirsiniz. bu
bakımdan, gündemi kimin belirlediğine dikkat etmek gerek.
"jip" meselesinde konunun ne kadar doğru belirlendiği su
götürür bir husus. meseleyi kadınlara indirgemek hata.
hadiseyi "lüks tüketim" ile sınırlı görmek ve sadece "dünya
malına meyil vermek" açısından düşünmek diğer bir hata. işin o
tarafı, bugünün meselelerini de aşan ciddi bir konu, ama onun
gölgesinde gözden kaçan bir ciheti daha var meselenin. hayat
tarzındaki yabancılaşma, "müslümanların dünyevileşmesi"
hadisesinin bir parçası. israfı bir yana bırakın, beş para
sarf etmeden de dünyevileşebilirsiniz. mesele nasıl
yaşadığınız, tüketim bunun bir ayağı sadece. paramızı nasıl
sarf ediyoruz diye sorduktan sonra; zamanımızı nasıl sarf
ediyoruz, yahut muhayyilemizi ve müfekkiremizi nasıl sarf
ediyoruz gibi, sorulacak başka sorular da var.
*
ilaç kolay değil efendim, hatırlanır ise, "benden sonra
ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, dünyaya dalmalarıdır"
mealinde bir hadis-i şerif olacak. bu bakımdan bu konuya, bu
ümmetin "temel problemi" olarak baksak, pek de haksız olmayız
herhalde. çözüm hakkında söz söylemeye kendimi mezun
görmüyorum, amma mesela imam gazali üstadın ihya'da "gurur"
bölümünde "aldananlar" hakkında yazdıklarından ipuçları
çıkabilir. belki de ilmiyle aldananlar, ibadetiyle aldananlar
gibi sınıfların yanına bir de kimliğiyle aldananlar gibi bir
yenisini eklemek gerekecek. bunun dışında karşı karşıya
olduğumuz meselelerin tabiatını iyi kavramak da önemli.
önümüzdeki hadise, bir cihetiyle bir "kültür buhranı". dünya
görüşü, değer yargıları ve hayat tarzı arasında sıkı bir
ilişki var, her dünya görüşü bir hayat tarzı ile temsil
ediliyor. reddettiğiniz hayat tarzına karşı bir alternatif
üretip sunmanız gerekiyor. bugünün çelişkisi bu noktada
düğümleniyor. eski formları bugünün hayatı içinde
sürdüremiyorsunuz. bugünün hayatı içinde kolayca uygulanabilen
"çağdaş" formlar ise başka bir dünyanın esaslarını hayata
geçiriyor. kadim esaslarınızı hayata geçirecek yeni formlar
bulmanız gerekiyor ki bu da söylemesi kolay, yapması zor bir
iş. bunu göze alamadığınız zaman, yahut böyle bir meseleniz
olduğunu fark etmediğiniz zaman, ya hayatın akışının dışında
kalmak veya o akışa kapılıp gitmekten başka şık kalmıyor.
çözüm için ilk adım herhalde meselenin farkına
varmak.
*
...
helal malın da hesabı var, doğrudur...
kibir kalbin ameli değil mi? insan tevazu kisvesini bile
kibirle giyebilir veya cihan mülkünün tahtında kul olduğunu
unutmadan oturabilir. hz. ömer'in naklettiğiniz sözüne de
bakınca şu görülüyor: neye bindiğiniz değil, nasıl bindiğiniz
önemli. haram işlemiyorsa, hak yemiyorsa, başkasının elindeki
nimetin ne kadarından faydalandığını sorgulamak bize düşmez,
zühd herkesin kendi meselesidir. elbette dünyaya karşı istiğna
göstermek, zahidliğe rağbet göstermek rabbimizin rızasına daha
yakın, ama bu muhasebeyi kişi kendisi için yapar, başkası için
yapamaz. diğer taraftan istiğnanın esası kalbin istiğna
göstermesidir. kalbin cherokeede kalmışsa, hacı murata binsen
kaç yazar? hele ki başkasını cherokeeye biniyor diye kınayıp,
ben öyle miyim, hacı muratla geziyorum diye kibirleniyorsan,
allah muhafaza... kalbin ikisine de rağbet etmekten aynı
derecede uzaksa hangisine binersen bin, ister hacı murata bin,
ister limuzine bin. belki de adam (yahut kadın) "vay be,
istese ferrari alır, ama clioya biniyor" demesinler diye
pahalı arabaya biniyor, başkasının kalbini nereden bileceksin?
