22 Mart 2016 Salı

pedofil (!) amca

bu aslında abartıp çok uzun yazdığım başka bir yazının bir kısmı. durmadan aynı yazının aynı yerine gönderme yapmaktan bıktığım için bu kısmı ayrı olarak tekrar neşrediyorum.

16 punto yaptım bak, gözünüzü seveyim, okuyun, adamın asabını bozmayın...

*

Yine bir misal olarak, birkaç sene önce vuku bulan bir hadiseyle alakalı olarak gösterilen taraftarlık ve karşıtlık tepkilerini ele alabiliriz. Muhtemelen herkes hatırlayacaktır, hayli yaşlı bir “amcanın” çok küçük yaşta bir kızı taaddüt-i zevcat suretiyle nikahlaması üzerine epey bir tartışma yaşanmıştı. Yaşlı zat, hasbelkader “muhafazakar” cenahı temsil iddiasında bulunan bir yazardı ve yazdığı mevkuteden bazı kişiler bu şahsı destekler vaziyet almışlardı. Buna mukabil, “muhafazakar” cenahtan bir çok kişi ve bilhassa hanımlar, “muhafazakarlığa” karşı çıkan pek çok kişiyle birlikte şahsı ciddi bir eleştiri yağmuruna tutmuştu. Peki sayıca tarafları birbirine denk olmasa da, aynı cenahı ikiye bölen bu ihtilafta kim haklıydı? Görebildiğim kadarıyla iki taraf da haklı değildi, şahsın savunulacak tarafı yoktu ve savunanlar elbette haksızdı, ama eleştirenler de hatalı bir noktada duruyorlardı. Eleştirilerin dayandığı esas argüman, kızın yaşıyla alakalıydı: kız 14 yaşındaydı, yani “çocuk” idi ve iddiaya göre pedofili tabir olunan sapıklık icra edilmiş bulunmaktaydı. Bir kere, aslında konumuzla çok da alakası olmamakla beraber, DSM IV-TR adlı psikiyatrik hastalıklar teşhis rehberinde, pedofili için belirtilen üst yaş sınırı 13, yani “teknik olarak” ortada pedofili olarak vasıflandırılabilecek bir durum yoktu. Diğer taraftan, yine konumuzla çok alakası olmasa da, gerçekten pedofili olup olmadığı hususunda bir kanaat edinebilmek için, şahısla psikiyatrik bir görüşme yaparak, kızı “çocuk” olarak algıladığı için mi tercih ettiğini, yoksa “genç bir kadın” gibi mi algıladığını anlamak gerekiyordu. Her halükarda, 7-8 yaşlarında bir çocuğu parktan kaçırıp tecavüz etmekle, 14 yaşında “baliğa” biriyle izdivaç etmek arasında bir fark olduğu aşikardı. Böyle bir fark sözkonusu edilince, şahsın eleştirilebilecek tarafı kalmamış mı oluyordu? Hayır. Çok ciddi noktalar vardı, fakat görebildiğim kadarıyla hiçbiri gündeme gelmedi. Şahsı eleştirenler “pedofili” kavramına dört elle sarıldılar ve bunu yaparken, aslında kendi zeminlerinin altını oyduklarının, başkalarının değirmenine su taşıdıklarının farkına varmadılar. Aslen İslam karşıtı olan ve hadiseyi de çamur atmak için vesile bilen birçok kişi, İslam fıkhında baliğ ve baliğa kişilerin evlenebilmesine dair hüküm bulunduğundan hareketle, “pedofili = 14, 14 = İslam; o halde pedofili = İslam” gibi bir kıyas yürüttüler. “Muhafazakarlar” arasında şahsı savunanlar, İslam fıkhını savunmak gibi bir saikle, şahsın hatasını da savunurken, İslam karşıtlarıyla aynı argümanla şahsı eleştirenler de, İslam karşıtlarının kalabalığını sayıca arttırmak durumuna düştüklerini fark etmediler. Halbuki herkesi doğru suçla yargılamak gerekiyordu, iki farklı suçun cezası aynı olsa bile, hüküm doğru verilmeliydi. Peki neydi, bilcümle “muhafazakar” kanadın gözden kaçırdığı hususlar? Birincisi taaddüt-i zevcat ile alakalı ruhsatı kullanacak kişinin, eşleri arasında adaleti gözetmesi gerekir. Halbuki bunun kanunen yasak olduğu bir yerde, eşlerden sadece biri kanuni statüye sahip olabilirken, diğeri veya diğerleri “kaçak” durumunda kalacaktır, bu durumda adaletten bahsetmek zordur. İkincisi nikahta kefaet şartı aranır, kefaetin muhtevası örfe göre belirlenir ve kamu vicdanında galeyan uyandıran bir izdivaçta kefaet olduğunu söylemek de zordur. Diğer bir husus, ebeveynini ikna ederek, bir kişiyi zorla nikahlamak ne derecede ahlakî bir tavırdır, sorgulanabilir. Baliğ ve baliğa kişilerin nikahlanmasıyla alakalı serbestlik, sözkonusu toplumda, erken yaşta evlenmenin mahzurları sözkonusuysa, daraltılabilir mi, bu hususta fıkıhçılara danışılması icap ederdi, lakin böyle bir tartışmaya da rastlamadım. Kızın yaşının çok küçük olması yanında, şahsın da çok yaşlı olması, meselenin ciddiyetini arttıran bir noktaydı, sadece kızın yaşına odaklanılmakla bu da gözden kaçırılmış oldu. Faraza, 14 yaşında bir kız, 16 yaşında biriyle nikahlanmış olsaydı, insanlar aynı mertebede rahatsız olmayacaklardı. Hatta 14 yaşında bir kızla 16 yaşında bir erkek arasında nikahsız beraberlik sözkonusu olsaydı, karşı çıkanlardan bir kısmı bunu özgürlük başlığı altında savunabilirdi, en azından aynı şiddette tepki göstermeyebilirlerdi. Uzun lafın kısası, aynı şahsı, aynı fiili eleştirenlerin tamamının aynı noktada durması şart değil, her hadiseye kendi gözünüzle, kendi açınızdan bakmanız gerekir, elalemin argümanlarıyla yola çıkarsanız, ya yolda kalırsınız veya yanlış yerlere gidersiniz.

