tesettür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tesettür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Yerini Bulmayan Tenkidler ve Kadın Meselesi


Adeta tartışmayı meslek edinmiş gibi sürekli tartışıp dururken sık sık gözden kaçırdığımız hususlardan biri doğru söylemekle haklı olmak arasında fark olduğu. Haklı olmak için söylediğinizin doğru olması gereklidir, ama yeterli değildir. Haklı olmanız için doğru saiklerle, doğru gerekçelerle, doğru motivasyonla hareket etmeniz gerekir, bir. Doğru şekilde, doğru usûlle ve doğru üslupla hareket etmeniz gerekir, iki. Doğru açıdan, doğru mesafeden bakmanız, meseleyi doğru ölçekte ele almanız; doğru bir bütün içinde, doğru yere oturtmanız gerekir, bu da üç. Yani konunun kuyruğunu, kulağını ele almakla yetinir de, tamamını bir tarafa bırakırsanız; ele aldığınız kısımla alakalı söylediklerinizin doğru olması meseleyi halletmek için yeterli olmaz. Son zamanlarda tekrar gündem olan kadınların âdâba uygun hareket edip etmedikleri bahsi bunun bir misali.

Yapılan tespitlerin esas itibariyle doğru olduğu söylenebilir, gerçekten de başörtülü hanımlardan bazılarının hal ve hareketleri tesettür mefhumunun ruhuna pek uygun değil. Aslına bakarsanız zaman zaman bunu dile getirenler arasında “bizim mahallenin” hanımları da var. Söylenenler doğruysa neden bu kadar gürültü çıkıyor? Bazı hanımlar hakikate cephe almış vaziyette mi? Yoksa atladığımız bazı noktalar mı var?

Evvela şunu tespit etmek gerekiyor, gerçekten de “bizim mahallede” fikir itibariyle kayma yaşayan bir zümre var, belki kendileri de farkında değiller, ama artık hadiselere baktıkları nokta pek “yerli ve millî” veya “muhafazakâr” bir tavrı ifade etmiyor; daha ziyade “modern” bir bakış açısı “İslamî olana dair bir arayışın” yerini almış durumda. Bu bazen liberal bir duruş olarak ortaya çıkıyor, bazen feminist bir duruş... Bu “sapma” kadınlar kadar erkekleri de alakadar ediyor, ama gündemle kesişen kısmı, kadınlara ait olan kısmı. Bu hanımlardan bazıları tesettüre fazla mânâ yüklenmesinden şikâyetçi. Bu fazla olan mânâ nedir ki taşıyamıyoruz? Eğer herkesin evliya gibi davranmasına dair beklentiler kastediliyorsa, buna söyleyecek bir şey yok. Çoğumuzun ameli çok eksik, kusurlu ve kul hakkı olmadıkça kimsenin kimseye sorabileceği bir hesap yok. Nasihat etmek, hayra teşvik etmek ve şerden sakındırmak elbette gerekli, fakat bunun da bir yolu yordamı var, kaş yaparken göz çıkarmamak gerekiyor. Öte yandan “fazla olan mânâ” derken kasıt “tesettüre yüklenmemesi gereken bir mânâ” ise, orada biraz durup düşünmek gerekir, zira fikriyat itibariyle bir “itizal” başlamış demektir.

İslamcı fikriyat dinin sadece ferdi ve günlük hayatta uygulanabilmesi ile alakadar olmaz, aynı zamanda toplum halinde ve devlet seviyesinde bir temsil ile uygulanabilmesi ile de alakadar olur. İslamcılık, daha doğrusu İslamcılığın Namık Kemal’den girip Ali Şeriati’den çıkan versiyonu, bir yönüyle gelenekle modernite arasında moderniteye doğru bir yalpalama ifade etse de, netice itibariyle moderniteye karşı çıkmaya çalışan, en azından onu eleştiren bir fikir; durduğu yerin sekülarizmin, materyalizmin, hümanizmin tam karşısı olması gerekiyor, bunları reddederek başka bir hayat kurmayı hedeflemesi gerekiyor. Lakin görünüşe göre böyle bir hedef hususunda pes edilmesi, belki de hedefin sadece pratikte değil, teoride de tamamen terk edilmesi söz konusu. Moderniteye razı olunacak, bize sunduğu hayat, değerler, fikirler benimsenecek ve sadece gündelik hayatta bireysel ibadetlerin yapılabilmesi ile yetinilecek. Yani İslam artık sizin için “tablonun tamamı” olmayacak; kültürel çeşitliliğin içinde, çoğulcu bir toplumun pek çok renginden biri olacak. Bir yandan “sizin için” ne kadar önemli olduğunun altını çizeceksiniz, ama diğer yandan bunun “sadece sizin özel hayatınız” olduğu iddiasını da kabullenmiş olacaksınız. Eğer bütün bu mânâ meselesinde, bakış açısı gerçekten bu ise; artık “bizim mahalle” diye bir şeyin kalmadığı veya bir kısmımızın aslında mahalleyi terk etmiş olduğu söylenebilir. Bu ağır bir tespit ve yanılıyor olmam elbette daha güzel olurdu. Belki de bütün mesele bir takım yanlış anlamalardır. Ama hadise gerçekten buradan bakınca göründüğü gibiyse, dün zorla dışlandığımız “kamusal/ toplumsal” alandan, bugün gönüllü olarak çıkıyoruz demektir. Daha doğrusu o alana ancak “gömlek değiştirerek” girebilmişiz demektir. Başka bir ifadeyle ikna odasından başımızdaki örtüyle çıkmayı başarabildiğimizi sanırken, o örtünün mânâsını geride bırakmışız demektir. Bu gerçekten çok can sıkıcı bir tespit ve neyse ki hiç yanılmayan biri değilim.

Haklı olmak ve doğru söylüyor olmak aynı şey değildir dedik. Bu noktada bunun bir misali üzerinde durabiliriz. Kadınların -bir kısmı erkeklerden kaynaklanan- sıkıntılarına işaret etmek ve bunlar için çözüm aramak başka bir şeydir, bunu seküler bir teori üzerine oturtarak yapmak başka bir şeydir. Nasıl ki çalışanların haklarını kul hakkı kavramı ile ifade etmek yerine, burjuva-proleter çatışması üzerinden ifade ederseniz, kendi teorinizden ayrılmış oluyorsanız; kadınların haklarını cinsiyetler arasında bir çatışmayı esas alan bir kurgu ile ifade ederseniz, bu artık İslamcılık olmaz. Diğer taraftan konuyu “feministler yine dellendi” diye kestirip atmak da fazla kolaycı bir yaklaşım ve tek başına konuyu kilitlemeye yetiyor.

“Hanımlar edepli olun” ikazlarına sinirlenen hanımlar, “feminist” hanımlardan ibaret değil. Aksine zaman zaman kendileri de benzer sıkıntıları dile getiren hanımlar bile, bu ikazlara tepki gösterebiliyor. Bu tepkinin mahiyetini doğru anlamak gerekiyor, yoksa “niye doğru söylediğimiz halde ayaklanıyorlar, doğrulara karşı mı bunlar, hepsi birden sapıtmışlar” diye bir karşı tepkiyle tartışmayı çıkmaza sokarsınız.