zenginler ekseriyetle mala rağbet gösterir, bu yüzden cehennem
yolu daha kolay olabilir ve lakin hangisi hangisi, nasıl
bilebiliriz? imam gazali elenmiş buğday unundan yapılan ekmeği
katıksız bile olsa yiyeni zahid saymıyor, en zor yutulan
ekmekle birlikte bile olsa birden fazla çeşit katıkla yiyeni
de zahid saymıyor. senin bisikletine bağlılığın adamın
porschesine bağlılığından fazlaysa, kendi derdine yan...
fakirliğin faziletini anlatmak başka şey, zenginliği kınamak
başka şey...
*
biner mi binmez mi meselesine eklenecek bir mes'ele de,
binerse nasıl biner suali olabilir. "gündelikçi" imajına inat
zengin bir manzara vermek, "nisbet yapmak" cihetinden yeterli
olabilir, her ne suretle olursa olsun. ama bunun ötesine geçip
"temsil etmek" hususu hedeflenirse, bir "biner, ammaa..."
şerhi gerekir. jipe binmek var, jipe binmek var, birinden
ötekine kırk yıllık yaya yolu var efendim. hal ü etvar da
burada mühim, muaşeret üslubu da mühim, telebbüs, tekellüm
tarzları da mühim. ezcümle beden diliniz "hey adamım, ben bu
dünyanın tadını çıkarmaya geldim. ülküm yükselmek, bireysel
kimliğime tavan yaptırmaktır. kimselerden geri kalmam, fink de
atarım, hava da atarım. cümle cihandan alacaklıyım. elitim,
stil sahibiyim, tahsilliyim, kültürlüyüm, entelim, dantelim,
güzelim, alımlıyım, çalımlıyım, bakımlıyım, sipali de bende
-afedersiniz, etmezseniz de kime ne, kasımpaşa- necaset gibi,
üçünüzü alırım, beşinizi satarım, şukelayım, ukalayım, nambır
van'ım, star'ım, hit'im; ene kebirün..." diyorsa, başınıza
istediğiniz kadar eşarp bağlayın, "islamî" bir suret arz
etmeniz mümkün değil. esas öncelikli mesele de bu gibi geliyor
fakire...
Etiketler:
başörtüsü,
islamcılık,
tesettür,
türban
Baş sıkıntısı
kaylule kıraathanesi, 30.07.2009
Küçük
derviş duhansız kalınca, masanın üstündeki gazeteye göz atarak vakit
geçirmeyi denedim bugün ve sayın bayın yazısına şöyle bir bakma
fırsatım oldu. Hazretin başörtüsü kelimesini kullanmama gerekçesi diğer
bir takım kişilerden farklı değil. Türban kelimesini kullanmama
gerekçesi de gayet makul: türban başka bir şeyin adı. Peki ne diyecek
adam, “mahmut” (!) mu diyecek? Sıkmabaş kelimesini tercih etmesinde bir
aşağılama gayesi olmadığını yazıyordu galiba, hadi bunu yuttuk diyelim.
Kelime sıkıntısını aşınca mesele halloluyor mu? Bilakis esas iki
meselemiz daha var şimdi, ama onu söylemeden önce bir hatırlatmada
bulunalım zat-ı devletlerine: tesettür veya hicab kelimelerini de
kullanabilir.
