türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2018 Pazar

ölmek ve yaşamak - 15.07.2016 / tw

o gece herkes sokaktaydı, daha erdoğan'dan bir haber yokken kısıklı ana baba günüydü, köprü kilit vaziyetteydi

genci yaşlısı, kadını erkeği, akıllısı delisi sokaktaydı, sarhoşu, numunelik de olsa gezicisi, sarıklısı, selamsız ahalisi sokaktaydı

7/24 erdoğan'a söven ülkücüler sokaktaydı
kulaklarının dibinden kurşun geçti, dağılmadılar, mevzilendiler, yuhaladılar, kalktılar

kimse canının hesabına düşmedi, tanklarla güreştiler
minarelerden ruh gibi yayılan selaların bedeniydiler adeta

o gece bu milletin zamiri, öznesi, ta kendisi sokaktaydı, hiçbir şeyde birleşemeyenler o gece bir araya geldi

ister milletin irfanı deyin, ister sezgisi, ister tercihleri; o gece bu millet iradesini gösterdi, kim olduğunu, ne istediğini söyledi

kendinizi "bu ülke'ye" ait hissediyorsanız, bu ülke budur, bunu bileceksiniz, kabul edeceksiniz

siyasetçilerin, partilerin, zümrelerin hataları olabilir, sevmeyebilirsiniz, paylaşmayabilirsiniz, karşı çıkabilirsiniz, eleştirebilirsiniz

ama o gece sokakta olan ruha karşı iseniz, hatta dışında iseniz bu ülkede bir yeriniz yoktur, bu milletin gönlünde bir yeriniz yok demektir

insan evladı gaflete düşer, eğer ezkaza başka bir yerde duruyorsanız, içinizde küçücük bir vicdan kalıntısı kaldıysa tövbe edin

eğer ısrar ediyorsanız, bu milletin nefretinin ve öfkesinin nesnesi olduğunuz için şikâyet etmeyin

allah yardımcımız olsun, kalplerimizi hidayet üzerinde buluştursun...

rabbim niyetimizi halis kılsın, istikametten ayırmasın, hatalarımızı bağışlasın...

gelelim işin öbür tarafına, çok güzel ölmeyi çok güzel biliyorsun, türk milleti; lakin yaşamayı o kadar iyi bilmiyorsun

aklını vicdanını bir araya getirmeyi bilmiyorsun, üretmeyi bilmiyorsun, iletişim kurmayı bilmiyorsun, düzen kurmayı bilmiyorsun

dün sırt sırta vatan savunduğun adamla bugün boğaz boğaza gelmemenin çaresini bilmiyorsun

mantığını kullanmayı bilmiyorsun, bilgiye ihtisasa saygıyı bilmiyorsun, kendini geliştirmeyi, vaktini değerlendirmeyi bilmiyorsun

seçtiğin adamları denetlemeyi, yönlendirmeyi bilmiyorsun; bilmen lazım gelen bir çok şeyi hiç bilmiyorsun

emanete sahip çıkmak istiyorsan deliler yetmez, akıllılar da lazım, akıllıca işler yapmak lazım.

o gece köprüde bu köpeklerin kurşunu ne zaman bitecek diye mevzilenip beklediğiniz vakti hatırlayın

sabaha ne olacağını bilmiyordunuz
allah bu yurdu bize bağışladı inşaallah
bunun kıymetini bilmek gerekiyor
gereksiz çekişmeleri terk etmeli

dünyalıkla mesafemizi ayarlamaya çalışmalıyız
imkan nisbetinde infak etmeliyiz
kalplerimizi tarassut altında tutmalıyız

amellerimizin muhasebesini yapmalıyız
gönül de mühim, akıl da, mantığınızı kullanmaya gayret edin her daim

her kul tek tek sorgu suale çekilecek, mes'uliyet ferdidir, sizi mes'ul kılan evsafınızı başkasına devretmeyin

allah cümlemizi kul hakkı yemekten, zulmetmekten korusun, sakınmak gerek
istişare mühim, itidal mühim, liyakate dikkat etmek lazım

birbirinizle fazla niza etmemeye gayret edin
o gece sokakta olanlar, sonraki bir ay meydanları dolduranlar çeşit çeşitti

hatır gönül saymak lazım, ola ki sen haklısındır, o hatalıdır, nasihatin dinlenecekse söyle, yoksa üstüne gitme, nefret ettirme

tehlikeleri işaret edenleri dinleyin, ama kara haberler taşıyanlar moralinizi bozmasın, ümitsiz olmayın
allah büyüktür, allah demeden olmaz

ölüp gideceğiz ve buradaki her şey burada kalacak, telaşa mahal yok
vereceğimiz hesabı düşünmeliyiz

inşaallah emaneti bizden sonrakilere salimen devretmeye muvaffak oluruz
allah yardımcımız olsun

dua edin
acize de bu söyledikleri sual edilecek, allah istikametten ayırmasın, kardeşinize de dua edin
hayırlı geceler, allah'a emanet...

darbeyi durdururken herkese ihtiyacımız oldu değil mi, sonrasında meydanlarda da. köprüdeki sarıklıya, kısıklıdaki çarşaflıya

yenikapıdaki seküler bayana, ülkücülere, eser miktarda bile olsa gezicilere...
bahçeli bey olmasaydı belki darbe başarılı olacaktı

reis pabuç bıraksaydı zaten şansımız olmayacaktı
herkes işin bir ucundan köşesinden tuttu

laga luga ettiğiniz meral hanım'ın da 23:59'da tweeti var mesela

iş şuraya geliyor: darbe durdurmak için herkese ihtiyaç var,

memleketi idare etmek için de aynı herkese ihtiyaç var, o yüzden birbirimizin boğazını sıkmadan yaşamaya alışmak zorundayız

belirli bir paydada buluşabilen en geniş daireyi bulmak zorundayız
bu bizim sulh dairemiz

ve bu daire -burası mühim- mecburen çok renkli olacak, karmaşık olacak, kendi içinde çelişkiler taşıyacak

çuvalladığınız nokta burası, bir şeyi kısımlara ayırıp göremiyorsunuz, tepeden tırnağa tek bir şey olarak görüyorsunuz

ya olduğu gibi kabul ediyorsunuz, ya olduğu gibi reddediyorsunuz, ortanız yok
o zaman dar bir fraksiyon hariç herkes düşman sayılıyor

bu yüzden acil durum geçtiği zaman geçinemiyorsunuz
işin kötüsü bundan rahatsız da değilsiniz
zaafınız bu, düşmanınızın en güzel kozu da bu

uçak gemilerinden falan korkmayın, kendinizden korkun

misal
ilber hocanın yetkinliği tartışılmaz, ama -haşa- ilah da değil, hata da yapabilir, saçmalayabilir de

adam bir laf ettiği zaman hemen iki cepheye ayrılıveriyorsunuz
bir kısmı saçma beyanı yüzünden adamı külliyen yok sayıyor
diğer kısım tersi

her işiniz böyle köklemek üzerine kurulu
böyle ölmek kolay, yaşamak zor, düzen kurmak zor, yükselmek, güçlenmek zor

millet tankın önünde can verdi, birbirinize düşüp zebil etmeyin...

27 Haziran 2018 Çarşamba

evrenin büyük sırrı: muhalefet seçimi neden kaybetti?




muhalefet seçimi neden kaybetti, bu çok önemli bir soru. bunu size açıklayabileceğimden emin değilim, ama insanlık görevimi yapıp bir kere olsun denemek istiyorum. gördüğüm manzara tüylerimi ürpertiyor, komplo teorileri havada uçuyor, akıl almaz iddiaların bini bir para, insanların bunlara nasıl inanabildiğini anlamakta zorlanıyorum. işin kötüsü, bu teorilere inananlar, az sonra açıklayacağım sırra inanmayacaklar muhtemelen, ama acı gerçeği dümdüz açıklamaktan başka bir yol da bulamıyorum. ne yapacağınızı söylemek bana düşmez, ama isterseniz önce yerinizde oturup biraz gevşeyin, sakinleşin, nefes alın, su için, kendinizi hazırlayın.

hazır mısınız?

işte büyük sır: muhalefet seçimi kaybetti, çünki daha az sayıda kişi muhalif adaylara oy verdi.

her zamanki gibi anlatamadığımı tahmin ediyorum, ama bunu daha açık ve anlaşılır bir şekilde söylemenin bir yolu da yok. seçimi desteklediğiniz aday kazanamadı, seçim ikinci tura kalmadı, çünki seçmenin yarıdan fazlası ilk turda erdoğan'a oy verdi. her şeyden önce bununla yüzleşmeniz gerekiyor kanaatindeyim. kimse bir milyon bilmem kaç oyu çalmadı. kimse kimseyi kaçırmadı, tehdit etmedi, uzaylılar veya uçan spagetti canavarı işe karışmadı. ortada "anormal" bir durum yok. seçimi kazanmak için daha fazla oy almak gerekiyordu ve adayınız o kadar oy alamadı.