Görebildiğim kadarıyla hanımların temel rahatsızlığı sürekli ve tek başlarına hedef tahtası haline gelmelerinden kaynaklanıyor. “Başka konu yokmuş gibi” laf dönüp dolaşıp “hanımları hizaya getirmek” bahsine geliyorsa, ama “beylerin kabahatleri” pek gündem olmuyorsa ve dinin pek çok kısmı aynı nisbette mesele edilmiyorsa; sıkılmaları, bunalmaları ve sinirlenmeleri çok da anlaşılmaz değil. Bir çok doğrunun içinden sadece bir parçasını seçip bıktırıncaya kadar tekrarlarsanız, insanlar rahatsız olmakla kalmaz, “din anlayışınızı” da sorgulamaya başlar. Söylediğiniz şeyler doğru olduğu halde dini çarpıtmış olma durumuna düşebilirsiniz. Meşhur misalle izah edecek olursak, filin kulağı olduğu doğrudur, ama siz sanki fil kulaktan ibaretmiş gibi davranırsanız, yanlış mesaj vermiş olursunuz: kulak fil değildir, fil de kulak değildir.

“Dindar” camiada giderek yaygınlaşan bir “gevşeme” olduğu doğru, ama bu her iki cinsi birden etkiliyor. Fakat başörtülü kadınlar, “alametlerini” başlarında taşıdıkları için kolayca tesbit ve teşhis edilebiliyor ve hatalarının kayda geçmesi çok daha kolay oluyor. Halbuki onların yaptıklarının muadillerini yapan erkekleri çoğu zaman dışarıdan görmekle tanıyamıyorsunuz ve kimin ne yaptığı belli olmuyor. Tanınamayacak derecede başkalarına benzemek yanlış değil mi? Elimizi vicdanımıza koyup sayalım: kaşını yolan kızlar kaç sefer gündem oldu ve bıyık bile bırakmayan erkekler kaç kere gündem oldu? Kızların çoğu oturup kalkmayı bilmiyor, ama erkekler de öyle. Kızların çoğu nerede ne konuşulmayacağını bilmiyor ve erkekler de öyle. “Şallılarla” takılan elemanlar Paris’ten, Milano’dan gelmiyor; çoğu bu mahallenin çocukları. Önce gizli nikah kıyıp sonra canı sıkılınca boşayarak kızları ortada bırakanlar “bizden farklı olanlar” değil. Teaddüt-i zevcat ruhsatını suistimal edenler, iş başvurusuna gelen kadını kaşla göz arasında nikahlamaya çalışanlar, başörtüsü yüzünden başka yerde çalışamayan kadınların çaresizliğini kullanıp yarı ücrete çalıştıranlar “elalem” değil. Kadın ve erkek “eşit” olmayabilir, ama bunun mânâsı birbirlerinden farklı yönlerinin olması, bir takım hükümler bakımından ayrılıyor olmaları; mahiyet itibariyle tamamen birbirinden farklı olmaları değil. Kadın ve erkek arasında olması gereken, olabilecek mesafeleri ve sınırları tayin eden hükümler, daha ziyade “nesebin korunması” hususu ile alakalı olabilir, ama bundan nasıl sınırın bir tarafında kalan erkeklerin “esas itibariyle üremekle alakalı bir şey” olduğu mânâsı çıkmıyorsa, diğer taraf için de böyle bir şey söylenemez. Gelgelelim bazı kardeşler insan deyince sadece erkeklerin anlaşılması gerekiyormuş, din de erkeklere gelmiş, kadınlar ise meyve bahçeleri ve binekler gibi kendilerine bahşedilmiş bir metadan ibaretmiş gibi davranıyorlar. Nasıl bazı hanımlar aile kavramıyla bağlarını koparmak ve sadece bir birey olmak, “dünyanın” peşinden koşarken “evden” tamamen soyutlanmak tavrını bir ideal olarak benimsemekle hata ediyorlarsa, bazı beyler de kadını “mahiyeti itibariyle bir tür ayıp” gibi görüp bir yerlere “gömmeye” çalışmakla hata ediyorlar. Karşımızda cahiliyetin farklı renkleri, farklı türleri var ve bir kısmı modern bir çehre arz ederken bir kısmı da gelenek suretinde görünüyor. Gelenekli olmak iyidir ve lakin gelenek nass değildir, zamanla rayından çıkabilir; tecdide, tashihe ihtiyaç hasıl olabilir veya sizin hataen gelenek diye benimsediğiniz bazı alışkanlıklar gelenekten uzaklaşmak mânâsına gelebilir, geleneği doğru tevarüs edememiş olabilirsiniz. İşin ilginç tarafı “kadının yeri evidir, bu bizim geleneğimizdir” tavrındaki arkadaşların birçoğunun nineleri sabah ezanında dağa çıkıp odun topluyor, öğle sıcağında tarlada çapa yapıyor ve eve anca hava kararınca geliyordu.

Gelenek deyince, örfleri ve adetleri ayrı ayrı ele almak lazım. Örfler daha temel değerleri ifade ediyor ve daha zor değişiyor. Adetler ise değişime daha açık. Âdâb bahisleri örflerle alakalı olabildiği gibi, adetlerle alakalı da olabilir ve bu ikinci kısmı daha çabuk değişebilir. Ayrıca âdâb “algı” ile alakalı bir konu ve her zaman mantıklı izahı gösterilemeyebiliyor. Mesela misafir gelince ayağa kalkmayı açıklamak daha kolaydır da, bacak bacak üstüne atmak neden saygısız bir hareket kabul edilir, bunu açıklamak daha zordur. Büyüklerimizin elini öpmemizi izah etmek, büyüklerin yanında çocuk sevmemeyi izah etmekten daha kolay.  Diğer taraftan söz konusu algılar “ortak bir hayat” ile aktarılır, “görerek” öğrenilir. Eğer bir şeyler yeteri kadar aktarılamıyorsa, bu algıları edinemeyenleri kınamaktansa, neyin aksadığını arayıp bulmak, çözüm yolu olarak daha verimli olacaktır.

Konuşacak çok konu var; daha faizsiz bir piyasayı nasıl kuracağımızdan tam olarak emin değiliz; riya ve ucub gibi, gıybet gibi amellerimizi ifsad eden huylardan nasıl kurtulacağımızı çok iyi bilmiyoruz. Önümüzde savaşlar, açlık, salgın hastalıklar gibi ciddi meseleler var. Pek çok konuyu bir tarafa bırakır da, sadece sürekli belirli konuları tartışıp durursak; havanda su dövmekten başka bir şeyi başaramamış oluruz. Kadın meselesi “tuz gibi” önemli bir konu olabilir, ama “tuz kadar” konuşsak yeter zannederim. Belki de hepsinden önce “ihtilaf âdâbını” tesis etmemiz gerekiyor.

Allah kalplerimizi hidayet üzerinde buluştursun.



Köy Yanar Deli Taranır


Sanki okuyan varmış gibi fiyakalı bir giriş yapmak istiyorum yazıya, sayın okumayıcı; Türkiye’de blog yazarlığının en kolay tarafı toplam otuz altı yazıyla külliyatı tamamlayıp köşeye çekilebilme imkânı. Otuz yedinci bir yazı daha yazmaya gerek kalmıyor, neden? Çünki aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor ve sizin yeni bir şey yazmanıza gerek kalmıyor, çünki “aa ben bunu yazmıştım” deyip hemen linkini verebiliyorsunuz, “heee ben bunu yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz, “ooo ben bunu yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz ve üstüne bir kelime eklemek ihtiyacı hissetmeden gündeme katılıp günü kurtarabiliyorsunuz. Ne var ki, bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başlıyor, bu döngü. Hararetle bu kadar konuyu tartışmak için enerjiyi nereden buluyorsunuz, anlamıyorum. Üstelik son derece ince bir dikkatle sürdürülüyor tartışmalar, zinhar bir adım ilerlememek, herhangi bir şeyin halline kıl kadarcık yaklaşmamak konusunda bir mutabakat var gibi ve galiba mutabık kalınan tek konu da bu. Hep beraber sanki bir salona doluşmuş vals yapar gibi, hiçbir yere varmadan dönüp duruyorsunuz, aynı figürleri itinayla tekrar tekrar şey ediyorsunuz. Ney ediyorsunuz, bilemedim, dans literatürüne vukufum bu kadar. Neyse, hiçbir yere varmadan dolap beygiri gibi dönüp duruyorsunuz işte. Kimin değirmenine su çekiyorsunuz bilmiyorum, ama yazık netice itibariyle bu kadar enerjiye. Derdiniz ne sizin arkadaşım?