7 Mart 2016 Pazartesi

şovbiz / not

Mesele tırda ne olduğu veya olmadığı değil, mesele kadının tartaklanıp tartaklanmadığı değil, beddua mı, mülaane mi, mesele bu değil. Hadise çarpışan kurgularla algı kontrolünün hedeflenmesi. Farz edelim ki gerçekte hiçbir tır durdurulmamış olsun, MİT görevlileri ve Jandarmanın hadiseyle hiç alakası olmasın. Sadece birileri bir film seti kurup, jandarmanın MİT tırını durdurması sahnesi çekmiş ve bu film servis edilmiş olsun. Jandarma da, MİT de çıkıp hadisenin aslı esası yoktur diye açıklama yapsa, kafaların bu kadar karıştığı, gerçeklik algısının etkiye açık bulunduğu bir ortamda, ne kadar etkili olur? Tırın durdurulmasındaki asıl cihet, içindekilerinin intikaline mani olunması değil, bir tır durdurma filminin çekilmesi…

10 Ocak 2016 Pazar

ah mine'l-gündem

on yıl önce bir mail grubunda şunları yazmışım:


"bu başörtüsüz namaz meselesi münasebeti ile aklıma geldi, mitterand'ın kampanyasına katılan reklamcı j. seguela bir yerde, kampanya hakkında hatıralarını anlatırken, arada şöyle bir şey söylüyor: "... bütün basın, sağ tarafından ağzına kilit vurulmuş olduğu halde oltaya geldi ve kustu. aptallar susmuş olsalardı bizi de susturmuş olurlardı; bizi eleştirmekle, hakkımızda konuşmakla ekmeğimize yağ sürdüler..."