zekanıza hakaret etmiş durumuna düştüğüm için üzgünüm, aslında daha makul ve mantıklı bir ülkede yaşıyor olsak, başka bir soruyu, muhalefetin seçimi nasıl kaybettiğini, yani insanların neden muhalif adaylara oy vermediğini falan konuşabilirdik, ama yapacak bir şey yok, henüz o noktadan çok uzaktayız. daha az oy almış olmayı gerçekçi bulmayan ve bu yüzden öküzün altında buzağı arayan bir kalabalıkla, daha ciddi bir konuyu konuşmamız mümkün değil.

aynı basit gerçek eski seçim sonuçları için de geçerli: sandıktan çoğunluğun tercihi çıkıyor. kimse kamyon kamyon oy çalmıyor. az gelişmiş, iyi giyinerek hayatına anlam katmayı beceremeyen, sizi ölesiye kıskanan ve elbette dişlerini fırçalamayan çomarlar makarnaya kömüre tamah edip oylarını satmıyorlar; on altı yıldır ülkeyi yöneten iktidarı, mevcut alternatiflere tercih ediyorlar. bunu kabullenmeniz bir on altı yıl daha sürecek belki, bilemiyorum. o çıtayı aşarsak başka şeyler de konuşabiliriz. ortadaki somut gerçeği kabul etmediğiniz sürece, bu noktaya nasıl geldiğimizi, olup bitenin sebebini tartışmamız mümkün değil.

insanlar tahminlerinde yanılabilir, benim de tahminlerimin çoğu yanlış çıktı. ama ak parti oyu ve erdoğan'ın oyu konusundaki tahminimde fazla hata çıkmadı. inanmayacaksınız şimdi, bunu seçimden sonra söylemek ne kadar anlamlı, bilmiyorum, ama ak parti oyunu %40-41, erdoğan'ın oyunu ise %52-53 civarında tahmin ediyordum. bir çok kişinin tahmini de bu yöndeydi, genel hava "milletvekili oylamasının sonucu 7 haziran seçimlerine benzeyecek, cumhurbaşkanlığı oylamasının sonucu ise referandum sonucuna benzeyecek" şeklindeydi. insanların oy verme dinamiklerinin arkasında sosyolojik sebepler olduğunu düşünüyorum ve üç sene içinde o sosyoloji o kadar da değişmiş olamaz. aynı segmente hitap eden birden fazla alternatif olsaydı, belirsizlik olabilirdi, ama yoktu. hesap ortadaydı yani.

seçim sonuçları gerçek arkadaşlar, yas mı tutuyorsunuz, şok mu yaşıyorsunuz, ne yapıyorsanız çabuk tamamlarsınız diye ümit ediyorum. evet, aydınlanma yaşamaya başlayanlar yanılmıyorlar, burası sizin düşündüğünüzden farklı bir ülke. bazılarınız balık tüketiminden falan dem vuruyor, ama buradan bakınca da içinizden bir çoğu mantar tüketiyormuş gibi görünüyor.

ince akıllı bir adama benziyor, bence ne dediğini dinleyin. ama "arkasından silah dayadılar, zorla konuşturuyorlar" veya "şifreli konuşuyor, aslında öyle demedi" kafasıyla değil, kurduğu cümlelerin dilimizdeki birinci anlamlarına odaklanmaya çalışarak dinleyin. kendi cumhurbaşkanı adayınıza bile inanmıyorsanız, daha ne yapılabilir ki?

saygılar ve zorla da olsa sevgiler, yurdum insanı; geçmiş olsun, kafanızı ütüledim, özür dilerim.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Yerini Bulmayan Tenkidler ve Kadın Meselesi


Adeta tartışmayı meslek edinmiş gibi sürekli tartışıp dururken sık sık gözden kaçırdığımız hususlardan biri doğru söylemekle haklı olmak arasında fark olduğu. Haklı olmak için söylediğinizin doğru olması gereklidir, ama yeterli değildir. Haklı olmanız için doğru saiklerle, doğru gerekçelerle, doğru motivasyonla hareket etmeniz gerekir, bir. Doğru şekilde, doğru usûlle ve doğru üslupla hareket etmeniz gerekir, iki. Doğru açıdan, doğru mesafeden bakmanız, meseleyi doğru ölçekte ele almanız; doğru bir bütün içinde, doğru yere oturtmanız gerekir, bu da üç. Yani konunun kuyruğunu, kulağını ele almakla yetinir de, tamamını bir tarafa bırakırsanız; ele aldığınız kısımla alakalı söylediklerinizin doğru olması meseleyi halletmek için yeterli olmaz. Son zamanlarda tekrar gündem olan kadınların âdâba uygun hareket edip etmedikleri bahsi bunun bir misali.

Yapılan tespitlerin esas itibariyle doğru olduğu söylenebilir, gerçekten de başörtülü hanımlardan bazılarının hal ve hareketleri tesettür mefhumunun ruhuna pek uygun değil. Aslına bakarsanız zaman zaman bunu dile getirenler arasında “bizim mahallenin” hanımları da var. Söylenenler doğruysa neden bu kadar gürültü çıkıyor? Bazı hanımlar hakikate cephe almış vaziyette mi? Yoksa atladığımız bazı noktalar mı var?

Evvela şunu tespit etmek gerekiyor, gerçekten de “bizim mahallede” fikir itibariyle kayma yaşayan bir zümre var, belki kendileri de farkında değiller, ama artık hadiselere baktıkları nokta pek “yerli ve millî” veya “muhafazakâr” bir tavrı ifade etmiyor; daha ziyade “modern” bir bakış açısı “İslamî olana dair bir arayışın” yerini almış durumda. Bu bazen liberal bir duruş olarak ortaya çıkıyor, bazen feminist bir duruş... Bu “sapma” kadınlar kadar erkekleri de alakadar ediyor, ama gündemle kesişen kısmı, kadınlara ait olan kısmı. Bu hanımlardan bazıları tesettüre fazla mânâ yüklenmesinden şikâyetçi. Bu fazla olan mânâ nedir ki taşıyamıyoruz? Eğer herkesin evliya gibi davranmasına dair beklentiler kastediliyorsa, buna söyleyecek bir şey yok. Çoğumuzun ameli çok eksik, kusurlu ve kul hakkı olmadıkça kimsenin kimseye sorabileceği bir hesap yok. Nasihat etmek, hayra teşvik etmek ve şerden sakındırmak elbette gerekli, fakat bunun da bir yolu yordamı var, kaş yaparken göz çıkarmamak gerekiyor. Öte yandan “fazla olan mânâ” derken kasıt “tesettüre yüklenmemesi gereken bir mânâ” ise, orada biraz durup düşünmek gerekir, zira fikriyat itibariyle bir “itizal” başlamış demektir.

İslamcı fikriyat dinin sadece ferdi ve günlük hayatta uygulanabilmesi ile alakadar olmaz, aynı zamanda toplum halinde ve devlet seviyesinde bir temsil ile uygulanabilmesi ile de alakadar olur. İslamcılık, daha doğrusu İslamcılığın Namık Kemal’den girip Ali Şeriati’den çıkan versiyonu, bir yönüyle gelenekle modernite arasında moderniteye doğru bir yalpalama ifade etse de, netice itibariyle moderniteye karşı çıkmaya çalışan, en azından onu eleştiren bir fikir; durduğu yerin sekülarizmin, materyalizmin, hümanizmin tam karşısı olması gerekiyor, bunları reddederek başka bir hayat kurmayı hedeflemesi gerekiyor. Lakin görünüşe göre böyle bir hedef hususunda pes edilmesi, belki de hedefin sadece pratikte değil, teoride de tamamen terk edilmesi söz konusu. Moderniteye razı olunacak, bize sunduğu hayat, değerler, fikirler benimsenecek ve sadece gündelik hayatta bireysel ibadetlerin yapılabilmesi ile yetinilecek. Yani İslam artık sizin için “tablonun tamamı” olmayacak; kültürel çeşitliliğin içinde, çoğulcu bir toplumun pek çok renginden biri olacak. Bir yandan “sizin için” ne kadar önemli olduğunun altını çizeceksiniz, ama diğer yandan bunun “sadece sizin özel hayatınız” olduğu iddiasını da kabullenmiş olacaksınız. Eğer bütün bu mânâ meselesinde, bakış açısı gerçekten bu ise; artık “bizim mahalle” diye bir şeyin kalmadığı veya bir kısmımızın aslında mahalleyi terk etmiş olduğu söylenebilir. Bu ağır bir tespit ve yanılıyor olmam elbette daha güzel olurdu. Belki de bütün mesele bir takım yanlış anlamalardır. Ama hadise gerçekten buradan bakınca göründüğü gibiyse, dün zorla dışlandığımız “kamusal/ toplumsal” alandan, bugün gönüllü olarak çıkıyoruz demektir. Daha doğrusu o alana ancak “gömlek değiştirerek” girebilmişiz demektir. Başka bir ifadeyle ikna odasından başımızdaki örtüyle çıkmayı başarabildiğimizi sanırken, o örtünün mânâsını geride bırakmışız demektir. Bu gerçekten çok can sıkıcı bir tespit ve neyse ki hiç yanılmayan biri değilim.

