18 Mayıs 2013 Cumartesi

Etnik köken, devlet, millet, siyaset / tw


madem cesurca her şeyi konuşmak gerektiği söyleniyor, kürt sorununun farklı bir yönü de gündeme gelmeli. kürt sorunu kimine göre kürtlerin sorunları anlamında, kimine göre ise kürtler sorun demeye geliyor. meselenin bu yönü sadece forumlarda iç güdüleriyle yazani bir takım mahluklar tarafından dile getiriyor, ciddi ciddi bir şeyler konuşanlar oralara pek girmiyor. kürtler kelimesiyle genellemeye inanmıyorum ama bir "haşarat" var...
*
börkünü eğ kaşına, yenlerini ört yüzüne, sessiz sedasız ağla. sen türksün sana bir şey olmaz... devletine sahip çık, tüyü bitmedik yetime, aça, çıplağa, mazluma sahip çık. eğme kaşını, her ne hal olsa mevlandan hediyedir, senin payındır. itin sahibi varsa, kurdun hüdası var...
ölmezsin demedim gözüm, "bir şey olmaz" dedim, ölünecekse ölürüz, ha yemen, ha kandil; ertuğrul'un ocağı sönmesin tek... @ihtilalll
*
sadi somuncuoğlu: "Terör tepenize çıkmış, siz “müzakereci demokrasi” arayışına çıkacaksınız. Dünyada benzerini bulamazsınız. ... " >>> sadi somuncuoğlu: "... Her ülke önce terörü yener, teslim alır. Sonra görüşür. Egemenliğinin pazarlığını yapmaz" amenna. lakin, ... lakin egemenliğin tapusu ve etnisite konusunu biraz düşünmek gerek. egemenliğin "etnik gruplar" üzerinden bölünmüş ifadesi yanlış. vatandaş = hakimiyetin ortağı. bunu etnik etiketlerle parçalamak hatalı. lakin "vatandaş = türk" ifadesi kafa karıştırıyor
ittihatçı tavır hatalı, etnik kimlikler yokmuş gibi davranmak bir şeyi kurtarmıyor. itilafçı tavır da hatalı, etnik kimliklere siyasi hukuki tavizler vermek de bir şeyi kurtarmıyor. siyasi-hukuki alanla etnik alanı birbirinden net olarak ayırmak gerek. iki taraf da bunu yapmadığı için aslında aynı şeyi yapmış oluyorlar.
türk kelimesini "etnik" anlamından ayrı ortak siyasi hukuki kimliğin adı olarak kullanmak aslında çok doğru ya da çok yanlış değil. lakin türk kelimesinin iki ayrı anlamda kullanılması kafa karışıklığı meydana getiriyor, "türk aslından gelmeyenler hakimiyete ortak değil, ikinci sınıf vatandaş" algısı oluşturabiliyor, bölücülere malzeme veriyor.
diğer husus: " Devlet bir defa kurulur. Tekrar kurulması, ancak yıkıldıktan sonra olur" amenna. lakin bir mühim soru da şu: "1923 öncesine" ne garezimiz var? türkiye devletinin kuruluş tarihi: 1040! 1923 değil.
*
bitmeyen şarkı örnekleri, arı masalı: "... demekle olmaz ki", 'kürt sorunu': " ... çözülmez ki"
sorunu tanımlayan kimse, çözümü belirleme tekelini de elinde bulundurmuş oluyor, ağzınızla kuş tutsanız faydası yok... kürt sorunu: dediğim şeyler yapılmazsa -mantıken- çözülmesine imkan bulunmayan sorun (dedirten başlık :P ) tespit değil çünki, kafada kurgulanmış bir şey; bir çeşit kazandibi (tilki tilki saat kaç) oyunu... silkeleyince altından 'türk sorunu' çıkıyor: türkler orta asya'ya defedilmeden çözülemeyen sorun. (şark meselesini hatırlayan var mı?) filistin sorunu, makedonya sorunu, arnavutluk sorunu; dönüp okumak lazım, yüz senedir aynı zihin koordinatlarında dolanıp duruyoruz. çocukken arı masalını "allah bir" diyerek durduruyorduk; çözülme sorunu olan sorun için de "devlet bir" demek lazım (müdür bu, buna konuş:P)
coğrafyaLAR DEĞİL, tek bir coğrafya ve tek bir sorun var, biz osmanlıyken adı şark sorunuydu,  kültürel farklardan siyasi "sorunlar" üreterek bizi önce zihnimizden böldüler. bizim sorunlarımız değil, biz onların sorunuyuz. ortadan kaldırmaktan ziyade güçlenmesini, kontrolden çıkmasını engellemek, kullanmak, köleleştirmek, sahayı tam verimli sömürmek...  farklı kaynaklar ve dinamikler var, türkleri orta asya'ya sürmek daha çok churchill kafası, nisbeten demode. ingiliz siyaseti: ölmesin-onmasın. amerikan siyaseti: semirt, sömür bkz: marshall yardımı vs bir de siyon mevzusu var... 1901 sultan abdülhamid'in e. karasu'yu sepetlemesi 1902-3 makedonya'da isyan 1905 i. terakki'nin kuruluşu 1908 s. a.hamid'in hal'i
*
bayan kışanak bana istediği kadar türk kökenli diyebilir, yalnız ne içtiyse ben de istiyorum
*
bu adamlar hiç filim de mi seyretmiyorlar, hey adamım biz teröristlerle pazarlık etmeyiz... :P
*
apo'ya ev hapsi gibi bir şey vaki olursa, sayın hükumetimize beddua edeceğim, bilgilerinize arz ederim sayın cumhurbaşkanım @cbabdullahgul
*
bıktım bu mış gibi yapmalardan, ne rezil bir şeydir bu siyaset, kimse meramını dümdüz söylemiyor, kavramların etrafında gölge boksu yapıyor. kürt sorunu ne kardeşim? gel bir net tanım yap ki, ölçelim biçelim kaç arşın kaç kulaç... sorun senin gevelediklerinse, çözülmesin zaten. gevelediklerin sorun değil. sorun dediğin çözüm, çözüm dediğin asıl sorun. sorun sensin, bi çözül git mümkünse...
ne kadar vahim bir bakış açısı: Şahin Alpay : Leyla Zana'ya kulak verin! - bit.ly/KPs8Lz @zamancomtr devlet pes etsin yani, suçluyu serbest bıraksın, suçu artık suç saymasın; terörün taleplerini kabul etsin yani, öyle mi? akan kan duracakmış… böyle durursa, bugüne kadar akan bütün kan, boşuna akmış olacak. devletin temeline dinamit, köküne kibrit suyu, bu mu yani barış? sınır içinde yeni sınır çizilecek, millet kimlik kimlik bölünecek, devlet içre devletçikler olacak öyle mi? vallahi razı değiliz... üsküp, selanik, halep, kerkük yemen hangi pahaya gittiyse, diyarbakır da o pahaya gider, kan akacaksa akar, malazgirt'e sakarya'ya eklenir. önce bir hiza istikamet tayin edelim, sonra konuşalım, yazalım. hiza dışı söze karnımız tok, hiza bozulursa çelik çekirdek konuşur. kimse kendini kandırmasın, evirip çevirmesin, lafı eğip bükmesin; zırvaladığınız şekilde bir sorun da yok, öyle bir çözüm de yok. "peköke" öyle inerse dağdan, biz dağa çıkarız; kan yine durmaz.
*
yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.ph… - Seçimli ders olarak Kürtçe, Zazaca ve diğerleri - Ümit ÖZDAĞ -> kısmen katıldığım kısmen katılmadığım bir yazı. "Kürtçe seçmeli dersi bir süre sonra Kürtçe eğitimin bölgesel olarak başlaması izleyecektir" acaba? bunu bilmiyoruz, tahmin veya zan... slippery slope/ kaygan meyil argümanı sorunlu bir argümandır. "şuna izin vermek aslında iyi ama ona verirsek buna da vermek zorunda kalabiliriz, o zaman kötü olur" şeklinde bir düşünce. haklılık payı da vardır, ama saçmalamaya abartmaya müsaittir, sınırı nereden çekeceğinizi bilemezsiniz. laik depresiflerin, "başörtüsüne izin verirsek yarın bunlar açıkları okula almaz" paranoyası gibi, mesela... 1) "Kürtçe seçmeli dersi" 2) "Önce askeri yönetim tarafından konulan Kürtçe kaset, gazete, kitap üzerindeki yasaklar kaldırıldı. >> Bu zaten 12 Eylül sonrasında Kürtçe konuşmanın yasaklanması gibi gereksiz bir yasaktı ve Kürtçülüğe provokasyon imkanı veriyordu" 1'deki konuyu da 2'deki bağlamda değerlendirebilirdi, ümit özdağ; neden öyle yapmayı tercih ettiğini anlayamadım