imdi bu "porodestan islam" hususunda, konuyu tartışmak açılan cepheyi kabullenmek, "oltaya gelmek" anlamı taşıyor, susmak ise gönüllerince at koşturup istedikleri aşındırmayı yapmalarını kabullenmek demek oluyor. iki durumda da zevzekler karlı çıkıyorlar. "borazan" ellerinde olunca, susmak birini yokluğa mahkum etmek anlamına gelmiyor. yazı gelince kaybediyorsun, tura gelince de kaybediyorsun, bu para nasıl dik durur?


daha kısa ifade edeyim: bu başlıkta açtığım konu, "protestan islam" olur mu, olmaz mı konusu değil. bu kuru gazoz gibi, deli saçması bir şey. zihinde bir saniyelik bir tereddüt bile uyandırmıyor, tartışılması abes. diğer taraftan ortada niçin protestan ve islam kelimelerinin aynı tamlama içinde kullanılamayacağını bilmeyen ve anlamayan insanlar var. bu insanlara bunu anlatmak gerekiyor. soru şu: protestan islam başlıklı bir tartışmaya iştirak etmeksizin konu nasıl anlatılabilir?


burada kilit nokta islamı anlatabilmek, mesajı doğru iletebilirseniz, neden protestan islam olmayacağını onlar kendileri de anlayacaktır (eşşek değiller ya)."


örnek konu bir yana, bu gündem tartışmaları cidden vahim bir hal aldı. biri kuyuya bir taş atıyor, hep beraber taşın peşinden kuyuya atlıyoruz. çiğnediğimiz sakızlar saatlik değişmeye başladı neredeyse. rahmetli s. ahmet arvasi bir yazısında "elalemin gündemine itibar etmeyeceğiz" mealinde bir şeyler söylüyordu. ne yapsak da bu boşbeleş gündemlere kapılıp gitmesek? bir derdimiz, bir mevzumuz yok mu bizim, kah o mahalleden, kah bu mahalleden yuvarlanıp gelen bir şeylerin peşine düşmekten daha mühim bir işimiz yok mu bizim? üstelik sistemsiz tartışmalar yüzünden konuların içi boşalıyor, bir yere varmadan tüketiyoruz her şeyi. buna bir çözüm düşünmek lazım...


Diyanet Türkiye’nin Neyi Olur?


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın veya kuruma bağlı bir birimin her hatasında veya hata sanılan her davranışında yer yerinden oynuyor. Bu tepkilerin arkasındaki saik nedir ve bu tepkilere gösterilen tepkinin sebebi nedir, bunu sistematik şekilde tahlil eden pek kimse bulunmuyor. Halbuki bu Türkiye’nin temel suallerinden biriyle bağlantılı bir mesele: “Türkiye nedir” suali. Bunu “Türkiye Devleti nedir” ve “Türk Milleti” kimdir şeklinde de açmak mümkün. Bin senelik bir konudan bahsediyoruz, bin senedir Diyanet yoktu, ama kadı mahkemeleri vardı, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti vardı, Şeyhülislamlık vardı. Diyanet bin senelik bir mevcudiyetin son temsilcisidir.

Türkiye Devleti Oğuzların batıya göçü ile kuruldu. Diyar-ı Rum Oğuzlara yurt oldu ve burada bir devlet kuruldu. Bu devlet baştan itibaren Müslümanları temsil eden bir devletti. Müslümanlar kilise benzeri bir kuruma sahip değil, İslam dininin hükümlerini tatbik etmek için devlet seviyesinde organize olmak gerekiyor ve daha alt seviyedeki kurumlar maksat için kâfi değil. Bir devlet sahibi olmak elzem, değilseniz kurmak gerekiyor. Diyanet tek devlet kurumu değil ve Müslümanlar diğer kurumlarda da mevcut, ama İslam ile bağlantılı düşününce türünün son örneği. Bu sebeple fonksiyonlarının ötesinde sembolik anlamı da var. İslam’ın bayraktarlığını yapmayı şiar edinmiş bir millet için, Diyanet bir varlık mücadelesinin sembollerinden biri, tıpkı bayrak gibi. Bu devlet Müslümanların devleti değilse, iddiamız nedir, neyin mücadelesini vereceğiz, neye sahip çıkacağız? “Diyanet’e karşı çıkıyoruz” demek, “biz sizin Bu Ülke’de varlığınıza karşı çıkıyoruz, ferden burada bulunabilirsiniz, ama topluluk halinde kendiniz olarak, hayatı kendi değer ve ideallerinize göre düzenlemeye çalışarak burada yaşayamazsınız” demektir. Bunu kabul etmek istemeyişimizde tuhaf olan nedir?