Haklı olmak ve doğru söylüyor olmak aynı şey değildir dedik. Bu noktada bunun bir misali üzerinde durabiliriz. Kadınların -bir kısmı erkeklerden kaynaklanan- sıkıntılarına işaret etmek ve bunlar için çözüm aramak başka bir şeydir, bunu seküler bir teori üzerine oturtarak yapmak başka bir şeydir. Nasıl ki çalışanların haklarını kul hakkı kavramı ile ifade etmek yerine, burjuva-proleter çatışması üzerinden ifade ederseniz, kendi teorinizden ayrılmış oluyorsanız; kadınların haklarını cinsiyetler arasında bir çatışmayı esas alan bir kurgu ile ifade ederseniz, bu artık İslamcılık olmaz. Diğer taraftan konuyu “feministler yine dellendi” diye kestirip atmak da fazla kolaycı bir yaklaşım ve tek başına konuyu kilitlemeye yetiyor.

“Hanımlar edepli olun” ikazlarına sinirlenen hanımlar, “feminist” hanımlardan ibaret değil. Aksine zaman zaman kendileri de benzer sıkıntıları dile getiren hanımlar bile, bu ikazlara tepki gösterebiliyor. Bu tepkinin mahiyetini doğru anlamak gerekiyor, yoksa “niye doğru söylediğimiz halde ayaklanıyorlar, doğrulara karşı mı bunlar, hepsi birden sapıtmışlar” diye bir karşı tepkiyle tartışmayı çıkmaza sokarsınız.

Görebildiğim kadarıyla hanımların temel rahatsızlığı sürekli ve tek başlarına hedef tahtası haline gelmelerinden kaynaklanıyor. “Başka konu yokmuş gibi” laf dönüp dolaşıp “hanımları hizaya getirmek” bahsine geliyorsa, ama “beylerin kabahatleri” pek gündem olmuyorsa ve dinin pek çok kısmı aynı nisbette mesele edilmiyorsa; sıkılmaları, bunalmaları ve sinirlenmeleri çok da anlaşılmaz değil. Bir çok doğrunun içinden sadece bir parçasını seçip bıktırıncaya kadar tekrarlarsanız, insanlar rahatsız olmakla kalmaz, “din anlayışınızı” da sorgulamaya başlar. Söylediğiniz şeyler doğru olduğu halde dini çarpıtmış olma durumuna düşebilirsiniz. Meşhur misalle izah edecek olursak, filin kulağı olduğu doğrudur, ama siz sanki fil kulaktan ibaretmiş gibi davranırsanız, yanlış mesaj vermiş olursunuz: kulak fil değildir, fil de kulak değildir.

“Dindar” camiada giderek yaygınlaşan bir “gevşeme” olduğu doğru, ama bu her iki cinsi birden etkiliyor. Fakat başörtülü kadınlar, “alametlerini” başlarında taşıdıkları için kolayca tesbit ve teşhis edilebiliyor ve hatalarının kayda geçmesi çok daha kolay oluyor. Halbuki onların yaptıklarının muadillerini yapan erkekleri çoğu zaman dışarıdan görmekle tanıyamıyorsunuz ve kimin ne yaptığı belli olmuyor. Tanınamayacak derecede başkalarına benzemek yanlış değil mi? Elimizi vicdanımıza koyup sayalım: kaşını yolan kızlar kaç sefer gündem oldu ve bıyık bile bırakmayan erkekler kaç kere gündem oldu? Kızların çoğu oturup kalkmayı bilmiyor, ama erkekler de öyle. Kızların çoğu nerede ne konuşulmayacağını bilmiyor ve erkekler de öyle. “Şallılarla” takılan elemanlar Paris’ten, Milano’dan gelmiyor; çoğu bu mahallenin çocukları. Önce gizli nikah kıyıp sonra canı sıkılınca boşayarak kızları ortada bırakanlar “bizden farklı olanlar” değil. Teaddüt-i zevcat ruhsatını suistimal edenler, iş başvurusuna gelen kadını kaşla göz arasında nikahlamaya çalışanlar, başörtüsü yüzünden başka yerde çalışamayan kadınların çaresizliğini kullanıp yarı ücrete çalıştıranlar “elalem” değil. Kadın ve erkek “eşit” olmayabilir, ama bunun mânâsı birbirlerinden farklı yönlerinin olması, bir takım hükümler bakımından ayrılıyor olmaları; mahiyet itibariyle tamamen birbirinden farklı olmaları değil. Kadın ve erkek arasında olması gereken, olabilecek mesafeleri ve sınırları tayin eden hükümler, daha ziyade “nesebin korunması” hususu ile alakalı olabilir, ama bundan nasıl sınırın bir tarafında kalan erkeklerin “esas itibariyle üremekle alakalı bir şey” olduğu mânâsı çıkmıyorsa, diğer taraf için de böyle bir şey söylenemez. Gelgelelim bazı kardeşler insan deyince sadece erkeklerin anlaşılması gerekiyormuş, din de erkeklere gelmiş, kadınlar ise meyve bahçeleri ve binekler gibi kendilerine bahşedilmiş bir metadan ibaretmiş gibi davranıyorlar. Nasıl bazı hanımlar aile kavramıyla bağlarını koparmak ve sadece bir birey olmak, “dünyanın” peşinden koşarken “evden” tamamen soyutlanmak tavrını bir ideal olarak benimsemekle hata ediyorlarsa, bazı beyler de kadını “mahiyeti itibariyle bir tür ayıp” gibi görüp bir yerlere “gömmeye” çalışmakla hata ediyorlar. Karşımızda cahiliyetin farklı renkleri, farklı türleri var ve bir kısmı modern bir çehre arz ederken bir kısmı da gelenek suretinde görünüyor. Gelenekli olmak iyidir ve lakin gelenek nass değildir, zamanla rayından çıkabilir; tecdide, tashihe ihtiyaç hasıl olabilir veya sizin hataen gelenek diye benimsediğiniz bazı alışkanlıklar gelenekten uzaklaşmak mânâsına gelebilir, geleneği doğru tevarüs edememiş olabilirsiniz. İşin ilginç tarafı “kadının yeri evidir, bu bizim geleneğimizdir” tavrındaki arkadaşların birçoğunun nineleri sabah ezanında dağa çıkıp odun topluyor, öğle sıcağında tarlada çapa yapıyor ve eve anca hava kararınca geliyordu.

Gelenek deyince, örfleri ve adetleri ayrı ayrı ele almak lazım. Örfler daha temel değerleri ifade ediyor ve daha zor değişiyor. Adetler ise değişime daha açık. Âdâb bahisleri örflerle alakalı olabildiği gibi, adetlerle alakalı da olabilir ve bu ikinci kısmı daha çabuk değişebilir. Ayrıca âdâb “algı” ile alakalı bir konu ve her zaman mantıklı izahı gösterilemeyebiliyor. Mesela misafir gelince ayağa kalkmayı açıklamak daha kolaydır da, bacak bacak üstüne atmak neden saygısız bir hareket kabul edilir, bunu açıklamak daha zordur. Büyüklerimizin elini öpmemizi izah etmek, büyüklerin yanında çocuk sevmemeyi izah etmekten daha kolay.  Diğer taraftan söz konusu algılar “ortak bir hayat” ile aktarılır, “görerek” öğrenilir. Eğer bir şeyler yeteri kadar aktarılamıyorsa, bu algıları edinemeyenleri kınamaktansa, neyin aksadığını arayıp bulmak, çözüm yolu olarak daha verimli olacaktır.

Konuşacak çok konu var; daha faizsiz bir piyasayı nasıl kuracağımızdan tam olarak emin değiliz; riya ve ucub gibi, gıybet gibi amellerimizi ifsad eden huylardan nasıl kurtulacağımızı çok iyi bilmiyoruz. Önümüzde savaşlar, açlık, salgın hastalıklar gibi ciddi meseleler var. Pek çok konuyu bir tarafa bırakır da, sadece sürekli belirli konuları tartışıp durursak; havanda su dövmekten başka bir şeyi başaramamış oluruz. Kadın meselesi “tuz gibi” önemli bir konu olabilir, ama “tuz kadar” konuşsak yeter zannederim. Belki de hepsinden önce “ihtilaf âdâbını” tesis etmemiz gerekiyor.

