siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2018 Çarşamba

evrenin büyük sırrı: muhalefet seçimi neden kaybetti?




muhalefet seçimi neden kaybetti, bu çok önemli bir soru. bunu size açıklayabileceğimden emin değilim, ama insanlık görevimi yapıp bir kere olsun denemek istiyorum. gördüğüm manzara tüylerimi ürpertiyor, komplo teorileri havada uçuyor, akıl almaz iddiaların bini bir para, insanların bunlara nasıl inanabildiğini anlamakta zorlanıyorum. işin kötüsü, bu teorilere inananlar, az sonra açıklayacağım sırra inanmayacaklar muhtemelen, ama acı gerçeği dümdüz açıklamaktan başka bir yol da bulamıyorum. ne yapacağınızı söylemek bana düşmez, ama isterseniz önce yerinizde oturup biraz gevşeyin, sakinleşin, nefes alın, su için, kendinizi hazırlayın.

hazır mısınız?

işte büyük sır: muhalefet seçimi kaybetti, çünki daha az sayıda kişi muhalif adaylara oy verdi.

her zamanki gibi anlatamadığımı tahmin ediyorum, ama bunu daha açık ve anlaşılır bir şekilde söylemenin bir yolu da yok. seçimi desteklediğiniz aday kazanamadı, seçim ikinci tura kalmadı, çünki seçmenin yarıdan fazlası ilk turda erdoğan'a oy verdi. her şeyden önce bununla yüzleşmeniz gerekiyor kanaatindeyim. kimse bir milyon bilmem kaç oyu çalmadı. kimse kimseyi kaçırmadı, tehdit etmedi, uzaylılar veya uçan spagetti canavarı işe karışmadı. ortada "anormal" bir durum yok. seçimi kazanmak için daha fazla oy almak gerekiyordu ve adayınız o kadar oy alamadı.

zekanıza hakaret etmiş durumuna düştüğüm için üzgünüm, aslında daha makul ve mantıklı bir ülkede yaşıyor olsak, başka bir soruyu, muhalefetin seçimi nasıl kaybettiğini, yani insanların neden muhalif adaylara oy vermediğini falan konuşabilirdik, ama yapacak bir şey yok, henüz o noktadan çok uzaktayız. daha az oy almış olmayı gerçekçi bulmayan ve bu yüzden öküzün altında buzağı arayan bir kalabalıkla, daha ciddi bir konuyu konuşmamız mümkün değil.

aynı basit gerçek eski seçim sonuçları için de geçerli: sandıktan çoğunluğun tercihi çıkıyor. kimse kamyon kamyon oy çalmıyor. az gelişmiş, iyi giyinerek hayatına anlam katmayı beceremeyen, sizi ölesiye kıskanan ve elbette dişlerini fırçalamayan çomarlar makarnaya kömüre tamah edip oylarını satmıyorlar; on altı yıldır ülkeyi yöneten iktidarı, mevcut alternatiflere tercih ediyorlar. bunu kabullenmeniz bir on altı yıl daha sürecek belki, bilemiyorum. o çıtayı aşarsak başka şeyler de konuşabiliriz. ortadaki somut gerçeği kabul etmediğiniz sürece, bu noktaya nasıl geldiğimizi, olup bitenin sebebini tartışmamız mümkün değil.

insanlar tahminlerinde yanılabilir, benim de tahminlerimin çoğu yanlış çıktı. ama ak parti oyu ve erdoğan'ın oyu konusundaki tahminimde fazla hata çıkmadı. inanmayacaksınız şimdi, bunu seçimden sonra söylemek ne kadar anlamlı, bilmiyorum, ama ak parti oyunu %40-41, erdoğan'ın oyunu ise %52-53 civarında tahmin ediyordum. bir çok kişinin tahmini de bu yöndeydi, genel hava "milletvekili oylamasının sonucu 7 haziran seçimlerine benzeyecek, cumhurbaşkanlığı oylamasının sonucu ise referandum sonucuna benzeyecek" şeklindeydi. insanların oy verme dinamiklerinin arkasında sosyolojik sebepler olduğunu düşünüyorum ve üç sene içinde o sosyoloji o kadar da değişmiş olamaz. aynı segmente hitap eden birden fazla alternatif olsaydı, belirsizlik olabilirdi, ama yoktu. hesap ortadaydı yani.

seçim sonuçları gerçek arkadaşlar, yas mı tutuyorsunuz, şok mu yaşıyorsunuz, ne yapıyorsanız çabuk tamamlarsınız diye ümit ediyorum. evet, aydınlanma yaşamaya başlayanlar yanılmıyorlar, burası sizin düşündüğünüzden farklı bir ülke. bazılarınız balık tüketiminden falan dem vuruyor, ama buradan bakınca da içinizden bir çoğu mantar tüketiyormuş gibi görünüyor.

ince akıllı bir adama benziyor, bence ne dediğini dinleyin. ama "arkasından silah dayadılar, zorla konuşturuyorlar" veya "şifreli konuşuyor, aslında öyle demedi" kafasıyla değil, kurduğu cümlelerin dilimizdeki birinci anlamlarına odaklanmaya çalışarak dinleyin. kendi cumhurbaşkanı adayınıza bile inanmıyorsanız, daha ne yapılabilir ki?

saygılar ve zorla da olsa sevgiler, yurdum insanı; geçmiş olsun, kafanızı ütüledim, özür dilerim.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Yerini Bulmayan Tenkidler ve Kadın Meselesi


Adeta tartışmayı meslek edinmiş gibi sürekli tartışıp dururken sık sık gözden kaçırdığımız hususlardan biri doğru söylemekle haklı olmak arasında fark olduğu. Haklı olmak için söylediğinizin doğru olması gereklidir, ama yeterli değildir. Haklı olmanız için doğru saiklerle, doğru gerekçelerle, doğru motivasyonla hareket etmeniz gerekir, bir. Doğru şekilde, doğru usûlle ve doğru üslupla hareket etmeniz gerekir, iki. Doğru açıdan, doğru mesafeden bakmanız, meseleyi doğru ölçekte ele almanız; doğru bir bütün içinde, doğru yere oturtmanız gerekir, bu da üç. Yani konunun kuyruğunu, kulağını ele almakla yetinir de, tamamını bir tarafa bırakırsanız; ele aldığınız kısımla alakalı söylediklerinizin doğru olması meseleyi halletmek için yeterli olmaz. Son zamanlarda tekrar gündem olan kadınların âdâba uygun hareket edip etmedikleri bahsi bunun bir misali.

Yapılan tespitlerin esas itibariyle doğru olduğu söylenebilir, gerçekten de başörtülü hanımlardan bazılarının hal ve hareketleri tesettür mefhumunun ruhuna pek uygun değil. Aslına bakarsanız zaman zaman bunu dile getirenler arasında “bizim mahallenin” hanımları da var. Söylenenler doğruysa neden bu kadar gürültü çıkıyor? Bazı hanımlar hakikate cephe almış vaziyette mi? Yoksa atladığımız bazı noktalar mı var?

Evvela şunu tespit etmek gerekiyor, gerçekten de “bizim mahallede” fikir itibariyle kayma yaşayan bir zümre var, belki kendileri de farkında değiller, ama artık hadiselere baktıkları nokta pek “yerli ve millî” veya “muhafazakâr” bir tavrı ifade etmiyor; daha ziyade “modern” bir bakış açısı “İslamî olana dair bir arayışın” yerini almış durumda. Bu bazen liberal bir duruş olarak ortaya çıkıyor, bazen feminist bir duruş... Bu “sapma” kadınlar kadar erkekleri de alakadar ediyor, ama gündemle kesişen kısmı, kadınlara ait olan kısmı. Bu hanımlardan bazıları tesettüre fazla mânâ yüklenmesinden şikâyetçi. Bu fazla olan mânâ nedir ki taşıyamıyoruz? Eğer herkesin evliya gibi davranmasına dair beklentiler kastediliyorsa, buna söyleyecek bir şey yok. Çoğumuzun ameli çok eksik, kusurlu ve kul hakkı olmadıkça kimsenin kimseye sorabileceği bir hesap yok. Nasihat etmek, hayra teşvik etmek ve şerden sakındırmak elbette gerekli, fakat bunun da bir yolu yordamı var, kaş yaparken göz çıkarmamak gerekiyor. Öte yandan “fazla olan mânâ” derken kasıt “tesettüre yüklenmemesi gereken bir mânâ” ise, orada biraz durup düşünmek gerekir, zira fikriyat itibariyle bir “itizal” başlamış demektir.