diğer taraftan "AKP Hükümetinin Türkiye’yi getirdiği nokta demek ki, Diyarbakır’da resmi binalarda Türk Bayrağının asılamaması" burası mühim. şehrin girişindeki hoşgeldiniz levhasında bir sürü farklı dil var. aslında dert değil ama "çaktırmadan quebec modeli" olması çok vahim. başbakana hoşgeldiniz pankartı asıyorlar, kürtçesi var, zazacası var, türkçesi yok. tavır koymaktır bu, hiç hoş değil. ben senin resmi dilini tanımıyorum demektir, senin resmi sıfatını da tanımıyorum demektir, hoşgeldin değil, s. git demektir. sistemin kürtlere zultmetmesine karşı çıkmak, bu terbiyesizliği hazmetmek manasına gelmemeli. hak aramak, adalet aramak, huzur aramak değil bunlar, art niyetli hareketler. güç yoklaması, ne kadar şımarabiliriz konulu bir iskandil... uyanık olmak gerek, çizgiyi korumak gerek. ne ifrat ne tefrit; ne zulmedilsin, ne de şaki, baği tayfasına yüz verilsin.
*
herkesin dilinde bir çözüm; neyi çözecekmişiz, bir de onu söyleseler... her kafadan başka ses çıkıyor, böyle bir kör dövüşü olur mu? akli melekelerimiz felç olmuş, muhakeme diye bir şey yok...
Şahin Alpay : PKK şiddetini ancak Kürtler bitirebilir - bit.ly/MlEVXY @zamancomtr
"Öcalan'ın tecridine son verilmesi" sahi bu adamı niye hapsettik ki biz? madalya takmamız lazım değil miydi? nobel barış ödülü versek hatta…
"Karayılan "Karakollara saldırı planımız yok, barış istiyoruz..." derken, bu saldırıyı kim tezgâhlamış olabilir?" saldırıyı karayılan tezgahlamış olamaz di mi, delikanlı çocuk, yapmaz öyle şey...
"Kürtlerin kimlikleriyle ilgili bütün haklı taleplerinin karşılanması için" kimlik? hak? talep? tabii tanımladık hepsini, mutabıkız, çok güzeliz, kimse bizi durduramaz...
"iktidar partisine destek vermeli. Başbakan Erdoğan, "Bizim için esas olan özgürlüktür, esas olan barıştır, dayanışmadır... Hak, hukuk ..." iki hafta önce tukaka değil miydi başbakan, şimdi nasıl ümidimiz oldu?
"Kürtlerin davasına saldırı" hmmm, birisi birisinin davasına saldırmış, en çok ben bildim...
merak ediyorum, bütün bunların türkiye'nin suriye'ye girmesi-girmemesi meselesiyle bir ilgisi olabileceğini yazan çıkacak mı?
"olaylar rusya'da geçiyordu" woody allen
konudan konuya atlıyoruz, yeşiltaş ve düşürülen uçak meseleleri ayrı ayrı konular değil. resme bakmadan detayları anlamak zor...
şöyle baştan bir toparlayalım filmi: sene 1876, mevsim ilkbahar...
*
yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.ph… doğruyu bilip, doğruyu söylemek Sadi SOMUNCUOĞLU yeniçağ
1) 600 yıl boyunca bütün dış yazışmalar tek dilde mi yapıldı? 2) memurların türkçe bilme mecburiyeti 1876'dan önce nasıldı? 3) askeri olmayan görevleri kim yapıyordu? halkla muamelede hangi dil kullanılıyordu? 4) osmanlı deyince tek bir sistem mi anlamak gerek?
sanki başbakanın aktardıklarıyla sadi bey'in verdiği bilgiler çelişmekten ziyade birbirini tamamlıyor. devletin bir resmi dili vardı ve işlerini bu dil üzerinden yürütüyordu, ancak halka yansıyan yüzü daha esnekti. ayrıca kanun-ı esasi ile gelen dil mecburiyetinin huzursuzluk sebebi olduğuna dair bir şeyler hatırlıyorum sanki. muhtemelen daha önce bu mecburiyet yoktu. mesela halkı tamamen arap olan bir kasabada, posta memuru mahalle bekçisi vb türkçe bilmeyebilirdi. lakin osmanlı muazzam toprakları, eyalet sistemi olan bir yapıydı, iletişim de bugünki gibi değildi, ayrıntıları değil esası dikkate almalı
*
yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=22… Ali Bayramoğlu Çözüm: Kayıtsız koşulsuz siyaset...
1> "Siyasi iktidar silah bırakma, sınırlı demokratikleşme ve hizmet formülünü öneriyor"
2> "Kürt Siyasi Hareketi ise bunun bir tasfiye formulü olduğu düşüncesinde"
3> "Çözümü ise siyasi iktidar tarafından kırmızı hat kabul edilen "özerklik, temsil ve muatap alınma" ekseni üzerine oturtuyor"
4>" O zaman atılması gereken ilk adım, bu iki bakış açısının ve onları savunan aktörlerin birbiriyle temas etmesi, "
5> "birbirine yaklaşması, ortak bir yol için buluşması, konuşması değil midir?"
-> değildir. özerkliğin ortak yolu olmaz. dün ahmet selim'in yazısında dediği gibi, "imkansızın pazarlığı olmaz". bayramoğlu "taraflar farklı düzey ve dozlarda kendiliğinden oluşan siyasi alanı bile boğuyor, daraltıyorlar" diyor. hangi taraflar? devletle örgütü eşdeğer algılamaktan vazgeçmek gerek. devletin operasyonuyla örgütün eylemi muadil değildir... devlet operasyonların yürütülmesinde hata yapmış olabilir, bu ayrı bir şey, ama kavramsal olarak operasyon haklıdır ve devletin görevidir. eylem bizatihi haksız, suç örgütünün suç faaliyeti, doğru olma imkanı yok. bu ikisi nasıl mukayese edilebilir? bu adamların söylediklerinin devlet kendini imha olsun demekten farkı yok... oldu canım, tası tarağı topladık karakum çölüne dönüyoruz... :P
*
evet, zana bizi şaşırtmadı. aldı sazı tayyip reyiz, görelim ne söyler...
kafaya hâlâ sokulamamış/ çakılamamış bir husus var: kimsenin "halk olmaktan kaynaklı" bir hakkı YOK! buna "oğuzlar" da dahil... türk kelimesi müteaddit mânâlarda kullanıldığı için, net anlaşılsın diye, oğuzlar diyorum. "oğuz asıllı türk vatandaşları" olarak "halklar" esasına dayanan bir devlet modelini kabul etmiyoruz, bunu tartışmayı da kabul etmiyoruz. elemanlar barış (!) görüşmesi yapıyorlar, dayattıkları talepler "casus belli"... olmaz öyle. böyle bir şeyi ancak bir savaşın sonunda taraflardan birinin pestilinin çıktığı bir "barış görüşmesinde" ileri sürebilirsiniz. ak parti böyle bir "siyasi iradeyi" gösterirse, %50'de kalamaz, hatta %5 daha muhtemel. böyle bir işe yanaşacaklarını zannetmiyorum. asıl gerçekçi olmayan talep, "halk" öznesiyle başlayan cümlelerle söylenendir. silahları bırakın talebi gerçekçi değilmiş. dalga mı geçiyor, tehdit mi ediyor? bir şey çıkmayacak bir görüşmeden bir şey çıkmamış bulunuyor
*
Açılım Değil Katliam İstiyoruz yanlış bir laf, fitneye kapı açılımı da istemiyoruz, katliam da istemiyoruz. karşındaki hayvansa sen insan ol
kim okuma yazma öğretti bu kadar çok maymuna ya? öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz, 40 altın 40 sopa...
*
kışanak "Öcalan'ı İmralı'da rehine tutan zihniyeti kınıyoruz" demiş, 'tutsak'tan sonra bir de 'rehine' çıktı, kesin madde kullanıyor bunlar
-ne iş yaparsınız? --tanımadığım devletin milletvekiliyim. -oldu canım, döncam ben siza...
*
maşayla müzakerelerimizi tamamlayınca, maltızla da masaya oturacağız..
*
şehit sayısı yanlış hesaplanıyor, malazgirt'ten itibaren saymak gerek... terörist cenazesi nümayişe çevriliyor, tabutlara örgüt paçavrası örtülüyor, medya "öcalan posteri yok" havasında. hangi sağduyu? "taktik" havlu atmak idiyse, yüz sene önce neden yapmadık? çanakkale falan diye uğraşmasak şimdi ingiliz vatandaşıydık :p böyle kan falan durmaz, kansızlar kasılıp duruyor, böyle duracak kana yazıklar olsun...
*
balkanlardan, kafkaslardan gelenler de bu ülkenin sahibidir, bu ülkede herkes bu ülkenin sahibidir. bu ülkenin sahibi olmayan biri varsa, bu ülkeye ihanet edenlerdir, sudanlı musa kadar bu ülkeye sahip çıkın da sonra sahiplenmeye kalkın
*
merak ediyorum, sap, saman, harman derken makul bir yere varabilecek miyiz? "Etnik Türk milliyetçileri kimler?" http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/etnik-turk-milliyetcileri-kimler_2056206.html …
karmaşık bir vakıayı basit dairelerle izah zor, o yüzden ya sağa yıkıyoruz, ya sola deviriyoruz. bakalım bilmeceyi çözebilecek miyiz... kemani tatyos efendi bir mânâda türk, tuvadaki şaman başka bir mânâda türk, saraybosnadaki boşnak daha başka bir mânâda türk... ipucu: bölmek yanlış, birleştirmek doğru. bütün bu mânâları kucaklayan bir millet ve milliyetçilik tarifi olmadan meselenin halli müşkil...