Allah kalplerimizi hidayet üzerinde buluştursun.



Köy Yanar Deli Taranır


Sanki okuyan varmış gibi fiyakalı bir giriş yapmak istiyorum yazıya, sayın okumayıcı; Türkiye’de blog yazarlığının en kolay tarafı toplam otuz altı yazıyla külliyatı tamamlayıp köşeye çekilebilme imkânı. Otuz yedinci bir yazı daha yazmaya gerek kalmıyor, neden? Çünki aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor ve sizin yeni bir şey yazmanıza gerek kalmıyor, çünki “aa ben bunu yazmıştım” deyip hemen linkini verebiliyorsunuz, “heee ben bunu yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz, “ooo ben bunu yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz ve üstüne bir kelime eklemek ihtiyacı hissetmeden gündeme katılıp günü kurtarabiliyorsunuz. Ne var ki, bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başlıyor, bu döngü. Hararetle bu kadar konuyu tartışmak için enerjiyi nereden buluyorsunuz, anlamıyorum. Üstelik son derece ince bir dikkatle sürdürülüyor tartışmalar, zinhar bir adım ilerlememek, herhangi bir şeyin halline kıl kadarcık yaklaşmamak konusunda bir mutabakat var gibi ve galiba mutabık kalınan tek konu da bu. Hep beraber sanki bir salona doluşmuş vals yapar gibi, hiçbir yere varmadan dönüp duruyorsunuz, aynı figürleri itinayla tekrar tekrar şey ediyorsunuz. Ney ediyorsunuz, bilemedim, dans literatürüne vukufum bu kadar. Neyse, hiçbir yere varmadan dolap beygiri gibi dönüp duruyorsunuz işte. Kimin değirmenine su çekiyorsunuz bilmiyorum, ama yazık netice itibariyle bu kadar enerjiye. Derdiniz ne sizin arkadaşım?

Taranma kısmı anlaşıldıysa köyün yanma kısmına geçebiliriz.

Dünyada pek çok mühim hadise oluyor. Her zaman öyleydi, ama o zaman pek çoğundan haberimiz olmuyordu. Belki de daha az haber alınca haberler daha kıymetli oluyor, eskiden insanlar pürdikkat kesilip “acans” dinlerdi, gazetelerden meseleleri takip ederdi. Şimdi üzerimize sağanak gibi, dolu gibi haber yağıyor ve hepsini takip etmemiz mümkün değil. Ne yapabiliriz? Hangileri daha mühimse onları takip etmeye çalışabiliriz mesela, veya sahaları arkadaşlarımızla, dostlarımızla paylaşırız, herkes bir parçasını takip eder, diğerlerine özet geçer. Falan filan. Hiç de öyle bir şey olmaz, zira bizim için dünya bu dönüp duran gündemlerden ibaret. Neyi kaçırdığımızın farkında bile değiliz. Çinliler Güney Çin Denizi denen, ama Çin’e ait olup olmadığı tartışmalı bir bölgede zengin yakıt rezervleri buldular, işletilebilir vaziyette. Amerikalılarla itekleşip duruyorlar bu bölgede. Diğer taraftan Kuzey Kore nükleer savaş çıkarmacılık oynuyor. Beri yandan Orta Doğu’da ne kadar ülke varsa doğrudan, dolaylı şekilde, yandan kenardan bir şekilde bir savaşın içinde. Amerikalılar Mars’ta su arıyorlar, bulurlarsa Yemen’e gönderecekler galiba; yirmi birinci asrın ilk çeyreğinde insanlar sapır sapır koleradan ölüyor, neyin davası olduğu belli olmayan bir savaş yüzünden. Myanmar’da Rohingyaların evleri yakılıyor, Keşmir’de Müslümanlar plastik kurşunlarla kör ediliyor, Çinliler her gün yeni bir icat çıkarıyor, ezanı “Komünist Partisi uludur” şeklinde okutmak gibi. Bu liste uzar gider ya, bir yerde kesmek lazım. Daha bir de bunun iç meseleler kısmı var. Hamdolsun kimi zaman düşe kalka, kimi zaman hoplaya zıplaya kalkınmaya devam ediyoruz da, işler pek o kadar da düşündüğümüz gibi parlak değil. Hâlâ önümüzde uzun bir yol var, hâlâ ülkeleri güçlü kılan sahalarda gerilerdeyiz. Bulunduğumuz nokta elimizden gelecek olanın en iyisi değil, can sıkıcı olan bu. Bilimsel araştırmalarda, eğitimde, tarımda, sağlıkta şimdikinden çok daha iyi olabilecek potansiyelimiz var, hamdolsun, ama bunları ancak doğru politikalarla hayata geçirebiliriz ve fakat sevgili kamuoyumuz bu konularda büyük resme hiç bakmıyor nedense, her kararı “başımızdakilere” havale edip, ne yaparlarsa onunla yetiniyoruz. Komplo teorileri söz konusu olduğunda büyük resimlere doyamayan muhayyilemiz, müfekkiremiz; böyle konular olduğunda ne detaylara bakıyor, ne kompozisyona.


Konuşmayı en çok sevdiğimiz konular şekille alakalı konular. Onların arasında da dinle ve kadınla alakalı olanlar. Din konuşmayı çok seviyoruz, ama mesela İslam hukuku günümüzde nasıl hayata geçirilir, onu pek konuşmuyoruz. İslam ahlakının incelikleri pek gündem olmuyor. Belli başlı birkaç konu sürekli gündem oluyor, varsa yoksa onları konuşuyoruz. Ne olacak halimiz, bilmem. Allah yardımcımız olsun.

26 Aralık 2016 Pazartesi

Denize kimi döktüydük ki? / tw


neyden kurtulduğumuza dair ortak bir fikrimiz yok ki ortak kutlayalım
ezan susmasın diye verilen bir mücadele miydi, başarıya ulaşan, ezanı susturabilme hakkının kazanılması için miydi?
millî mücadelenin neticesi latin harflerinin kazanılması mı, arap harflerinin kaybedilmesi mi?
işgalcilerin türkiye'den kovulmasının ne anlama geldiğinde anlaşabilmek için önce türkiye'den ne anladığımızda anlaşmamız lazım...
bence ortada kutlanacak bir şey var, ama gündoğdu meydanında toplananların kutladığı benim kutlayacağım şey değil.
9 eylül kutlanacak bir şey değil demiyorum, anlamıyor musun? gündoğdu'da kutlanan işgalin bitmesinden ibaret değil diyorum
9 eylül'den sonra meclis-i mebusan istanbul'a taşınıp "halife-i ruy-i zemin efendimiz"e biat etse ve rejim değişmese, reformlar olmasaydı
bu senaryo gündoğdudaki kalabalık için hâlâ kutlamaya değer bir manzara olur muydu?
kimine göre 9 eylül chp türkiyesine yol açtığı için, kimine göre ise chp türkiyesine rağmen güzel. ortak fikir var mı ki ortak kutlansın?
1908 öncesi türkiye nedir? şark meselesinin başımıza patlamak üzere olduğu, fırtınanın eşiğinde olduğumuz bir dönem mi? bunu kimse istemez.
dil devrimi saçmalığının yapılmadığı bir dönem mi? bunu niye istemelim?
1918'de mağluptuk, felaket başımızda patlamıştı. sonra işgal geldi. sonra gitti. 1922'de, 1918'e döndük.
1922 türkiyesi 1918 türkiyesinden daha muzaffer bir türkiye değil.
savaştan mağlup çıktığımızı algılayamadığımız için 90 senedir hayal aleminde yaşıyoruz.
savaştan mağlup çıktığımız yetmiyormuş gibi, geçen dönemde hem kültürümüz, kimliğimiz darbe yedi, hem bir sürü nifak boy verdi
1918'de daha bağımsız olmak çok tuhaf bir fikir. lozan'da kapitülasyonlardan kurtulduk, tek artı budur belki de
biri kaybedilmiş, diğeri kazanılmış iki ayrı savaş yok, osmanlı ve türkiye diye iki ayrı devlet de yok...
osmanlı'dan kurtulmuş falan değiliz, osmanlı'nın kaldığı yerden devam ettik, sadece rejim değişti
osmanlı'nın bir sürü kurumundan "kurtulamadık", kötü alışkanlıklarından, zaaflarından... bir toplum kendisinden kurtulabilir mi kolayca?
kapitülasyonların kaldırılması bir başarıdır, ama hukukî kapitülasyonların kaldırılmasının hukukumuza malolduğunu da unutmamalı
osmanlı'dan cumhuriyet'e geçerken siyah bir tablo beyaza veya beyaz bir tablo siyaha dönmedi
cumhuriyet döneminde işlenen bir çok hatanın kökleri osmanlı'dan geliyor. başarıların da...
osmanlı ve cumhuriyet tamamen iki ayrı şeymiş gibi düşünmek aklî melekelerimizi zayıflatıyor
osmanlı'yı saadet asrı sananlar da cumhuriyet eğitiminin ürünleri, hatalı imalat, mantık aynı, yönü ters...
selçuklu, osmanlı ve cumhuriyet tek bir devlettir. rejim değiştirmekle devlet yıkılıp kurulmaz. bu saatte tartışamayacağım, kusura bakmayın
konu dağıldı, işin özeti: gündoğdu ahalisi yunanın denize dökülmesiyle birlikte daha bir sürü şeyi kutluyor,
o daha bir sürü şeyi ben kutlamıyorum, yunanın denize dökülmesini kutlayacaksam ayrı bir yerde kutlarım