İslamcı fikriyat dinin sadece ferdi ve günlük hayatta uygulanabilmesi ile alakadar olmaz, aynı zamanda toplum halinde ve devlet seviyesinde bir temsil ile uygulanabilmesi ile de alakadar olur. İslamcılık, daha doğrusu İslamcılığın Namık Kemal’den girip Ali Şeriati’den çıkan versiyonu, bir yönüyle gelenekle modernite arasında moderniteye doğru bir yalpalama ifade etse de, netice itibariyle moderniteye karşı çıkmaya çalışan, en azından onu eleştiren bir fikir; durduğu yerin sekülarizmin, materyalizmin, hümanizmin tam karşısı olması gerekiyor, bunları reddederek başka bir hayat kurmayı hedeflemesi gerekiyor. Lakin görünüşe göre böyle bir hedef hususunda pes edilmesi, belki de hedefin sadece pratikte değil, teoride de tamamen terk edilmesi söz konusu. Moderniteye razı olunacak, bize sunduğu hayat, değerler, fikirler benimsenecek ve sadece gündelik hayatta bireysel ibadetlerin yapılabilmesi ile yetinilecek. Yani İslam artık sizin için “tablonun tamamı” olmayacak; kültürel çeşitliliğin içinde, çoğulcu bir toplumun pek çok renginden biri olacak. Bir yandan “sizin için” ne kadar önemli olduğunun altını çizeceksiniz, ama diğer yandan bunun “sadece sizin özel hayatınız” olduğu iddiasını da kabullenmiş olacaksınız. Eğer bütün bu mânâ meselesinde, bakış açısı gerçekten bu ise; artık “bizim mahalle” diye bir şeyin kalmadığı veya bir kısmımızın aslında mahalleyi terk etmiş olduğu söylenebilir. Bu ağır bir tespit ve yanılıyor olmam elbette daha güzel olurdu. Belki de bütün mesele bir takım yanlış anlamalardır. Ama hadise gerçekten buradan bakınca göründüğü gibiyse, dün zorla dışlandığımız “kamusal/ toplumsal” alandan, bugün gönüllü olarak çıkıyoruz demektir. Daha doğrusu o alana ancak “gömlek değiştirerek” girebilmişiz demektir. Başka bir ifadeyle ikna odasından başımızdaki örtüyle çıkmayı başarabildiğimizi sanırken, o örtünün mânâsını geride bırakmışız demektir. Bu gerçekten çok can sıkıcı bir tespit ve neyse ki hiç yanılmayan biri değilim.

Haklı olmak ve doğru söylüyor olmak aynı şey değildir dedik. Bu noktada bunun bir misali üzerinde durabiliriz. Kadınların -bir kısmı erkeklerden kaynaklanan- sıkıntılarına işaret etmek ve bunlar için çözüm aramak başka bir şeydir, bunu seküler bir teori üzerine oturtarak yapmak başka bir şeydir. Nasıl ki çalışanların haklarını kul hakkı kavramı ile ifade etmek yerine, burjuva-proleter çatışması üzerinden ifade ederseniz, kendi teorinizden ayrılmış oluyorsanız; kadınların haklarını cinsiyetler arasında bir çatışmayı esas alan bir kurgu ile ifade ederseniz, bu artık İslamcılık olmaz. Diğer taraftan konuyu “feministler yine dellendi” diye kestirip atmak da fazla kolaycı bir yaklaşım ve tek başına konuyu kilitlemeye yetiyor.

“Hanımlar edepli olun” ikazlarına sinirlenen hanımlar, “feminist” hanımlardan ibaret değil. Aksine zaman zaman kendileri de benzer sıkıntıları dile getiren hanımlar bile, bu ikazlara tepki gösterebiliyor. Bu tepkinin mahiyetini doğru anlamak gerekiyor, yoksa “niye doğru söylediğimiz halde ayaklanıyorlar, doğrulara karşı mı bunlar, hepsi birden sapıtmışlar” diye bir karşı tepkiyle tartışmayı çıkmaza sokarsınız.

Görebildiğim kadarıyla hanımların temel rahatsızlığı sürekli ve tek başlarına hedef tahtası haline gelmelerinden kaynaklanıyor. “Başka konu yokmuş gibi” laf dönüp dolaşıp “hanımları hizaya getirmek” bahsine geliyorsa, ama “beylerin kabahatleri” pek gündem olmuyorsa ve dinin pek çok kısmı aynı nisbette mesele edilmiyorsa; sıkılmaları, bunalmaları ve sinirlenmeleri çok da anlaşılmaz değil. Bir çok doğrunun içinden sadece bir parçasını seçip bıktırıncaya kadar tekrarlarsanız, insanlar rahatsız olmakla kalmaz, “din anlayışınızı” da sorgulamaya başlar. Söylediğiniz şeyler doğru olduğu halde dini çarpıtmış olma durumuna düşebilirsiniz. Meşhur misalle izah edecek olursak, filin kulağı olduğu doğrudur, ama siz sanki fil kulaktan ibaretmiş gibi davranırsanız, yanlış mesaj vermiş olursunuz: kulak fil değildir, fil de kulak değildir.

“Dindar” camiada giderek yaygınlaşan bir “gevşeme” olduğu doğru, ama bu her iki cinsi birden etkiliyor. Fakat başörtülü kadınlar, “alametlerini” başlarında taşıdıkları için kolayca tesbit ve teşhis edilebiliyor ve hatalarının kayda geçmesi çok daha kolay oluyor. Halbuki onların yaptıklarının muadillerini yapan erkekleri çoğu zaman dışarıdan görmekle tanıyamıyorsunuz ve kimin ne yaptığı belli olmuyor. Tanınamayacak derecede başkalarına benzemek yanlış değil mi? Elimizi vicdanımıza koyup sayalım: kaşını yolan kızlar kaç sefer gündem oldu ve bıyık bile bırakmayan erkekler kaç kere gündem oldu? Kızların çoğu oturup kalkmayı bilmiyor, ama erkekler de öyle. Kızların çoğu nerede ne konuşulmayacağını bilmiyor ve erkekler de öyle. “Şallılarla” takılan elemanlar Paris’ten, Milano’dan gelmiyor; çoğu bu mahallenin çocukları. Önce gizli nikah kıyıp sonra canı sıkılınca boşayarak kızları ortada bırakanlar “bizden farklı olanlar” değil. Teaddüt-i zevcat ruhsatını suistimal edenler, iş başvurusuna gelen kadını kaşla göz arasında nikahlamaya çalışanlar, başörtüsü yüzünden başka yerde çalışamayan kadınların çaresizliğini kullanıp yarı ücrete çalıştıranlar “elalem” değil. Kadın ve erkek “eşit” olmayabilir, ama bunun mânâsı birbirlerinden farklı yönlerinin olması, bir takım hükümler bakımından ayrılıyor olmaları; mahiyet itibariyle tamamen birbirinden farklı olmaları değil. Kadın ve erkek arasında olması gereken, olabilecek mesafeleri ve sınırları tayin eden hükümler, daha ziyade “nesebin korunması” hususu ile alakalı olabilir, ama bundan nasıl sınırın bir tarafında kalan erkeklerin “esas itibariyle üremekle alakalı bir şey” olduğu mânâsı çıkmıyorsa, diğer taraf için de böyle bir şey söylenemez. Gelgelelim bazı kardeşler insan deyince sadece erkeklerin anlaşılması gerekiyormuş, din de erkeklere gelmiş, kadınlar ise meyve bahçeleri ve binekler gibi kendilerine bahşedilmiş bir metadan ibaretmiş gibi davranıyorlar. Nasıl bazı hanımlar aile kavramıyla bağlarını koparmak ve sadece bir birey olmak, “dünyanın” peşinden koşarken “evden” tamamen soyutlanmak tavrını bir ideal olarak benimsemekle hata ediyorlarsa, bazı beyler de kadını “mahiyeti itibariyle bir tür ayıp” gibi görüp bir yerlere “gömmeye” çalışmakla hata ediyorlar. Karşımızda cahiliyetin farklı renkleri, farklı türleri var ve bir kısmı modern bir çehre arz ederken bir kısmı da gelenek suretinde görünüyor. Gelenekli olmak iyidir ve lakin gelenek nass değildir, zamanla rayından çıkabilir; tecdide, tashihe ihtiyaç hasıl olabilir veya sizin hataen gelenek diye benimsediğiniz bazı alışkanlıklar gelenekten uzaklaşmak mânâsına gelebilir, geleneği doğru tevarüs edememiş olabilirsiniz. İşin ilginç tarafı “kadının yeri evidir, bu bizim geleneğimizdir” tavrındaki arkadaşların birçoğunun nineleri sabah ezanında dağa çıkıp odun topluyor, öğle sıcağında tarlada çapa yapıyor ve eve anca hava kararınca geliyordu.