*
yine yarım bir bakış: Milliyetçilik neden bu kadar çok tartışılıyor? http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/milliyetcilik-neden-bu-kadar-cok-tartisiliyor_2059586.html …  ötüken ve çaldıran niye çelişsin ki? bin yıldır bir arada yaşayan değerler arasından "seçim" yapıp birbiriyle tokuşturursanız çelişir ancak, "ötüken" ve "çaldıran"... etnisite ve milliyet için net tarifler yapmaz ve bilerek/ bilmeyerek birbirine karıştırırsanız çelişir, sorun milliyetçilikte değil... hem "herkes türk" deyip hem de türk olmanın tek mânâsını "ötüken"den çıkarırsanız, sudanlı musa'yı türk yapan espriyi kaybedersiniz. fili kulakla, kuyrukla tarif ederseniz çelişki görebilirsiniz, ama fil kendi içinde çelişmez... kuyruk için kulağı, kulak için kuyruğu feda edeceğimize, fili kurtarmaya baksak ya...
*
bşi sorcam, "tutanakları kim sızdırdı" moliére'in bir oyunu muydu? konu neydi, ana fikir nereye gidiyor, takip edemedim ben...
*
rabbim hâlimizi, ahirimizi hayreylesin...
vay vay vay!.. Kandil: Çağrıyı yaşama geçireceğiz - Genel Bakış- http://ntvmsnbc.com  http://www.ntvmsnbc.com/id/25430403/  @ntv aracılığıyla
şeksizpire'nin yeni piyesi: bir yerden bir şeyler kaçırma, teyatoromuzda...
hak şerleri hayreyler...
 *
" Öcalan'ın mektubu ve Nevruz " başlıklı bugünkü köşe yazım http://www.denizulkearibogan.net/haberler/kose-yazisi-ocalan-in-mektubu-ve-nevruz/ …
"barış... psikolojik bir süreç" gördüğüm psikoloji beni endişeye sevk ediyor, psikolojik bir süreç var ama sonu hayrola... sırf bayrak olmaması değil ama onunla birlikte genel hava birlik değil ayrılık haletiruhiyesini gösteriyor. "bayrak yok ama neyse artık bu seferlik öyle olsun" deyip geçecek bir şey göremiyorum, "yabancı bir ülkenin işgalci ordusuna karşı zafer kazanmış yerli milis gücü zaferle geri çekiliyor" havası gözleniyor.
*
'âkîl adam arıyorlarsa, benim namzetim halaçoğlu. buyur burdan yak :p (sürece itirazımız bakîdir...)
*
"allahuekber dedim gaza bastım" Aynı ocaktan ısınıyoruz, ileri! - Yazarlar - Hakan Albayrak - Star Gazete http://haber.stargazete.com/yazar/ayni-ocaktan-isiniyoruz-ileri/yazi-738527 …
iyi niyet, saflık ve gaflet arasında belirsiz çizgiler var. mesele akan kanın nerede kalacağı değil, sulh adı altında fitnenin büyümesi... başta elebaşı, cümle örgüt ehlinin başına tuğla düştü de kişilikleri mi değişti? rüyalarında aksakallı dedeyi mi gördüler? yoksa kendilerini gayelerine erişmiş saymalarına yol açan vaadler mi aldılar? beş yaşında çocuk inanmaz bunların samimiyetine. sayın hakan albayrak, gözünü seveyim iki dakka bir sakin ol, sağa çek, bir tekrar düşün... keşke sen haklı olsan...
*
akil adem dedikleri hakem rolü oynamayacak mı hesapta? o halde her tarafın kendi hakemlerinin olması icap etmez mi?
*
bak, mustafa çalık da gayet 'âkîl olup, ayrıyetten adamdır bizzat. tarihe not düşelim, söylenmemiş olmasın...
*
bejan matur bir konuda yanılıyor: devletler kanla kurulur, coğrafyaya müzakereyle değil çelikle hükmedilir. bahsi geçen statüyü kimse kimseye vermez, gücünüz yetiyorsa söker alırsınız. ayrıca el atıyla düğüne gidilmez, a.b. bize abilik yapsın demekle alınabilecek bir statü de yoktur, kukla statüsünden başka.
*
bin yıllık geleneği bir tarafa bırakıp fikirlerinizi tek parti tasarruflarıyla temellendirmeye kalkarsanız ortada birlik kalmaz. bin yılı silip her şeyi cumhuriyetle başlatırsanız, ayrılığı savunanlara sunacak bir argümanınız kalmaz, jöntürk kafasıyla bu kadar ancak...
*
herkes farklı algı evrenlerinde yaşıyor, muhatabınız söylediklerinizden kastettiklerinizi anlamıyor, sıkıntı burada. osmanlı yıkıldı sanan milliyetçiler osmanlı yıkıldı sanan islamcı ve kürtçülere hiçbir şey izah edemez. devlet zaten yıkıldıysa, neyin davasındayız? öküz ölmüşse ortaklık bitmiştir. türk derken kastedilenin osmanlı derken kastedilenle aynı şey olduğunu izah edemeden hiçbir yere varılamaz
*
bir şeyler değişmeli diyenler neyin değişeceğine dikkat etmiyorlar, sıtmanın ilacı kuduz mudur?
*
duygusallık da öfke kadar aklı perdeleyebilen bir haldir, yavrusuna fart-ı merhametten muayenesini engelleyen anneler de görülebiliyor acil servislerde, çözü(lü)m sürüncemesine katkımız olsun
*
etnik aidiyetlerden ayrı bir ortak kimlik var; milliyetçilik ortak kimliğin dili daha çok, alt gruplardan birinin diğerleri üzerinde hegomonyası değil, alt gruplarla üst grubun bağlarını sağlayan bir dil. milliyetçilik bölünmelerin değil, birliğin dili; "bu ülke" meselesi. kasaba fanatizmine bile milliyetçilik derseniz sağlıklı düşünemezsiniz.
İkincisi, gökalp çizgisiyle atsız çizgisinin çok alakası yoktur, ayşe böhürler hanım bu yazarları okudu mu bilmiyorum, ama birine bakıp ikisini aynı şey gibi eleştiriyor. gökalp'ın fikrini geliştirenler m. turhan ve e. güngördür. arvasi ve kösoğlu da var
üç: kürt milliyetçiliği ve kürtçülük eşanlamlı değil. kürt milliyetçiliği tabiri bir oksimoron. kürtler henüz makul ve meşru bir kürtçülük modeli geliştiremediler veya ben bilmiyorum. türkçülüğün ırkçı olan ve olmayan kanatları var, kürtçülüğün ırkçı olmayan bir türünü henüz göremedik. etnik bölücülükle, ortak gayede birleşmeyi savunan bir fikri muadil görmek reva değil. ümmetçi islamcılar, milliyetçilik ve ırkçılık/kavmiyetçilik fikirlerini aynı şey sandıkları için doğru düşünemiyorlar konu üzerinde
bir de gökalpçılık derken ne kastettiklerini anlasak...
*
MHP, süreç ve tedirgin Türkler - Açık Görüş - Star Gazete http://haber.stargazete.com/acikgorus/mhp-surec-ve-tedirgin-turkler/haber-744871 …
mhp şimdiye kadarki tavrını sürdürürse, bunu sürece dolaylı destek olarak okumak da mümkün. mhp chp'ye yaklaştıkça varlık sebebini kaybediyor, chp'de arada 'ya biz sosyalist değil miydik' diyenler var, mhp'de o bile kalmadı. hatta, tepkili kesimi oyalıyor diye düşünürsek, dolaylı aktif destek diye de düşünebiliriz. dört parti paslaşarak oynuyor gibiler, roller farklı, piyes aynı.
*
face'te gezen bir resim akil adamlar türkiye'nin adı anadolu federasyonu olmasını önerdi diyor, kaynak gösterilen linkte bulamıyoruz yerini. tenkitlerin ayağı yere basmazsa, destek yerine geçer
*
kızacaklar şimdi, ama ulusalcılığı da türk düşmanlığı olarak algılıyorum, chp'ye mi düştü, türk'ün derdi? ne çekti bu türklük şu 'jön' taifesinden, ayrıca 'gayri türk'leri dürten yalnız dış mihraklar da değil, bunlar varken başka mihrak ne hacet? camide omuz omuza saf tuttuğumuz 'şafii' amca mı, başörtülüyü okula almayan mı; kim türk, kim düşman?
*
bu "çözüm" mevzusunda "korkmayın güzel olacak" sadedinde bir kısım yazılar "merd-i kıpti" çağrışımı yapıyor... adam sakin sakin, "tatlı tatlı (alâ veznü pişkin)" anlatıyor, sistemde etnik parçalanmanın nasıl olacağını.
ittihad-ı islam fikriyle nasıl telif ediyorsunuz bunu, yıllarca milliyetçiliğe kavmiyetçilik dedikten sonra bunu nasıl gözardı ediyorsunuz? pozisyonlarımızı ayarlayalım efendiler, buğzedeceğim, önümde durmayın allah rızası için...
*
biz #pazarlıkyok diyeduralım, belki de birileri çoktan yaptı o pazarlığı, başka pazarlıklarla birlikte...