Tesettür hadisesine dışarıdan bakanlar, işin mantığını kavramamakta
inat ediyorlar. Örtünmek bir ibadet; namaz gibi, oruç gibi, şarap
içmemek gibi. Ama başını örtenlere atfedilen niyetler arasında nedense
bunu hiçbir zaman göremiyoruz. Onlara göre "başörtüsü" geleneksel bir
şey, kına gecesi gibi, testiden su içmek gibi, bilekten dirseğe altın
bilezik dizisi gibi, biraz köy, biraz gecekondu, türkülerimiz,
arabesklerimiz, babannelerimiz falan filan. "Türban" veya "sıkmabaş"
ise biraz sosyal, biraz siyasi bir sembol, bir tür sonradan görmelik,
sınıf atlama göstergesi, biraz istismar, biraz tahakküm... Madem
muhataplarına sormuyorlar, "sizin derdiniz nedir" diye, bari
kendilerine sorsun efendiler, nasıl oluyor da sınıf atlama arzusundaki
kişiler "apartuman" sınıfları bırakıp böyle bir sınıfa geçmeye
kalkarak, başlarına iş açıyorlar? Nasıl oluyor da hiç “zengin ve
sosyetik” olmayan kızlar, geçinmek için okumak ve çalışmak
mecburiyetinde olanlar, kendini başkalarına kabul ettirebilmek için
yeterli bilgi, beceri, kültür gibi hasletlere sahip kişiler sırf
kıyafetleri yüzünden bu kadar sıkıntıya katlanmayı göze alıyorlar?
Nasıl oluyor da dini siyasete alet ettiğini düşündüğünüz kişilere,
kurumlara mesafeli duran kişiler böyle bir tercihte bulunuyor? Nasıl
oluyor da gelir seviyeleri, eğitimleri, sosyal çevreleri, karakterleri
farklı farklı birçok kişi böyle bir paydada buluşabiliyor? Bütün
bunların senelerdir defaatle konuşulmuş olmasına rağmen, hâlâ ısrarla
başka telden çalanlar ya derin bir anlayışsızlıkla malul, yahut
kasıtları başka.
Başını örtenlerin ekseriyetini ilzam etmiyor, fakat giderek daha
fazla bir kısmı bu bâba girmeye başlıyor: zat-ı haşmetmeab durmuş saat
misillu doğru bir noktaya da işaret etmiş: Allah’ın emrine lebbeyk
diyecek gayrete sahip ve fakat kültürel firaset bakımından sınıfta
kalan bazı hanımlar, örtünme şekilleriyle tesettür kavramının içini
boşaltıyorlar. “Sıkmabaş” modelinin ortaya çıkış hikâyesini, hatırlayan
var mı? Aynanın karşısında ilk defa başını örtmeyi tecrübe ederken
“Allahım köylü gibi oldum, kapıcı karısı gibi oldum” diye kahırlanmak
nasıl bir duygudur, bunu bilmem mümkün değil ve kimsenin takvasını
ölçmek haddimize düşmediği gibi, herkesten kadı kaftanıyla sokakta
ciğer satabilmek cesaretini beklemek de yerinde değil. Lakin
başörtüsünde “Paris rüzgârı” aramak kültür hayatımız bakımından fiyasko
denebilecek bir halettir, en azından bunu söylemek gerek. Bu tarz bir
örtünme ibadet şuuru bakımından kifayetli olabilir, ama medeniyet
meselesi açısından, sele kapılıp gitmenin numunelerinden biridir. İşin
fena tarafı, medeniyet meselesi İslam meselesinden pek de bağımsız
değil, kendi hayat tarzınızı kuramadığınız zaman, giderek daha fazla
peşine takıldıklarınıza benzemeye başlıyorsunuz ve bu arada ibadet diye
yaptığınız işler zaman zaman ibadetin ruhuna ters düşer hale gelmeye
başlayabiliyor.