Gelenek deyince, örfleri ve adetleri ayrı ayrı ele almak lazım. Örfler daha temel değerleri ifade ediyor ve daha zor değişiyor. Adetler ise değişime daha açık. Âdâb bahisleri örflerle alakalı olabildiği gibi, adetlerle alakalı da olabilir ve bu ikinci kısmı daha çabuk değişebilir. Ayrıca âdâb “algı” ile alakalı bir konu ve her zaman mantıklı izahı gösterilemeyebiliyor. Mesela misafir gelince ayağa kalkmayı açıklamak daha kolaydır da, bacak bacak üstüne atmak neden saygısız bir hareket kabul edilir, bunu açıklamak daha zordur. Büyüklerimizin elini öpmemizi izah etmek, büyüklerin yanında çocuk sevmemeyi izah etmekten daha kolay.  Diğer taraftan söz konusu algılar “ortak bir hayat” ile aktarılır, “görerek” öğrenilir. Eğer bir şeyler yeteri kadar aktarılamıyorsa, bu algıları edinemeyenleri kınamaktansa, neyin aksadığını arayıp bulmak, çözüm yolu olarak daha verimli olacaktır.

Konuşacak çok konu var; daha faizsiz bir piyasayı nasıl kuracağımızdan tam olarak emin değiliz; riya ve ucub gibi, gıybet gibi amellerimizi ifsad eden huylardan nasıl kurtulacağımızı çok iyi bilmiyoruz. Önümüzde savaşlar, açlık, salgın hastalıklar gibi ciddi meseleler var. Pek çok konuyu bir tarafa bırakır da, sadece sürekli belirli konuları tartışıp durursak; havanda su dövmekten başka bir şeyi başaramamış oluruz. Kadın meselesi “tuz gibi” önemli bir konu olabilir, ama “tuz kadar” konuşsak yeter zannederim. Belki de hepsinden önce “ihtilaf âdâbını” tesis etmemiz gerekiyor.

Allah kalplerimizi hidayet üzerinde buluştursun.



26 Aralık 2016 Pazartesi

Denize kimi döktüydük ki? / tw


neyden kurtulduğumuza dair ortak bir fikrimiz yok ki ortak kutlayalım
ezan susmasın diye verilen bir mücadele miydi, başarıya ulaşan, ezanı susturabilme hakkının kazanılması için miydi?
millî mücadelenin neticesi latin harflerinin kazanılması mı, arap harflerinin kaybedilmesi mi?
işgalcilerin türkiye'den kovulmasının ne anlama geldiğinde anlaşabilmek için önce türkiye'den ne anladığımızda anlaşmamız lazım...
bence ortada kutlanacak bir şey var, ama gündoğdu meydanında toplananların kutladığı benim kutlayacağım şey değil.
9 eylül kutlanacak bir şey değil demiyorum, anlamıyor musun? gündoğdu'da kutlanan işgalin bitmesinden ibaret değil diyorum
9 eylül'den sonra meclis-i mebusan istanbul'a taşınıp "halife-i ruy-i zemin efendimiz"e biat etse ve rejim değişmese, reformlar olmasaydı
bu senaryo gündoğdudaki kalabalık için hâlâ kutlamaya değer bir manzara olur muydu?
kimine göre 9 eylül chp türkiyesine yol açtığı için, kimine göre ise chp türkiyesine rağmen güzel. ortak fikir var mı ki ortak kutlansın?
1908 öncesi türkiye nedir? şark meselesinin başımıza patlamak üzere olduğu, fırtınanın eşiğinde olduğumuz bir dönem mi? bunu kimse istemez.
dil devrimi saçmalığının yapılmadığı bir dönem mi? bunu niye istemelim?
1918'de mağluptuk, felaket başımızda patlamıştı. sonra işgal geldi. sonra gitti. 1922'de, 1918'e döndük.
1922 türkiyesi 1918 türkiyesinden daha muzaffer bir türkiye değil.
savaştan mağlup çıktığımızı algılayamadığımız için 90 senedir hayal aleminde yaşıyoruz.
savaştan mağlup çıktığımız yetmiyormuş gibi, geçen dönemde hem kültürümüz, kimliğimiz darbe yedi, hem bir sürü nifak boy verdi
1918'de daha bağımsız olmak çok tuhaf bir fikir. lozan'da kapitülasyonlardan kurtulduk, tek artı budur belki de
biri kaybedilmiş, diğeri kazanılmış iki ayrı savaş yok, osmanlı ve türkiye diye iki ayrı devlet de yok...
osmanlı'dan kurtulmuş falan değiliz, osmanlı'nın kaldığı yerden devam ettik, sadece rejim değişti
osmanlı'nın bir sürü kurumundan "kurtulamadık", kötü alışkanlıklarından, zaaflarından... bir toplum kendisinden kurtulabilir mi kolayca?
kapitülasyonların kaldırılması bir başarıdır, ama hukukî kapitülasyonların kaldırılmasının hukukumuza malolduğunu da unutmamalı
osmanlı'dan cumhuriyet'e geçerken siyah bir tablo beyaza veya beyaz bir tablo siyaha dönmedi
cumhuriyet döneminde işlenen bir çok hatanın kökleri osmanlı'dan geliyor. başarıların da...
osmanlı ve cumhuriyet tamamen iki ayrı şeymiş gibi düşünmek aklî melekelerimizi zayıflatıyor
osmanlı'yı saadet asrı sananlar da cumhuriyet eğitiminin ürünleri, hatalı imalat, mantık aynı, yönü ters...
selçuklu, osmanlı ve cumhuriyet tek bir devlettir. rejim değiştirmekle devlet yıkılıp kurulmaz. bu saatte tartışamayacağım, kusura bakmayın
konu dağıldı, işin özeti: gündoğdu ahalisi yunanın denize dökülmesiyle birlikte daha bir sürü şeyi kutluyor,
o daha bir sürü şeyi ben kutlamıyorum, yunanın denize dökülmesini kutlayacaksam ayrı bir yerde kutlarım


9 Haziran 2015 Salı

Koalisyon Meselesi


Ak Parti ve MHP'nin birbirine mecbur olduğunu, bilmem fark eden var mı? MHP'nin "kazandığı" oylar, daha önce Ak Parti'ye verilen Ülkücü oylarının bir kısmı. Bunun gerisi de var. Muhtemel bir erken seçimde Ak Parti'nin %40'ın da altına inmeyeceğinin bir garantisi yok. Diğer taraftan Ülkücü oylarının 2002'de MHP'yi meclisin dışında bıraktığını da hatırlamak da lazım. Hata yapan gider.

Anayasa meselesi uzun süredir olduğu gibi sürüncemede bırakılabilirdi ve bu seçimler de bu kadar kritik bir manzara arz etmeyebilirdi. Lakin sayın Cumhurbaşkanı'nın başkanlık sistemi ısrarı, anayasa değişikliğini önümüzdeki gündem haline getirdi. Diğer taraftan çözüm süreci denen hadisenin vardığı nokta ve konuyla ilgili beklentiler de konuyu gündeme çivilemiş oldu. Bir önceki seçime nazaran bu seçimde görülen fark da esas itibariyle bu konudan kaynaklanıyor. Önümüzdeki tabloyu doğru okumamız gerekiyor.