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Saksağanın Kuyruğu


Değerlerle alakalı bir konuda insanlar istedikleri kadar ihtilaf edebilir, birinin ak dediğine diğeri kara diyebilir. Bu tarz konular, inançlarla, vicdanî kanaatlerle, sübjektif seçimlerle bir hükme bağlanır. Konu olgularla alakalı olduğunda ise aynı nisbette ihtilafa mahal yoktur, vakıanın tetkiki, objektif gözlemlerle, kaideleri her yerde aynı olan mantık yürütme faaliyetiyle icra edilir ve farklı şahısların muhakemelerinin neticeleri örtüşmese de bazı noktalarda kesişecektir. Misal ile söyleyecek olursak, faraza “sandalyeye oturmak iyi midir, kötü müdür” sualine gayet “keyfî” bir cevap verebilirsiniz, lakin “filan şahıs sandalyeye oturmuş mudur” sualine cevap verebilmek için delilleri araştırmanız icap eder, ikinci sual için kafanızda hazır bir cevap olmayacaktır, ancak görüp anladıktan sonra bir fikir beyan edebilirsiniz. Birçok karmaşık faktör, ikinci tarzdaki cevapların da “evrensel” olmaması şeklinde netice verse de, ilki kadar “keyfî” olamayacağı açıktır. Bu çok basit kaide, Türkiye’de zinhar işlemez.



Bizim için “davamız” sadece doğru ve yanlışın ölçüsü, hedeflerimiz, ideallerimiz değildir; biz neyin olup bittiği hususunda da, başka delile ihtiyaç duymaksızın, neyin olması gerektiği veya neyin olmaması gerektiği üzerinden kanaat ediniriz. Bize göre sandalyeye oturmak kötüyse ve şahsı da sevmiyorsak kesinlikle oturmuştur, kategorik olarak yanlış işleri sadece kategorik olarak yanlış olması gereken kişiler yapar ve bu kişiler bu işleri mutlaka yapar. Biraz sallayıp çalkalayınca muhakememiz şu misale dönüyor: “bugün hava güzel, çünki ben pikniğe gitmek istiyorum; pencereden bakmama gerek yok, bu böyledir”.



-Enflasyon düşüyor mu?

-Hayır yükseliyor, çünki dincilik çok kötüdür!

-Evet düşüyor, çünki bu hükumet darbecilere karşı çıktı!



-Türkler Ermenileri kesti mi?

-Evet kesti, çünki halkların kardeşliği.

-Hayır kesmedi, çünki bir Türk dünyaya bedeldir.



-Reyhanlı’yı kim patlattı?

-Muhalifler patlattı, çünki biz Tayyip’e uyuz oluyoruz.

-Esed patlattı, çünki biz Tayyip bey’i çok seviyoruz.



Kan, barut, duman bir tarafa, memlekette ne zaman bir hadise olsa, her taraftan kesif balata kokusu geliyor.

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Milliyetçilik “Garpçı” Olabilir mi?


  
Milliyetçilik tabiî ve fıtrata uygun bir fikir olmakla birlikte, kendini yeteri kadar ifade edememiş ve geniş kitlelere ulaşmakta güçlükle karşılaşmıştır. Bunda rol oynayan bir amil, beynelmilelci fikirlerin etkisiyse, diğer bir sebep de Milliyetçiliğin başka şeylerle karıştırılması, mütecaviz bir fikir olarak algılanmasıdır. Bunda Milliyetçilerden sayılan bazı zümrelerin de payı bulunmaktadır. Bunlar Türkçülüğü bir ırk meselesine ve üstünlük davasına indirgeyen ve adeta mistik bir havayla benimseyen, aynı zamanda Batı Medeniyeti’nin üstünlüğüne iman etmiş ve Batılılaşmayı gaye edinmiş, aynı nisbette de İslam’dan uzaklaşmış, seküler çevrelerdir ve İslam’ı esas alan Milliyetçilik anlayışını dincilik tabiriyle aşağılamaktadırlar. Halbuki asıl milletin hakikatinden uzaklaşmış olan kendileridir. Sovyetlerin sahneden çekilmesi ve Komünizmin eskisi gibi bir tehlike olmaktan çıkmasıyla birlikte bu gruplar; “sol” kabul edilen çevrelere giderek daha fazla yaklaşmaya ve zaman zaman onlardan ayırt edilemeyecek şekilde benzeşmeye başlamıştır. Eski solcularla bu yeni “solcu” zümrenin ortak vasfı, Batı menşe’li değer yargılarını, Batılı hayat tarzını benimsemesi ve dünya görüşünü bunların üzerine inşa etmesidir. Türk kültürünün son bin yılını reddedip, sadece tarihî Orta Asya kültüründen bazı unsurlar alarak, daha doğrusu onların da bir kısmının sadece lafını ederek, buna mukabil günlük hayatın hemen her safhasında ecnebiler nasıl yaşıyorsa öyle yaşayarak, nasıl düşünüyor ve hissediyorsa öyle yaparak Türkçü olunamaz. Dolayısıyla kendileri çok şuurunda olmasalar bile bunlar için Türklük, aslında Batı camiasına dâhil unsurlardan biri olmaktan başka bir şey değildir. Diğer taraftan kültür ve millet mefhumunu reddeden, dini siyasi faaliyete indirgeyen ve onu da sosyalizm tesiriyle yorumlamaya çalışan bir grup İslamcı da, bahsi geçen Türkçülük tarzıyla tam zıt noktada duruyor gibi algılanmakla birlikte, Milliyetçilik zaviyesinden bakınca, ikisi birbirine çok uzak değildir. Mesele bir medeniyet mefkûresi olarak vaz’edildiğinde, Irkçılık, Ümmetçilik, Ulusalcılık, Sosyalizm ve Liberalizm gibi gayrımillî görüşler ekseriyet itibariyle, Garpçılık ortak paydasında birleşmekte ve Milliyetçilikten ayrılmaktadır. Bu noktada durup, iki medeniyet arasındaki mücadelenin, son asırdaki Milliyetçi fikriyatımıza nasıl aksettiğine bakmak gerekir.

Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset başlıklı makalesinde, devletin nasıl kurtulacağı sualine cevap arar ve üç fikirden bahseder. Bunlardan Osmanlıcılık fikrinin devri geçmiş ve işe yaramadığı anlaşılmıştır. Diğer iki fikir olan İslamcılık ve Türkçülük fikirlerinin hangisinin daha iyi olduğu hususunda kesin bir karara varmaz. Peyami Safa ise Türk İnkılabına Bakışlar adlı eserinde, Akçura’dan farklı bir üçlü tasniften bahseder: sacayağının üçüncü ayağı, Garpçılık fikridir. Son asırdaki hayatımız üzerinde bu kadar tesirli olmasına rağmen, bu fikrin isminin pek anılmaması ilginçtir. Batı’nın fiilî galebesi karşısında kurtuluş çareleri arayan münevverlerimizin hemen hemen tamamı, Batı’dan bir şeyler alınması hususunda müttefiktir. Batı’yı üstün kılan unsurlara sahip olmadan, karşısında ayakta kalmak mümkün görülmemiş ve her reçete şu yahut bu nisbette Batılılaşma formülüne yer vermiştir. Batılılaşma kimileri için bir ideal, kimi için de fiilî dayatma karşısında ister istemez yapılan bir hamledir ve bizden başka milletlerin de başına gelmiştir. İhtilaf ise Batılılaşmanın şekli ve muhtevası hakkındadır. Garpçı kanat tam bir Batılılaşmayı savunurken, diğer gruplar farklı formüller, farklı terkipler teklif etmiştir. Burada dikkate değer nokta, iki medeniyet arasındaki çekişmeden, her ikisinin taraftarlarından meydana gelen iki fikir grubu yerine üç ayrı zümrenin zuhur etmiş olmasıdır. Arnold Toynbee Medeniyet Yargılanıyor adlı eserinde, iki tipten bahseder: galip medeniyete teslim olan “Herodian” tipi ve direnme halindeki “Zealot” tipi. Bizde ise iki çeşit “Zealot” bulunmaktadır. Savunma mevkiindeki gruplar, kendimizi Türklük üzerinden mi, yoksa İslam üzerinden mi tarif etmemiz gerektiğinde anlaşamamışlardır. Halbuki bu sun’î bir ayrımdır ve Akçura’nın -en azından başta- iki fikir arasında kararsız kalması tesadüf değildir.