13 Eylül 2014 Cumartesi

Kafamız güzel / tw


sosyal medyadan da önce her zamanki halimiz bu, ne olduğunu anlamak için bakmak yerine kategorik seçimler yapıyoruz. bir ara izmir'de sahile ağaç diktiler, tanesi bin liraya malolmuştu, ama sol 500 diyordu, sağ 2000 lira... 
*
vak'ay-ı adiyeden bunlar memlekette, mesela daha önce de bir taraftan alenen bağıran masum eylemciler öbür taraftan polis katili diye görünüyordu. ortak bir hak tanımı yok ki, hangi hak, hangi haksızlık? keşke farklı algı evrenlerinden savurduğumuz fikirler gibi, uyguladığımız şiddet de birbirimize ulaşmasa... 
*
maç tarafların sırayla kendi kalesine gol atması şeklinde ilerliyor; tribünler memnun... herkes algı evreninde mutlu, boşver, bir de şiddetin algı evreni içinde kalmasını sağlasak, nobel barış ödülü itimiz olsun :) anomi. cemil meriç öyle diyordu, alatlı'ya fazla takılma :)
*
10 senedir monolog var demek ayıp, en az 1912'den beri monolog var, arada konuşan taraf değişiyor; hazmedemiyorlar. 10 sene önceye kadar ülke süperdi bunlar geldi bozdu kafasının osmanlı'da işler yolundaydı paşa geldi bozdu kafasından farkı yok. birine kafayı takıyoruz her şeyi ondan biliyoruz.
*
demokrasiye engel olan bazı odaklar birer ikişer devreden çıkıyor, ama karşılıklı zihin engellerini aşmak kolay değil.
*
ödev: 20 tarafı anlamaya çalışıyorsunuz, hepsinin dilini birbirine tercüme etmeye çalışıyorsunuz. balata kalırsa tekrar görüşelim...
*
detay görmeden hiçbir fikri kabul edesim gelmiyor artık, bunlar zaten x o halde y algoritması baydı. mümkün olan bir şey olmuş veya olmamış olabilir. bakmak lazım... olmuşsa şaşmam, olmamışsa da şaşmam... kasıt olasılığı kastın ispatı değildir. kimse ne olduğunu anlamaya çalışmıyor, tarafına göre seçim yapıyor. meselenin köküne inmeye çalışmıyoruz hiçbir zaman, hep bir paradigma dayatması. herkes kendi tribününe oynadığı için şikayet yok
*
kural, kaide, prensip yok memlekette, tarafgirlik var, impulsif tepkiler var, peşin hüküm var; sağında da solunda da. "kadın taciz edildiyse, kesin saldırganlığından edilmiştir, hak etmiştir, oh olsundur" bağele. alt metin: siz zaten... söylenen: kibir. perhiz turşusuna gel... hiç kibir görmedik bugüne kadar, bilmiyoruz tabii ne olduğunu... türkiye'de solun sağ hakkındaki eleştirilerinin bir kısmı doğrudur, onu da aynaya bakıp söylüyorlar muhtemelen... son günlerde meşe ve kızılcık ağacı üretimini arttırmamız gerektiğini düşünmeye başlamıştım, yetmez, yeni kalay madenleri lazım... bu kibirden bir an önce vazgeçmeliyiz, doğru söylüyorsunuz. lakin eksik olmayın demeye dilim varmıyor... umarım bunca yıldır paçalarınızdan taşan, memleketi kaplayan, milleti boğan kendi kibrinizi de fark edersiniz bugün. allah cümlemize hidayet etsin, azgınları ıslah etsin, ıslah olmayanları kahretsin...
*
şimdi onlar düşünmesin, çok düşününce sinir bozucu oluyorlar. gerçi düşünmediklerinde de... bu kafayla düşünseler ne düşünmeseler ne?
*
mesela otpor iddiası ispatlanamıyorsa yalandır, filanı kim vurdu iddiası ispatlanamıyorsa gerçektir. öyle bizim muhakememiz, çok güzeliz
*
çok RAM lazım bize, aynı anda birden fazla faktör olunca işlenecek, fiyakamız bozuluyor...
*
truanda'da huni satışları patlama yapmış (teyidli), safımızı seçelim beyler...
*
onlar monoblok, homojen ve tamamen haksız. içlerinde eşimiz, dostumuz, akrabamız yok. onlar hain ve ahmak. anlamaya değer bir tarafları yok.
*
1 doğru 2 yalan 1 doğru 1 demagoji 1 şüpheli bilgi 1 duygu sömürüsü 1 doğru 2 ajitasyon; mangal mevsimi geldi, şişleri hazırlayın...
hakkı tezgahın önüne dizip el çabukluğuyla çürük çarık batılı kesekağıdına dolduran pazarcı, senin terazine kalaydık işimiz zordu...
*
eylemci vs esnaf, kimin hakkı kimin hakkını döver, güzel bir teorik kısırdöngü çıkar bundan.
eylemcilere kızan esnafa erdal bakkal muamelesi yapılmasına karşıyım, o adamın ekmeği bağzı haklardan daha gerçek.
şimdi acı haberler: ahlak felsefesinin iki temel argümanı "yaşa" ve "yuha". kimin gerçeği daha gerçek?
*
senin dark side'da olman mümkün değil, sadece bin yıldır insanların ne yapmaya çalıştığını anlamıyorsun. bu ülkenin ne olduğunu anlamıyorsun, insanları kurtarmak için gemiyi batırmak gerektiğini sanıyorsun. ciddi konularla uğraşmaya kadar verdiysen beyinsiz entellerin klişe laflarını tekrarlayacağına kendi cümlelerinle konuş
*
icraat kudretle olur, onun için de çalışmak gerek, ama bizim milletimizin a planı hep "devlet yapsın". siyasetten hep şikayet ederiz, ama hakkı savunacak kişiyi değil iş takipçisini seçeriz
*
teröristse kesin öldürmek lazım. polis öldürmüşse kesin kasden öldürmüştür. hadi şimdi boğazlaşalım canım. ruanda krallığında cozutan bağzı şeyler var...
*