Etiketler:
başörtüsü,
islamcılık,
tesettür,
türban
29 Eylül 2012 Cumartesi
Dört Mevsim Kerbela
“Yezid’in harcı zulüm/ Yiğidin burcu ölüm”
Ok değdi yüreğe, amansız.
Vey ırmağı karıştı kanıma. Kırıla kırıla geldim bu yana, kırıla kırıla gittim öteye, kırıla kırıla döndüm yüzgeri. Kırıldıkça yeni sürgünler verdim. Zülfikar kıvılcımı yavrular beledim beşiğe. Nemrud’a inat yüzsünler diye ateşte. Tezene gezdikçe özlerinde, şerare olup yağdılar cihana. Canpârelerim pârelendi, ağdı feleğe. Bahardan yaza bir ömür, her sene; harman oldu güllerim. Her güz ağladı bağlama. Taylesanlar rayet olup kızardı. Yüzlerinde hep aynı ferman yazardı. Her burca bir katre rekzeyledim. Hasan el verdi Dursun’a. Yemen değdi canıma.
Her sefer kaldı Hüseyn’im dermansız.
Ah Bu Devlet Elinden
Osmanlılar ne istediklerini biliyordu: din ü devlet, mülk ü millet. Mülk vatan oldu, ama o arada epey bir kafalar karıştı. Vatanseverlik ekseriyetin benimsediği bir sıfat olsa da, dinci, devletçi, milliyetçi kelimeleri insanların birbirlerini suçlamak için kullandıkları kelimeler haline geldi; ortak bir anlayışın, paylaşılan düsturların yerini, memlekete kendince bağlı, ama başka şekilde bağlı olanlara düşman zümrelerin sloganları aldı. Dine karşı olanlar bir yana, dindarlar kendi aralarında bile, zaman zaman tekfire kadar giden sert hesaplaşmalara girdiler. Millet temel bir değer midir, tefrika vesilesi midir tartışmasında, üzerinde mutabakat olan bir millet tarifinin bulunmadığı gözden kaçtı. Kargaşadan devlet kavramı da nasibini aldı, insanlar devletin yanında veya karşısında yer alırken, neyi benimsediklerini neye karşı çıktıklarını uzun uzadıya sorgulamadılar. Aynı kelimeleri kullanarak başka şeylerden konuşanların sağırlar diyalogu” uzadı gitti. Gerçekten durum bu kadar vahim mi? “Ah bu Devlet defolsa gitse de, hep beraber bir rahat etsek” diyenlerle, “Devlet bizim canımız, feda olsun kanımız” diyenleri bir hizaya getirecek asgari müşterekler bulunamaz mı?
Evvela oturup bir yoklama yapalım, sınıfta kimler var? Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirlerini ele alıyor, bunları devlete bağlılık noktasında birleştiriyor, hangisinin evla olduğu suali üzerinde fikir yürütüyordu. Sonradan Osmanlıcılık fikri terk edildi, takıma giren Garpçılık fikri ile üç köşe yine tamamlandı. Bu şeklin üç kenarından hareket etmek, mevzuu izah etmeyi kolaylaştırıyor. Üçgenin Türkçülük köşesi ile İslamcılık köşesi arasındaki kenarında Ülkücüler, muhtelif cemaat ve tarikatler bir yelpaze şeklinde diziliyor. Bunlar devlete bağlı bir kanat meydana getiriyorlar. İslamcılık-Garpçılık kenarında Radikal İslamcılar, liberaller, sosyalistler ve her birinin Kürtçü versiyonları yer alıyor. Bunlar devletten pek hoşlaşmıyorlar. Son kenarda ise İnkılapçı-Kemalist Garpçılarla, Seküler-Irkçı Türkçüler yer alıyor. Bunlar da Devletçi.