Taranma kısmı anlaşıldıysa köyün yanma kısmına geçebiliriz.

Dünyada pek çok mühim hadise oluyor. Her zaman öyleydi, ama o zaman pek çoğundan haberimiz olmuyordu. Belki de daha az haber alınca haberler daha kıymetli oluyor, eskiden insanlar pürdikkat kesilip “acans” dinlerdi, gazetelerden meseleleri takip ederdi. Şimdi üzerimize sağanak gibi, dolu gibi haber yağıyor ve hepsini takip etmemiz mümkün değil. Ne yapabiliriz? Hangileri daha mühimse onları takip etmeye çalışabiliriz mesela, veya sahaları arkadaşlarımızla, dostlarımızla paylaşırız, herkes bir parçasını takip eder, diğerlerine özet geçer. Falan filan. Hiç de öyle bir şey olmaz, zira bizim için dünya bu dönüp duran gündemlerden ibaret. Neyi kaçırdığımızın farkında bile değiliz. Çinliler Güney Çin Denizi denen, ama Çin’e ait olup olmadığı tartışmalı bir bölgede zengin yakıt rezervleri buldular, işletilebilir vaziyette. Amerikalılarla itekleşip duruyorlar bu bölgede. Diğer taraftan Kuzey Kore nükleer savaş çıkarmacılık oynuyor. Beri yandan Orta Doğu’da ne kadar ülke varsa doğrudan, dolaylı şekilde, yandan kenardan bir şekilde bir savaşın içinde. Amerikalılar Mars’ta su arıyorlar, bulurlarsa Yemen’e gönderecekler galiba; yirmi birinci asrın ilk çeyreğinde insanlar sapır sapır koleradan ölüyor, neyin davası olduğu belli olmayan bir savaş yüzünden. Myanmar’da Rohingyaların evleri yakılıyor, Keşmir’de Müslümanlar plastik kurşunlarla kör ediliyor, Çinliler her gün yeni bir icat çıkarıyor, ezanı “Komünist Partisi uludur” şeklinde okutmak gibi. Bu liste uzar gider ya, bir yerde kesmek lazım. Daha bir de bunun iç meseleler kısmı var. Hamdolsun kimi zaman düşe kalka, kimi zaman hoplaya zıplaya kalkınmaya devam ediyoruz da, işler pek o kadar da düşündüğümüz gibi parlak değil. Hâlâ önümüzde uzun bir yol var, hâlâ ülkeleri güçlü kılan sahalarda gerilerdeyiz. Bulunduğumuz nokta elimizden gelecek olanın en iyisi değil, can sıkıcı olan bu. Bilimsel araştırmalarda, eğitimde, tarımda, sağlıkta şimdikinden çok daha iyi olabilecek potansiyelimiz var, hamdolsun, ama bunları ancak doğru politikalarla hayata geçirebiliriz ve fakat sevgili kamuoyumuz bu konularda büyük resme hiç bakmıyor nedense, her kararı “başımızdakilere” havale edip, ne yaparlarsa onunla yetiniyoruz. Komplo teorileri söz konusu olduğunda büyük resimlere doyamayan muhayyilemiz, müfekkiremiz; böyle konular olduğunda ne detaylara bakıyor, ne kompozisyona.


Konuşmayı en çok sevdiğimiz konular şekille alakalı konular. Onların arasında da dinle ve kadınla alakalı olanlar. Din konuşmayı çok seviyoruz, ama mesela İslam hukuku günümüzde nasıl hayata geçirilir, onu pek konuşmuyoruz. İslam ahlakının incelikleri pek gündem olmuyor. Belli başlı birkaç konu sürekli gündem oluyor, varsa yoksa onları konuşuyoruz. Ne olacak halimiz, bilmem. Allah yardımcımız olsun.

25 Ağustos 2016 Perşembe

Alla Franca Laïcité



Fransızların İslamofobik hareketleri tarz olarak bizdeki laiklik uygulamalarına çok benziyor: dini yasaklarda devekuşu modeli. Plajda “burkini” (=haşema) giymeyi yasaklamakla “Radikal İslam” karşısında nasıl bir başarı kazanabilirsiniz ki? Birincisi bunlar radikal falan değil, bilakis Batı tarzı hayata az-çok adapte olmuş, ama bu arada bir takım İslamî değerlerden de vazgeçmemeye çalışan kişiler. Yani bu yasakla aslında ve sadece kendilerine en fazla yaklaşmış olan kişileri etkileyebiliyorlar. İkincisi bu insanları plajlara girmekten men etmek, “problemi” halının altına süpürmekten başka bir şey değil, siz görmediğinizde bu kişiler ortadan kaybolmuyorlar. Üçüncüsü bu tarz yasaklar radikal denen kesimleri besleyen hareketler. Akıl var, mantık var, ama görünüşe göre Fransızlarda pek yok galiba. Fransa yeni "tedbirler" düşünürken, Almanya kararsız, başörtüsünü yasaklasalar mı diye düşünüyorlar. Biri şunlara İslamiyeti bu şekilde baskı altına almaya çalışmanın Türkiye’de ne gibi neticeler verdiğini anlatsın lütfen.
Allah Fransızları bildiği gibi yapsın, biz yine Türkiye’ye dönelim. Şaka maka ilk defa bir konuda Batı'nın önündeyiz: başörtüsü yasağı. Gurur (!) duyalım. Türkiyedeki baskıcı hareketleri sadece Türkiye’de görmüş olsaydık, laiklik adına yapılanları bize has bir saçmalık sayabilirdik. Halbuki şimdi aynını Fransa’da, yani işin kaynağında da görüyoruz. Demek ki bu "o ideolojinin" doğal sonucu: Pozitivizm. Bizim Jöntürklerin Fransa merakı ve İttihatçıların “Garpçı” kanadının Fransız İhtilali hayalleri içinde yetişen gençler olduğu malumdur. Teknik konularda Almanlardan ne kadar fazla istifade etmişsek, sosyal konularda da Türk entelinin ana kaynağı Fransa. Auguste Comte kafası hâlâ üniversitelerimizde bir hayalet olarak yaşıyor (bkz: papyonlu bir pğöfesöğ). Anglosaksonların sekülarizm kelimesi yerine Fransızca laiklik kelimesinin seçilmesi de tesadüf değil elbet.
Diğer taraftan Britanya’ya baktığımızda -hani şu demokrasinin beşiği olan- Müslümanlar için Şeriat mahkemelerinin olduğunu görüyoruz. Bu varken başka misale gerek yok, ama bu günlerde İskoçya polis üniformasında başörtüsünü kabul etti, Fransızlara nazire yapar gibi. Britanya’da İslamofobi yok diyemeyiz elbette, ama neticede “The Continent” (=Kıta Avrupası)  ile Anglosakson dünyası arasında bir anlayış farkı görüyoruz.
Varmak istediğim nokta şu, madem Türkiye’de Jöntürklerle “Kalın Türkler” birbirini kesmeden yaşamak zorunda ve bir “Millî Mutabakat” havası yakalamış olduğumuz şu günlerde, bir zamanlar birilerinin can simidi gibi sarılmış olduğu “Ilımlı İslam” projesi de FETÖ ile birlikte -umarım- tarihin çöplüğüne atılmış bulunmakta, bir arada yaşama pratiğini güçlendirmek adına “Laik Kesim” bir “Ilımlı Laiklik” açılımı yapsa ya? Bakın Fransızlara ne kadar komik duruyorlar, sizce de öyle değil mi?