Diyanet’in hep hataları konuşuluyor, faydalı ve gerekli hizmetleri pek konuşulmuyor. Camilerin ortak bir iradeyle idaresi zaman zaman bahsi geçen bir konu. Bunun dışında Hac organizasyonu var, eğitim ve yardım faaliyetleri var, bir sürü şey var, ama karşı çıkanların umurunda değil veya onlara da karşı çıkıyorlar. Keza Diyanet’in başka kurumlarda da görülebilecek şekilde arızalı personeli olabilir, ama cansiperane çalışan pek çok kişi de Diyanet’e bağlı hizmet veriyor, bunlara da söz hiç gelmiyor. Neden? Çünki burada mevzu Diyanet’in şu veya bu hatası değil, kendisi. Kategorik olarak Diyanet’e karşı çıkıyorlar ve gündeme gelen hadiseler de sadece bunun malzemesi. Türkiye’nin bir zümresi, bir diğerine yer açmaya hiçbir şekilde niyetli olmadığını her vesileyle ilan ediyor, dün bu başörtüsü meselesiydi, yarın başka bir şey olur. Buna eyvallah edecek değiliz elbette, kırmızı çizgi ve savaş sebebi dediğimizde kastedilen budur, Diyanet bizatihi bir tartışma konusu olamaz, kaldırılması kabul edilemez, bunun pazarlığı yapılamaz. Bunun dışında gerçekten bir hatası varsa elbette konuşulabilir, konuşulmalıdır, hal çaresi aranmalıdır. Kurumları korumanın bir yolu da hatalarını tenkid ederek ıslahlarına vesile aramak.

Gelelim gündemdeki meseleye. Burada da esas meselenin tartışılandan farklı olduğunu görüyoruz. Tartışmanın altındaki saik hazımsızlık ve tahammülsüzlük. Muhatabınıza mütemadiyen ahmaklık, cahillik ve suiniyet atfetmeniz. Neyi bilmediğinizin, neyi anlamadığınızın farkına varmak istemeyişiniz. Böyle bir haletiruhiye içinde konuya girince çam ormanı devirmeniz de kaçınılmaz ve mesele izah edilince de ne dinliyorsunuz, ne anlıyorsunuz, ne de söylenene inanıyorsunuz. Bütün beklediğiniz “evet biz kötüyüz, İslam -hâşâ- kötü, biz bu ülkeden defolup gitmeliyiz veya sizin dünya görüşünüze göre hizaya gelmeliyiz” dememiz. Bu cür’eti nereden buluyorsunuz? Hadi buldunuz, buna eyvallah edeceğimizi nereden çıkarıyorsunuz?

Tartışılan suali ortaya atan kişiyi tanımıyoruz, ne maksatla bunu yaptı bilemiyoruz. Gerçekten de iddia edildiği gibi vesvese yüzünden sorulan bir sual olabilir. Bu kısmı çözme imkânımız yok. Cevabın formüle ediliş tarzı da belki tartışılabilir, “şöyle şöyle yazsa daha doğru anlaşılabilirdi” denebilir, bu en çok konuşulan bir bahis olduğu için uzatmaya gerek yok. Şurasına işaret etmek gerekiyor ki, Diyanet çalışanlarının, Türkiyedeki farklı gruplar hakkında daha fazla bilgili olması gerekiyor, başka algı evrenlerinde neler döndüğünün farkında olması gerekiyor. Diyanet bazı zümrelere yönelik ayrı bir tebliğ ve irşad faaliyeti sürdürmeli, ama ne onların dillerini biliyor, ne duygularını, düşüncelerini, dünyalarını tanıyor. Diyanet’in çok daha yüksek bir iletişim becerisiyle hareket etmesi, derdini anlatmaktan aciz kalmaması gerekiyor.