İki kutuplu dünyanın tek kutuplu hale geldiği süreçte, bu yapı üzerinde mevzi kaymaları gerçekleşti ve dün bir araya geleceklerini tahayyül edemeyeceğimiz bir takım grupların kol kola girdiğini gördük. Kemalistlerle Türkçülerin birleştiği bir “Kızılelma koalisyonu” otuz yıl önce birbirine silah çekebilen “sağcı ve solcuların” hangi noktada birleşebileceğini gösterdi. Ülkücülerin de bir kısmı bu kanada doğru kayarken, bir kısmı sessiz sedasız daha İslamcı bir mevzie doğru yer değiştirdi ve bir zamanlar Komünizm tehlikesi karşısında tek yumruk olan milliyetçilerin, karşı karşıya geldiklerini gördük. Üçüncü kenar üzerinde, daha önceden pek esamesi okunmayan liberalizm, bir cazibe noktası haline geldi; eski sosyalistler, giderek sekülerleşirken, kendilerini ifade edecek yeni bir dil arayan bir kısım İslamcılarla orta noktada buluştular.
Eski düşmanlar dost olurken, memlekette empati aldı başını gitti, herkes yeni söylemler edinmeye başladı, “öteki” ile barış çubuğu tüttürüp birlikte saf tutmak moda oldu. “Devlet” hem Müslümanlara, hem Kürtlere zulmetmişti, eski tüfeklerin de eski kanlısıydı. Böylece Kürtçe’yi yasaklayan, Dersim’i dağıtan, Müslümanları ezip inim inim inleten, “devrim üstüne devrim olmaz, bu kış komünizm gelmeyecek” deyip Deniz’leri asan, bireyleri topluluğa feda eden “tece” hep beraber recmedilebilirdi. Ulusalcı cephe ortak bir akort tutturup orduyu göreve çağırırken, bir yandan da dindar milliyetçiler, bir türlü ısınamadıkları, güvenemedikleri “hocacılar”dan neşet eden iktidar partisine yavaş yavaş yaklaşmaya başladı. İktidarın da giderek daha milliyetçi, daha devletçi bir dilden konuşmaya başlamasıyla üçüncü koalisyon da ortaya çıkmış oldu ve zincir tamamlandı. Fakat iki nokta etrafında üçe bölünmek de neyin nesiydi? Kelimelerimiz yetmediği için bazı şeyleri izahta zorlanmaya başladık. “Kürtler söz konusu olunca, İslamcılar Kemalistleşiyor” tarzında serzenişler görülür oldu. Aynı kanat hem devletçi olmakla, hem devlete karşı olmakla suçlanıyordu. Ezberimiz bozuldu, kafamız karıştı.
Fikir karmaşasını mantıklı bir zemine oturtabilmek için yapılacak iş, kamu otoritesiyle ilgili her hadiseyi tek bir kavramla açıklamaya çalışmaktan vazgeçmek. Devlet, rejim ve sistem diye birbirinden ayrı üç vakıa var karşımızda. Devlet dediğimiz zaman daha “kadim” bir varlıktan; tarihi devamlılığı olan, bir topluluğun varlık mücadelesinin, ideallerinin ifadesi olan bir yapıdan bahsediyoruz. Bir yandan değişirken bir yandan kendisi kalabilen; karmaşık bir organizasyonun somut tezahürlerinin arkasındaki iradeyi kastediyoruz. Türkiye Devleti, Oğuzların batıya göçü, Roma ile cihad ederek “Küçük Asya”yı yurt edinmesi ile kurulmuştur, Selçuklularla başlayıp günümüze gelen tek bir yapıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti aynı devletin farklı dönemlerdeki farklı isimleridir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken olan, 1908’de başlayan bir rejim değişikliğinin tescili ve isminin konmasıdır. Rejim değiştirmek, devletin yıkılıp yerine yenisinin kurulması anlamına gelmez. Nitekim klasik rejimden Tanzimat rejimine ve ondan da Meşrutiyet’e geçmek farklı devletlerin kurulması gibi algılanmamaktadır. Rejim devletin daha somut bir yüzüdür, farklı rejimler aynı iradenin farklı dönemlerdeki ifadesi, farklı çağların meseleleri için meydana getirilmiş farklı cevaplardır. Yazılı kurallarda ve bunlara göre teşkil edilmiş kurumlarda vücut bulur. Sistem ise yazılı kuralların yorumlanma usûl ve üslûbu, uygulamaya temel teşkil eden bir zihniyettir. Bu “açık kodlu” bir yorum olabileceği gibi, iktidara hâkim bulunan kliğin, ilan edilmemiş, yazılı kurallarla çelişebilen “örtülü” veya “derin” kurallarından ve bunlara dayanan uygulamalarından da meydana gelebilir.
