osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2016 Pazartesi

Denize kimi döktüydük ki? / tw


neyden kurtulduğumuza dair ortak bir fikrimiz yok ki ortak kutlayalım
ezan susmasın diye verilen bir mücadele miydi, başarıya ulaşan, ezanı susturabilme hakkının kazanılması için miydi?
millî mücadelenin neticesi latin harflerinin kazanılması mı, arap harflerinin kaybedilmesi mi?
işgalcilerin türkiye'den kovulmasının ne anlama geldiğinde anlaşabilmek için önce türkiye'den ne anladığımızda anlaşmamız lazım...
bence ortada kutlanacak bir şey var, ama gündoğdu meydanında toplananların kutladığı benim kutlayacağım şey değil.
9 eylül kutlanacak bir şey değil demiyorum, anlamıyor musun? gündoğdu'da kutlanan işgalin bitmesinden ibaret değil diyorum
9 eylül'den sonra meclis-i mebusan istanbul'a taşınıp "halife-i ruy-i zemin efendimiz"e biat etse ve rejim değişmese, reformlar olmasaydı
bu senaryo gündoğdudaki kalabalık için hâlâ kutlamaya değer bir manzara olur muydu?
kimine göre 9 eylül chp türkiyesine yol açtığı için, kimine göre ise chp türkiyesine rağmen güzel. ortak fikir var mı ki ortak kutlansın?
1908 öncesi türkiye nedir? şark meselesinin başımıza patlamak üzere olduğu, fırtınanın eşiğinde olduğumuz bir dönem mi? bunu kimse istemez.
dil devrimi saçmalığının yapılmadığı bir dönem mi? bunu niye istemelim?
1918'de mağluptuk, felaket başımızda patlamıştı. sonra işgal geldi. sonra gitti. 1922'de, 1918'e döndük.
1922 türkiyesi 1918 türkiyesinden daha muzaffer bir türkiye değil.
savaştan mağlup çıktığımızı algılayamadığımız için 90 senedir hayal aleminde yaşıyoruz.
savaştan mağlup çıktığımız yetmiyormuş gibi, geçen dönemde hem kültürümüz, kimliğimiz darbe yedi, hem bir sürü nifak boy verdi
1918'de daha bağımsız olmak çok tuhaf bir fikir. lozan'da kapitülasyonlardan kurtulduk, tek artı budur belki de
biri kaybedilmiş, diğeri kazanılmış iki ayrı savaş yok, osmanlı ve türkiye diye iki ayrı devlet de yok...
osmanlı'dan kurtulmuş falan değiliz, osmanlı'nın kaldığı yerden devam ettik, sadece rejim değişti
osmanlı'nın bir sürü kurumundan "kurtulamadık", kötü alışkanlıklarından, zaaflarından... bir toplum kendisinden kurtulabilir mi kolayca?
kapitülasyonların kaldırılması bir başarıdır, ama hukukî kapitülasyonların kaldırılmasının hukukumuza malolduğunu da unutmamalı
osmanlı'dan cumhuriyet'e geçerken siyah bir tablo beyaza veya beyaz bir tablo siyaha dönmedi
cumhuriyet döneminde işlenen bir çok hatanın kökleri osmanlı'dan geliyor. başarıların da...
osmanlı ve cumhuriyet tamamen iki ayrı şeymiş gibi düşünmek aklî melekelerimizi zayıflatıyor
osmanlı'yı saadet asrı sananlar da cumhuriyet eğitiminin ürünleri, hatalı imalat, mantık aynı, yönü ters...
selçuklu, osmanlı ve cumhuriyet tek bir devlettir. rejim değiştirmekle devlet yıkılıp kurulmaz. bu saatte tartışamayacağım, kusura bakmayın
konu dağıldı, işin özeti: gündoğdu ahalisi yunanın denize dökülmesiyle birlikte daha bir sürü şeyi kutluyor,
o daha bir sürü şeyi ben kutlamıyorum, yunanın denize dökülmesini kutlayacaksam ayrı bir yerde kutlarım


25 Nisan 2013 Perşembe

etnik statü / tw


(tarihçe-i twitter'dan, mayıs-temmuz 2011)


osmanlı'da vatandaş=müslüman. bir de millet-i mahkume var: gayrımüslimler. tanzimat rejiminde hepsi birden osmanlı oluyor. cumhuriyet'e geçerken bütün metinlerde vatandaşlar için müslüman kelimesi kullanılıyor. bir de ekalliyetler var. ulus devlet iddiasına rağmen, 1,5 tarz-ı siyaset vaziyetine rağmen bu devletin 'müslüman'dan daha dar bir vatandaşlık tanımı yoktur. pergelin sivri ayağının konacağı yer: DEVLET. statü meselesini bunun üzerinden düşünmek gerek. türk "kökenli" 'türk'ler asırlarca soylarıyla ilgili bir isim kullanmak zahmetinde bulunmadılar, aslolan devletti. bugün de ana vektör öyle. "ayrı statü" isteyenler hesaplarını ona göre yapmalı, bu insanlar türk adından bile feragat etmiş, devletin birliğinden etmemiştir. sokağa ineriz tehdidinin sökmeyeceğini anlamış olmak gerek, bir taraf yok oluncaya kadar mukavemet olacağından emin olmak gerek. ya statü ya ölüm, ya statü başa ya kuzgun leşe vb dişlerinizin arasına sıkıştıracağınız bir slogan da bulabilirsiniz mesela.
*
bu memleketin en geyik sorunu "andımız" sorunu. kimseye bir zararı da yok, faydası da... 20. asrın en büyük yalanı osmanlı devletinin yıkılmış olduğu. ikincisi de türkiye cumhuriyetinin ulus devleti olduğu. t.c. jargonunda "türk" etnik anlam taşımaz, osmanlı dememek için kullanılan bir kelime sadece. yeni kimlik inşası için bir fantezi "türk", toplum mühendisliği malzemesi: göktürkler, hititler, sümerler falan filan...