çok ama var, sen hangisini diyorsun? misal: ama hakettiler mi? hayır. ama kitle psikolojisi? evet. ama bana düşman olmaya hakkın yok. evet. memleket olarak sapı samanı ayırıp her hak sahibine hakkını teslim edebilecek bir mantık seviyesinde değiliz... büyükelçilerin katili "ermeniler" değil, askeri şehit eden "kürtler" değil, dink'i öldüren "devlet" değil, madımak'ı yakan "sünniler" değil. rohingyalıları öldürenler budist, ama rohingyalıları öldüren "budistler" değil. direkten dönüyor olsa bile, filistinlileri öldüren "yahudiler" değil, uygurları öldüren "çinliler" değil... senden nefret ettiğimi sanıyorsun, hatalısın, benden nefret etmenden nefret ediyorum. memleket dört koldan kuyruk acısı-evlat acısı hikayesindeki gibi gidiyor, mevlam ahvalimizi hayreyleye... kitlenin ortalama zekası içlerindeki en düşük zekalınınkine eşittir tarzında bir söz var, kitle psikolojisine dikkat edilmeli
*
evet, sayın "ama-sız-cı-lar", bu paranın iki yüzü var; hadi şimdi "ama-ları" gömüp tomahawkları çıkarın, daha çok boğazlaşma var... kimse "ama" demesin, herkes meselenin bir kulbundan tutup burnunun dikine gitsin, gittiği yere kadar... ama demekten imtina edip doğruları aranızda paylaşın ki, hakikati ıskalayabilesiniz...
burada kabahat "ama"da değil, kullananda. ama bir alet, bıçak gibi, ekmek de kesersin, adam da... hiç ama kullanmadan ince düşünemezsin. ama kullanmanın gerekli olması başka şey, bunun suistimal edilmesi ayrı bir şey... farzet, adam katil, idama mahkum. fazla olarak bir fiske vurdun adama. ama olmazsa senin de ona zulmetmiş olduğunu ifade edemezsin. amayı kaldırınca, tuttuğun uca göre bir tarafa sapıyorsun, ya fiskeyi haklılaştırıyorsun veya fiske yüzünden katli...
birileri de tutup amayı meseleyi saptırmak için kullanabilir elbette, ama bunu engellemenin yolu ama kullanmamak değil. aradaki farkı düşünseler zaten sıkıntı olmaz, ama kelimesinin tabiatının suistimale hizmet ettiğini düşünüyorlar, suistimal ve ama aynileştiriliyor, muhakemeye dayanmayan, duygusal bir tepki. ama ile çelişik görünen ifadeleri bağlarız. bu olmazsa doğruların bir kısmını gözardı etme tehlikesi ortaya çıkar. çelişkinin iki tarafındaki durumlar birbirine denk olmayabilir. ama kelimesi bunları denk göstermek için kullanılabilir, veya ama'yı küçükle büyüğün yerini değiştirmek için de kullanabilirler, bunlar kelimenin suistimalidir. kelimenin suistimaline değil, kendisine karşı çıkarsanız, düşünceyi kısırlaştırırsınız...
*
hani "akp'li arkadaşım" diye bir video çıktı ya, eleman "nihayet sesinizi duyduk" diyordu, teeee nihayet duymuş yani, duymuş fakat bir şey anlamamış. işte bu "gezegenler" farklı bir boyuttan gelen hologram mesajlar gibi, sadece söylüyorlar asla duymuyorlar
*
en basit konuda bile niye bu kadar kafamız karışıyor, anlamıyorum. bir şeyi anlamakla tasvip etmek aynı şey mi? esnaf tırlatmış, kendi bildiği metodla tepki veriyor. 1) metod vahim 2) tepki normal. doğru değil. haklı değil. normal.
trafikte her fırsatta levyeye davranmak normal midir? serum bitti diye doktor dövmek? normal nedir? normal bir değer yargısı içermez, normal ortalama olandır, beklenebilecek olandır. arabanın aynasına cd asmak maallede normaldir, newyork'ta olmayabilir. liselilerin yazılıda kopya çekmesi normaldir. bizim ahali tepesi attı mı adam döver, elinde bir alet varsa onunla kovalar. yapmalı mı? yapmamalı. ama normal işte...
bunu söyle. bu niye normal, olmalı mı, nasıl düzeltilir, ayrı konular. mevcut normalimiz bu... canı yanan herkes bıçağı sopayı kaparsa herkesin daha çok canı yanar, olması gereken bu değil. ama beklenebilecek bir şey. normal derken normlardan bahsetmiyorum, gündelik hayatta kullandığımız normali kastediyorum. doğal diyeyim isterseniz, olağan diyeyim, nasıl anlayacaksanız... ayrıca sanayide esnafın normu budur, o da var.
sözüm geri. normal değil. normél. nörmel. çayımı kahvaltıdan sonra içmem gibi. normlarla alakası olmayaraktan. kısa devre yaptırdınız ya
*
1) fil hortum değildir 2) hortum yanlış değildir 3) bizim dantelijansiya ne isterse yiyebilir. memleketin felsefi faaliyetini çizgi film yapsak dünyaya satarız, her şey hazır oturup çizecek biri lazım sadece, onu da mı japon yapsın?
*
hoca merhumun zamanında herkes biraz haklıymış, bugün galiba herkes biraz haksız...
*
bazı kelimeler tekrarlana tekrarlana tekerlemeye dönüşüyor, karikatürize oluyor, düşünceyi tetiklemek yerine şartlı refleks uyandırıyor: maraş, sivas, uludere, reyhanlı; zınk!
*
bütün "ama"lar iyidir anlamında değil, hiç "ama" kullanmadan tek taraflı olmayan bir çözümleme yapamazsınız anlamında. bir de şu var, "ama" denklemin iki tarafının da doğru olduğunu vurgulamak için kullanılır, taraflardan birini yok saymak için değil
*
bu tarz kişilerle "uğraşmanın" lüzumu yok, kendi haline bırakmak en iyisi. nezaketsizliğinin farkında değil, ama hakaret kasdı yok. indî ve boş beleş laflar üzerine gidince ciddiye biniyor. fikir hürriyetini ihlal edince en sefil fikirimsi bile kıymete biniyor. şahıs vahiy almakla ilgili beyanı akıl hastalığı olarak değerlendiriyor. bununla alakalı bir izahı yok, fikrinin bir kıymeti yok. söyleyecek bir şey yok, nasipsizmiş de, hidayeti için dua et geç. üstüne gidince kahraman oluyor böyleleri. ayrıca şiddetli tavır gösterince iletişim kanalları kapanıyor, tebliğin de yolu kapanmış oluyor...