Türkiye’nin son iki asrına rengini veren kamu otoritesini sevk ve idare eden kuvvet, Reşit Paşa ile şekillenmeye başlayan, İttihat ve Terakki Cemiyet’inde olgunlaşan ve Halk Fırkası ile son şeklini alan “Jöntürk” jakobenizmidir. Babıâli baskını ile 1960 ve 1980 darbeleri, İstiklal mahkemeleri ile Yassıada mahkemeleri, Meşrutiyet’ten bugüne sokak ortasında gazeteci vurmaya devam eden el bir çizgi üzerine oturtulabilir. Devletin gücünü kullanarak millete zulmeden de bu eldir. Toplum mühendisliği projeleri üreten, yeni bir “ulusal kimlik” kurgulayıp dayatan, hukuksuzluğu ve şiddeti bir idare mekanizması olarak kullanan, “tehlike grupları” oluşturup birbirine karşı kışkırtarak “böl ve yönet” siyaseti uygulayan, “Devlet” değildir, “Jöntürk” sistemidir. Devlet ve sistem kavramlarını birbirinden ayırdığımız zaman, kendisinden ayrılan her türlü sosyal ve kültürel kimliği baskı altına alanlarla, etnik ayrımcılığa dayanan bir siyasi ve hukuki düzen değişikliğine karşı çıkanları birbiriyle karıştırmamaya başlarız. Biri bir azınlık diktasının tercihidir, diğeri bin yıllık bir varlığın daha fazla zaafa uğramasına, mevcudiyetine halel gelmesine razı olmayanların iradesidir.
Türkiye’de devlet geleneğinin farklılıkları bir arada bulundurmak konusunda bir sıkıntısı yok. Halkın hayat tarzı da buna uygun. Gerçekten etnik gerilime dayanan bir kimlik meselesi de yok. Sıkıntı şikâyetlerin fatura edileceği adres konusunda kargaşa olması. Karşı olanla taraftar olanın devlet derken kastettiği çoğu zaman aynı şey değil. Dolayısıyla “devletin bekası” ile “vatandaşların hakları” çelişen iki kavram değil. Zulme karşı çıkmakla devlet zayıflamaz, aksine güçlenir; vatandaşıyla bağlarını güçlendirir, terör mihraklarına mazeret ve malzeme vermemiş olur. Bölücüler sistemin hatalarını, günahlarını kullanıp devlet aleyhine çalışırken, jakoben zihniyet de sistemin devamını sağlamak ve iktidarını sürdürmek için sistem ve devlet aynı şeymiş gibi davranıyor. Bu nokta gözden kaçınca vahim bir kamplaşma ortaya çıkıyor. Temelden hatalı olan bir kamplaşmada hangi tarafı tutarsanız tutun, doğru bir tavır göstermiş olmazsınız. Kürtlerle devlet arasında bir dava yok, Kürtlerle sistem arasında ve bölücülerle devlet arasında davalar var, bunlar birbirine karıştırılıyor.