*
milli mücadele boyunca ankara hükumeti temsil ettiği zümreden "müslümanlar" diye bahsediyor, lozan'da keza muhatap "müslümanlar"... mübadelede türkçe konuşan karamanlı hristiyanlar gönderiliyor, rumca konuşan trabzonlu müslümanlar gönderilmiyor. resmi söylemin kimlik ifadesini iyi okumak gerek, "ne mutlu" derken kastedilen "oğuzlar" değil. kimin hangi tarafta olduğuna dair tesbit ve analiz yaparken, devlet, rejim ve sistem kavramları ayrı ayrı ele alınmalı. nasıl oluyor da bir meselede devlete karşı olanlar, başka meselede devletçi oluyor, iki dakikada taraf mı değiştiriyorlar? "muhafazakarlar" sistemden bizar, rejimden rahatsız olabilir, ama devletten yanadırlar. "laikçiler" hepsini bir göstermek ister, böylece sistem eleştirisini rejim aleyhtarlığı ve devlet düşmanlığı olarak kodlayabilir. "türk" kelimesinin duruma göre farklı anlamlarda kullanılması toplumdaki şizofren eğilimi körüklüyor. kemalizm "devletin" ideolojisi değildir, "2. nesil ittihatçıların" bir buçuk tarz-ı siyaset ideolojisidir: garpçılık üstü türkçülük sosu.
*
"farkında olmadığımız kadar devletin diliyle konuşuyor ve onun algılaması içinden kendimize bakıyoruz" diyor, EM; > http://www.zaman.com.tr/etyen-mahcupyan/turk-siyasetinin-citasi_1133176.html > devleti "yabancı" görerek meseleyi doğru tahlil edemeyiz, devlet dışımızda değil, devlet asıl bizim dilimizle konuşuyor. devlet ve ferdi birbirine rakip gören bir paradigmanın içinden bakıp devleti ortak özne olarak gören bir toplumun meseleleri anlaşılamaz. 'devleti eleştirenler, devlete sahip çıkıyor, nassı yaanee, bu ne yaman çelişki anneee' söylemi devlet ve sistemi birbirinden ayıramamaktan. devlet 'ben'i daraltan bir öteki değil, 'biz' üzerinden ifade edilen benlik; devletin dili 'ben'im dilim. sistem ise ne kadar devlet "olarak" konuşma iddiasında bulunsa da, 'biz'den saptığı ölçüde yabancı.
"Türk kimliğinin 'Türk siyasetinden' özgürleşmesi" / "(Kürtlerin) özgürlük taleplerini içselleştirecek olan Türkler henüz özgür değil" >> "bu iki özgürleşmenin birbirini besleyebileceği" -> bunlar bu ülkeyi zerre miskal anlamamış birinin yorum ve tespitleri olabilir ancak. yazarın türk siyaseti dediği şey, türk kimliği dediği şeyin kendini ifade tarzı, onu baskılayan, saptıran bir unsur değil. devlet temelde oğuzlar tarafından, ama müslüman kimliği üzerinden kurulan bir yapı ve ana özne türk-kürt diye bir ayrım ihtiva etmiyor. türk kimliği dedikleri şey müslümanlardan ibaret; türk, kürt, arap, boşnak, arnavut, çerkes, muhtedi rum vb özdeş sayılıyor. türk siyaseti dedikleri şey de bu ana kimlik üzerinde bölünme kabul etmemekten ibaret. kemalist söylemin saptırmalarına rağmen "türkler" esasta böyle düşünür, bunu bilmeden bu ülkede hiçbir şey doğru okunamaz.
*
devlet, rejim, sistem, bürokrasi birbirinden farklı şeyler efendiler, >> posta memuru surat asıyor diye her alt kültür kimliğine ayrı bir siyasi-hukuki statü tanımlamak gerekmiyor. posta memurunu performans sistemine tabi tut mesela, kafa kıran polis memurunu işten at, mühür ve müdür sayısını azalt, kit'leri sat... bunlar "devlet" ile ilgili değil. japonca, sanskritçe veya kurmançça yayınlara karışma mesela, bunlar da devletle ilgili değil. mahalli idareye esneklik de sağlayabilirsin, osmanlı'da heterojen bir yapı vardı, tanzimat rejiminden önce, karışık idari modeller vardı. tanzimat rejimi jakoben merkeziyetçi fransız kafasını getirdi memlekete, fizan'daki çöp için dersaadete istida yazma anlayışını getirdi. bunları ihtiyacına göre, şartlara göre ayarlarsın, değiştirirsin; hiçbiri de devlete halel getirmez, bunlar ayrı meseleler. ve lakin farklı siyasi-hukuki kimlikler hiçbir zaman olmadı, farklı resmi diller hiçbir zaman olmadı, olamaz da...