Din ve milliyet birbirinin muadili veya mukabili değildir, her ikisinin de ferd ve cemiyet hayatında farklı fonksiyonları ve iç içe geçmiş mevkileri vardır. Din bir kültürün en mühim unsurudur, diğer unsurlar için çatı ve çerçeve teşkil eder, tayin edici vasıftadır; kültürün ruhudur, çekip çıkarmaya kalkarsanız kültürün içini boşaltmış olursunuz. Diğer taraftan kültürün doğrudan doğruya din sayılmayan kısımları da, din açısından mühimdir. İslam için konuşacak olursak, vahye dayalı inanç ve pratikler dinin aslını teşkil etmekteyken, kültürün diğer kısımları da dinin adeta fer’î bir tabakası suretinde dinin aslıyla devamlılık göstermektedir ve din bunlar üzerinden bütün bir hayatı şümulüne almaktadır. “Türkçülük mü, İslamcılık mı?” suali, “Türk müsün, Müslüman mısın?” suali kadar abestir, hayatımızda her ikisi de aynı anda yer almaktadır ve fikriyatımızın da her ikisine birden istinad etmesi tabiîdir. Türkçülük ve İslamcılık şeklinde iki ayrı fikir tasavvur etmek hatalıdır, bunlar tek bir fikrin iki ayrı vechesidir. Bu bakımdan İslam ile mesafeli bir Türkçülük anlayışı, hakikî bir Milliyetçilik olmaktan ziyade, Garpçılık fikrinin bir türü sayılmalıdır. Son yıllarda dengelerin değişmesiyle birlikte, sözde Milliyetçiler de asıl mevzilerine rücu etmektedir. Yeni gelişmelerle iki medeniyet arasındaki mücadelenin, iki zıt fikir etrafında temerküz etmeye başladığı düşünülebilir.

Türkçülüğü bir kültür meselesi olarak ele alan münevverlerden Ziya Gökalp, medeniyet ve kültür kavramlarını birbirinden ayrı mütalaa eder. Ona göre kültür millîdir. Medeniyet ise kültürden ve dinden bağımsız olarak, üç ayrı daireden biridir, yani üç medeniyet vardır. Türkler vaktiyle bu dairelerin birinden diğerine geçmiş, medeniyet değiştirmişlerdir. Şimdi de son medeniyet dairesine taşınmanın zamanı gelmiştir. Muasır medeniyet dairesine geçmekle, Türk kültürüne de İslam dinine de halel gelmiş olmaz. Böylece hedef Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak şeklinde tayin edilir. Her kamptan münevverlerimizin Batı’dan bir şeyler almak noktasında ittifak ettiği bir ortamda, Gökalp’ın çözümü, eski medeniyetimizi terk etmek, ama kültürümüzü ve dinimizi korumak şeklindedir. Bağlı kalmak gereken, din ve kültürdür; medeniyet bunlardan bağımsızdır ve değiştirilebilir, bir bağlılık taşımaya gerek yoktur. Erol Güngör de aynı konuya eğilir, ancak medeniyet dairelerini dinlere göre çizer. Yani kültürler millîdir, ama medeniyet dinle alakalı bir husustur, her dinin kendi medeniyet dairesi vardır. S. Ahmed Arvasi ise, sadece kültürün değil, medeniyetin de millî olduğunu düşünür. Arvasî’ye göre medeniyet denen şey, kültür, din ve bilimin bir terkibinden ibarettir. Mümtaz Turhan Garplılaşma kelimesini medenileşme ile eşdeğer surette kullanır. Turhan’a göre, Garplılaşma veya medenileşme, örf ve adetlerimizi koruyarak batının objektif ve ilmî düşünce tarzını iktibas etmektir. Neticede bir kültür terkibi veya halitası ortaya çıkacaktır. Ezcümle münevverlerimiz, Garp Medeniyeti’ne dâhil olmayı bir hedef olarak önümüze koymakta, fakat körü körüne bir taklidi, seçip ayırmadan Batı’nın her şeyini alıp benimsemeyi tenkid etmektedir. Bunlara göre kendimize has olan ve korumamız gereken bazı kıymetlerimiz bulunmaktadır, fakat Batı’dan almak gereken hususlar da vardır. Medeniyet ve kültür birbirinden ayrıdır. Neticede bir terkip ortaya konacaktır. Ancak medeniyetin muhtevası konusunda ve neleri almak, neleri bırakmak gerektiği konusunda ihtilaf etmektedirler. Dinin yanında örf ve adetlerimizi korumak; buna mukabil, batının ilmini ve tekniğini almak hususlarında ise ittifak bulunmaktadır.

Milliyetçilik fikrinin dayanak noktası olan kültür ve medeniyet mefhumlarını tarif etmek müşkildir ve münevverlerimiz sözkonusu tarifler hususunda birbirinden ayrılmaktadır. Bunlar birbirlerinden tamamen müstakil yahut tam olarak çakışan mefhumlar olmadıklarından ve ortak unsurların farklı terkipleri bulunduklarından yerleri birbirlerine nisbetle tâyin edilmelidir. Kültür ve medeniyet aynı bütünün farklı vecheleridir. Kültür en iptidaisinden en mürekkebine her seviyeden cemiyetlerde mutlaka bulunmaktayken, medeniyet millet seviyesindeki cemiyetlere mahsustur. Bununla birlikte bir milletin hayatında her devirde olması da şart değildir. Kültürün husûsiyeti ise sürekliliktir, kültür her zaman mevcuttur, cemiyetin bütün ömrünü ihâtâ eder. Bir milletin kültürü ile ilgili zaman dilimi, o milletin bütün tarihidir. Halde cari olmayan, mazide kalmış pek çok maddî veya mânevî varlık kültüre dâhildir. Kültürün muhtelif unsurları kütüphane veya müzelerde muhafaza edilebilir. Medeniyet ise yaşayan ve yaşanan bir vakıadır. Hayatın içindedir, hayatın ta kendisidir. Medeniyet kültürün muvakkat bir tezahürü, belirli bir devrede aldığı şekil kabul edilebilir ve hususi bir terkipten meydana gelir. Kendine mensup her unsura damgasını vurur. Yabancı bir medeniyet manzumesinin arasında kalmış kültür parçaları, tabiidir ki müstakil bir medeniyet teşkil etmez. Diğer taraftan medeniyetler muhtelif yerlerden toparlanmış kısımlardan terekküp eder. Muhteviyatı nereden gelirse gelsin medeniyet kendi diyalektiği ile bakıldığında insicamlı bir yapıdır. Medeniyet bir cümledir. Kültür daha dağınık bir şekilde bulunabilir, hayata kendi rengini verirken, başka renklerle bir arada bulunabilir.

Din ve bilim kültürün dışında ve ondan ayrı unsurlar değildir. Din bir kültürün en merkezî unsuru ve ana fikridir, her kültür bir inanç etrafında şekillenir. İster vahye dayalı ve nassları, hükümleri değişmez bir din olsun, isterse insanlar tarafından icat edilmiş ve ait olduğu kültür dalgalandıkça değişen bir din olsun; din kültüre dâhildir. Kültür başından sonuna tutarlı bir seyir takip etmeyebilir, bir topluluk din değiştirdiği zaman bir kısım kültür unsurlarını terk edip başkalarını benimseyebilir, böylece kültürde zaman zaman kırılmalar meydana gelebilir. Ancak aynı şey medeniyet için sözkonusu değildir, bir medeniyet cümlesi ancak bir esas inanca istinad eder, burada bir kırılma, kopma olduğu zaman, medeniyet dairesi nihayete erer. Bilim, daha doğrusu, muhtelif toplumların bilgi disiplinleri de, o toplumların kültürlerinin bir parçasıdır, topluluğun düşünce tarzının çevreye tatbikinden ortaya çıkar. Bilimin kültürden bağımsız esasları yoktur, bilakis din gibi o da, kültürün diğer unsurlarına organik şekilde bağlı ve karşılıklı ilişki içindedir. Medeniyeti kültür, din ve bilimin bir terkibi olarak gören anlayışı tashih etmek gerekir: medeniyet içinde din ve bilimin de bulunduğu muhtelif kültür unsurlarının bir terkibidir.

Hulasa edersek medeniyet, bir zaman aralığı ile mukayyed, yaşayan ve yaşanan, millet seviyesindeki bir cemiyete âit, kendine has bir terkiptir. Kültür ise zamana bağlı olmaksızın cemiyetin ömrü devam ettikçe yaşayan; ama her yönüyle yaşanması şart olmayan, bir takım unsurları günlük hayatın dışında kalan usûllerle de muhâfaza edilebilen, zaman zaman kırılma seviyesinde ciddi değişikliklere konu olabilen, milletlere has olmayıp her nevi cemiyette bulunan ve mevcûdiyetinden bahsedebilmek için husûsî bir terkip halinde bulunması şart olmayıp, muhtelif terkiplerin bünyesinde yaşayabilen bir vakıadır. Basit bir benzetmeyle, kültür çamursa, medeniyet testi, yani çamurun belli bir şekil almış halidir.