Seçim neticesi bir hükûmet krizini kucağımıza bıraktı ve krizin çözüm şekli de seçimin etrafında döndüğü konuyu nasıl okuduğumuzla alakalı olsa gerektir. Ayrılıkçı kanat kartlarını açtı, koparacağını kopardı. Ak Parti'nin bu istikamette daha fazla oy kaybetmesi muhtemel görünmüyor. Meselenin hallini ayrılıkçılara taviz vermekte görür ve o yönde adım atarsa, daha fazla Ülkücü oyunu kaybedeceği ise aşikar. Diğer taraftan Ak Parti iyi niyet gösterip MHP'ye doğru bir adım atar da, MHP buna makul karşılık vermezse, hem Ak Parti'yi ayrılıkçı istikamete itmiş, hem de hükûmet krizinin çözümüne katkıda bulunmamış olur. Bu durumda da faturanın MHP'ye kesilmesi ve erken seçimde kazandığından daha fazlasını kaybetmesi ihtimali gündeme gelebilir.

Uzun lafın kısası, her iki partinin de takkeyi önüne koyup düşünmesi; mesele çıkarmaktan çok, mesele çözmeye odaklanması faydalı olacaktır kanaatindeyim. 

3 Nisan 2015 Cuma

allosentrik siyaset / not


kolektivistik ve individüalistik toplumlar/ kültürler var, yani bazıları "toplulukçu" bazıları bireyci. kişilerin karakterleri de buna göre, bazısı "allosentrik" bazısı "idiosentrik". bu terimlerin türkçe karşılığı yok, ama kısaca tarif edecek olursak bazı fertler daha ziyade gruba bağlılık gösteriyor, bazıları fert olarak kendini öne çıkarıyor. allosentrik olanlar, yani gruba bağlı olanlar, kendilerini sosyal varlıklar üzerinden tarif etme eğilimi gösteriyor. bizde bunun en bariz misallerinden biri kendini memleketi üzerinden tarif etmektir: hayatında sivas'ı görmemiş olsa bile, şahıs kendisini "sivaslıyım" diye tanıtır mesela. cemaatler, siyasi kamplar vb. liste uzatılabilir. bu tarz kişiler grup kurallarını içselleştirir ve grup beklentilerine uygun davranmaktan hoşlanır. bu tarz kişilerin ağırlıkta olduğu kültürlerde en büyük ayrım grup içi ve dışı arasındadır, yani "biz" ve "onlar" belirleyicidir. allosentrik kişilerin motivasyonları başkaları tarafından kabul görme, kendini başkalarının ihtiyaçlarına göre ayarlama ve şahsi talepleri-beklentileri geri çekme ile ve davranış özellikleri sosyal doku, normlar ve rollerle alakalıdır ve farklı durumlar arasında davranışları tutarsız olabilir, yani bir seferinde bir türlü, başka seferinde başka türlü davranabilirler, sabit bir takım ilkelere göre hareket etmeyebilirler. türkiye'de ağırlıklı olan -bazı başka toplumlar kadar "sert" olmasa da- gruba bağlılık gösteren tür. bu tespit siyasette ilkeli davranış konusunu düşünürken hesaba katmamız gereken bir veri. konu sosyal psikoloji konusu ve bir grup davranışı modeli sözkonusu. gruba bağlı veya ferdiyetçi modellerden biri doğru diğeri yanlış değil, bunlar kolay kolay değiştirilebilir vasıflar da değil. bazı problemler sosyal yapımızdan kaynaklanıyor, ama bu ne sosyal yapıya savaş açmamız gerektiği mânâsına geliyor ne de sosyal yapının hatalar için mazeret teşkil edeceği söylenebilir. dağ ne kadar yüksek olsa yol üstünden aşar, ama önce yolu yapacağınız yerde bir dağ olduğunun farkına varmanız ve kendinizi buna göre ayarlamanız gerekir. 