*
dağdan destekli demokratik müzakere olar? dışarıdaki bdp'lileri de içeri alsınlar. demokratik zeminde müzakere olunabilir bir talepleri yoktu, meclisten kaçıp dağa çıktılar. demokratik özerklik ilan ettik demek, devletin mevcut yapısını değiştirmek üzere isyan ediyoruz demektir. statü konusunda devlet yapısı içinde kalarak değişiklik yapmak mümkün değil. burada müzakere olunabilir bir talep yok. etnik temele dayanan özel statüsü olmayan sadece kürtler değil, bütün vatandaşlar bu konuda eşit. kürt halkı'nın (!) karşısındaki muhatap kimdir? türkmen halkı? arap halkı? boşnak halkı? arnavut halkı? çerkez halkı? kürt halkı diye bir statü tanımlanırsa, buna mukabil başka halk statülerinin de mantıken zaruri olacağının farkında mıyız? statü tanımlaması yapılırsa mesele bitecek mi? kimin statüsü kimi dövecek?
madem öyle, gel böyle, örnek statü tanımlıyorum: statülü vatandaşlar, demokratik özerklik bölgesinin dışında mülk sahibi olamayacak. statülü vatandaşların yerel memuriyetlerin dışında memuriyet vazifesine kabulü özel izne tabi olacak. statüden faydalanmak isteyenlerin kendilerini statülü olarak kaydettirmeleri gerekecek. genel statüdeki vatandaşlardan toplanan vergiler, özel statüdeki vatandaşlara yol su elektrik yeşil kart olarak geri dönmeyecek. tam tur pırlanta yüzük sahibi olanlara yeşil kart verilmeyecek. aşiret mafyasının pazar yerleri ve emlak piyasasi gibi alanlarda fink atması yasaklanacak. işinize geliyor mu? imtiyaz kısıtlamayı getirir... 1920'lerde tanımlanan, ismi (müslüman) değişse de muhtevası değişmeyen ortak kimliği terk etmenin bir bedeli olacaktır
*

29 Eylül 2012 Cumartesi

Ah Bu Devlet Elinden


Osmanlılar ne istediklerini biliyordu: din ü devlet, mülk ü millet. Mülk vatan oldu, ama o arada epey bir kafalar karıştı. Vatanseverlik ekseriyetin benimsediği bir sıfat olsa da, dinci, devletçi, milliyetçi kelimeleri insanların birbirlerini suçlamak için kullandıkları kelimeler haline geldi; ortak bir anlayışın, paylaşılan düsturların yerini, memlekete kendince bağlı, ama başka şekilde bağlı olanlara düşman zümrelerin sloganları aldı. Dine karşı olanlar bir yana, dindarlar kendi aralarında bile, zaman zaman tekfire kadar giden sert hesaplaşmalara girdiler. Millet temel bir değer midir, tefrika vesilesi midir tartışmasında, üzerinde mutabakat olan bir millet tarifinin bulunmadığı gözden kaçtı. Kargaşadan devlet kavramı da nasibini aldı, insanlar devletin yanında veya karşısında yer alırken, neyi benimsediklerini neye karşı çıktıklarını uzun uzadıya sorgulamadılar. Aynı kelimeleri kullanarak başka şeylerden konuşanların sağırlar diyalogu” uzadı gitti. Gerçekten durum bu kadar vahim mi? “Ah bu Devlet defolsa gitse de, hep beraber bir rahat etsek” diyenlerle, “Devlet bizim canımız, feda olsun kanımız” diyenleri bir hizaya getirecek asgari müşterekler bulunamaz mı?
Evvela oturup bir yoklama yapalım, sınıfta kimler var? Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirlerini ele alıyor, bunları devlete bağlılık noktasında birleştiriyor, hangisinin evla olduğu suali üzerinde fikir yürütüyordu. Sonradan Osmanlıcılık fikri terk edildi, takıma giren Garpçılık fikri ile üç köşe yine tamamlandı. Bu şeklin üç kenarından hareket etmek, mevzuu izah etmeyi kolaylaştırıyor. Üçgenin Türkçülük köşesi ile İslamcılık köşesi arasındaki kenarında Ülkücüler, muhtelif cemaat ve tarikatler bir yelpaze şeklinde diziliyor. Bunlar devlete bağlı bir kanat meydana getiriyorlar. İslamcılık-Garpçılık kenarında Radikal İslamcılar, liberaller, sosyalistler ve her birinin Kürtçü versiyonları yer alıyor. Bunlar devletten pek hoşlaşmıyorlar. Son kenarda ise İnkılapçı-Kemalist Garpçılarla, Seküler-Irkçı Türkçüler yer alıyor. Bunlar da Devletçi.
 İki kutuplu dünyanın tek kutuplu hale geldiği süreçte, bu yapı üzerinde mevzi kaymaları gerçekleşti ve dün bir araya geleceklerini tahayyül edemeyeceğimiz bir takım grupların kol kola girdiğini gördük. Kemalistlerle Türkçülerin birleştiği bir “Kızılelma koalisyonu” otuz yıl önce birbirine silah çekebilen “sağcı ve solcuların” hangi noktada birleşebileceğini gösterdi. Ülkücülerin de bir kısmı bu kanada doğru kayarken, bir kısmı sessiz sedasız daha İslamcı bir mevzie doğru yer değiştirdi ve bir zamanlar Komünizm tehlikesi karşısında tek yumruk olan milliyetçilerin, karşı karşıya geldiklerini gördük. Üçüncü kenar üzerinde, daha önceden pek esamesi okunmayan liberalizm, bir cazibe noktası haline geldi; eski sosyalistler, giderek sekülerleşirken, kendilerini ifade edecek yeni bir dil arayan bir kısım İslamcılarla orta noktada buluştular.
Eski düşmanlar dost olurken, memlekette empati aldı başını gitti, herkes yeni söylemler edinmeye başladı, “öteki” ile barış çubuğu tüttürüp birlikte saf tutmak moda oldu. “Devlet” hem Müslümanlara, hem Kürtlere zulmetmişti, eski tüfeklerin de eski kanlısıydı. Böylece Kürtçe’yi yasaklayan, Dersim’i dağıtan, Müslümanları ezip inim inim inleten, “devrim üstüne devrim olmaz, bu kış komünizm gelmeyecek” deyip Deniz’leri asan, bireyleri topluluğa feda eden “tece” hep beraber recmedilebilirdi. Ulusalcı cephe ortak bir akort tutturup orduyu göreve çağırırken, bir yandan da dindar milliyetçiler, bir türlü ısınamadıkları, güvenemedikleri “hocacılar”dan neşet eden iktidar partisine yavaş yavaş yaklaşmaya başladı. İktidarın da giderek daha milliyetçi, daha devletçi bir dilden konuşmaya başlamasıyla üçüncü koalisyon da ortaya çıkmış oldu ve zincir tamamlandı. Fakat iki nokta etrafında üçe bölünmek de neyin nesiydi? Kelimelerimiz yetmediği için bazı şeyleri izahta zorlanmaya başladık. “Kürtler söz konusu olunca, İslamcılar Kemalistleşiyor” tarzında serzenişler görülür oldu. Aynı kanat hem devletçi olmakla, hem devlete karşı olmakla suçlanıyordu. Ezberimiz bozuldu, kafamız karıştı.