Bu arada “La Féteu” de Fransız devletine sızmaya çalışabilir, orada uygun bir alan varmış gibi duruyor.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Delikanlı Muhafazakârın Nitelikli Hayat Problemi / tw+



[Televizyonda bir evlilik programına katılan muhafazakâr gencin, tanıştığı kızı “gerekli şekilde” gezdirememesi üzerine vaki olan, muhafazakâr erkeklerin “nitelikli zaman geçirmeyi bilmedikleri” veya “kızlarla zaman geçirmeyi bilmedikleri” şikâyetlerine dair]

Aferin delikanlıya harbi muhafazakârmış. Nitelik isteyen at pazarına gitsin. Nitelikten öleceğiz zaten bu gidişle. Müslümanın derdi de nitelikli yaşamak zaten... Gerçi harbi muhafazakârın evlenme programında ne işi var, değil mi? Bu soru kadük değil, muhafazakârlık kadük hale geldi.

Konuyu doğru tayin etmek lazım, konu bir kültür krizi konusu, farklı inançlara dayanan, farklı bir ahlâk anlayışı olan bir dünyanın hâkim hale gelmesiyle birlikte, insanların hayat tarzlarını da belirler hale gelmesi sözkonusu. Etki altında kalıyoruz, zihniyetimiz yavaş yavaş değişiyor, önceden yadırgadığımız pek çok şeyi kanıksamaya, benimsemeye başlıyoruz. Hayatımız değiştikçe inancımızın da değişmesi gibi bir tehlike karşısındayız. İnancınız hayat tarzınızı belirleyemiyorsa, hayat tarzınızın inancınızı etkilemesi ihtimali ortaya çakıyor. Batı dünyasının gündelik pratikleri çok farklı bir varlık telakkisine dayanıyor ve hedefleri dinimizin bize gösterdiği hedeflerden farklı, geleneksel değerlerimizin işaret ettiği değerlerden de farklı. Batılı hayat tarzı her alanı istila ettikçe, değerlerinize yer bulamamaya başlıyorsunuz. Bu istila boşluk bırakmıyor ve eskiden yaşadığınız gibi yaşama imkânınız kalmıyor. Eskiye dönmek mümkün değil, ama yeniye teslim olmak da yok oluşa giden bir yolun başlangıcını temsil ediyor. Kısacası bir açmaz karşısındayız: geleneksel formlar modern hayat içinde sürdürülemiyor, modern formlar ise bizi değerlerimizden uzaklaştırıyor. Bu tablonun mevzuumuza bakan yönü şu: geleneksel formlar içinde kız ve erkeğin birlikte zaman geçirmesi ile alakalı fazla kalıp yok. Mevcut gündelik hayat pratikleri ise ağırlıklı olarak modern hayatın ürünleri.

Konunun hayati bir ehemmiyet taşıması hem kadın-erkek ilişkileri gibi netameli bir bahse dâhil olmasından, hem de aile gibi cemiyetin temel taşı olan bir kurumla alakalı olmasından kaynaklanıyor. Geçmişte mesele olmayan şeyler bugün mesele haline geliyor, geçmişin ihtiyaçları için bulunmuş çözümler bugün işe yaramıyor, bugün mevcut hazır çözümler ise bambaşka bir dünyaya ait. Görücü usulüyle evlenmek –en azından bazı kesimlerde- giderek zorlaşıyor. İnsanlar eskiye göre birbirlerinden daha farklı, bir zamanlar karakterleri ne kadar farklı da olsa bile, herkes aşağı yukarı birbirine benziyordu; meselâ “farklı müzik zevkleri” diye bir konu yoktu, bugün rastgele seçeceğiniz birinin, uyuşabileceğiniz, anlaşabileceğiniz biri olup olmadığını, tanımadan kestirmek mümkün değil. Gelgelelim bu “problemin” bir çözümü de yok ortada, yeni insanlarla tanışmanın “yeni ama yerli” bir şekli de bulunmuyor. Diğer taraftan Batılı hayat giderek yayılırken, kendini muhafazakâr sayanlar arasında daha çok kişi bunu benimsemeye, tabii karşılamaya başlıyor. Böylece bahsi geçen meselenin bir çözüme kavuşturulması da giderek zorlaşıyor, Batılı gibi yaşamayı mesele görmeyen, hatta olumlu karşılayan, bir dava gibi savunup buna uymayanlardan hesap sormaya kalkan bir zihniyet konuya bir çare bulabilir mi? Belki de bir çare bulunsa, bunun karşısına dikilecekler… Bu durumda “bu neyin muhafazakârlığıdır” diye sormak gerekiyor.

Meselenin kızlar ve erkekler için ayrı yönleri sözkonusu edilebilir. “Kızlar şöyle, erkekler böyle” gibi genellemelerden de kaçınmakta fayda var, farklı tiplerde insanlar her iki cins arasında da olabilir. Ancak daha ziyade göze batan durum, kadınların modern hayata daha rahat ve hızlı adapte olmaları ve erkeklerin nisbeten “uyumsuz” kalmaları. Bunu söylerken, “fazla uyumlu” erkeklerin dikkat çekmiyor olmalarından kaynaklanabilecek bir hatalı veya yetersiz gözlem ihtimalini de göz ardı etmemek gerek, zira muhafazakâr erkeklerin çoğunun muhafazakâr oldukları, ortada başörtüsü gibi bir alamet olmadığı için, fark edilmiyor ve dolayısıyla örnek de teşkil etmemiş oluyorlar. Bu elbette bir anlamda vahametin katmerlisi, fark edilecek kadar bile bir vasfın ortada kalmadığı söylenebilir. İşbu dikkat etmek gereken noktaları bir tarafa bırakacak olursak, manzara begayet sosyalleşmiş muhafazakâr kızlarla, asosyal muhafazakâr erkekler arasındaki bir niza halini alıyor. Asosyallik, uyumsuzluk, farklı hayat tarzları arasında kalıp bocalamak çok da methedilecek vasıflar olmayabilir, ama yine de meselenin kültür krizi cihetini düşününce, metropole adapte olamamış bir iki genç problemin çok küçük bir kısmı. Hatta aksine durum kısmen olumlu bile sayılabilir, adapte olabilmek daha tehlikeli, uyumsuzluktan bir çözüm çıkma ihtimali olabilir ama kendini modernitenin akışına bırakmak çıkışı olmayan bir yol.

Pekeyi nedir bu kızçelerin derdi? Erkekler ilişkilerde beklenen rolleri oynayamıyor. Bu acaba erkeklerin beceriksizliğinden, özensizliğinden, odunluğundan mı kaynaklanıyor –en azından sadece bunlardan mı kaynaklanıyor- yoksa beklenen rollerde bir hata mı var, oyunun kendisi ve kızların beklentilerinde mi, bir hata var? Konudan bahsederken kullanılan kavramlara bakarak söyleyebiliriz ki, beklenti modern hayata, dolayısıyla Batı’ya uyum sağlayabilmekle alakalı. Peki muhafazakârlık deyince bunun tersi olması gerekmiyor muydu? Tesettür “kaçıp göçmenin değil, muaşeretin adâbı ve lâzımesi”, eyvallah; ama bu bağlamda sınırların doğru çekilmesi gerekiyor. Kızlı erkekli gruplar, gezip tozmalar, çıkmalar, belli bir sınıra kadar makul karşılanabilir, hatta bugün için olmaması mümkün değil ve hatta olmaması halinde beklemediğiniz problemlerle de karşılaşabilirsiniz. Ama diğer taraftan sınırlarınız, tarzınız, üslubunuz belli ve net değilse, herkes ne yapıyorsa aynısını yapıyorsanız, ecnebilerin sürüklendikleri noktalara sürüklenmek de beklenebilecek bir netice. Diğer taraftan kız-erkek ilişkileri dışında da, zaman geçirmek kavramı üzerinde düşünmek gerekiyor. Madem Müslüman bu dünyanın “üç günlük” bir dünya olduğunun farkındadır, hayat tarzı da bunu hedefleyen bir istikamette akmalıdır. Hiç olmazsa aksini savunmamalıdır. Güzel giyinmek, havalı cafélere gidip egzotik bir şeyler içmek, o sergi senin, bu konser benim dolaşarak ve daha bir takım aklımın ermediği şeyler yaparak hayatın tadını çıkarmak savunulması ve uymayanlara hesap sorulması gereken bir hedef olmamalıdır.