Medeniyetler netice itibariyle millîdir, ancak ortak bir dine, bir inanç dairesine mensup milletlerin medeniyetleri birleşerek bir bütün oluşturur. Aynı şekilde bütün medeniyetler de, birleştikleri noktalar olması hasebiyle tek bir medeniyetin cüzleri sayılabilir. Medeniyetin millî veya beynelmilel olduğunu söyleyen görüşlerin her birinin kendine göre haklı tarafları bulunmaktadır. Burada asıl üzerinde durmak gereken husus, Batı Medeniyeti dairesine dâhil olmanın Türk Milleti’nin mevcut kültürü ve İslam dini ile çelişip çelişmediğidir ki kanaatimizce çelişmektedir.

Farklı toplumlar birbirlerinin kültüründen istifade edebilir, kültür unsurlarının alışverişi yapılabilir. Arada alışveriş olması, bir kültürden diğerine, bir medeniyetten diğerine geçmek manasına gelmez. Medeniyetler kültürel alışverişle, ana fikre uygun iktibaslarla, aldıklarını kendi üslubuna uydurarak gelişir, zenginleşir. Bir yandan kendisi kalırken bir yandan da değişir. Mühim olan neyi nereden aldığınız değil kendi ana fikriniz doğrultusunda kullanıp kullanamadığınızdır. Herhangi bir unsurun bir kültürden diğerine geçişi, bir tür tercümeye benzer; tercüme aslının tam karşılığı değildir. Ya mânâ, ya ifade veya her ikisi değişir. En sahih tercüme edilebilenler en sathî olanlardır. Bir milletin kıyafetini kolayca taklid edebilirsiniz. Ancak düşünce tarzlarını kavramak, çalışma usûllerini iktibas etmek o kadar kolay değildir. Yabancı bir medeniyetin ilmini, bilgisini kendine mâl etmek zannedilenden çok daha müşkil bir meseledir. Alışverişin bir kültür istilası halini alması ise apayrı bir husustur. Kısacası cümlede yabancı menşeli unsurlar bulunup bulunmadığından ziyade ana fikir ve insicam mühimdir, fazla ve kontrolsüz iktibas cümleyi bozar. Bu bağlamda İslam ve İslam dini çerçevesinde şekillenmiş Türk kültürü ölçü ve sabit bir kıymet kabul edilince, Batı Medeniyeti’ne dâhil olmak için gerekli kültür değişikliğinin, “millî” olmak vasfıyla bağdaşmayacak derecede ciddî bir kırılma olacağı aşikardır. Türk Milleti’nin medeniyet mefkûresi, Batı Medeniyeti’ne dâhil olmak değil, kadim medeniyetimizin ihyası, daha doğrusu aynı esaslara dayanan yeni bir medeniyetin tesisidir. Sabık medeniyetimizin çözülmesi esasen bir iç mesele iken, bir başka medeniyetin taarruzu meselenin rengini değiştirmiş ve onu hem içeriyle hem dışarıyla ilgili bir mesele haline getirmiştir. Yeni bir medeniyetin kurulması Batı Medeniyeti’nin dünyayı istila eden, baskı ile dayatılan varoluş şekline karşı direnerek kendimiz olma meselesidir.

***

Farklı dünya görüşleri, farklı varlık telakkilerine dayanır. Varlık hakkında temel fikirleri sizinkine taban tabana zıt bir toplumun dünya görüşünü benimsemeniz mümkün değildir. Temel inançlarınız ne ise, dünya görüşünüz, değer yargılarınız, hayat tarzınız buna göre şekillenir. Bambaşka bir inancı temel alan bir ideolojiyi kendi dininizle aynı anda benimseyemezsiniz. Modern dünyanın fikri ve duygusal temelini teşkil eden kanaatler, dünya görüşü, değer yargıları, hayat tarzı bütünü; belirli bir varlık telakkisine dayanan bir yol teşkil etmektedir ve kendi inançları, pratikleri, ahlak telakkisi olan böyle bir bütüne “din” denir. Bu hususun gözden kaçırılması bu konudaki analizlerin çıkmaza saplanmasına sebep olmaktadır. Garp medeniyetini benimsemeniz için -alışveriş değil, bu daireye dâhil olmak manasında- Garp dinini kabul etmeniz gerekir. Sanılanın aksine bu din Hristiyanlık değildir. Şeriatı budanmış Hristiyanlık Batı’nın yeni dininin müsaade ettiği kadar modern dünyada kendine bir yer bulabilmiştir, hepsi bu. Batı Medeniyeti’nin Yunan, Roma ve Hristiyanlık esasına dayandığı fikri de hatalıdır. Hristiyanlığın “uhrevi” anlayışına karşı, Grekolatin dünyasının dünyevi anlayışından hareketle bir cevap aranmış ve neticede hepsinden farklı bir terkibe ulaşılmıştır. Medeniyet meselesinin kavranmasında Batı’nın yeni dininin anlaşılması mühimdir. Yeni bir “dehrilik” türü sayılabilecek olan bu din, materyalist-hümanist dünya görüşü adıyla da anılabilir. Maddenin ötesinde gerçek ve insanın üstünde otorite tanımayan bu anlayış, Batı Medeniyeti’nin temel fikridir, Batı’nın her şeyi bunun etrafında şekillenmektedir. Bu din herhangi başka bir dinden, başka bir dünya görüşünden daha evrensel değildir ve Batı değerlerini benimsemek objektif evrensel değerleri benimsemek manasına gelmez. Dünya tarihinde ilk defa görülen bir işi başararak, tek başına yörüngesiyle birlikte bütün gezegene hakim olan Batı Medeniyeti, neyin evrensel olduğuna karar verme hakkını kendinde görebilir, ama bu hakikatin ifadesi değil, sadece bir epistemik dayatmadır.

Hümanist-materyalist görüş, insanın madde aleminde yalnız olduğu fikrine dayanır ve insan hayatına yön verecek, insan ötesi kudret ve bilgi sahibi bir varlığın reddi veya gözardı edilmesi; insanın kendi lehine maddeye hakim olması, insan ilişkilerini, insandan başka bir kıstas kabul etmeden düzenlemesi esasını kabul eder. İnsandan maddeye yönelen faaliyet bilim ve maddeden insana yönelen faaliyet ise tekniktir. Maddenin sırlarının araştırılması, düzenli bir programa bağlanmış ve hayati bir gaye haline gelmiştir. Bu yeni tanrısız varlık alemi telakkisinde insan adeta bir yarı tanrı gibi kabul edilmiştir. Böylece ferdî ve içtimaî hayatın tanzimi yetkisinin ancak insana ait olduğu ve bu konuda tek kriterin insanın arzuları olduğu fikri zuhur etmiş, bu fikir insan hakları doktrini ile temellendirilmiştir. Hümanizm sanılanın aksine insaniyetperverlik değil, beşeriyetperestliktir.

Batı’nın fikrî mezhepleri, ancak insan deyince hangi birimin temel alınması gerektiği hususunda ihtilaf eder. Bu konudaki ayrılıklar, “çatışma” konusundaki temel kurguların farklılığından kaynaklanmaktadır. Her biri aynı “insan-madde âlemi” çerçevesinde kalmak üzere, insanlar arası çatışmalarda ferdi temel birim alan görüş liberalizm, içtimai sınıfların çatışmasını esas alan görüş sosyalizm, milletlerin çatışmasına odaklanan görüş nasyonalizm ve cinslerin çatışması üzerinde duran görüş feminizm olarak tezahür etmiştir. Bütün bu görüşlerde temel ahlakî düstur “homo homini lupus” (insan insanın kurdudur) fikridir. Feragat ve fedakârlığın birer erdem olduğunu inkâr edemeyen muhtelif teoriler, bu erdemleri “homo homini lupus” nassıyla çelişmeyen bir tarzda izah etme gayretlerinde başarısız olmuştur. Kaçınılmaz olan çatışmanın kurallarını belirlemek üzere; haklar, hürriyet ve eşitlik gibi fikirler ortaya atılmıştır.