Fikir karmaşasını mantıklı bir zemine oturtabilmek için yapılacak iş, kamu otoritesiyle ilgili her hadiseyi tek bir kavramla açıklamaya çalışmaktan vazgeçmek. Devlet, rejim ve sistem diye birbirinden ayrı üç vakıa var karşımızda. Devlet dediğimiz zaman daha “kadim” bir varlıktan; tarihi devamlılığı olan, bir topluluğun varlık mücadelesinin, ideallerinin ifadesi olan bir yapıdan bahsediyoruz. Bir yandan değişirken bir yandan kendisi kalabilen; karmaşık bir organizasyonun somut tezahürlerinin arkasındaki iradeyi kastediyoruz. Türkiye Devleti, Oğuzların batıya göçü, Roma ile cihad ederek “Küçük Asya”yı yurt edinmesi ile kurulmuştur, Selçuklularla başlayıp günümüze gelen tek bir yapıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti aynı devletin farklı dönemlerdeki farklı isimleridir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken olan, 1908’de başlayan bir rejim değişikliğinin tescili ve isminin konmasıdır. Rejim değiştirmek, devletin yıkılıp yerine yenisinin kurulması anlamına gelmez. Nitekim klasik rejimden Tanzimat rejimine ve ondan da Meşrutiyet’e geçmek farklı devletlerin kurulması gibi algılanmamaktadır. Rejim devletin daha somut bir yüzüdür, farklı rejimler aynı iradenin farklı dönemlerdeki ifadesi, farklı çağların meseleleri için meydana getirilmiş farklı cevaplardır. Yazılı kurallarda ve bunlara göre teşkil edilmiş kurumlarda vücut bulur. Sistem ise yazılı kuralların yorumlanma usûl ve üslûbu, uygulamaya temel teşkil eden bir zihniyettir. Bu “açık kodlu” bir yorum olabileceği gibi, iktidara hâkim bulunan kliğin, ilan edilmemiş, yazılı kurallarla çelişebilen “örtülü” veya “derin” kurallarından ve bunlara dayanan uygulamalarından da meydana gelebilir.
Türkiye’nin son iki asrına rengini veren kamu otoritesini sevk ve idare eden kuvvet, Reşit Paşa ile şekillenmeye başlayan, İttihat ve Terakki Cemiyet’inde olgunlaşan ve Halk Fırkası ile son şeklini alan “Jöntürk” jakobenizmidir. Babıâli baskını ile 1960 ve 1980 darbeleri, İstiklal mahkemeleri ile Yassıada mahkemeleri, Meşrutiyet’ten bugüne sokak ortasında gazeteci vurmaya devam eden el bir çizgi üzerine oturtulabilir. Devletin gücünü kullanarak millete zulmeden de bu eldir. Toplum mühendisliği projeleri üreten, yeni bir “ulusal kimlik” kurgulayıp dayatan, hukuksuzluğu ve şiddeti bir idare mekanizması olarak kullanan, “tehlike grupları” oluşturup birbirine karşı kışkırtarak “böl ve yönet” siyaseti uygulayan, “Devlet” değildir, “Jöntürk” sistemidir. Devlet ve sistem kavramlarını birbirinden ayırdığımız zaman, kendisinden ayrılan her türlü sosyal ve kültürel kimliği baskı altına alanlarla, etnik ayrımcılığa dayanan bir siyasi ve hukuki düzen değişikliğine karşı çıkanları birbiriyle karıştırmamaya başlarız. Biri bir azınlık diktasının tercihidir, diğeri bin yıllık bir varlığın daha fazla zaafa uğramasına, mevcudiyetine halel gelmesine razı olmayanların iradesidir.
Türkiye’de devlet geleneğinin farklılıkları bir arada bulundurmak konusunda bir sıkıntısı yok. Halkın hayat tarzı da buna uygun. Gerçekten etnik gerilime dayanan bir kimlik meselesi de yok. Sıkıntı şikâyetlerin fatura edileceği adres konusunda kargaşa olması. Karşı olanla taraftar olanın devlet derken kastettiği çoğu zaman aynı şey değil. Dolayısıyla “devletin bekası” ile “vatandaşların hakları” çelişen iki kavram değil. Zulme karşı çıkmakla devlet zayıflamaz, aksine güçlenir; vatandaşıyla bağlarını güçlendirir, terör mihraklarına mazeret ve malzeme vermemiş olur. Bölücüler sistemin hatalarını, günahlarını kullanıp devlet aleyhine çalışırken, jakoben zihniyet de sistemin devamını sağlamak ve iktidarını sürdürmek için sistem ve devlet aynı şeymiş gibi davranıyor. Bu nokta gözden kaçınca vahim bir kamplaşma ortaya çıkıyor. Temelden hatalı olan bir kamplaşmada hangi tarafı tutarsanız tutun, doğru bir tavır göstermiş olmazsınız. Kürtlerle devlet arasında bir dava yok, Kürtlerle sistem arasında ve bölücülerle devlet arasında davalar var, bunlar birbirine karıştırılıyor.