Sualin ve cevabın mahiyetini hâlâ pek çok kişi anlamamış bulunuyor. Sual kişinin kendi çocuğuyla alakalı değil, eşinin çocuğuyla alakalı. Elbette ikinizin çocuğu ise, eşinizin çocuğu aynı zamanda kendi çocuğunuz olur, kafa karıştıran bu. Esas mesele şu: bir kişi ile evlendiğinizde o kişinin usûl ve füruu size ebediyen haram olur. Yani bir erkekle evlenmişseniz, artık onun oğluyla, oğlunun oğluyla, onun oğluyla veya kocanızın babasıyla, dedesiyle, dedesinin dedesinin dedesiyle evlenemezsiniz. Aynı şekilde bir kadınla evlenmişseniz, onun kızıyla, torunuyla, anasıyla, ninesiyle evlenemezsiniz. Fıkhî hükmü tam bilmiyorum, yanılmıyorsam burada sadece nikâhlanmak değil, mübaşerette bulunmak da meseleye dâhil ve görünüşe göre mübaşeret deyince sınırlarının ne olması gerektiği de ihtilaflı. Şu halde problemi aynı çerçevede yeniden kurgulayarak anlaşılmasını kolaylaştırabiliriz: bir kadın kayınpederini öperse, kocası kendisine haram olur mu? Tabii siz yine “vay efendim pis gericiler ne biçim sorular soruyorsunuz” diye ayaklanacaksınız, ama konuyu anlama niyeti olanlar olabilir belki. Bir kişinin eşinin usûl ve fürûundan bir kişiyle ne çeşit bir teması nikah akdinin bozulmasına sebep olur? Sual böyle yazılınca akademik bir hava kazanıyor ve ben bunu çaktırmadan laik hukuk satırları arasına karıştırsaydım, birçoğunuz sıkıcı bularak dönüp bakmayacaktı bile. Ezcümle çok istiyorsanız hobi olarak yine ayaklanın, ama önce konu ne, onu bir anlayın.


Hoşumuza gitmese de, bir arada yaşamak mecburiyetindeyiz, bunun için birbirimizi anlamamız şart. Savaşı arzu etmiyoruz, barış ve huzur istiyoruz, hatta sık sık “bir huzur vermenizi” istiyoruz.

7 Ekim 2015 Çarşamba

Rabıta



Yazmak belki hiç bu kadar mânâsız olmamıştı, ama elimden gelen bir şey yok ve olup bitenden kaçıp, her şeyi derinlere itmem gerekiyor belki, yine de -gerekli ya da gereksiz- yazmak istiyorum. Alışkanlık mıdır, sevk-i tabii midir, başka bir şey midir; hiçbir fikrim yok ve belki yazmak için bir sebebe de gerek yok.

Kalbimi yokladım, kendimi suçlu hissetmiyorum. Gücümü aşan bir şeyden nasıl sorumlu olabilirim? En küçük bir ipucu vermedin, kalbini açmazsan, içindekileri nasıl bilebilirim? Bu yeni bir tecrübe, yüzüne yayılan tebessüm, buzdağının görünen yüzüymüş demek ki... Perde her açıldığında, arkasında kendi aczimizi, cehaletimizi görüyoruz.

Olup biteni hayal edebiliyorum, ama neticede bu sadece bir hayal. Muhakemem veya sezgilerim, sır perdesini aralayabilir mi? Pek de öyle olmadığını görmüş bulunuyoruz. O halde bu hayali, bir "acaba" parantezine almamız gerekiyor. Yine de net bir hayal: bir sırtlan hırlayarak üzerine geliyor, bir yılan zehriyle seni felç ediyor; ümitsiz bir tablonun orta yerinde, büyük bir ağırlığın altında boğulup gidiyorsun. Ben o esnada çok uzaktayım ve belki de ben zaten hep çok uzaktayım.