Batı’da varlık insan ve maddenin ilişkisi açısından anlamlandırılır. İnsan varlık piramidinin tepesine yerleştirilirken, insanın madde karşısındaki mevkii efendilik ve sahiplik şeklinde zuhur etmiştir. Bu ilişki insanın maddeye sahip olması ve maddenin bilgisine sahip olması şeklinde iki ayrı koldan ilerlemekle birlikte, bu kollar bir sarmal halinde sürekli birbiriyle kesişmektedir. İnsanın tabiatla ilişkisi, sınırsız maddeyi sınırsız sermayeye dönüştürme gayreti şeklinde cereyan etmektedir. “Terakki” bu bağlamda anahtar bir kavramdır. Bütün bir iktisadi hayat; istihsal ve istihlak düzeni, terakki kavramına uygun şekilde kurgulanmıştır. Bütün bilgi faaliyeti de bağlama uygun şekilde dönüşmüştür. Antik çağların dedüksiyona dayanan bilgi faaliyetinin terk edilmesi ve indüksiyon metoduna dönülmesi süreci de, varlık telakkisindeki değişme ile karşılıklı ilişki içindedir. İnsan ötesi bilgi ve kuvvet kaynaklarının reddedilmesi, bilgi için maddeye yönelmeyi getirmiştir. Maddenin gözlenmesi ve indüksiyonla tabiat kanunlarının keşfedilmesi faaliyetlerinde gösterilen başarı, insan ötesi bilgi ve kuvvet kaynaklarının reddedilmesi tavrını pekiştirmiştir. Artık insana “hakikati fısıldayacak” hiçbir kaynak sözkonusu değildir, Batı’nın çağında madde ve insan başbaşa ve yalnızdır. İbadet titizliği ile uygulanan deneylerin arkasındaki fikir “maddeye sor” düsturudur. İnsan sorar, madde cevaplar, insan “aydınlanır” ve “ilim” sıfatında terakki hasıl olur. Bu yeni sıfatı maddeye tatbik ederek, onu yeniden düzenlemekle “kudret” ve “tekvin” sıfatlarında da terakki hasıl olur. İnsan bu faaliyeti sonsuz döngü halinde tekrarlayarak yarı tanrılıktan tanrılığa doğru yolculuğuna devam eder.

Maddenin gözlenmesi ve elde edilen verilerin indüksiyonla işlenmesi, maddenin bilgisine sahip olmak konusunda uygun bir usûl olabilir, ancak aynı şeyi ahlak alanında yapmak mümkün değildir. İyinin ve kötünün bilinmesi, vakıa ile değil, kıymetlerle alakalıdır; burada indüksiyona yer yoktur, zira gözlemekle bulunacak bir bilgi sözkonusu değildir. Bu alanda dedüksiyon faaliyeti devam etmiştir, ancak aksiyomların sağlanacağı bir “insan ötesi” kaynak bulunmadığı için, burada da “insana sor” düsturu hakim olmuştur. Aristokrasinin ve ruhbanların yerini; politikacıların, parlamentoların ve demokratik bir sistemin alması bu değişmenin bir ifadesidir. Eski çağın üstadlarının yerini filozoflar almıştır, insana neyin nasıl sorulacağının kurallarını; yetkilerini “insan ötesi kaynaklardan” değil, sadece metodik bir akıl yürütme faaliyetinden alan filozoflar vaz’etmiştir.

Batı’nın inşa sürecinin merkezinde sermayedar zümre yer almıştır. İster sebep olsun, ister netice; her yeni gelişme bu zümrenin işine yaramış ve esas itibariyle bu zümrenin işine yarayan gelişmeler payidar olmuştur. Ortaçağ dünyasının şatoları arasında mekik dokuyan çerçiler, önce burgların kenarlarında kendilerine bir yer bulmuş ve kendi kurallarını koymaya başlamıştır. Kralları finanse ederek rakipleri olan derebeylerini ortadan kaldırmışlar, krallarla rakip olacak kadar yükseldikleri zaman vuku bulan ayaklanmalar kralları ortadan kaldırmış ve iktidarı tartışmasız olarak bu zümreye teslim etmiştir. Haklar, hürriyet ve eşitlik fikirleri sermaye ile alakalı faaliyetlere dair ihtiyaçların ifadesidir. Filozoflar eşitlik fikrini gündeme getirmekle, aristokrasinin ve ruhban sınıfının bir üstünlüğünün bulunmadığı bir düzenin temelini atmışlarsa da, rekabetin yolunu açmakla da sermaye sahipleri lehine bir eşitsizliğin teminatını sağlamışlardır. Daha sonra ortaya atılan fikirler de görünüşte bu kurguya karşı çıkmakla birlikte, pratikte sistemin emniyet sübabı rolünü oynamış ve bu suretle sistemin devamına katkı sağlamıştır. Varlık piramidinin tepesinde birbirine eşit insan fertlerinden oluşan bir düzen hayali, kısa sürede insanların da kendi içlerinde ayrı bir piramide dönüşmesiyle sonuçlanmıştır. İnsan maddenin sahibidir, ama bazıları daha çok maddenin sahibidir ve alt tabakadaki insanlar da onlar için maddedir ve bunlar onların da sahibidir. İnsan maddeden bilgi sağar ve bunun kaymağını üst tabaka yer. Ahlak ise rekabeti savunmaktadır. Herkesin yeteneği nisbetinde maddeye hakim olması eşitlik fikrine uygun kabul edilmektedir, ancak pratikte yetenek ve diğer imkanlar madde ve insan kutupları arasında ferdin mevkiini belirlemektedir. Maddenin efendisi insan fikri, insanın efendisi başka bir insan diye devam etmektedir. Bu durum çoktan fark edilmiş olsa da, çözüm için ortaya atılan ideolojiler durumu değiştirmemektedir, zira sıkıntı ideolojilerin ihtilaf ettikleri noktalarda değil, ittifak ettikleri noktadadır. Yapabilecekleri en büyük değişiklik, kim kimin efendisi olacak sualinin cevabıyla alakalı olabilir, kökten bir değişiklik yapmaları mümkün değildir, zira karşı çıktıkları ideoloji “ev sahibidir”, bu dünyayı o kurmuştur ve ondan kurtulabilmeleri için, bu dünyadan vazgeçmeleri gerekir. Kapitalizmle aynı kökten çıkan ideolojilerin, onun tedavisi olmaları mümkün değildir, onu yıkabilmek için kendilerini de inkar etmeleri gerekir, neticede hepsi aynı dinin mezhepleridir.

Kendi derdine deva olamayan bir medeniyetten medet ummanın mânâsı yoktur ve dahası kendi varlık telakkimizi değiştirmeden, inancımızı, kültürümüzü terk etmeden gerçekten Batılı olmak da mümkün değildir. Batı ile aramızdaki ilişki güç mücadelesidir. Bu mücadelede rakibin silahlarına sahip olmak için, onun kazandıklarından, biriktirdiklerinden faydalanmak anlaşılabilir bir fikirdir, ancak Batı’yı değer yargıları, hayat tarzı ve dünya görüşü ile bir nihai gaye olarak benimsemek, düşmana teslim olmaktan başka bir şey ifade etmez. Hele kendi dinimizi, kültürümüzü koruyarak Batılılaşmak fikri sadece abestir. Bir medeniyet başka kültürlerden faydalanabilir, iktibaslarla zenginleşebilir; fakat kendi ana fikrine sahip çıkmak mecburiyetindedir. Kendi dinlerini, kendi kültürlerini Batılı ideolojilerin, Batı kültürünün rehberliğinde anlamaya ve tarif etmeye çalışan müstağribler; ister Türkçü, ister İslamcı geçinsinler, gayrımillî birer mankurttan başka bir şey değildir. Milliyetçilik ise her şeyden önce dünyaya bu milletin dininin aydınlığında, bu milletin gözünden bakmak gayretidir.

3 Mayıs 2013 Cuma

taksim ve tulumbacı diyalektiği


1. emniyet kuvvetleri huzuru ve asayişi korumak maksadıyla toplum tarafından silahlandırılmıştır. mümkün olduğu kadar elindeki cebir vasıtalarını kullanmamakla mükelleftir. mecbur kaldığı zaman da ölçülü kullanmalıdır. bu çizginin dışına çıkarsa maksadının hilafına hareket etmiş olur.

2. suçluların da hakları vardır. suç ve ceza kanunla belirlenir. suçun cezasını emniyet kuvveti infaz etmez. molotof taşıyanın kafasını kırmak diye bir ceza yok. 

3. emniyet kuvveti ile suçluların elindeki araçlar saçma bir şekilde karşılaştırılıyor. mahalle kavgasından mı bahsediyoruz da "delikanlıysan palaskanı çıkar da gel" diyebilelim? bir taraf şiddeti önlemek için, caydırıcılığı sağlamak üzere techiz edilmiş bulunuyor, diğer taraf ise şiddet eylemi gerçekleştirmek için bir takım araçlar kullanıyor, suçluların kullandığı silahların daha ilkel olması, kendilerini masum kılmaz.

4. suçluların hakları çiğnenmişse, "suçlular" savunulabilir, "suç" değil. suçu savunanlar ya iflah olmaz derecede gafil veya bilerek yapıyorlarsa dolaylı olarak suça iştirak ediyorlar. bu çevreler daha önce de bazı kişileri savundular, sonra o kişiler büyük suçlar işledi, cinayet gibi. hâlâ aynı tavrı sürdürmenin salak veya artniyetli olmak dışında bir izahını bulamıyorum. izinsiz gösteri yapmak sivil itaatsizlik kapsamında değerlendirilebilir, silahlanıp harbe gitmek değil. "yanlış kişi" ağır şekilde yaralanmış olabilir, lakin hararetle savunulan "masumlar" arasından yeni katiller çıkarsa şaşırmamak gerek. emniyet kuvveti mensupları kasıtlı veya taksirli şekilde şiddet içeren suçlar işlemiş olabilir, bu tarz suçların savunulması hatalıdır, diğer taraftan belirli çevrelerin sürekli işledikleri şiddet suçlarının kategorik olarak gözardı edilmesi vahim.