Muktedirlerin devleti veya rejimi ifade ve varlık sebebini izah konusundaki sıkıntıları yahut tercihleri de zihinlerin karışmasına yol açıyor. Devleti 1908-1919 arasında idare eden kadro ile 1919’dan sonra idare eden kadro arasında fark yok. Faturayı kaçan liderlerine kesip aradan sıyrılan bu ekip, kendi isimlerini değiştirmekle yetinmediler, devletin de ismini değiştirdiler. İki ayrı harp ve iki ayrı devlet varmış gibi bir kurgu oluşturmak işlerine geliyordu. İttihatçılar Cihan Harbini kaybetmişti ve böylece devlet yıkılmıştı. Halk fırkası ise İstiklal Harbini kazanmıştı ve yeni bir devlet kuruyordu. Sorumluluğu üzerlerinden atmışlar, programlarını tatbik edebilmek için uygun vasatı sağlamışlardı. Yeni dönemde de komitacı tekniklerini kullanmaya devam ettiler ve iktidar dizginini sıkıca ellerine doladılar. Ülke küçülmüş, ama Jöntürkler büyümüştü. Meşrutiyet dönemi fikir mahfillerinin esas akımlarından İslamcılık saf dışı bırakıldı, Türkçülük budandı ve geriye kalan Türkçülük soslu Garpçılık, Musul vilayeti meselesinin hallini bile beklemeden, “bir buçuk tarz-ı siyaset” halinde önümüze kondu.
Lozan’a kadar hâkim zümreden Müslümanlar diye bahsediliyordu, daha sonra bu kelime Türkler şeklinde değiştirildi. Bir yandan Osmanlı’nın etnisiteyi dikkate almayan sisteminde olduğu gibi, tek tip bir vatandaşlık sistemi kabul edildi, “Türküm diyen herkes Türktür” denildi, Türk kelimesi Süryanisinden Arnavuduna, Çerkesinden Rumuna herkesin ortak ismi gibi kullanıldı; bir yandan da siyasi ve hukuki yapıda olduğu gibi, etnik ve kültürel yapıda da herkes birbirinin aynıymış gibi davranıldı. Devleti devraldıktan sonra temel yapısını çok değiştirmemişlerdi, hatta Şer’iye ve Evkaf vekaletini kaldırır gibi yapıp, Diyanet İşleri Başkanlığı adı altında ibka etmişlerdi. Ezcümle ortada bir “ulus devleti” yoktu, bu daha çok bir temenniydi, istedikleri ulusu meydana getirmeyi başarabilselerdi, devlet de o ulusun devleti olmuş olacaktı.
İşler Jöntürk zümresinin planladığı gibi gitmedi. Yeni bir devlet kurduklarına herkesi inandırmışlardı, fakat bu bir noktada ters tepmişti. Dayattıkları kimliği benimsemeyenler, “yeni devlet” karşısında da muhalif tavır aldılar. Osmanlı ile Cumhuriyet farklılığı o kadar çok vurgulanmıştı ki, aradaki devamlılık sürekli gözden kaçar hale geldi. Felaket başa gelmiş ve devlet yıkılmıştı, yerine gelen bu heyulaya bağlılık göstermenin bir mânâsı yoktu. Bağnaz eğitim kadrosu harp sanki İngilizlere veya Yunana karşı değil de Osmanlı’ya karşı verilmiş gibi işi abarttıkça, muhalifler daha da bilendi, içlerinde Osmanlı’ya düşman olmakla Türkiye Cumhuriyeti’ne düşman olmanın aynı şey olduğunu idrak edemeyenler türedi, Cumhuriyetin bayrağı Osmanlı bayrağının ta kendisi değilmiş gibi, bayraktan soğuyanlar oldu. Bir kısmı bu devlet kendi devletleri değilmiş gibi düşünmeye başladı. Cephenin karşı cenahında da rejimi devletin kendisinden çok daha mühim görenler, daha doğrusu rejimi devletin kendisi gibi görenler bulunmaktaydı. Tek parti döneminde yerini korumak için manipülasyona ihtiyaç duymayan cunta, 1912 sopalı seçimlerinden 1946 sopalı seçimlerine kadar istediği mesafeyi alamadığını görünce, “irtica” kartını daha yoğun olarak kullanmak durumunda kaldı. Ortada bir takım “devlet düşmanları”nın bulunması işlerine geliyordu. 1980 darbesinden sonra korumaya çalıştıkları devlet tarafından tokat yiyen Ülkücüler dışında, belki de, ortadaki garabete kafa yoran kalmadı. Bu devlet kimin devleti suali de böylece ortada kalmış oldu. Dağa taşa “ne mutlu Türküm diyene” yazan resmi söyleme göre, devlet Türklerin devletiydi, ama Türk derken ne kastedildiği açık değildi. Sınırların dışında yaşayan ve Türkçe konuşan zümreler itinayla göz ardı ediliyordu, hatta bir dönem Turancılık suç olarak görülmüştü, şu halde Türkçülerin anladığı anlamda bir Türklük kastedilmiyordu. Sosyokültürel muhtevası olmayan, etnisite kavramına karşı nötr, sadece siyasi ve hukuki bir vatandaşlık bağı olarak Türklük kastediliyor idiyse, insanların dillerine, isimlerine karışmak niyeydi? Kavram kargaşasından meydana gelen bir toz duman perdesi insanların birbirini anlamasını neredeyse imkânsız hale getirdi. Şiddet eylemleriyle birbirine karşı tahrik edilen kitleler, resmi söylemi kenarından köşesinden, farklı parçalarıyla benimsemeye başladı. “Gericilik tehlikesi”nden korkanlar, sistemin dindarlar üzerindeki baskısını desteklerken, bölücülük tehlikesinden korkanlar ırkçı yaklaşımları mazur görmeye başladı. Cunta farklı sebeplerle, çoğunluk için ihtiyaç halini almıştı.