Sonra? Perdenin bu yanında görünen sadece büyük bir boşluk. Perdenin bu yanında olup biten, sadece bomboş bir sessizlik, içine atılan her şeyi küçülten, ufalayan, yutan, yok eden bir durgunluk. İfadesiz bir yüz, yarı açık kalmış gözlerde ifadesizliğin somut sureti, yarı bükülü parmaklarında trajik bir ânın silik gölgesi... O anda orada değildik, orada olsaydık o an olmazdı, o anda orada olmak mümkün değildir, iki zıt kutup gibi asla bir araya gelemeyecek iki şey sözkonusu.

Kompozisyon kurallarını boşverelim, bu yazının bir sonu olmayacak elbette; pat diye saçma sapan bir şekilde kesilip bitmesi gerekiyor bu yazının. Başka bir deyişle, bu yazı asla bitmeyecek. Şu halde, mühim olan bu yazı değildir. Mühim olan, mühim olmayana bakıp, mühim olanı görebilmektir. Analoji istediği kadar bir mantık mekanizması olmasın, misallerde ibret vardır, ibrette hikmet vardır. Satırların ne yana akıp gittiğinin hesabını yapamayız, satırlara fazla takılmak hatalı ve fakat satır aralarının muhasebesi -mümkün olursa- bir saniye bile kesilmeden devam etmeli. Evet efendim, neleri göremediğimi, bütün perdeler açılmadan evvel bilmem mümkün değil, ama ne gördüğümden eminim. Seni gördüm, çok az görebilmiş olabilirim, pek uzaktan görebilmiş olabilirim, ama seni gördüm. Seni tekrar görebilmeyi ümit ediyorum. Seni güzel gördüm ve daha da güzel görebilmeyi ümit ediyorum. Yüzüme bir kova su çarptın, bir daha uyuyakalmamayı diliyorum. Sözü uzatmaya gerek yok, aczimize sarınıp sabahı bekleyelim. Sabahın bir sahibi var...

İrtibatı koparmayalım kardeşim...


07.10.2015 Eğin

5 Eylül 2015 Cumartesi

Devletin küfesi kaç okka

Yumurta küfesini uzaktan taşlayıp "tağut te ce" diye bağırırken hava hoştu, bir taraftan etnik fitne mangalını yellerken diğer taraftan İttihad-ı İslam hayalleri kurabilirdiniz. Vaktâ ki İslamcılar Devlet'in elifbasını hecelemeye başladı, ümmetçi kılığındaki etnikçilerin fiyakası bozuldu, şimdi asıllarına rücû ediyorlar. Bu da bize ders olsun; madde bir: "tağut" olan "te ce" değildi, madde iki: aynı anda hem bölüp hem de birleştirmek mümkün değil. Bir yanda Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura'nın, diğer yanda Mehmed Akif Ersoy ve Said Halim Paşa'nın sancısını çektiği ortak bir şey vardı ki, bu sancı sizde yoksa Bu Ülke'nin derdinde değilsiniz demektir. Halkların sarhoşluğundan ayılın, hâlâ "devrim" sayıklayan bir iki eski tüfeği bırakın bir tarafa da safta hizaya girin. "Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl"...

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Osmanlıca Nedir, Nasıl Öğrenilir?

-Geornalist-


Evvela tabiri tashih edelim: Osmanlıca diye bir şey yok aslında. Bu klişe bir tabir ve bazen insanların olumsuz fikirlerini sağa sola saçmalarına da hizmet ediyor. Diğer taraftan aslında kastedilen mânâ da tek değil. Klasik Türkiye Türkçesi ve Arap Harfli Türk Yazısı diye iki farklı kavram, tek bir Osmanlıca kelimesi ile söyleniyor, bu da kafa karışıklığını arttırıyor. 