İşbu dövlet içinde vurdular beni / tw


1) devleti savunmanın bir yolu da hatasını eleştirmektir. devlet görevlilerinin her yaptığı doğrudur diye bir kural yok. devletin fonksiyonu millete hizmettir. bunu ifa etmiyorsa, aksine hareket ediyorsa, düzeltilmesi gerekir.
2) devlet insanların kendilerini, haklarını korumak için kurdukları temel organizasyondur. sürekli devlet kavramını hedef tahtasında tutmak insanlara saldırmaktır. devlet kimsenin düşmanı değildir.
3) toplumda asayişin korunması için insanlar kuvvet kullanma haklarını devlete devrederler. devlet kuvveti doğru veya yanlış kullanabilir, ama insanlar kuvvet kullanıyor, şiddete başvuruyorsa bu kesinlikle hatalıdır.
4) devletin kendi vatandaşına hukuksuz bir şekilde şiddet uygulaması kabul edilemez. ama bundan insanlar molotofla istedikleri yere saldırabilir anlamı çıkmaz. bir konuyu değerlendirecekseniz, bütün yönlerini ele almalısınız. ısrarla bir tarafını gözardı ediyorsanız bunun açıklaması ya artniyettir, ya da ahmak olmaktır.
5) devletin "başarısı" toplumun seviyesinden bağımsız değil, devlet kurumlarını insanlar işletiyor, ortalama insan kalitesi neyse, devletin yaptığı, yapabileceği de odur. ortada bir sorun varsa çözümü insana yatırım yapmaktır, devlete saldırmak değil.
*
molotof kurşunu aklamaz, kurşun da molotofu aklamaz, iki ayrı yanlış var ortada. sıkıntı tamamen haklı bir taraf ve tamamen haksız bir taraf kurgulamaya çalışmak. bir de "kabahatin" türünü doğru belirlemek lazım, olan bitene dair net bir haber alınamıyor, hep taraflı-çarpıtma bilgiler… birini kasten vurmak ayrı bir kabahattir, kazara vurmak ayrı bir kabahattir, burada olan hangisi, kasıtlı suç mu taksirli suç mu? saldırgan bir kalabalığı dağıtmaya çalışırken, kazara birini vurmak başka, saldırgan bir kalabalığı dağıtmaya çalışırken kasten birini vurmak başka, saldırgan olmayan bir kalabalık sözkonusuyken ateş açmak başka. hiçbiri doğru olmayabilir, ama yanlışlık dereceleri aynı değil. her faktörü ayrı değerlendirmek lazım.
*
türkiye dediğimde 1040'tan itibaren tek bir şeyi kastediyorum... devlet değil -bin yıldır- hiç değişmeyen, sistem -yüz yıldır- "yes minister"i hatırlarsak, o kadar kolay değil. bunlar daha ziyade bürokratik refleksler, her kurumda var, ama silahlı olanları göze batıyor. daha ziyade devlet kadrolarının da halkla aynı arızaları taşıyor olmasından kaynaklanıyor, marstan gelmiyor adamlar. bunun çözümü insan kaynağına yönelmek, toplumun genel seviyesini değiştirmeden değişmez o kadar çok. ayrıca halkın devletle ilişkisi de bir acayip ve bu yapıyı o da besliyor, bağzı ilçelerin bütün kalkınma vizyonu: “devlet buraya bir şey yapması lazım”...
ilk çalışmaya başlarken halka hizmet etmeye çalışıyorsun, sonra kendini halktan korumaya çalışmak bunun yerini alıyor, bürokrasinin genel çerçevesi çoğunluğa karşı azınlık gibi.
çok faktör ve tarihi sebepleri var, bunlardan biri de halk. hem bürokrasinin içinden çıktığı insan kaynağı olarak, hem de hizmet alma alışkanlıkları dolayısıyla. ikincisi son yıllarda daha belirgin, eskiden ağzına şamarı yiyen oturuyordu; şimdi kendisine yardımcı olmaya çalışanı bile dövmeye kalkıyorlar, o zaman da ters sebeple de olsa eski alışkanlıklar gevşemiyor. kurumlar birbirinden farklı tabii, polisin şartlarıyla doktorunki aynı değil. ama genel bir kendini koruma refleksi var. bu da abartılı olunca maksadının tersine hizmet ediyor.
şener şen'in bir üçkağıtçı kayın birader tiplemesi var, a. t. alkan bir yazısında bizim devlet kafası için örnek gösteriyordu. mantık, sebep sonuç ilişkileri hesap kitap gibi konulara çalışmamız lazım biraz...
asayişi sağlamanın yolu suç işlemek, zulmetmek değil; vahamet her tarafta...
sadece işgal değil, bin yıldır savaşan toprağa tırnağıyla tutunan bir toplum; sadece travma değil biraz gerekler de var. elbette kendi halkına zulmetmek bu gereklere dahil değil
kantarın topuzu bir o yana bir bu yana savruluyor, devlete karşı duranlar nasıl bir zaruret olduğunun farkında değil. doğru-yanlış devlet eliyle yapılan her şeyi savunanlar da buradaki stratejik ve etik hatayı görmüyorlar
asimetrik de olsa kurşunu ve molotofu aynı anda masaya yatırmayan yorumlar her iki cenahı da mevziinde sabitliyor. herkes karşı tarafın hatalı fikrini kendi hatalı fikri için destek olarak kullanıyor. devlet ne isterse yapar diyenle devleti tanımayanın farkı yok, istibdat da bağy de zulüm türleridir. allah cümleye hidayet eyleye...
*
tilkitilkisaatkaçokrasi diye bir rejim var mıydı?
*
evet bunlar karışık işler. darbeye de demokrasiye de ihtilale de karşıyım. bir de huruç ale's-sultan konusu var, muhtelefün fih... diğer taraftan kısa ve belki orta vadede uygulanabilir ehven-i şer demokrasi... demokrasi bizim ahalinin anlamadan reddettiği bir şeydi, şimdi de anlamadan kabul ediyorlar; anlayarak reddedecekleri ve uygulayacakları günü bekliyoruz, gerek kalmayacağı günü daha çok bekliyoruz...
*
bu benim devletim, üstündeki kenelerin değil...
*
hakkın batıla karşı güç kullanması meşru da, darbe belirli bir konsepte ait; tam örtüşmüyor, ehven olan sistemin kavramı darbe, onun da kötü çocuğu. ideal sistemde ise darbeye mahal yok... işin mantığı akebe biatıdır, darbe, ihtilal vb bizatihi ehemmiyeti olan mefhumlar değil. mevcut bağlamda mânâları var ancak... gerçi ihtilal geniş ölçekte de değerlendirilebilir, ama orada da olumlu bir manası yok pek. aslolan isyan değildir. biat ve itaattir. devlettir. cihattır. huruç ale's-sultan istisnai bir şeydir. ihtilal ve darbe romantize edilmemeli. kür şad ihtilali de ihtilal değil bu arada, başkasına karşı savaşıyorsan ona ihtilal denmez, kendi devletine karşı savaş ihtilal... mevcut düzlemde ise, darbeyle ihtilalle hayırlı bir şey becerilme ihtimali düşük. ezcümle el-mecbur demokrasi, biz adam olana kadar...
bütün programlar liberal-demokratik işletim sistemi üzerinde mi çalışmalı? bu ukalalık çok can sıkıcı... sokakta laübali olanların zopayla ikaz edilmesine karşıyım, ama bunun sebebinin insan haklarıyla hiç alakası yok, usul ve üslup meselesi. mümkün olduğu kadar her şeyin serbest olması lazım anlayışını benimsememek, geleneği insan arzuları karşısında anlamsız görmemek tutuculuksa…
*
darbeye zemin hazırlayan eylem ve darbe, ayrıca da darbeye karşı olmak, olmamak. çok şirin bir yorum tabii, ama konumuz bu değil... konumuz (takıntılıyım, evet) ama meselesi. işbu çok şekerpare darbeli yorum da gözel bir malzeme. hadi bunu ‘ama’sız incele sıkıysa... bahsi geçen yorumun, gerçek sebep sonuç ilişkilerine dayanıp dayanmadığı meselesini bir kenara bırakalım ve başka bir tarafına bakalım... falan onu yaptı, o zaman da filan bunu yaptı olaylarını tahrikli ve tahriksiz olarak ikiye ayırmak lazım, tahriksiz olanları da taksirli ve taksirsiz deiye ikiye ayırabiliriz. aynı şablondan üç ayrı durum çıkabiliyor. tahrikli deyince ilk fiili işleyenin, ikinci fiilin işlenmesini hedeflemiş olmasını anlıyoruz, taksirli ise ilk fiil bir kabahat, ama ikinci fiilin işlenmesini hedeflemiyor. taksirsiz ise ilk fiilde hatalı bir şey yok... adam darbeyi tahrik etmiş olabilir, bu durumda kabahatlidir. ama bu darbe yapanı aklamaz. adam belki kabahatlidir, ama bu illa darbeye teşvik sayılmaz, darbe yapanın mesuliyetini ortadan kaldırmaz. adam tamamen kabahatsiz de olabilir. darbe yapan her durumda mes'ul, ilk fiil ne olursa olsun. ilk fiille alakalı mesuliyet de duruma göre değişiyor. düz mantıkla bütün faturayı tek tarafa kesmeyecekseniz, ihtimaller değerlendirilmeli. trafikteki x/8 kusur sistemini siyasette de mi uygulasak?
*
yaw arkadaş demokrasiyle sandığın, sandukanın ne alakası olur? sanduka istiyorsanız gidin türbelerinize, pis gericiler...
*
şiddet??? - cemel?/müseyleme? - gandhi?? kafam karışık, iki dakka bi hasta gelmeyebilir mi lütfen...
allahu a'lem hz. peygamber hz. ebâzerr'e tavsiyesinde cemel vb vak'aları işaret ediyor. bu bir örnektir. silah kullanmamaya teşvik… diğer taraftan mesela müseyleme meselesi gibi silahla çözülen meseleler de var, bu da başka bir örnektir. vak'anın hangi örneğe göre anlaşılması gerekir emin değilim, hangisi sünnete uygundur emin değilim... diğer taraftan gandhi diye bir adamcağız "pasif" metodlarla üzerinde güneş batmayan ingilizleri dehledi koca kıtadan