Kısır döngüyü kırmak için yapmak gereken kavramlarla kilitlenen insanları, doğru kavramları kullanarak çözmek. “Ekseriyetin desteklediği ortak düşman” tarzındaki garabeti ortadan kaldırmak gerekiyor. Tepkilerin doğru hedefe yönelebilmesi için, hedefin net olarak görülebilmesi şart. Atılması gereken ilk adım devletlûlardan bizar olan vatandaşlarımıza, bu devletin onların da devleti olduğunu, “siz-biz” diye bir şey olmadığını anlatabilmektir. Cunta ile bölücü mihraklar birbirine zıt iki kutup gibi görünmekle birlikte birbirlerini besliyorlar. Cuntanın el altından bölücü mihraklara yardım ettiği yönündeki iddialar bunu doğrular gibi görünüyor. “Hırsızı” istihdam eden “polis” ise ne yapmak lazım? Bir arada olabilmenin yolu bunların ikisine birden karşı olmak. Sosyal ve kültürel kimlikleri, siyasi-hukuki kimlik konusunda esas almaya yönelik talepler, daha kısa bir ifadeyle etnik ayrımcılık veya etnik imtiyaz beklentisi, fitneye kapı açacak bir çıkmaz sokaktan başka bir şey değildir. Ancak siyasi-hukuki yapının istikrarını korumak için sosyal ve kültürel kimlikleri yok farz etmek icap etmez ve dahası zulümdür. Mazlumun hakkını savunmak için, bu ülkedeki bin yıllık varlığımızı tehlikeye atmak mecburiyetinde değiliz, “devletin yanında, sistemin karşısında” bir cephe teşkil edebildiğimiz zaman, huzuru bozanlar bu gücün karşısında küçülecekler ve fitne sonunda sönecek diye ümit ediyorum.

19 Ekim 2011 Çarşamba

"Yeni Osmanlı" mı, zaten Osmanlı mı?


Geniş toplumsal mutabakata dayanan sivil bir anayasa hazırlanması gündemde olmakla birlikte, bazı temel konularda, anayasanın, ana çizgilerini, mantığını belirleyecek bazı hususlarda bir fikir birliğinin bulunmadığını görüyoruz. Tartışmalara katkısı olabilir ümidiyle, Türkiye Devleti ve toplumu hakkında bazı tespitleri arz etmekte fayda mülahaza ediyorum. Kanaatimce çözülmez gibi görünen bir kısım çelişkilerin temelinde, resmi söylemin ezberletmiş olduğu umdeler yatıyor. Resmi söylem, devleti, halkın devletle bağını, devletin varlık sebebini izah bahislerinde realiteden sapmış ve umumi kabul görecek tanımlar yapmakta yetersiz kalmıştır. Mesele esasen anayasa yapılmasından da önce, zihinlerdeki kargaşanın sona erdirilmesi, çekişmelerin bir uzlaşma nizamına bağlanarak asgariye indirilmesi ve memleketin önündeki pratik meseleleri daha sakin bir akılla ele alabilmesini sağlamak meselesidir.
İnkılapçı kadroların sık sık ideolojik-teorik konuları reel-pratik konuların önünde tuttuğunu görüyoruz. Bu durum Devletimizin yaklaşık son bir asrında gösterdiği zaafların mühim bir cephesini teşkil etmektedir. Sistemi teşkil eden kadrolarla muhalefet arasındaki gerilim ideolojik bir vasatta şekillenmekte, bu durum ülkenin reel meselelere odaklanmasını güçleştirmektedir. Sistem ülke gerçeklerine sırtını dönerek adeta akıntıya kürek çekmekteyken, muhalefetin de yelkenlerini pratik konularla şişirmesinin yanında, gemisini yüzdürmek konusunda akıntıdan güç alması söz konusudur. Pratik konulardaki çözümlerin popülist yaklaşımlarla yarım bırakılması, ideolojik gerilimden kaynaklanan bir denetimsizliğin neticesidir. Pratik konularda asgari mutabakatın sağlanabilmesi için öncelikle teorideki anarşinin sona erdirilmesi gerekmektedir. Bu bâbda cevaplanması gereken sual, Türkiye neyin nesidir sualidir. Devlet, millet, vatan gibi mefhumlar hem kendi içlerinde sağlam bir zemine oturtulmalı, hem de ülkenin dünya üzerindeki yeri tayin edilmelidir.
Resmi söylemin oluşturduğu dezenformasyon perdesini araladığımızda şunları görüyoruz:
1. Yirminci asrın en büyük yalanı Osmanlı devletinin yıkıldığı iddiasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğundan ayrı bir devlet değildir. Elbette Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışmıştır, zira Osmanoğlu hanedanının iktidarını kaybetmesiyle Osmanlı olma vasfı ve Birinci Cihan Harbindeki muazzam toprak ve nüfus kaybıyla da İmparatorluk vasfı ortadan kalkmıştır. Ancak bunlar bir devletin yıkıldığı ve yerine ayrı bir devletin kurulduğu manasına gelmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı Osmanlı bayrağının ta kendisidir, yeni olarak sadece nizami ölçüleri zaptürapt altına alınmıştır. Posta ve polis teşkilatları kendisinden eski bir devlet olabilir mi? Ziraat Bankasından Silahlı Kuvvetlerine kadar, parlamentosundan üniversitesine kadar bütün mülkî ve askerî teşkilat, fiziki varlığıyla, kadrolarıyla, idare zihniyetiyle eski iktidardan yenisine devredilmiştir. Mevcut kurumların ismini değiştirmekle, yapısını yenilemekle, bir kısmını ilga edip bir kısım yenilerini ihdas etmekle, anayasa veya rejim değiştirmekle, toprak kaybetmekle, yeni muahedeler imza etmekle yeni bir devlet kurulmuş olsa, Osmanlı’yı bir değil, birkaç devlet saymak iktiza ederdi. Yeniçeri Ocağı’nın lağvı, Hilafet’in lağvından daha tesirli neticeler vermiştir. Tanzimat askerî, mülkî, hukukî, siyasî sahalarda en az Cumhuriyet kadar, belki daha fazla yenilikler getirdi. Mesele Osmanoğlu iktidarı ise, Meşrutiyet’le zaten fiilen ortadan kalkmıştı.