Aile kurmakla ‘quality lifestyle activities’i özdeşleştiriyorsanız muhafazakârlıktan bahsetmeyelim mümkünse. Dışarı aktivitesi, nitelikli "zaman geçirme" ve bunlarla ortak bir bağlamda ele alınan "kültürel aktivite", bunlar modern hayatın dayatmaları. "İyi yaşa, kendini gerçekleştir, imkanlarını kullan, dünyanın tadını çıkar, kaliteli bir ömür geçir", bu modernitenin burnumuza dayadığı bir hedef, "gerçek aşk" ve "doğru kişi" konseptleri gibi. Bunu bir dava haline getirmek ve uymayanı küçümsemek modern bakış açısı. Zaman geçirmek zaman geçirmektir, niteliklisi olmaz. Olsa ne olur, olmasa ne olur? Adam –mesela- at pazarında nargile tüttürmeyi bilse çocuğu da hayata daha mı güzel katacak? Bowlinge gitseler daha mı nitelikli yaşamış olacaklardı? Neye ne faydası olacaktı? Bizim köyün lafı bile -bu durumda- mantıklı oluyor: "aşa mı gatçeñ, mala mı yedirceñ?"

Çay ocağı ahalisi daha iyi Müslüman olabilir veya olmayabilir, konu bu değil. "Kıza kibar davran, gönlünü al vb" demekle "nitelikli zaman geçirmek" bambaşka şeyler; önem vermekle, itina göstermekle alakası yok bunun, çocukların nasıl kıvrandıklarını bilseydiniz böyle düşünmezdiniz, farklı bir kültür çevresiyle karşılaşınca bocalamak sözkonusu. Muhafazakâr delikanlılar, -sözüm meclisten dışarı- at pazarı tayfası hariç konunun dışında kalıyorlar çok zaman. Kızlar genellikle daha açık ve beklenti çıtaları da nisbeten yüksekte duruyor. Delikanlılar genellikle şoka giriyorlar karşılaşınca ya da mesela kıza gazel yazmaya çalışıyor ve "komik" oluyor. "Default" muhafazakar delikanlı bir kıza ancak evlenme niyetiyle yaklaşır. Bu da "tecrübe yetersizliği" demek. Yani kızlarla nasıl zaman geçirileceğinin bilinmemesi gayet normal. Bunu bu kadar dert etmek problemli bir tavır ve de "davamıza" ters bir durum. Eyvallah kız kısmı nazlatılmak ister, buna itiraza cesaret edebilecek bir er kişi de olmasa gerek, lakin iş bunu aşıyor. Farklı dünyalar var ortada ve en azından kimsenin sizin “nitelikli” dünyanızın kurallarına göre yaşamak gibi bir mecburiyeti yok. Ha, eğer muhatabınız sizin dünyanıza özenen biriyse, netice alırsınız –maalesef- endişe etmeyin, sabredin.

Önceki nesil farklı bir nesildi, had safhada uyumsuzluktan, had safhada uyuma hızlı bir geçiş yaptı. Uyumsuzluğumuzu dünyaya kafa tutmak sanıyorduk ve kültür konuları ile din konuları arasındaki alakanın farkında değildik. Filmlerde gördüğümüz hayat yavaş yavaş bizi sarmaya başladı, kendimizi kaptırdık ve ne olup bittiğini de fark etmedik. İdrak edemediğimiz kültür boşluğunu yabancı bir kültür doldurdu. Bir dönem aynı değerleri paylaştığımız insanlarla, karşı cinsten kişilerle nasıl bir araya geleceğimizi bilemiyorduk. Sonraki nesle ait olmakla birlikte, eski neslin alışkanlıklarını yansıtan, nadir bir vak’a misal gösterilebilir: başörtülü bir öğrencim bana sınıf temsilcisini şikâyete gelmişti, sınıf temsilcisi mescid ashabından bir delikanlı. Kıza gayet normal bir konuda bir şeyler söylemiş, 300 kişilik anfide. Kızın şikayeti: "benimle ne hakla muhatap olur!". O zaman bunlar nasıl evlenecek, nasıl hayat kuracaklar diye dertleniyordum. Bizim zamanımızdaki eli sopalı kızları mumla arıyoruz şimdi, savrulup gidenler oldu, öğrencilik günlerimizden çok sonra, öğrencilik zamanlarımızda kimseyi, hele de dindar erkekleri yanlarına yanaştırmayan “bacılarımızın” kel alaka insanlarla evlendiklerini duyduk. Mesele yedi yıldızlı otellerde “İslamî lüks” yaşayan yeşil sermayedarlardan, “Muslim Lifestyle” veya “Âlâ” gibi dergilerden ibaret değil, insanların gündelik, mütevazı hayatlarına kadar devam eden meseleler var ortada. Üstelik yanlış yapmak zaten sıkıntıyken, bir de yanlışı savunmak var; tamam metal de dinledik, AVM'ye de gidiyoruz da, “life quality” tribine bari girmesek… Arızalı bir nesiliz, bizden öncekiler bile cıvıttı, kendimizi toplamazsak bizden sonrakiler, Allah muhafaza... Filmlerde görüp yadırgadığımız, mânâ veremediğimiz şeyler birer ikişer hayatımıza giriyor, yarın on üç yaşındaki kızınız, bir delikanlının elinden tutup eve getirse ve “ben bununla çıkacağım” dese ne yapacaksınız? “Hiç olmazsa tanıştırma zahmetine girdi” diye teselli mi bulacaksınız, yoksa ellerinizi başınızın arasına alıp kara kara düşünecek misiniz?

Zaman değerlendirme kültürü, evlilik, kadın erkek ilişkileri, önemli ve zor konular, kolay çözümü maalesef yok. Modern alışkanlıkların "yeşil" versiyonlarını üretmek gibi aldatıcı bir "çözüm" uygulanıyor genelde. Ürettiğimiz çözümler hafızların mezuniyet “party”si verip Kur'an'ın ilk sayfalarından pasta yapması tadında ve çözümden çok meselenin bir parçasını teşkil ediyor. Konuyu bir şuur haline getirip gerçek çözümler aramak gerekiyor. İşin fıkhından başlayıp adım adım kültürel boyutunu inşa etmek gerekiyor, ama vaziyete bakılırsa bu konuda bir mutabakat da yok ortada. Muhafazakar gençler kızlarla zaman geçirmeyi bilmiyorlarmış (otuz sene önce olsa, bu takdir ifadesi olurdu, şimdi dert olmuş). Gizli nikâh kıyıp sıkılınca boşayan abilerinizden ders alaydınız ya, eşşek sıpaları (!). Muhafaza edecek pek ortak bir değerimiz kalmamış, herkes başka şeylerden şikâyet ediyor; n'ayrı dünyaların muhafazakârıyız galiba...