20 Aralık 2014 Cumartesi

Nergenekon Contası / tw


allah'ın adeti bir şeyi yükseltirse tekrar alçaltır, dün tepemize çıkanlar bugün yerde; bugün tepede olanlar da ibret alsın bu işten...
*
böl yönet politikası "cunta bize zulmetti, ama olsun, bizi onlardan koruyor" içimizde yaşıyor... bkz: stockholm
bir de varoluşsal bakımdan cuntanın tarafında olanlar var tabii, onlar ayrı
devletle sistemi, orduyla cuntayı birbirinden ayıramadığınız sürece bu kör dövüşü sürecek; sizi birbirinize boğazlatacak birileri çıkacak...
bu kadar karikatürvari düşünmeyin. bir tarafı iyi diğer tarafı kötü kodlayıp kimini oraya kimini buraya atmakla bitmez bu hikaye
hükumet devlet düşmanlarının yanında o zaman paşalar devlet dostu diye bir şey yok, hükumet kürtlerin yanında o zaman askerler hain de yok
hükumetin iyi icraatı da vardır, kötü de. ordu iyidir, ama askerlerden bazısı suç işlemiş olabilir. devlet iyidir, memurlar suç işleyebilir
hükumetin açılım politikasını yanlış bulabilirsiniz, buradan "hükumet yanlıştır", o halde hükumete karşı olan her şey doğrudur sonucu çıkmaz
rejimi savunuyor olabilirsiniz, ama rejim adına işlenen suçları da mı savunuyorsunuz? iyi düşünün. aynı mantık sizi de vurur bir gün...
hele milliyetçi geçinenler? kardeşim senin ne işin var cuntayla, darbeciyle, rejimin adamıyla, kemalistle, dinsiz imansızla? ÇÜŞ! o kadar!..
ha, yargıda teknik hata vardır deyin, usulde hata vardır deyin, araya kaynatılanlar olmuş deyin, bunlar başka şeyler...
"kategorik olarak" davaya karşı çıkanlar ya sağlam gafil veya hainin önde gideni. kimse zulmün tarafında durmasın...
haa, havai fişek atanlar; dinin nezaket, nezafet, üslup, adap gibi kısımlarından nasipsiz olduğunuzu biliyoruz zaten, devam edin...
örgüt hayali, darbeleri rüyamızda gördük, milleti ezenler masaldı, islamcılar itilafçı. peki.
islamcılar içinde itilafçı bir damar varsa, bundan islamcılar itilafçı sonucunu çıkaralım; o zaman da türkçüler ittihatçı olmalı demek ki...
bu hükumet mekke müşriklerini mahkemeye verse ebu cehil'i savunacak adamlar var ya, insaf.
mahkemeyi, delili, örgütü bilmem kardeşim, kemal alemdaroğlu'nun suç işlediğini gözümle gördüm, ceza haktır. maval okumayın...
odatv'cilerle stv'ciler birbirini götürse de rahatlasak
*
çarpıtma. ortada bir suç var diyorum. hukuki detayları bilmesem de suçun işlendiğinden haberdarım,
suçlar işlenirken herkes gördü, ama ceza kesilince birileri kıvırıyor... kaç arabada bomba patladı? kaç kişi ordudan atıldı?
sayfalarca yazarız da, mağdur edebiyatı oluyor sonra; gerek yok. bu kadar sene milletin tepesine teyzemin oğlu mu bindi?
ergenekon olmasa da olur demedim. incelemediğim için hukuki kısımlar hakkında fikir beyan etmiyorum,
bir örgüt olmadan bu kadar işin yapılmış olması mümkün değil kanaatim örgütün var olduğu. ama bunu bilmesek bile bildiğimiz var
bunlar "kötü" gebersin demedim. suçun işlendiğini biliyorum, ceza alması da doğru dedim.
kemal alemdaroğluna iftira edilmediğine şahitim.
hala aynı şeyi söylüyorsun. suç var mı? var. ceza hak mı? hak. gerisini tartışmıyorum.
niye tartışmıyorum, konuyu incelemediğim için. önemsiz diye değil. başka türlü düşündüğümden değil. sadece bilmiyorum. uzatma
orasını hukuk bilgisi olanlar tartışsın, benim alanım ve bilgi sahibi olduğum bir konu değil.
*
bilmiyorum, belki siz de, can dündar gibi, ergenekon deyince altından "dincilerin, ülkücülerin" çıkacağını bekliyordunuz, ondan mahzunsusuz
davayı teknik sebeplerle eleştirmek başka, "dinciler vatanseverleri eziyo" kafasıyla kategorik olarak karşı çıkmak başka, anlatamadık...
suçun işlendiğini biliyorum. belki "adil" yargılansalardı delil yetersizliğinden beraat edeceklerdi. bunu söyleyemem, bilgim yeterli değil
hayali bir suça ceza uydurulmadığını adım gibi biliyorum. arada suçsuzlar var mı yok mu bilmiyorum, ama bunu söylemek başka "hayal" bambaşka
şunu da söyleyelim, "suç" durumdan vazife çıkarıp sempatizanlıktan militanlığa tuzlukla koşmak olsaydı, cezaevleri yetmezdi hepsine
davayı teknik yönden eleştirmekle bundan ideolojik bir söylem çıkarmak arasında çok fark var
beni usulsüz mülakattan geçiren adamı aklıyorsun, arkamdan eşi başörtülü mü diye tahkik edeni aklıyorsun,
ilahiyat mezunu diye kampanya açılıp hakkı yenen adamı dışlayanları aklıyorsun "tarikatçı" gazına gelip hakkımda soruşturma açanı aklıyorsun
namaz kılanları ordudan atanları aklıyorsun, bir sürü suikastı aklıyorsun, kızları okul kapısından kovanları aklıyorsun, iyi düşün
davayı eleştirmek başka, bunlar dinci, bunların mahkemesi böyle ole kafasıyla bodoslama girmek bambaşka, allah akıl fikir versin...
mahkeme süresince yanlışlar yapıldığını söyleyen ciddiye alınabilir, tamamen temelsiz ve hayali olduğunu söyleyen değil...
mahkemenin uluslararası hadiselerle alakası kurulabilir, o takdirde çıkacak sonuç şudur: birileri ihaleyi ondan aldı, buna verdi...
yeni taşeronlara karşı eski taşeronların avukatlığını yapmak hakkaniyetli bir tavır değil
hükumetin elini güçlendiren, tereddütsüz imralı sürecine yönelten halk desteği ve artan oy oranlarıdır
muhalefet seçmene biraz olsun güven verebilseydi, bu iş buraya gelmezdi; olayı "uluslararası" referansla okuyacak olursak >
çıkacak sonuç şudur: cansiperane avukatlık yapan silivri goygoycuları da bop'da görevlidir...
hükumeti, seçmenini, darbecilere yönelik mahkeme sürecini cumhuriyet karşıtlığı, karşı devrimcilik, dincilik gibi yaftalarla mahkum edenler,
hükumetin etrafında insanların daha da çoğalmasına, yoğunlaşmasına, kemikleşmesine yol açıyor
kimseye öcü göstermeye gerek yok, millet görüyor zaten öcüyü.
teamüle uygun olduğu halde takoz konan cumhurbaşkanlığı seçimi mi hayal?
anayasa mahkemesinin yetkisini aşarak usulden inceleyebileceği bir şeyi esastan bozması mı hayal?
dahiyane hukuk süreçleriyle iktidar partisinin kapatılmasına teşebbüs edilmesi mi hayal?
bütün bu işler kendi kendine mi oldu? iyi saatte olsunlar mı yaptı? yoksa zaten tanıdığımız, bildiğimiz öcüler mi?
böyle bir "yapılanmanın" varlığını 28 şubatta görmüyor muyduk? bunlar 2002'ye gelene kadar buharlaşmış mıydı?
"biz istemeden bir şey olmaz, bis asılız" diyenler ne kastediyordu?
birileri işi sulandırmıştır belki, araya orada olmaması gereken kişiler kaynatılmıştır, orada olması gerekenlerin çoğu atlanmıştır;
belki esas sorumlular birilerini kullanıp gözden çıkarmıştır, şimdi başkalarını kullanıyorlardır...
delilleri varsa bunların hepsi düşünülebilir, tartışılabilir, değerlendirilebilir; ama olup biten her şey hayal demeyin, çok komik...
*
:) spekülasyon yapıyorum, ihtimaller... ayrıca olabilir de, iyi polis kötü polis... zor mudur, ulusalcılara bopçu karıştırmak?
hükumeti ve ilişkili süreçleri "komplo" kafasıyla değerlendirmek mümkün, ama aynı kafayla muhalefet çok daha komplo...
kulağını, hortumunu, dişlerini görüyorum; sen istediğin kadar fil ispatlanamadı de...
*
güldürme beni, kazandibi diye bir oyun var, hiç duydun mu? şıracı bozacıya mı açık verecek?
sistemi bir defa kurdunuz mu, arıza çıkaranı şarka sürmek kafasına bir kurşun sıkmak trafik kazasında telef etmek çocuk oyuncağı
senin hesabınla bu ülkede hiç darbe yaşanmamış olması gerekiyor, bir sürü şeyin hiç yaşanmamış olması gerekiyor...
bu kadar olay kendi kendine mi oluyor?
kendi kendine organize oluyorlar? peki örgüt gerçekten yok diyelim, bu suçluları masum mu kılar? işlenen suçlar gerçek değil mi?
o zaman açıklaman delil yetersizliği olur, her şey hayal değil. şu güzel ortamı dinci itilafçılar bozdu, hiç değil.
hayal diyorsun? itilafçılar komplo kurdu diyorsun? örgüt "yok" diyemezsin, ispatlayamıyoruz dersin
delil yetersiz deyin canımı yeyin arkadaş, hayal demeyin, itilafçı komplosu demeyin
balbay mı hayal, alemdaroğlu mu, perinçek mi? danıştay mı? anayasa mahkemesi mi? nasıl bir matriksmiş bu ya?
bu durumda da dava temelsiz, hayali diyemezsin, saptırıldı diyebilirsin
buna mahkeme yok diyebilir, duvarda bir yazı varsa, bunu biri yazmıştır sonucunu çıkarabilirim herhalde?
her şey hayal demek başka, hukuki süreç usulsüz demek başka
gerçeği ispatlayamadılar, kılıfına uydurdular, ama suyunu çıkardılar demek başka; her şey hayal demek başka
tamam arkadaş, pes. kemal alemdaroğluyla aynı masanın etrafında oturmadım ben, kuzenim rüya görmüş, itiraf ediyorum.
padişahım, atınız öylece yatıyor, nefes almıyor, yem yemiyor, buz gibi, kaskatı; ama endişe etmeyin henüz ispatlanmış bir şey yok...

at ölmemiş olabilir, öldüyse de örgüt öldürmemiştir, itilafçı dinci komplosu her şey, hayal mahsulü, yarın atınıza binebilirsiniz...