ateşkes mutabakatı / tw

türkiye demokrasi üzerinden bir ateşkes mutabakatı kurabilir, ama bunun yolu sokaktan geçmiyor. kemalistleri, marksistleri ve bölücüleri ayıklayarak sokak üzerinden varılabilecek bir nokta yok, bunun yeterli tabanı yok çünki. marksistleri, kemalistleri ve bölücüleri sokağa döktüğünüzde de her şeyden önce demokrasinin ipini çekiyorsunuz.
demokrasi üzerinden buluşmanın ilk adımı, demokrasinin ne olduğu konusunda bir fikir birliği sağlamak. arkasındaki değer yargıları, hayat tarzı ve dünya görüşüyle birlikte ele alındığında demokrasi bir inanç sistemi; evrensel değil. demokrasinin zeminindeki materyalist-hümanist sistem, bütün dinlere eşit mesafede tarafsız bir sistem değil, o da bir tür din... demokrasi ve islami bir sistemin aynı anda tam olarak uygulanması mümkün değil, müslümanlar demokrasiyi benimsemek zorunda değil. islam sadece bireysel bir konu değil, toplum hayatını, devlet düzenini belirleyen bir sistem, hümanizmin bıraktığı bireysel alanın islam'ı yaşamak için yeterli olacağını sanmak, konuyu bilmemekten kaynaklanıyor.
diğer taraftan ülkede çok-kültürlü bir yapı var ve hiç bir sistem tek başına hakim olmak için yeterli toplumsal tabana sahip değil. bu yüzden bir tür orta yol olarak demokratik, laik, liberal bir sistemin uygulanması düşünülebilir. müslümanlar demokratik bir sisteme destek verebilir, ama teorik açıdan mecbur olduklarından değil, çokkültürlülük yüzünden kerhen olur bu. demokrasiyi değerleriyle benimseyenlerin, demokrasiye kılı kılına uymak mecburiyetindesiniz gibi bir dayatması olmamalı. türkiye'ye has bir demokrasi versiyonu oluşturmanın arayışı olmalı. çelişen iki taraf varken bir taraf kendini hakem saymamalı... msl laiklik olur, ama namaz molası olunca halel gelen bir laiklik olmasın mümkünse, yoksa herkes eşit ama biz daha eşitiz oluyor.
tayyip beye gıcıkolojik destek sağlayan sol kesim susarsa, sağ kesim bu konuda ikna edilebilir, çoğu yatkın zaten bu fikre. başbakanın huyunu değiştirme imkanı yok gibi görünüyor, başbakanı değiştirmek istiyorsanız önce destekçi-karşıtlardan başlanmalı.
islam bazı şeyleri detaylı olarak düzenler, bazı konularda prensipleri verir, detayları bulmayı bize bırakır. islam zorunlu bir ideolojik muhteva ile gelmiyor, ideoloji bağlamında sabit-mecburi bir şey yok. bu yüzden ideoloji sahasının ihtiyaçları kullar tarafından karşılanmalı, bunu yaparken de hareket noktası yine islam. boş alanı dolduracaksın, ama kafana göre keyfi şekilde değil, o alanla ilgili esaslara uyarak. msl devlet başkanı seçme yolu hakkında net bir nass bilmiyoruz, toplumun durumuna göre farklı sistemler olabilir. ama seçilen başkanın genel kabul görmüş olması gerekir (biat). başkan istişare ile hareket etmelidir, bunun pratik uygulaması meclis veya başka bir şey olabilir.
*
müzakere için önce tarafların olması lazım, kimse karşı tarafın varlığını kabul etmiyor ki... saksı rejimi bu kadar olur. gerçi biz de iyi sulayamadık, o da var... yabancı bir medeniyetin köklerini hesaba katmadan meyvelerini toplamaya çalışıyoruz, başka ne olabilir ki. sosyal psikoloji, kültür, benlik algısı vs bir sürü faktör var işin içinde, kadrosuz sistem olmaz... bizde bir adama şu işi yap dersin, yapar gelir, nasıl yapalım diye sorarsan iş yatar. bütün teşkilatlanmamız çete mantığıyla.
değişmek zorunda değiliz ki, batı tecrübesini bire bir uygulamak farz mı? yapmamız gereken mantıklı düşünüp çözüm aramak. kendi meselelerimizi fark edeceğiz, kendi çözümlerimizi biçeceğiz, konfeksiyon değil...
çoğunluğu kim onaylamış ki? sen mv yerine iş takipçisi seçersen o da seni böyle yönetir. iyi kadro kötü sistemi yürütebilir, kötü kadro iyi sistemi yürütemez. ensarsız medine olmaz, önce ensar olmak gerek. işin kökü iman ve ahlak zaafımız, konuşuyoruz, yaşamıyoruz... bu kadroyla başka sistem mümkün değil.
allah kerim :) biz küçükkene ne olacak bu sovyetlerle diye dertliydik, çat diye çatladı gitti, hiç belli olmuyor... bir kıvılcımdan yangın çıkar, ümitsizlik müminin vasfı değildir...
*
kamuoyu yoklaması yerine tencere tava desibel ölçümü yapılsın. ama dur, başbakan desibel rekoru da kırmıştı, tüh ya...
iktidarla mücadele etmek istiyorsanız halkı arkanıza alacaksınız, karşınıza değil. iki dakika kafa yorun, acaba halk sizi niye sallamıyor? eylem yapabiliyor olmanızı dikte tonunda konuşabilmeniz için yeterli saymıyor halk, arada söylediğiniz doğru da olsa, güme gidiyor. demokrasiye, özgürlüğe, insan haklarına, eşitliğe ve sıralayıp durduğunuz ideolojik kavramlara iman etmek zorunda mıyız? inançlarınızı dikte etmekten bıkmadınız, hâlâ dayatma diyorsunuz, kibir diyorsunuz... amaç parka avm yapılmamasıysa en yanlış yol... başbakan bir kişi, belki seçilemez, belki emekli olur, hiçbiri olmasa ölür en nihayetinde, bir insan... sizin kafanızdan nasıl kurtulacağız?
*
kaç senedir neden bunlara inanmak zorunda olmadığımı anlatmaya çalışıyorum, her seferinde tepki: "anladım yeldeğirmeni, ama suyu nerde?"
*
#direngezi tayfasından ricam, haklarımı savunmasınlar lütfen, ne düşündüğümü merak etmeyen, kendince bana layık gördüğü hakkı savunsa ne?
#direngezi gölge etme başka ihsan istemez
#direngezi iade-i savunma: ben de sizin miras taksimini feraiz ilmine göre yapabilme hakkınızı savunuyorum, savunalım, savunulalım...
*
bence herkes bu ülkeye sığar, ama ayaklarımızı toplamaya alışmamız lazım... bir de canımızı yakan bazıları aslında tekme atmıyor olabilir. iki kamp üzerinden düşünme alışkanlığımızı gözden geçirmemiz lazım
*
haklılığın evrensel bir tanımı yok. baştan şiddeti dışlayarak yola çıkıyorsan, şiddete başvurduğunda tutarsız olursun. şiddeti baştan itibaren bir metod olarak benimsediysen, haklılık durumun değişmez. aynı mantıkla polisin de baştan itibaren haklı olduğu iddia edilebilir.
dün gece başbakan ayyaş çapulcu deyince 6 aylık bebeği hırpalama hakkı doğar çıkarsaması yapmaya çalışırken sızmışım... halbusem daha wounded knee'yi, boston çay partisi üzerinden temellendirecektik, tüh...
sistematik ve sembolik şiddet konusu geçti arada, fiziksel şiddete haklılık sağladığı düşünülüyor anladığım kadarıyla (memati zizek lazım). fiziksel şiddet politika da olabiliyormuş, bize ulaşan bilgiye göre. bunun üzerinde biraz düşünmek lazım.
bu tür konularda fikir alışverişi yapabilmek için entelektüellerimizin epistemik dayatma huyunu bir tarafa bırakması lazım. evrensel olarak kodlanan değerler ve bilgi birikiminin dışında kalan insanları anlamaya çalışmadan "hümanist" çizgiye zorlamak vahim hata.
kimliklerini alparslan, fatih ve yavuz gibi figürler üzerinden kuran ve tamamen farklı bir değerler sistemine bağlı, farklı bir "irfana" mensup bir çoğunluk var ve batı medeniyeti karşısındaki durum, bu insanlar için birkaç asırdır, sembolik şiddet dediğiniz durumla benzerlik gösteriyor. iki farklı denge var ortada, batılı değerleri benimseyen aydınlar kendilerini halk karşısında bir azınlık olarak tedirgin hissediyorlar, ama halk da batı karşısında benzer şeyler hissediyor. aydınların halk karşısındaki durumu halka rağmen kurulmuş bir azınlık diktası algısı uyandırıyor, "demokratik" talepleri sembolik şiddet olarak algılayanlar ne yapmalı? kendi politikalarını oluşturup fiziksel şiddete mi başvurmalı?
iki dünya görüşü arasındaki ihtilafta kim hakem olacak? "bu ülke"yi inatla batı üzerinden anlamlandırmaya çalışırsanız şiddet sarmalı büyür. insanlar maalesef kolay gazlanabilecek bir durumda, hangi taşı oynattığınızda nerenin devrilebileceğini kestirmek zor.
hükumetin ve destekçilerinin "aydın" taifenin ve çeşitli toplum kesimlerinin sembolik şiddet olarak algılayacağı üsluptan vazgeçmesi lazım. aydın zümrenin de hangi çığı davet eden bir çığlık attıklarını iyi düşünmeleri lazım, algı evreninizin perdesini bir aralayın. aynı değerlendirmeler "demokratik açılım" süreçleri planlanırken de hesaba katılmalı
çelişen paradigmaların olduğu yerde çatışma kaçınılmaz. bunu bir kenara yazmadan bir adım ilerlemek mümkün değil. çatışmayı çözümlemenin ilk adımı varlığını kabul etmek. cirlop gibi teori var, uymadığınızdan öyle oluyor kafasıyla olmaz. tamtamla diyalog bu kadar olur...
*
"inancınızın bireysel olarak size her ne emrediyorsa bunu yerine getirebilmenizi..." sağol canım ya, çok cömertsin... psişik zemin üzerinde bolca mazeret, doğru yanlış karışık bir kurgunun içinde; söyleneni algılayamaz, konuşmaya kilitlenmiş, dinleyemez. bunlara fikirle ulaşmaya çalışmak boş bir gayret, söylendiği gibi algı yönetimi üzerinde durmak gerek. ilk adım da ağamsın paşamsın demek