Muktedirlerin devleti veya rejimi ifade ve varlık sebebini izah konusundaki sıkıntıları yahut tercihleri de zihinlerin karışmasına yol açıyor. Devleti 1908-1919 arasında idare eden kadro ile 1919’dan sonra idare eden kadro arasında fark yok. Faturayı kaçan liderlerine kesip aradan sıyrılan bu ekip, kendi isimlerini değiştirmekle yetinmediler, devletin de ismini değiştirdiler. İki ayrı harp ve iki ayrı devlet varmış gibi bir kurgu oluşturmak işlerine geliyordu. İttihatçılar Cihan Harbini kaybetmişti ve böylece devlet yıkılmıştı. Halk fırkası ise İstiklal Harbini kazanmıştı ve yeni bir devlet kuruyordu. Sorumluluğu üzerlerinden atmışlar, programlarını tatbik edebilmek için uygun vasatı sağlamışlardı. Yeni dönemde de komitacı tekniklerini kullanmaya devam ettiler ve iktidar dizginini sıkıca ellerine doladılar. Ülke küçülmüş, ama Jöntürkler büyümüştü. Meşrutiyet dönemi fikir mahfillerinin esas akımlarından İslamcılık saf dışı bırakıldı, Türkçülük budandı ve geriye kalan Türkçülük soslu Garpçılık, Musul vilayeti meselesinin hallini bile beklemeden, “bir buçuk tarz-ı siyaset” halinde önümüze kondu.
Lozan’a kadar hâkim zümreden Müslümanlar diye bahsediliyordu, daha sonra bu kelime Türkler şeklinde değiştirildi. Bir yandan Osmanlı’nın etnisiteyi dikkate almayan sisteminde olduğu gibi, tek tip bir vatandaşlık sistemi kabul edildi, “Türküm diyen herkes Türktür” denildi, Türk kelimesi Süryanisinden Arnavuduna, Çerkesinden Rumuna herkesin ortak ismi gibi kullanıldı; bir yandan da siyasi ve hukuki yapıda olduğu gibi, etnik ve kültürel yapıda da herkes birbirinin aynıymış gibi davranıldı. Devleti devraldıktan sonra temel yapısını çok değiştirmemişlerdi, hatta Şer’iye ve Evkaf vekaletini kaldırır gibi yapıp, Diyanet İşleri Başkanlığı adı altında ibka etmişlerdi. Ezcümle ortada bir “ulus devleti” yoktu, bu daha çok bir temenniydi, istedikleri ulusu meydana getirmeyi başarabilselerdi, devlet de o ulusun devleti olmuş olacaktı.
İşler Jöntürk zümresinin planladığı gibi gitmedi. Yeni bir devlet kurduklarına herkesi inandırmışlardı, fakat bu bir noktada ters tepmişti. Dayattıkları kimliği benimsemeyenler, “yeni devlet” karşısında da muhalif tavır aldılar. Osmanlı ile Cumhuriyet farklılığı o kadar çok vurgulanmıştı ki, aradaki devamlılık sürekli gözden kaçar hale geldi. Felaket başa gelmiş ve devlet yıkılmıştı, yerine gelen bu heyulaya bağlılık göstermenin bir mânâsı yoktu. Bağnaz eğitim kadrosu harp sanki İngilizlere veya Yunana karşı değil de Osmanlı’ya karşı verilmiş gibi işi abarttıkça, muhalifler daha da bilendi, içlerinde Osmanlı’ya düşman olmakla Türkiye Cumhuriyeti’ne düşman olmanın aynı şey olduğunu idrak edemeyenler türedi, Cumhuriyetin bayrağı Osmanlı bayrağının ta kendisi değilmiş gibi, bayraktan soğuyanlar oldu. Bir kısmı bu devlet kendi devletleri değilmiş gibi düşünmeye başladı. Cephenin karşı cenahında da rejimi devletin kendisinden çok daha mühim görenler, daha doğrusu rejimi devletin kendisi gibi görenler bulunmaktaydı. Tek parti döneminde yerini korumak için manipülasyona ihtiyaç duymayan cunta, 1912 sopalı seçimlerinden 1946 sopalı seçimlerine kadar istediği mesafeyi alamadığını görünce, “irtica” kartını daha yoğun olarak kullanmak durumunda kaldı. Ortada bir takım “devlet düşmanları”nın bulunması işlerine geliyordu. 