Melmeketin ahval-i siyasiyesine dair / tw


takip edemedim, tmmob partisini hangi gerekçeyle kapatmışlar? gerekçe "teknik" değil de siyasi ise tmmob ile aynı kulvarda yarışmışlar demek
ttb partisini de kapatacaklar mı? bence kapatmasınlar, mevzuat düzenlemesiyle meslek odalığından çıkarıp siyasi partiye dönüştürsünler
*
milletin vekilleri dayaklık da, asılları da az değil, silah zoruyla mı seçiyoruz bunları? hal-i pürmelalimizin vitrini...
*
seyit ali parkı forumu notları: ilçe dışından gelenler vardı, tuhaf tuhaf baktılar. iki çay içtim. fotoğraf çektim. olaysız dağıldım.
bildiğim kadarıyla antik yunandaki doğrudan demokrasiye sadece vatandaşlar katılıyordu, herkes değil...
arkadaşlar da böyle bir model üstünde çalışıyorlar anladığım kadar. çobanın oy vermesini engelleyemiyorsan forum da mı yapamıyorsun...
uyu güzel ülkem, parkokrasi geliyor...
*
galiba dün "x yapanlar bugün y yapıyor" dilinden "dün x yapılıyordu bugün y yapılıyor" diline geçsek, anlaşılabilirliğimiz artacak gibi...
*
ontolojik kriz kendi tavırlarından kaynaklanıyor, batıcı olsun, doğulu olsun mantığıyla nereye kadar?
sosyalizm eskisi kadar 'trendy' değil, faşizmi tercih etmelerine konjonktür izin vermez, marjinal olarak kalırlar
'sol' için krizden tek çıkış yolu bir an önce liberalizmi anlamaya başlamaya çalışma ihtimali üzerinde düşünmeye niyetlenmek
*
kim kime küfretti, kimler kavga etti, kime çaktılar ne oldu bitti ne biçim taymlayn la bu, yalan rüzgarının bile bi konusu vardı iyi kötü
ben söyliyim size, türkiye'de darbe oldu, aklıselim gelecek derken, aklı külliyen devirdiler. matrixokrasi geldi, uyu güzel halkım...
güzel sandık = açık oy, gizli sayım; sen hâlâ anlamadın mı? bkz: 1912, bkz: 1946
*
allah aşkına magazin siyasi konuları tenkid için bile gündeminize taşımayın, yayılmasın, gördüğünüz yerde kanalı değiştirin...
hüseyin çelik'in bahçeli hakkındaki beyanatı edeb hududunun aşılmasından daha ciddi bir arızaya işaret ediyor, uygun terim aklıma gelmedi...
başbakan hakkında irrasyonel bir hassasiyetle tenkidi hakaret olarak algılamak; farz edilen hakaret dozunu misli misli zamlı iade
kuluçkaya oturuyorsun vb. doğru laflar değil bunlar. bahçeli de söylüyorsa aynı hüküm onun için de geçerli
zaten tepki üslubuna, muhtevaya değil. hain demek de yanlış, bu ağır bir suçlama, somut delil ister, tabloya bakıp yorum çıkarılmaz
şeytanlar bağlı, ey oruç bağla bizi: ... arası ...na pala kuluçka şerefsiz olaylar olaylar siyasete gel vatandaş
melmekette balata mafiş...
*
bağzı çok bilmişlerin konuları ele alma tarzı, düşündürmeden çok şartlandırma esasına dayanıyor.
milyon defa sepeti unutmayacağız, zurnaya karşıyız deseniz, bunlar için de ayaklanacak birilerini bulabilirsiniz...
*
her şeyin rengi hızla değişiyordu, hangisi beyazdı bilemediler...
ya tahammül ya sefer, huzursuz bacak, kapalı erkek koğuşunda betona kafa atarken tespite alınıp 2-1 yapılan adamın yılan hikayesi...
*
ama onlar d. türkistan'a destek olmuyor diyen takoz kardeşim, sen mısır'a destek ol da, örnek ol madem. ki oluyorlar, seninkinden fazla...
*
bu görüşte gerçek payı var, sosyolojik tabanı olmadan büyük çaplı hareket başlatılamaz; komplo potansiyeli açığa çıkarır
yazıya tekrar baktım, bence "komplo yok" demiyor, komploya karşı komplo teorisinden çok sosyoloji işe yarar diyor gibi...
konu şu: hükumet komplo söylemiyle gaz oluşturmanın dışında, sosyolojiye yönelik tedbir de alıyor mu, alacak mı?
yoksa gerilimi seçim enerjisi üretmek için körükleyecek mi?
*
dalga geçmiyorum, fatih camiini bile engelli erişimi açısından uygun mu diye denetleyip ceza keserlerse şaşırmayın...
batının en hızlı kanun çıkaran hükumeti hiç duymadığınız, ne olduğunu anlamadığınız bir kavramı iki hafta içinde burnunuza dayayabilir...
*
yabancı gazetelere bakınca bizim memleketin gündemine gündem demiyorsunuz, düşün bir de hızına yetişemiyoruz, pes ettim... #direnmazharosman
*
bu suriyedeki, ıraktaki "bağzı" adamlara da türk densin veya bize de türkmen densin, yeter artık ya!
*
her yer silivri, her yer taarruz; gezi'den sap, silivri'ye varmadan üçüncü sol; taarruz geyik kebapçısı.
*
son dakika haberi, türk kültüründe çay bardağı teorisi, hemen şimdi kurdum, dakka oldu olmadı, taze taze, az sonra...
şimdi çayı karıştırıyorsun ya hacı, ya saat yönünde veya ters yönde mecbur. karıştır karıştır, oluyor sana ahenkli küçük bir girdapçık...
pat diye ters yönde karıştırmaya başlarsan ne olur? bir karmaşa, bir kaos... ta ki çay yeni yöne alışana kadar...

peki birileri bir yönde birileri diğer yönde karıştırıyorsa aynı çayı? ona da türkiye denir.