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan ayrı bir devlet olmadığı gibi, Osmanlı da Selçuklu’dan farklı bir devlet değildir. Türkiye üzerinde düşünürken, Oğuzların batıya göçü ve Rum diyarını yeni bir vatan haline getirmesinden itibaren başlayan süreci bir bütün olarak göz önünde bulundurmak yerinde olur. Devlette de, toplumda da bir süreklilik sözkonusudur.
2. İkinci büyük yalan, ulus devleti iddiasıdır. Türkiye Devleti etnik açıdan homojen bir ulus devleti değildir. Vatandaşlık bağı ve temel vatandaşlık tanımı etnik esasa istinad etmemektedir. Dünya konjonktüründeki yeri kadar, nüfusuyla da Türkiye, İmparatorluk mirasçısı bir ülkedir; tarihi ve kültürel mirası, Devlet geleneği, ulus devleti kavramıyla çelişmektedir. Türk unsurunu esas alır gibi görünen, fakat aslında onun değerleriyle de ters düşen, yeni bir ulus meydana getirme yönündeki toplum mühendisliği çabaları başarısız olmuştur. Siyasi ve hukuki kimlik konusunda bütünlüğün esas alınması yerinde olsa da, bunun temellendirilmesinde kurgusal bir ulus kimliğinin vurgulanması hatalıdır. Ulus devleti mantığı ile meselenin çözümlenmesi mümkün olmadığı gibi, böyle bir yaklaşım gerekli de değildir. Türkiye Devletinin vatandaşlık tanımı etnik temele dayanmaz. Kavmiyet açısından nötr ve bütün kavimlere eşit mesafede bir anlayış sözkonusudur. Ancak bunun formüle edilmesinde sıkıntı bulunmaktadır. Osmanlı kelimesi üzerinden millî ve dinî muhtevası olmayan bir terim üretmenin kolaylığına mukabil, Türk kelimesinin ne mânâya geldiği, millet deyince ne anlamak gerektiği muğlak ve tartışmalı vaziyettedir, bu yüzden de bir kör döğüşü sürüp gitmektedir. Millet tarifinde kimi bir kavmi esas almakta, kimi muhtelif kavimlerin mensuplarını içine alabilen, daha karmaşık bir sosyolojik yapıdan bahsetmekte, hatta kimi de kelimeyi ümmet kelimesiyle müteradif olarak kullanmaktadır. Aynı şekilde Türk deyince “Türkleri” kastedenler olduğu gibi, “Türkiye toplumunu” kastedenler de bulunmaktadır ve hatta Türk kelimesini Müslüman kelimesiyle aynı manada kullanan zevata da tesadüf edilmektedir. Birinci tarife göre Uygurlar Türktür ve Kürtler Türk değildir. İkinci tarife göre Kürtlerle birlikte Ermeniler de Türktür, ama Kırgızlar Türk değildir. Üçüncü tarife göre ise Arnavutlar Türktür, ama Gagavuzlar Türk değildir. Hukuki ve siyasi çerçevenin tarifinde mutabakat olmayan bir kavram üzerine inşası yeteri kadar sıkıntı çıkarmıyormuş gibi, Jöntürk idaresinin, iki tarif arasında yalpalayan çelişkili tutumu vaziyete tüy dikmektedir: resmi söylem ikinci tarifi esas alır, ama zaman zaman fiiliyatta birinci tanım tatbik edilir. Bunda Cihan Harbi sonrasında Türk aydınında hakim olan haletiruhiyenin payı büyüktür. Makedonya hadiselerinden itibaren, Devletin tebaası durumundaki muhtelif kavimlerin statüsü tartışma konusu olmuş, vatan parça parça küçüldükçe, Devlete sahip çıkmak mevkiinde giderek yalnız kalan Türk unsurunun mağduriyet hissi ve öfkesi büyümüştür. Nihayet harp bitip, mübadele de yapılınca memlekette sanki Türk unsuru dışında kimse kalmamış, Türkiye dışında da Türk unsurundan kimse kalmamış gibi bir tavır benimsenmiş, böylece birinci ve ikinci tarifler örtüşür hale gelmiş gibi yapılmıştır. Türk kavminin bütün mensupları Türkiye’de olsa ve Türkiye’de Türk kavminin mensuplarından başka kimse bulunmasa gerçekten de iki tarif de aynı kapıya çıkmış olurdu. Ne var ki sözkonusu deve kuşu tavrı, meselelerin üstünü örtme gayreti, bir yandan Devletin Dış Türkler hususunda atıl kalması ve onları yalnız bırakması, diğer yandan da Türkiye toplumunun Türk ve gayri Türk unsurlarının birbirine karşı tahrik edilmesinin kolaylaşması şeklinde netice vermiştir. Ezcümle Türkiye Devleti vatandaşlık tanımını formüle dökerken, tarihi köklerine ve mantık ve iz’an çizgisine dönerek; hakikate, vaziyete mutabık, net bir tarif yapmalıdır. Dikkatten kaçmaması gereken bir nokta da etnisite açısından nötr bir tarifin, etnik ayrımcılığa, etnik imtiyazlara da mahal bırakmayacağıdır.