-------------------------------------------
Konuyla alakalı diğer yazılar:

Nüshası Bulunmayan Bir Eser


Din kültürsüzlüğü: kapalı bacılar ve türbansız kardeşler / tw


Bir Videonun Düşündürdükleri


tesettür


biner mi binmez mi?


Baş sıkıntısı


Abi O Bir Kubbe...

-------------------------------------------


9 Haziran 2014 Pazartesi

Din kültürsüzlüğü: kapalı bacılar ve türbansız kardeşler / tw


kimine göre başörtüsü bir tür "masumiyet karinesi", kimi başörtülüleri "hizaya getirse" dünya kurtulacak sanıyor; ifrat ve tefrit... başörtülü birine bir şey deyince, kimi hemen başlıyor, "ama acılar, mağduriyetler vb". eyvallah da onunla bunun ne alakası var? bazısı da başörtülülerin hatalarını tespit radarına dönüşmüş, elinden gelse kızgın maşayla dövecek hepsini...

makarayı başa sarıp temel kavramları hatırlamak gerekiyor, başörtüsü kelimesini unutun. tesettür diye bir şey var(dı), erkek ve kadın için..

arkadaş erkek, kız olsa başörtülü olurdu, o cinsten bir erkek. face'e bir fotoğraf koymuş: bir kızla birlikte (konu bu değil, ama kız açık) arkadaş resimde elini kızın beline dolamış. bu arkadaş kız olsa ve başörtülü olsa tefe koyar millet, ama erkek ve kimse fark etmiyor. adam "türbanlı" bir adam, ama kimse onun "türbanlı adam" olduğunu fark etmiyor, dolayısıyla örnek teşkil edemiyor, kimse eleştirmiyor. kızı da, fotoğrafı da bırak bir yana; "tesettürlü erkek" sokağa çıkınca "tesettürlü" olduğu anlaşılmıyor, buradan mı başlasak lafa?

sakal yok hadi, bıyık da yok. yırtık kot. sakal olmayaydı belki de, kirli sakal, ama harbiden kirli, yaylanarak yürüyor, uluorta "uluorta" konuşuyor, arkadaşına el şakası yapıyor vs vs, ama ney kursundan geliyor, cengaver; buyur buradan yak...

din etrafında bir kültür hâlesi ile yaşanıyor, hayatın olduğu yerde kültür de vardır, kültürden soyutlanmış "salt din" göremezsiniz. din size belirli esaslar verir, bazısı teferruatlı olsa da, bazısı soyut prensipler halindedir, hayata geçirecek formülü siz bulursunuz. kültürü içinde dini bozmadan taşımaya yarayan bir kap gibi düşünelim, her kapta her esas taşınamaz. içinde yaşadığınız kültür, benimsediğiniz dinle çelişiyorsa, dini sağa sola çekmeye başlıyorsunuz; hayat tarzınız dininiz haline geliyor. erkek ya da kadın, batılı gibi yaşamaya başladığınızda, din ortada savunmasız kalmış oluyor.

ideal durumda, hayat tarzınıza bakan birinin hangi dinden, hangi milletten olduğunu dışarıdan bakmakla söyleyebilmesi lazım. kılık kıyafet, hal ve tavır, adap erkan gibi kavramlar da bu cümleye dahil. "namazımı da kılarım ecnebiler ne yapıyorsa da yaparım" yok. madem sen bu değerleri benimsiyorsun, bunlar hayatının temeli, o zaman hayatını bunların üzerine kurmaya gayret edeceksin.

başıma eşarp bağlarsam ne istersem yaparım anlayışı ne kadar vahimse, bunun erkeklerdeki karşılığı da o kadar vahim, belki de daha çok… onu hasbelkader bir eşarp bağlıyor bir yerlere, seni ne bağlıyor? onu hiç olmazsa sorgulayacak kadar teşhis edebiliyorum, seni? halinden tavrından, şeklinden şemalinden, hiçbir şeyinden anlaşılmıyor, müslüman mısın, katolik misin, ateist misin, nesin? o kızın başörtülü olduğu için yapamayacağı şeyler var ya, tipinden müslüman olduğun anlaşılmıyor diye, sana serbest olmuyor...

nefs herkeste var da, "efkarı" koyvermemek lazım. tipimiz müsait değil diye "eksik kaldığımız" işler içimizde ukde olmasın...


allah halimizi ahirimizi hayreylesin

27 Şubat 2013 Çarşamba

Bir Videonun Düşündürdükleri


Birkaç gün önce bir arkadaşım, bir sosyal paylaşım sitesinde bir video paylaştı. Video 90’lı yıllarda gösteri yapan ve polis gadrine uğrayan başörtülü kızları gösteriyordu. Videonun altına yazılan yorumlar hararetli bir tartışmaya dönüştü: karşıt görüşte olduğu anlaşılan bazı kişiler, tasvir edilen zulmün ortadan kalkmadığını, belirli kesimlere yönelik olarak hâlâ devam ettiğini, fakat başörtülüleri savunanların durumu görmezden gelerek çifte standart uyguladığını ifade ettiler. Karşılıklı atışmalar oldu ve her zamanki gibi konu bir yere bağlanamadan kapandı. Video ve altında cereyan eden tartışma, üzerinde düşünmeye değer bazı hususları hatırlatıyordu.

Hadisenin birinci kısmı, farklı fikir kamplarına mensup kişiler arasındaki iletişim meselesiyle alakalı. Zaman zaman diyalog yaşanıyormuş gibi görünüyor, fakat aslında çoğu zaman vuku bulan “karşılıklı monolog” tavrından ibaret. İnsanlar farklı algı evrenlerinde yaşıyorlar, bazen birileri ruh çağırma seanslarındaki gibi, başka bir alemden gelen bir hologram tarzında zuhur ediyor, zinhar söylediklerinizi işitmiyor, ezberini okuyor ve ortadan kayboluyor. Bu insanlara ulaşabilmek için onların dilini kullanmaya çalıştığınızda ise, mesele daha da karmaşık bir hal alıyor. Hadisenin diğer kısmı da “ödünç” dil kullanmaya alışanların, zamanla kendi dillerini unutmaya başlamasıyla alakalı.

Konunun içinden çıkabilmek için gereken ilk basamağın, ortada ortak bir zemin olmadığı konusunda mutabakat sağlamak olduğunu düşünüyorum. Her dünya görüşü farklı noktalardan hareket ediyor, farklı bir dil kullanıyor ve farklı dünya görüşlerinin hepsini birden temsil eden bir evrensel ortak zemin yok. Karşınızdakiler, kendi zeminlerini evrensel saydıkları için, sizin de buna uymak mecburiyetinde olduğunuzu düşünüyor ve sizi kendi sistemlerine göre yargılıyor. Halbuki hiçbir sistem, bir diğerinin gereklerini yerine getirmek ve tasvibini sağlamak zorunda değil. Bir paradigma ancak kendi içinde ve kendi diliyle anlaşılabilir, başka bir paradigmanın diline tercüme ederek anlayamazsınız, ancak yargılayabilirsiniz. Karşınızdakiler dilinizi bilmiyorlar ve sizi anlamaları gibi bir ihtimal yok, onların kendi değerlerine göre sizin hakkınızda verdikleri hükmün ise sizin açınızdan bir bağlayıcılığı yok. Sizi kendi mahkemelerinde fertler veya gruplar halinde yargılarken, evrensel kanunlara bağlı olması gereken, ama bunları ihlal eden kişiler olarak yargılıyorlar, kendi kanunları olan ayrı bir cenah olarak görmüyorlar, dolayısıyla sizi bir mânâda yok saymış oluyorlar. Aşılamaz gibi görünen sınır bu noktada duruyor, herhangi bir mutabakat için önce ortada taraflar olması icap eder, lakin yok farz edildiğiniz için kendinizi bir taraf olarak ifade etme imkanınız kalmıyor ve asgari müşterekler belirlemek üzere yapılabilecek bir müzakarenin de yolu tıkanmış oluyor. Gerçek bir ortaklığı sağlayabilmenin ilk adımı, hayali bir ortaklık anlayışına dayanan epistemik dayatmadan vazgeçmek. Başkalarına ulaşabilmek için, onların dilini kullanmak, meramını diğer bir dile tercüme ederek aktarmaya çalışmak, sözkonusu hayali ortaklık algısını pekiştirmekten ve karşınızdakilere sizi kendi değerleriyle yargılamak konusunda daha fazla cüret kazandırmak dışında bir işe yaramıyor. Üstelik bahsettiğimiz gibi, neticede kendi dilinizi de kaybetmeye başlıyorsunuz, “davayı” kaybetmekle kalmıyor, “davanızı” da kaybediyorsunuz.