Ontolojik Muhalefet – Ak Parti ve MHP; HİF, İTC, CTF… / tw

- ‘mentionlardan’ kaynaklanan kopukluklar için özür dilerim. -

farklı bir ontolojik-epistemolojik-etik düzlemden gelen tenkidler çok etkili olmuyor, karşılık bulması için aynı algı evreninden gelmeli...
birbirimiz için başka bir boyuttan gelen anlaşılmayan dilde hologramik mesajlar gibiyiz, diyalog (!) vasatımız bu...
mhp'nin çözü(lü)m tenkidlerini akp'nin algılayabilmesinin önündeki en büyük engel mhp'nin akp algısı.
akp'yi realiteye değil ideolojik şablonlara göre davranmakla suçlarken kısmen haklılar, ama mhp de akp'yi kafasındaki şablona göre okuyor
ayrıca bu şablonlar arasında bu kadar fark olması hicran. bu iki zümre ortak bir mânâ alemine mensup olmalıydı...
defolabilirsin waldo.
aslında iki tarafa da, ortak bir zemini olması gereken zümreler şuursuzluk eseri olarak farklı zeminlere dağılmış
bu yüzden ortak bir dilleri yok ve birbirlerine ulaşamıyorlar. bugün biri yarın öteki gündem olabilir
ama bugünki konu şu: mhp'nin yaptığı akp politikalarının eleştirilmesi değil, ontolojik olarak akp'ye karşı çıkıyorlar
böyle davrandıkları için de tenkidleri akp için bir geçerlilik taşımıyor.
aynı şeyi akp de mhp için yapıyor, yani aslında farkları yok...
bu güzel bir şeymiş, ama bahsettiğim konu tam bununla ilgili değil. mesela eşitlik anlayışı olmayanı ayrımcılıkla suçlayamayız
bir fikrin sizin dünyanızda karşılığı yoksa, o fikre dayalı tenkidlerin de karşılığı olmayacaktır
ilk tenkit. hepsi aynı çorbanın suyu...
kaldı ki burada konu lider siyasi kadronun bir yerden talimat alıp almadığı, alıyorsa nereden aldığı değil
yıllarca msp'liler mhp'ye diş bileyip sola yanaştı diye karpuz deniyordu elemanlara, şimdi mhp'liler karpuz...
arada fikir farkları, fraksiyonlar, muhtelif sahalarda şuursuz vaziyetler olsa da batı'ya karşı bu ulke'yi savunan herkes >
> batıya karşı bu ülke'yi, bu milleti, bu dini savunan herkes tek bir taraftır, farklar talîdir, varoluşsal çelişki olamaz
iktidar partisiyle aynı tarafa düşmemek uğruna seküler tayfayla kamalistlerle aynı tarafa düşmeyi kabullenen milliyetçi olamaz
daha vahim şeyler de var, bazı milliyetçiler dindarlara dinci demeye başlamış, halbuki ülkücüler de "dindar" değil mi?
bir kısım dindar taifenin millet hakkındaki şuursuz tavırlarını tenkid ayrışey, kendinden tamamen ayrı görüp düşman olmak ayrı
bence hepsi birden daha tehlikeli. bir kısmı az biraz akıllı olsa, diğeri bu kadar başıboş kalmayacak, toplam tablo vahim
diğer taraftan başbakanın ülkücülerle bir ileri iki geri ilişkisinde çok samimi durduğunu düşünmesem de,
namaz kılmayı bilmezler meselesi abartılmıştı
neyse sonuç olarak selametçilerin saçmalamasına alışkınız zaten de milliyetçilerin giderek daha şuursuz olması ağır geliyor
selametçilerin milliyetçilere nefreti yeni bir şey değil. buna rağmen selametçilere düşman olman gerekmez, kendi şuursuzluğu
kaldı ki burada iki siyasi ekip arasındaki geçimsizlikten bahsetmiyorum, temel değerler referanslar konusunda farklar var
bunun olmaması gerek, milliyetçiler islamcıları anlayamayacak raddede dinden kopuk olamaz
çok saygı duyduğum insanlardan bile makul şeyler duyamaz, okuyamaz oldum...
ama mesela iskender öksüz son zamanlarda akıl erdiremediğim kişilerden biri, geçenlerde ulusalcılarla milliyetçiler arasında >
çok fark olmadığını yazıyordu, "onlar da batı kültürünü seçmişler, o kadar da olsun" gibi bir ifadesi geçiyordu
batı kültürüyle milliyetçiliğin ne alakası var?
islam'ı temel referans almamak, seküler fikirlere meyletmek, batı kültürünü, değerlerini, felsefesini benimsemek,
bunlar milliyetçilikle bağdaşmayan tavırlar.
keza islamcıların hatalı fikirlerini, politikalarını tenkitle yetinmeyip kategorik olarak dışlamak, hele de araya >
"dincilik" yaftasını koyarak bir sınır çizgisi çekmek, devleti 1923'ten başlatmak, kemalist politikaları savunmak...
bunlar milliyetçilikle örtüşmeyen şuursuz hareketler, buna kızıyorum ben.
yoksa elbette islamcıların eleştirilecek çok tarafı var
tartışılır, ama ilginç bir bakış açısı. akp kafa olarak itilafçılara yakın, ama geleneğin devamı demek zor
itc-chp-ietö gibi bir devamlılık itilafçı cephede görülmüyor, daha ziyade itc vs tepki diye kurgulamak lazım
sf-tf-dp-ap-anap-akp bir çizgi sayılabilir, ama itilafçı karakter çok ön planda değil bu çizgide
sadece zihniyet benziyor diye devam diyemezsin, kurumsal süreklilik de olması lazım
misal ordudaki darbeleri harbiyeye bağlarsın, ama yeniçerilere bağlayamazsın
iddia edilen ergenekon terör örgütü ;)
itc tarafından kurumsal devamlılığı sürekli sekteye uğratılan, ama her fırsatta zuhur eden bir muhalefet hareketi var
dp'den sonra bu hareket üçe bölündü, msp ve mhp ayrı birer kol olarak devam etti
msp kolunda zihniyet olarak itilaf çizgisinin sürdüğü söylenebilir, ama tam açıklayıcı değil
islamcılarla türkçülerin birbirlerini ontolojik olarak farklı şeyler olarak görmeleri vahim bir şey
bugünki hükumet çizgisini oluşturan bileşenlerin içinde itilaf kafası azınlıkta kalır ve mhp ile bir çok ortak değeri var
ortada ortak bir zemin olması lazım
chp itc'dir, aynı ekip. sadece a takımı tasfiye oldu, mesuliyeti bunlara yıkıp isimlerini değiştirdiler, yola devam ettiler
bu kadar askeri darbeyi yapan kimdi? bürokrasinin her tarafında kadrolaşan? vs vs
jöntürk dayatmalarına karşı anadolu fırsat buldukça karşı çıktı, dp mesela...
islamcılar efgani çizgisinden ibaret değil, ortalama anadolu insanı çoğu. cemaatler, tarikatler vb
bu çizgiyle mhp arasında varoluşsal bir fark yoktur, mhp de aynı kaynaktan gelir. islam davası- türkiye davası vs
siyasi kadro fikriyat sosyolojik taban bunların hepsini ayrı ayrı ele almak lazım
akp deyip işin içinden çıktığın zaman sap saman ot kök taş çakıl hepsi birden harman oluyor
akp'yi bir tür koalisyon gibi düşün, hayır da şer de bir arada. çözülmesine muhalefet fırsat vermiyor...
ihlas cemaatiyle eski irancıları bir kefeye koyarsan yapacağın analizden bir cacık olmaz
hükumetin vahim icraatlerinde milliyetçiler de vebal altında, süreçleri doğru yönetmeye yaklaşamadılar bile,
nerede saf tutacaklarını şaşırdılar. şuursuz akıncılar farkında olmasa da ülkücülük de islam davasına dahil
akıncıların kafası basmıyor ülkücüleri dışlıyor diye ülkücüler de aynı şeyi yapamaz, ülkücü bilir ki hepsi özde birdir
ama muhatapları işi bozuyordur vs.
milliyetçiler ise bunlarla bir görünmektense seküler tayfayla bir görünmeyi tercih ettiler, hükumete karşı olsun da...
bu yüzden hükumetin alternatifi de kalmadı, ikaz edildiğinde anlayacak hali de kalmadı, insanlar da etrafından ayrılamadı
yeni kadroda itc'den müdevver olmayan kaç kişi vardı ki? aynı ekip, bir kısmı bir kısmını tasfiye etti, yola devam ettiler
dümdüz akp itilafçı dediğin zaman kayınpederimi alıyorsun te cemaleddin efganiye kadar bağlıyorsun,
ne alakası var, köylü, çoban, tornacı, müslüman, bildiğin anadolu ahalisi adam...
hasbelkader erbakan islam dedi diye peşine düşen insanları, orduya darbeye bilmem kime karşı akp'yi destekleyen insanları,
alakasız bir sürü kişiyi itilafçı yaparsın, sosyolojik tabanı dikkate almazsan.
babam bile akp'ye oy verdi, niye diye düşünmüyor kimse, dumanlı kafadan analizlere devam...
mustafa kemal, ismet, celal beyler mesela; bunlar neci?
birbirlerini yediler, vuran da vurulan da ittihatçı
itc'nin tek bir çizgisi yoktu, üç tarz-ı siyasetin üçü de dahildi, ama hangi ekip başa geldiyse onun çizgisi öne çıktı
enver bey varken türkçülük öne çıkıyordu, ama garpçılar da islamcılar da ittihatçıydı
kemal ve ismet beyler, üç tarz-ı siyaseti bir buçuğa indirdiler.
itc için belirleyici olan türkçülük değil, komitacılık. ayrıca mensupları arasında islamcı ve türkçüler olmakla birlikte,