5. devlet, toplum, adalet ve suç gibi mefhumlar etrafında bir ortak zemin olmadan karşılıklı ağız dalaşıyla bir yere varılamayacağı aşikar.

doktorlu diziler

ne çekti bu sağlık personeli, doktorlu, hastaneli dizilerden... halkımız bu diziler yüzünden sanıyor ki bir hastaneye hasta girince, o ana kadar boş oturup onu beklemekte olan personel aceleötesiacil bir hızla ışınlanarak seferber olur, hastayı kapıda karşılar, ciddi, bilgili, dinlenmiş, kültürlü, makyajlı, traşlı, dişleri fırçalanmış, saçları taranmış, gözleri kan çanaksız, saboları kan lekesiz, formaları ütülü, önlükleri beyazötesi bir hal ile, bilimsel bilimsel konuya hakim konuşmalar yaparken biraz olsun telaşlı görünmeyi de ihmal etmeyen bir tavırla hastayı kuşatır, deRRRRRhâl sedyeye alır, altıncı vitese takar, aynı anda üç doktor, beş hemşire, sekiz hastabakıcı ve bir berber, hastanın tansiyonunu ölçer, nabzını sayar, damar yolu açar, entübe eder, manikür pedikür yapar. ayrıca bu esnada hastanenin koridorları boş, trafik ışıkları yeşildir ve kayıt kuyut gerekmeden her iş yapılabilmektedir... bir tek şubat gerçekçi yaklaşmaya çalıştı, o da "hastanın kimliği bulunamazsa ölecek" hastalığı icat ederek saçmaladı. halbusem 112'nin kuytu ve loş sokak köşelerinden topladığı ne hastalar yattı şu hastanelerde, "adı: isimsiz, soyadı: kimsesiz" şeklinde kayıt açılarak; yine de yaranamadık, reçete yazdırmaya acile gelip de kalbi durmuş hastaya müdahale edilmesini beklemek istemeyen hasta milletine... [%95 oranında %100 yaşanmışlık içerir, eser miktarda ajitasyon içerebilir. geyik içeren ürünlerle aynı üretim hattında üretilmiştir. sigara sağlığa zararlıdır. her işin başı sağlık, sağlığın başı aşı. tırnağın varsa başını kaşı...]

1 Mayıs 2013 Çarşamba

1 Mayıs Dayak Yeme Bayramı



Devlet mekanizmamızın ciddi problemlerinden biri, maksat ve vasıtayı sık sık karıştırmasıdır. Bu yüzden devletin maksadı halka hizmet değilmiş de, halkın varlık sebebi devlete hizmet içinmiş gibi davranılır, devlet için olanın nihai gayesinin hak ve halk olduğu unutulur. Bu yüzden “devlet” burnundan kıl aldırmaz, zaman zaman merhamet mefhumuyla irtibatını kaybeder. Bu yüzden polis “orantısız kuvvet” kullanmakta o kadar ileri gider ki, provokasyon faktörünün denkleme eklenmesine rağmen, haklılık yekunu menfi tarafta kalır. Lakin bu tespitten, “eylemci” güruh için bir haklılık payı çıkarmaya çalışmak hatalıdır. Zira bunların varlık sebebi, devletin yanlışlarına karşı çıkmak değil, bizzat devletin kendisine karşı çıkmaktır. Bizde bolşevik cereyan bir toplumsal ihtiyaçtan neşet etmiş olmadığı gibi, Avrupa’nın tesirinde kalmak suretiyle bile meydana gelmiş değildir. Bilakis kızıl çarlığın iğvası neticesinde husule gelmiştir. Kızılcıkların zenbereğini kuranların maksadı, herhangi bir hakkın yerine gelmesi, iade edilmesi değil; devletin zaafa düşürülmesi, toplumun kargaşaya sürüklenmesi, tedhiş metodları kullanılarak memleketin kızılların kucağına itilmesidir. Kızıllar yıkıldı gitti, ama bıraktıkları hasar ortadan kalkmadı; Türkiye’nin “sol” geleneği halinde üstümüze yapıştı kaldı.

Kızılcıkların kafasında “hak” mefhumu; kavga, savaş, barikat, bomba, kalaşnikof gibi mefhumlarla aynı “kurtarılmış” bölgededir. Dolayısıyla hak aramakla, ortalığı karıştırmak arasındaki farkı idrak edemezler. Devlet vakti zamanında kendilerine hedef olarak gösterilmiş ve bunlar da orada kalmıştır. Devlet kızılcıklar için “kategorik kötü” mevkiindedir, bizatihi savaşılması gereken bir kötülüktür. Attıkları taştan kendi yoldaşları yaralansa bile, sorumlusu, bunlara göre her kötülüğün başı olan devlettir. Adeta devlet büyük şeytandır da, bunlar Taksim meydanına şeytan taşlayıp hacı olmaya giderler. Taksim’e çıkma hakkı diye ısrarla aradıkları hak, aslında devletle çekişme ve milletin huzurunu bozma “hakkından” başka bir şey değildir. Devletin hatası bir “araz” ise, bunlar bilakis “cevher” halinde bizatihi hatadan ibarettir. Şiddeti kendileri uyguladıklarında meşru müdafa gibi algılarlar, kendilerini “mahz-ı hak” gibi gördüklerinden, kendilerinden başka herkesin her hareketini saldırı olarak görürler. Bunlara göre meydana kavgaya gidenlerin yaralanması hayret edilecek bir şeydir, asayişi sağlamakla görevli kolluk kuvvetinin yaralanması ise ehemmiyetsizdir. Toplumu kendilerinin değil devletin temsil ettiğini anlayamazlar, devletin hatalarını düzeltmenin ilk adımının, devleti sahiplenmek olduğunu kavrayamazlar. Devlet düşmanı olmakla iftihar ederler, bunun toplum düşmanı olmaktan farksız olduğunu göremezler. Tavırlarıyla hak arama mefhumunu ayağa düşürdüklerini, yolunu tıkadıklarını fark edemezler.

Fosilleşmiş kızılcık zihniyetini, biber gazıyla marine etmek suretiyle terbiye etmek mümkün değildir. “Polis mağduru” diye savundukları kişiler, gün gelip polis katili hüviyetiyle karşımıza çıktığında bile durup düşünemeyecek kadar katılaşmışlardır ve kendi uyguladıkları şiddeti yüzsüzce savunmaya devam ederken, kendilerine uygulanan şiddeti de kâra tahvil etmeye çalışırlar. Bu sebepten emniyet kuvvetlerinin kuvveti orantısız miktarda kullanması insaniyet bakımından yanlış olmanın dışında, provokatörleri mağdur durumuna düşürüp ajitasyon ve propagandalarına zemin hazırladığı için stratejik olarak da hatalıdır. İmkanlar nisbetinde kendi hallerine bırakmak ve azalarak tükenmelerini beklemekten daha mantıklı bir hareket tarzı görünmüyor. Hakikaten bir kısmının hakkı kötek olsa bile…

27 Nisan 2013 Cumartesi

ufakken / tw


ben ise #Ufakken ellerime hohlarsam çevresindeki koruyucu gaz tabakası kaçar ve artık sıcak bile olsa hep üşürüm sanırdım

#Ufakken ayrıca, kaldırımı fazla derin kazarlarsa alttan uzay görünecek, dikkat etmezsek uzaya düşeriz diye korkardım

ben #Ufakken dünyanın merkezi topkapıydı.

ben #Ufakken çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım, buldum yolda bir erik, kaptı bir ala geyik, geyik kaçtı ormana bindim bir ak doğana...

#Ufakken televizyonların da kafa kağıdı oluyordu, her sene gidip vergisini yatırıyordunuz

ben #Ufakken seyrettiğim bir filmde adam tabancayla delik deşik edilince, yazık ya bir filim için adamı öldürüyorlar diye düşünmüştüm

ben #Ufakken istanbul'da telefon numaraları altı haneliydi.

ben  #Ufakken sadece veysel dedemlerde ve halil amcamlarda telefon vardı. hâlâ teklemeden söyleyebildiğim tek numara: 40 36 10

#Ufakken 403610 numaralı telefonu hiç aramadım, kulübelerin jeton atacak yerine boyum yetişmiyordu

#Ufakken bilgisayar her şeyi bilir sanıyordum.

#Ufakken yüz bin liram olsa hemen bir sinclair zx spectrum bilgisayar alıp televizyona bağlayacaktım

#Ufakken sekiz sütuna manşet kartallar yüksekten uçar dördüncü murat yarın artık bugündür kaynanalar bir millet uyanıyor şimal yıldızı...

#Ufakken bakkal'a şerif titus diye isim takmıştım (bkz: flamingo yolu) azgın bir koç alıp bakkal dükkanına salıvermeyi hayal ederdim

#Ufakken net başında sabahlamazdım, kitap okurken uyur kalırdım