Somut bir misal olarak, başörtüsü yasağına karşı çıkmakla alakalı bir hareket, “özgürlük” mefhumuna dayandırılabilir mi diye bir sual ortaya atabiliriz. Eşyada aslolan ibahedir düsturuna binaen, bilhassa yasaklanmamış her şeyin serbest olmasını savunabiliriz, peki bu tarz bir “serbestlik” anlayışı özgürlük mefhumuyla örtüşür mü? Özgürlük hümanist dünya görüşünün bir kavramı, dolayısıyla hareket noktası itibariyle benimsenebilecek bir kavram değil. Hümanizm insanın ötesinde, insanın hareketlerini düzenleyebilecek, doğru ve yanlışın ne olduğunu insana bildirebilecek bir varlığın bulunması fikrini gözardı eden bir sistem. Ölçülerini “yaratıcı” tarafından vahyedilen bir mesajdan alan bir dünya görüşü ile daha ilk adımda çelişiyor. Özgürlük kavramını, taşıdığı ideolojik yükü gözardı ederek kullanamazsınız. Size göre serbest olması gerekmeyen pek çok şey, başkaları için özgür bırakılması gereken şeyler olabilir. İddianızı bu kavrama dayandıracaksanız, dikkatli bir dil kullanmanız lazım, “biz özgürlüğe inanmasak da, sizin bizi içinde yaşamaya zorladığınız düzen, özgürlük prensibini kabul ediyor ve siz sözkonusu dayatmalarınızla, kendinizle çelişiyorsunuz; kendi inancınızın gereği olarak bu dayatmalardan vazgeçmeniz gerekir” diyebilirsiniz, fakat nereden gelip nereye gittiğini düşünmeden, özgürlük kavramını benimsemeye başlarsanız, başörtüsü ile yaşama imkanından bile öncelikli başka şeyleri kaybetme ihtimali ufukta belirmiş olur.

Yine bir misal olarak, birkaç sene önce vuku bulan bir hadiseyle alakalı olarak gösterilen taraftarlık ve karşıtlık tepkilerini ele alabiliriz. Muhtemelen herkes hatırlayacaktır, hayli yaşlı bir “amcanın” çok küçük yaşta bir kızı taaddüt-i zevcat suretiyle nikahlaması üzerine epey bir tartışma yaşanmıştı. Yaşlı zat, hasbelkader “muhafazakar” cenahı temsil iddiasında bulunan bir yazardı ve yazdığı mevkuteden bazı kişiler bu şahsı destekler vaziyet almışlardı. Buna mukabil, “muhafazakar” cenahtan bir çok kişi ve bilhassa hanımlar, “muhafazakarlığa” karşı çıkan pek çok kişiyle birlikte şahsı ciddi bir eleştiri yağmuruna tutmuştu. Peki sayıca tarafları birbirine denk olmasa da, aynı cenahı ikiye bölen bu ihtilafta kim haklıydı? Görebildiğim kadarıyla iki taraf da haklı değildi, şahsın savunulacak tarafı yoktu ve savunanlar elbette haksızdı, ama eleştirenler de hatalı bir noktada duruyorlardı. Eleştirilerin dayandığı esas argüman, kızın yaşıyla alakalıydı: kız 14 yaşındaydı, yani “çocuk” idi ve iddiaya göre pedofili tabir olunan sapıklık icra edilmiş bulunmaktaydı. Bir kere, aslında konumuzla çok da alakası olmamakla beraber, DSM IV-TR adlı psikiyatrik hastalıklar teşhis rehberinde, pedofili için belirtilen üst yaş sınırı 13, yani “teknik olarak” ortada pedofili olarak vasıflandırılabilecek bir durum yoktu. Diğer taraftan, yine konumuzla çok alakası olmasa da, gerçekten pedofili olup olmadığı hususunda bir kanaat edinebilmek için, şahısla psikiyatrik bir görüşme yaparak, kızı “çocuk” olarak algıladığı için mi tercih ettiğini, yoksa “genç bir kadın” gibi mi algıladığını anlamak gerekiyordu. Her halükarda, 7-8 yaşlarında bir çocuğu parktan kaçırıp tecavüz etmekle, 14 yaşında “baliğa” biriyle izdivaç etmek arasında bir fark olduğu aşikardı. Böyle bir fark sözkonusu edilince, şahsın eleştirilebilecek tarafı kalmamış mı oluyordu? Hayır. Çok ciddi noktalar vardı, fakat görebildiğim kadarıyla hiçbiri gündeme gelmedi. Şahsı eleştirenler “pedofili” kavramına dört elle sarıldılar ve bunu yaparken, aslında kendi zeminlerinin altını oyduklarının, başkalarının değirmenine su taşıdıklarının farkına varmadılar. Aslen İslam karşıtı olan ve hadiseyi de çamur atmak için vesile bilen birçok kişi, İslam fıkhında baliğ ve baliğa kişilerin evlenebilmesine dair hüküm bulunduğundan hareketle, “pedofili = 14, 14 = İslam; o halde pedofili = İslam” gibi bir kıyas yürüttüler. “Muhafazakarlar” arasında şahsı savunanlar, İslam fıkhını savunmak gibi bir saikle, şahsın hatasını da savunurken, İslam karşıtlarıyla aynı argümanla şahsı eleştirenler de, İslam karşıtlarının kalabalığını sayıca arttırmak durumuna düştüklerini fark etmediler. Halbuki herkesi doğru suçla yargılamak gerekiyordu, iki farklı suçun cezası aynı olsa bile, hüküm doğru verilmeliydi. Peki neydi, bilcümle “muhafazakar” kanadın gözden kaçırdığı hususlar? Birincisi taaddüt-i zevcat ile alakalı ruhsatı kullanacak kişinin, eşleri arasında adaleti gözetmesi gerekir. Halbuki bunun kanunen yasak olduğu bir yerde, eşlerden sadece biri kanuni statüye sahip olabilirken, diğeri veya diğerleri “kaçak” durumunda kalacaktır, bu durumda adaletten bahsetmek zordur. İkincisi nikahta kefaet şartı aranır, kefaetin muhtevası örfe göre belirlenir ve kamu vicdanında galeyan uyandıran bir izdivaçta kefaet olduğunu söylemek de zordur. Diğer bir husus, ebeveynini ikna ederek, bir kişiyi zorla nikahlamak ne derecede ahlakî bir tavırdır, sorgulanabilir. Baliğ ve baliğa kişilerin nikahlanmasıyla alakalı serbestlik, sözkonusu toplumda, erken yaşta evlenmenin mahzurları sözkonusuysa, daraltılabilir mi, bu hususta fıkıhçılara danışılması icap ederdi, lakin böyle bir tartışmaya da rastlamadım. Kızın yaşının çok küçük olması yanında, şahsın da çok yaşlı olması, meselenin ciddiyetini arttıran bir noktaydı, sadece kızın yaşına odaklanılmakla bu da gözden kaçırılmış oldu. Faraza, 14 yaşında bir kız, 16 yaşında biriyle nikahlanmış olsaydı, insanlar aynı mertebede rahatsız olmayacaklardı. Hatta 14 yaşında bir kızla 16 yaşında bir erkek arasında nikahsız beraberlik sözkonusu olsaydı, karşı çıkanlardan bir kısmı bunu özgürlük başlığı altında savunabilirdi, en azından aynı şiddette tepki göstermeyebilirlerdi. Uzun lafın kısası, aynı şahsı, aynı fiili eleştirenlerin tamamının aynı noktada durması şart değil, her hadiseye kendi gözünüzle, kendi açınızdan bakmanız gerekir, elalemin argümanlarıyla yola çıkarsanız, ya yolda kalırsınız veya yanlış yerlere gidersiniz.