jöntürkleri taşıyıcısı rolünü ifa etti itc-chf. türkçüler-islamcılar parantez olarak kaldı
öncesi sonrası var mı? cihan harbinden evvel hepsi teşkilata kaydolmadı mı bunların?
bürokraside yerleştirdikleri adamlar itc kökenli kişiler. asacakları hocaları seçerken bile itc'li mi değil mi diye baktılar
detaylara takılıyorsunuz, abdülaziz han'ın hal' ve katlinden 27 nisan e-muhtırasına kadar sürekli bir çizgi var
bunun ideolojik-sosyolojik tezahürü jöntürk sınıfı. siyasi yapılanması da komita kafasıyla memleketi idare eden oligarşi
adına ittihat deyince çok güceniyorsanız sepet diyelim, zurna diyelim, ne isterseniz...
sudanlı musa da itc mensubuydu, ama bu neticeyi değiştirmiyor :)
mhp'nin nadir doğru tavır gösterdiği hadiseler var, ama genel tavır bu değil
akp'nin hatası yok demiyorum, hükumeti savunacak olsam başta gider oy verirdim... ama akp politikalarını eleştirmek başka,
arada varoluşsal çelişki varmış gibi görmek başka. 5-6 senedir partiler parti olmaktan çıktı, cepheler oluştu
cepheleşmenin oluşması ayrı bir faciaydı, ama mhp'nin aldığı pozisyon mhp'ye yakışmıyor
akp'liler ne kadar saçmalasa da mhp aynı duruma düşemez. dava ortak, ama bunlar yanlış savunuyorlar demek başka şey
olaya bunlar zaten hain diyerek girmek bambaşka bir şey. mhp'nin tavrı akp'nin desteğini genişletti...
mhp'nin kalesi denen orta anadolu'nun bile akp'ye geçmesi hiç mi uyarıcı olmaz?
ülkücülerin bütün değerlerine değil, bir kısmına saldırıyorlar. milliyetçiler basiretli davransa bunu boşa çıkarabilirdi
ama istisnalar hariç, milliyetçiler chp ile bir ağızdan konuşuyor hayli zamandır
bunlar hep algıda seçicilik. akp'yi okumak için kullanılan şablondan kaynaklanıyor, tablonun tamamı değil...
akp'nin nasıl bir karma olduğunu görmek lazım, sapı samanı ayırıp eleştirirken nokta atışı yapmak lazım
milliyetçilik deyince herkes başka bir şey anlıyor, sen derdini anlatamazsan, adam hayalindeki zihniyet hakkında konuşur...
türkiye 1923'te kurulmadı, milliyetçilerin kemalistlerle işi olmaz, milliyetçiler darbecileri savunamaz, milliyetçiler seküler olamaz...
hükumetin vahim hataları var, ama milliyetçilerin eleştirilerinin iktidar partisi yönetimine, destekleyen entelektüellere ve halk tabanına >
ulaşabilmesi için, önce arada ontolojik çelişki varmış havasının ortadan kaldırılması lazım,
farklı değer kümelerine mensupmuş gibi yapılan eleştirilerin hiçbir karşılığı olamaz,
adamları savundukları değerlerden yola çıkarak eleştirmeniz lazım. değerler farklıysa neyin eleştirisi?
bu arada, başbakanın ayağının altında ne var bilmiyorum, ama asabiyyenin her türlüsü milliyetçilerin ayağı altındadır
milliyetçiler adına konuşanları eleştirince, bundan hükumeti savunuyoruz manası çıkmasın...
[algı ve semantik yapı üzerinde çalışma derdi] siyasi kadrolarda olmayabilir de, etraflarında bol miktarda entelektüel, akademisyen var...
akp ve mhp'nin ortak davası islam davasıdır. akp bunu yanlış bir yoldan gerçekleştirmeye çalıştığı için hatalı
mhp ise ortada islam davası diye bir şey yokmuş gibi davranıyor. türkiye'ye sonradan dayatılan değerleri (!) savunmaya kalkıyor
2007 seçimlerinde mhp, chp ile koalisyon yapacak söylentileri çıktığında, mhp iki üç oy daha alırız hesabıyla yalanlamadı bunu
sonuç olarak orta anadolu'yu da kaptırdı... akp'nin entelektüel arka planı milliyetçiliği anlamaya elverişli değil,
milliyetçilik ile asabiyyeyi karıştırdıkları için tepki gösteriyorlar. milliyetçilerin donanımı bunun doğrusunu anlatmak için yeterli
ama mhp kendi birikimine sırt çeviriyor, kemalistlerle aynı telden çalıyor. insanları akp'ye itiyor.
bu yüzden akp'nin vahim hatalarında mhp'nin de vebali vardır.
akp olayı anlamadığı için sistemle birlikte devleti de hedef alıyor. mhp ise chp ile birlikte, devlet diye sistemi muhafaza ediyor
devletle sistemin farkını en iyi milliyetçilerin biliyor olması lazımdı...
gözüm sadece akp beyanatlarına bakarak konuşmuyorum, öyle olsa sıkıntı olmazdı. yeniçağ'ı okumuyor musun hiç?
şu durumda yeniçağ da gizli akp'li...
karikatürcü zaten facia da ben köşe yazarlarından bahsediyorum, sevdiğim saydığım insanlar var, isim verdirme bana...
1. terim sıkıntımız var, abdülaziz han'ın hal' ve katlinden t. saylan'ın 2006'da "biz asılız" beyanatına kadar devam eden >
2. jöntürk ideolojisinin taşıyıcısı-uygulayıcısı olan derin yapılanma şeklinde bir damar var, buna ittihatçılık demeyeceksek
3. nasıl bir isim verebiliriz? ikinci mesele, komitacılık "teşkilat-ı mahsusa" tarzı faaliyette ne kadar fayda getiriyorsa
4. devlet idare etmekte de o kadar zaaf getiriyor. bir sahadaki efsanevi başarı diğer sahadaki hataları örter mi?
5. chf kadrolarının ne kadarı itc dışı kökenlerden geliyordu? bir dönem her türden insanın cemiyette olması mı esas,
6. yoksa devam eden metodlar ve kadrolar mı esas?
savunanlarla tenkid edenlerin kastettiği ittihatçılık aynı şey değil
beceriksizlikleri devlet idaresinde, teşkilat-ı mahsusa bunun dışında
şerhe ek: emanuel karasu ile itc arasında bağ kurulabilir mi? itc kadrolarında mason ve avdeti nisbeti ve
etkisi ne seviyedeydi? sultan abdülhamid'in hal'i kimin işine yaradı?
hürriyet dediler istibdadın âlâsı geldi...
hepsi dersek mehmed akif'i de jöntürk yapmış oluruz. esas sual şu: ne kadarı chf'de devam etti?
daha mühimi chf kadroları hangi nisbette itc'den müdevverdi?
reşid paşa'dan çevik paşa'ya uzanan bir damar var mıdır? bunlar darbe vb metodları kullanmışlar mıdır?
buna verdiğiniz başka bir isim varsa, ittihatçı yerine o ismi kullanarak devam edelim
talat paşa'nın mason olduğu doğru mudur?
1901 karasu'nun abdülhamid han ile görüşmesi, 2-3 makedonya isyanları, 5 itc'nin faaliyetleri 8 meşrutiyet...
"zamanlama manidar" değil mi?
zemin bu olabilir, ama bombanın piminin çekilmesinde karasu'nun reddedilmesinin payı yok mu?
neticede ne kadar hamiyyetli de olsalar boylarından büyük işlere kalkışmış ve jöntürklüğün taşıyısı olmuşlar
abdülhamid han ile uğraşacaklarına teşkilat-ı mahsusa'ya inkılab edip hizmetinde çalışsalardı,
çok daha faydalı olurlardı gibi tarih ilmine uymayan hayali bir düşüncem var :)
çıkaran askerler olsa bile, askerlik değildi herhalde, gençlik, heyecan, muktedir olma zannı, acele...
bence enver paşa'yı çok aşan bir hasar var ortada. topal osman, izmir suikasti vb gibi hadiseler >
bunların ortaya çıkmasına imkan sağlayan zemin enver paşa'nın etkisinden ibaret olamaz
burda meselelerin ele alınmasında kullanılan mantık, zihniyet, başvurulan metodlar var...
komitacılık eşkiya avı ise, buna da ayrı bir isim bulmak gerekiyor...
bilhassa cumhuriyetten bahsetmiyorum, meşrutiyette de cumhuriyette de devam eden bir teşkilat ve eylem şekli
bir uçtan abdülaziz han'ın hal'ine kadar uzanıyor, diğer uçta "ergenekon" mevzusu...
enver paşa da bu tarz usullere başvurmuştur ve devlet idaresi için fena bir usuldür
ama paşa bir misal sadece, enver bey olmasa da bunlar olacaktı...
evet, muhtemelen karbonari cemiyeti ile alakalı zannederim
itc'den de önce abdülaziz han vak'asında bütün italyan ve ingiliz donanması akdenizdeydi
karbonari ve bağlı olduğu iskoç riti seferber olmuş idi...
hulasa devletin idaresinde bir yabancı tesir var ve belirli usuller devlet idaresine bulaştırılıyor
belirli bir zihniyet hakim oluyor, enver paşa, talat paşa bunun bir kısmında sahne alıyorlar
o usuller ve zihniyet onlardan sonra da devam ediyor. buralarda mutabık mıyız? ismini koymak da başka zaman...
yetenekli ve fakat tecrübesiz, hamiyyetli ve gayretli desek olmaz mı, enver paşa içün?
benim bildiğim asıl ciddi isyan 18'de...
ben harbin neticelerinden de önce, zihniyet ve metod konusuna önem veriyorum, devlet-i aliyye parçalandı,
lakin akabinde zihnimiz, ruhumuz, kimliğimiz paramparça oldu. elbette önceden başlamış süreçler bunlar,
ama sonraki darbeler çok daha sert oldu...