Peki "Osmanlıca" öğrenmek için ne yapmak lazım? Osmanlıca öğrenmek başka bir dil öğrenmek değildir, aksine kendi dilinizi adam gibi öğrenmenin tek yoludur. Dolayısıyla Osmanlıca öğrenmek için yapmak gerekenin, tersinden giderek- önce Türkçe'yi çok iyi öğrenmek olduğunu görebiliriz. Yani aslında önümüzdeki meselenin en büyük tarafı elifba öğrenip kelimeleri hecelemeye başlamak değil, "İmparatorluk Türkçesine" imkan nisbetinde hakim olmak. Yeni başlayanları korkutacak bir hedef göstermiş olabiliriz, ama heyecanlanacak bir şey yok, bir ucundan başlamak o kadar da zor değil, ne kadar ilerleyebileceğiniz de hedeflerinize, gayretinize, kaabiliyetinize bağlı bir husus. 

Eski yazıyı, ne kadar iyi anlarsanız o kadar iyi okuyabildiğiniz söylenir. Arap harfiyle yazılmış kelimeleri sökebilmek için, orada ne yazıyor olabileceğini tahmin edebilmek gerekir. Bu husus zaman zaman uzmanları da zorlayabilen bir meseledir. İhtisasınız Tıp Tarihi üzerine ise, tarihî tıp metinlerini nisbeten rahat okuyabildiğiniz halde, mesela siyasi-hukuki bahislerle alakalı bir metinle karşılaştığınızda okuyamamanız, anlayamamanız şaşırtıcı değil. Belirli bir maksatla Osmanlıca öğrenmek istiyorsanız, Türkçe'yi iyi bilmekle kalmayıp, o sahanın terminolojisine de hakim olmanız gerekiyor. 

İşe kolay tarafından başlamak istiyorsanız, eski metinlerin Latin harfine çevrilmiş nüshalarını okuyarak başlayabilirsiniz. Zaten bir dili öğrenmenin, eğer yazı dilinden bahsediyorsak, en iyi yolu, o dilin klasik metinlerini, güzel eserlerini okumaktır. Başta bu eserleri okurken zorlanacağınız, sık sık lugate müracaat etmek mecburiyetinde kalacağınız aşikardır, lakin emek vermeden de olmuyor...

Lisana hakim hale gelince işi büyük nisbette kolaylaştırmış oluyorsunuz, elifba kısmı sanıldığı kadar zor değil. Türkçe asıllı kelimeler, ekseriyetle belirli kaidelere göre yazılır ve Kur'an okuyabilecek kadar harfleri öğrenmiş biri, bu kelimeleri kısa bir girişten sonra okuyabilmeye başlar. Elbette ne kadar fazla pratik yaparsanız, o kadar hızlı ve hatasız okuyabilirsiniz. Farsça ve bilhassa Arapça asıllı kelimeleri okuyabilmek için, bu dillerin gramerlerine dair biraz bilgi sahibi olmak kolaylık sağlar. Osmanlıca açısından ihtiyaç duyduğunuz kısmını öğrenmeniz, o kadar da zor değil. Diğer taraftan, eğer kelime bilginiz iyiyse, gramer konusunda açığınız olsa bile, vaziyeti idare etmeniz mümkün. 

Konuyu olduğundan zor göstermek kadar, fazla kolay göstermek de hatalı. Biri size üç-beş günlük bir çalışmayla mezar taşlarını sular seller gibi okumaya başlayabileceğinizi söylerse inanmayın. Hem heveskarlar beklemedikleri bir neticeyle karşılaşınca işin ucunu bırakabiliyor, hem de aslında okuyamadığı halde okuyabildiğini sananların yalan yanlış yazıları zihinleri bulandırabiliyor. Matbu yazı okumak, el yazması okumaktan daha kolaydır. Nesih hattını okumak, Divanî hattını okumaktan daha kolaydır. Metin okumak istifli yazıları okumaktan daha kolaydır. Hedefinizi, programınızı belirleyin; size göre kolay olan kısımdan başlayın ve çalışmaya devam edin. Gayret kuldan, tevfik Allah'tan...