Efradını cami, ağyarını mani bir vatandaşlık tarifi kurgulanırken, unutulmaması gereken bir husus da şudur: Türkiye, coğrafyası, kültürü, devlet geleneği bakımından meseleleri kendisiyle sınırlı olmayan, çevresiyle de ilgilenmek durumunda bulunan bir ülkedir. Bu ilginin esaslarını, sınırlarını tayin ederken, bu ülkenin hinterlandının neresi olduğunu da dikkate almak icap eder. Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar coğrafya, nüfus ve kültür bakımından bu ülkenin devamı olan bölgelerdir. Keza Sibirya’dan Gagavuz yurduna kadar Türklerle; Atlas Okyanusundan Büyük Okyanus’ kadar Müslümanlarla meskun bütün diyarlar ve elbette yeryüzünde bir mazlumun bulunduğu her yer Türkiye Devletinin ilgi sahası içindedir. Türkiye cihan devleti vizyonunu terk etme lüksüne sahip değildir.
3. Türkiye bir İslam ülkesidir. İslam Anadolu’nun bin yıllık hakikati ve Türk toplumunun temel dinamiğidir. Müslüman ekseriyetin meskûn bulunduğu, İslam dininin halen yaşandığı, tarihi ve kültürel dokusu büyük oranda İslamiyet tarafından meydana getirilen, İslam Medeniyeti’nin merkezlerinden biri olan bir ülke, şehir ve köylerinin silüetlerinde değişmez unsur minareler olan, ezanın bayrak gibi şiar sayıldığı bir ülke, kimi zaman minberlerine ayyıldızlı bayrak asılan bir ülke burası. Halkının zihninde ve kalbinde, devlet ve millet mefhumlarının dinden ayrı bulunmadığı bir ülke, Türkiye.
Hilafeti ilga eden, Tevhid-i Tedrisat kanununu çıkaran, medrese ve tekkeleri seddeyleyen yeni rejim, Şer’iye ve Evkaf vekâletlerini ismen kaldırırken, devlet teşkilatı bünyesindeki dinî müessese olarak Diyanet İşleri Başkanlığını ihdas suretiyle Şeyhülislamlık-Şer’iye teşkilatı geleneğini ibka etmekle bu hakikate en fazla ne kadar uzak durabileceğini göstermiştir. Keza millî mücadele boyunca temsil edilen zümre “Müslümanlar” olarak ifade edilmiş ve Lozan’da da vatandaşlık tanımı din üzerinden yapılmıştır.
Bir devletin İslam hukuku ile idare edilmemesi, o devletin Müslümanların devleti olmadığı manasına gelmez. Nitekim Osmanlı devleti şer’î hukuk yanında örfî hukukun da cari olduğu bir devletti ve hatta daha Osman Gazi devrinde Roma devletinden kalma Pazar bacı uygulamasını kabul ederek karma bir hukuk uygulamaya başlamıştı. Müslümanlar tarafından kurulan, Müslüman ekseriyete dayanan, Müslümanların kendilerini siyasi ve hukuki sahada ifade etmeleri gayesine hizmet eden bu devlet, siyasi ve hukuki yapısıyla “İslam devleti” olmasa bile, en az Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde olduğu kadar “Müslüman devleti”dir.
Bu noktada hilafet mefhumuna da temas etmek yerinde olur. Hilafet veya imamet, ruhani, uhrevi değil siyasi bir makamdır. Çok kısa bir ifadeyle söylemek gerekirse, halife İslam devletinin devlet başkanıdır. Dolayısıyla bir devlet başkanından bahsedebilmek için, önce ortada bir devletin bulunması gerekmektedir. Mevcut şartlarda, öngörülebilir bir vadede Müslümanların tamamını veya ekseriyetini tek bir siyasi organizasyonda toplamak imkanı bulunmadığına göre, hilafet makamını tartışmaları tıkayan bir nokta olarak gündeme getirmemekte fayda bulunmaktadır.
4. Türkiye’de mevcut şartlarda işlerliği olabilecek tek rejim demokrasidir. Demokrasi derken demokrasiyi kastediyoruz, demokrasi süsü verilmiş bir otokrasi veya oligarşiyi değil. Laiklik mefhumunun esası da demokrasi tabirinde mündemiçtir. Laiklik derken de Pozitivist dünya görüşünün tahakkümünden değil, farklı dünya görüşlerinin toplumsal uzlaşma içinde bir arada var olabilmesinden bahsediyoruz.
Sürüp giden darbe ve baskılara rağmen sindirilemeyen muhalefet, gücünü büyük oranda bahsettiğimiz hususlarda milletin nabzını tutabilmesinden ve bu suretle azınlık tahakkümüne karşı millî iradeyi temsil etmesinden almaktadır. Ancak muhalefet kadrolarının teorik sahadaki bu rakipsiz üstünlüğü, sistemin pratik konularda ciddî bir varlık gösterememesiyle birleşince, reel meselelerde hükümetlerin alternatifsiz ve denetimsiz kalmasıyla neticelenmektedir. Millî iradeyi temsil iddiasındaki kesimlerin, bu işin bu kadar ucuz olmadığını idrak etmeleri ne kadar elzemse, halka rağmen halkçılık davası güden kesimlerin de ideoloji muhafızlığından vazgeçip ülke gerçeklerini fark etmeleri o kadar zaruridir. Dünya görüşümüz ve temennilerimiz ne olursa olsun, hangi ideolojinin mensubu, hangi rejimin talibi olursak olalım, hep beraber bu ülkede yaşamak mecburiyetinde olduğumuza göre asgari müştereklerimizi tesbit etmeliyiz. Bunun yolu da, hayallerimizi birbirimize dayatmak değil, gözümüzü açıp hangi gemide olduğumuza bakmaktır.