1980 darbesinden sonra korumaya çalıştıkları devlet tarafından tokat yiyen Ülkücüler dışında, belki de, ortadaki garabete kafa yoran kalmadı. Bu devlet kimin devleti suali de böylece ortada kalmış oldu. Dağa taşa “ne mutlu Türküm diyene” yazan resmi söyleme göre, devlet Türklerin devletiydi, ama Türk derken ne kastedildiği açık değildi. Sınırların dışında yaşayan ve Türkçe konuşan zümreler itinayla göz ardı ediliyordu, hatta bir dönem Turancılık suç olarak görülmüştü, şu halde Türkçülerin anladığı anlamda bir Türklük kastedilmiyordu. Sosyokültürel muhtevası olmayan, etnisite kavramına karşı nötr, sadece siyasi ve hukuki bir vatandaşlık bağı olarak Türklük kastediliyor idiyse, insanların dillerine, isimlerine karışmak niyeydi? Kavram kargaşasından meydana gelen bir toz duman perdesi insanların birbirini anlamasını neredeyse imkânsız hale getirdi. Şiddet eylemleriyle birbirine karşı tahrik edilen kitleler, resmi söylemi kenarından köşesinden, farklı parçalarıyla benimsemeye başladı. “Gericilik tehlikesi”nden korkanlar, sistemin dindarlar üzerindeki baskısını desteklerken, bölücülük tehlikesinden korkanlar ırkçı yaklaşımları mazur görmeye başladı. Cunta farklı sebeplerle, çoğunluk için ihtiyaç halini almıştı.
Kısır döngüyü kırmak için yapmak gereken kavramlarla kilitlenen insanları, doğru kavramları kullanarak çözmek. “Ekseriyetin desteklediği ortak düşman” tarzındaki garabeti ortadan kaldırmak gerekiyor. Tepkilerin doğru hedefe yönelebilmesi için, hedefin net olarak görülebilmesi şart. Atılması gereken ilk adım devletlûlardan bizar olan vatandaşlarımıza, bu devletin onların da devleti olduğunu, “siz-biz” diye bir şey olmadığını anlatabilmektir. Cunta ile bölücü mihraklar birbirine zıt iki kutup gibi görünmekle birlikte birbirlerini besliyorlar. Cuntanın el altından bölücü mihraklara yardım ettiği yönündeki iddialar bunu doğrular gibi görünüyor. “Hırsızı” istihdam eden “polis” ise ne yapmak lazım? Bir arada olabilmenin yolu bunların ikisine birden karşı olmak. Sosyal ve kültürel kimlikleri, siyasi-hukuki kimlik konusunda esas almaya yönelik talepler, daha kısa bir ifadeyle etnik ayrımcılık veya etnik imtiyaz beklentisi, fitneye kapı açacak bir çıkmaz sokaktan başka bir şey değildir. Ancak siyasi-hukuki yapının istikrarını korumak için sosyal ve kültürel kimlikleri yok farz etmek icap etmez ve dahası zulümdür. Mazlumun hakkını savunmak için, bu ülkedeki bin yıllık varlığımızı tehlikeye atmak mecburiyetinde değiliz, “devletin yanında, sistemin karşısında” bir cephe teşkil edebildiğimiz zaman, huzuru bozanlar bu gücün karşısında küçülecekler ve fitne sonunda sönecek diye ümit ediyorum.
Etiketler:
batıcılık,
devlet,
garpçılık,
ideoloji,
inkılapçılık,
islamcılık,
millet,
milliyetçilik,
osmanlı,
osmanlıcılık,
rejim,
sistem,
siyaset,
türkçülük,
türkiye,
ulusalcılık
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)