Başka bir misal, ayrımcılık mefhumu; ayrımcılığa karşı mıyız? Olmamalıyız. Ayrımcılık, eşitlik prensibinin ihlali ve eşitlik bize ait bir prensip değil. Biz adalete taraftarız ve bunun ihlali olan zulme karşıyız. Ayrımcılığın somut misalleri, kendi dünya görüşümüze göre zulüm ile örtüşüyorsa, bunlara karşı çıkmalıyız, örtüşmeyen kısımlar ise en azından bir “ateşkes mutabakatı” kurulana kadar bizi alakadar etmez. Masada oturabilen bir taraf olduğumuzda ise, duruma göre, bunlar hususunda başkaları ile işbirliği yapabiliriz. Bir misal daha: “insan haklarına” inanıyor muyuz? Hayır. İnsan hakları konsepti, “insanlar var, elbette onların hakları da var” tarzında basit bir anlayış değil, aksine hümanizmin insan ve haklarla ilgili kabullerinin bir ifadesi. İnsan derken hümanizmin kastettiği şeyi anlamıyoruz, bize göre bir insan her şeyden önce bir kuldur ve hak dediğimizde de hümanizmin kastettiğinden bahsetmiyoruz, bize göre hak mefhumu “Hakk” ile alakası olan bir mefhumdur. Diğer taraftan muhtevası itibariyle, insan hakları konsepti, çok kültürlü bir toplumda, asgari müşterek olarak uygulamaya konabilir bir yapı arz ediyor ve masaya oturulduğu zaman ortak bir çerçeve olarak kullanılabilir.

Zulme uğrayan ve bize mensup olmayan kişiler karşısında tavrımız ne olmalı? Gerçekten “zulme” uğramışlarsa, başka bir şart aramadan, bu kişilerin yanında olmamız icap eder. Ortada tanımlanmış bir suç ve belirlenmiş bir ceza varsa ve kişiler belirlenmiş olan cezadan fazlasına maruz kalıyorlarsa, bu bir zulümdür. Faraza, idamı gerektiren bir suç işlemiş bir kişiye, bu idam cezasına ilave olarak bir fiske bile vurulsa, bu haddin aşılması mânâsına gelir ve zulüm olur. Görüldüğü gibi, haksız kişilere karşı bile zulüm işleniyor olabilir ve bu kişilerin haksız olmaları, zulme karşı çıkmaya engel değildir. Ancak bunun tersi de doğru, ortada bir zulüm olması, tek başına, zulme uğrayan kişilerin haklı mı haksız mı olduklarına dair bir bilgi vermez. Halbuki biz ekseriyetle “ya herru ya merru” kafasıyla gittiğimiz için, bu iki hususu ayırmaktan geri kalıyoruz: ya haksızlığa karşı çıkmak saikiyle zulmü göz ardı ediyoruz, veya haksız kişilere uygulanan zulmü algılayamıyoruz, yahut zulme karşı çıkarken, haksızlığa da prim vermek durumuna düşüyoruz. Bu tarz konularda başkalarıyla iletişim halinde iken, bir taraftan da net bir tavır sürdürebilmek için, farklı dünya görüşlerine ait farklı düşünce dilleri ile alakalı hususların şuurunda olmamız gerekir. Bu noktada kısaca temas etmek gereken bir husus da, doğru söylemek ile haklı olmak arasındaki farkın idrak edilmesi. Bir bakımdan doğru olan bir şeyin, her bakımdan doğru olması zaruri değildir. Yanlışların arasındaki doğruyu yanlış saymaktan da, doğruyu esas alıp çevresindeki yanlışları görmezden gelmekten de sakınmak gerekir. Mesela, polisin nisbetsiz kuvvet kullandığını söyleyenler doğru söylüyorlar, fakat bu arada “gadre uğrayan” tarafın attığı molotof kokteylinden hiç bahsetmiyorlar. Söylediklerinin doğru olması, haklı oldukları mânâsına gelmez. Polisin ortalığı biber gazına boğması, ne taş, sopa ve molotof kokteyli ile uygulanan şiddeti meşru kılar, ne de protestonun haklı bir gerekçeye dayanıp dayanmadığına dair bir bilgi verir. Böyle bir durumda, polis şiddetini, eylemcilerin şiddetini ve protesto edilen konuyu ayrı ayrı değerlendirebilmek gerekir. Aynı kişileri hem polis şiddetine karşı savunabilir, hem de başka hususlarda eleştirebilirsiniz. Lakin “taraf seçmek” gibi bir mantıkla hareket ediyorsanız, bunu yapamazsınız.

Türkiye’de bir şeylere taraf olmak veya olmamak gibi bir konudan bahsederken, net bir fikire kavuşabilmek için; devlet, rejim ve sistem mefhumlarını birbirinden ayrı mütalaa edebilmek şarttır. Devlet dediğimiz zaman bin senedir devam eden ve bu ülkede yaşayan insanların hayatta kalma mücadelesini temsil eden bir şeyden bahsediyoruz. Devlet somut rejimden ibaret değil, aksine mevcut tek devlet, müteaddit defalar rejim değiştirdi. Rejime karşı veya taraftar olmakla, devlete karşı veya taraftar olmak birbirinden farklı şeyler. Sistem ise rejimin uygulama tarzı, aynı rejim içinde yürütülebilecek farklı zihniyetlerden biri. Son yüz sene zarfında hakim olan zihniyet, çoğunluğa karşı bir azınlığın hakimiyetini sürdürmek esasına göre şekillendiği için, strateji olarak her tür kesime baskı uygulamayı ve bu kesimleri birbirine düşürerek, birbirlerine karşı baskı uygulatmayı benimsedi. Yeri geldikçe, hem Türkçülere, hem İslamcılara, hem Sosyalistlere tazyikte bulundu, her tür etnik kökenin mensuplarına, her inanç grubuna dönem dönem zulmetti. Farklı noktalardan geçen çizgilerle, birbirleriyle kısmen örtüşen, kısmen de çelişen farklı azınlık ve çoğunluk grupları meydana getirildi. Gruplar arasındaki ihtilaflar körüklendi, insanlar birbirlerinin sinir uçlarına dokunmayı bir vazife gibi benimsedi. Şiddet körüklendi ve uzayıp giden kan davaları, sınırları derinleştirdi, uçurumlara çevirdi. Böylece bir gün bir baskı grubunun zulmüne maruz kalan bir grubun mensuplarının, başka bir gün başka bir gruba karşı uygulanan zulme destek verebilmesi vakay-ı adiyeden oldu. Hiçbir grup tek başına mutlak çoğunluğu sağlayacak bir bütünlüğe erişemedi ve dengeler fazla değişmeden, tabloda kayda değer bir farklılık meydana gelmeden bugüne gelindi. Zulmü tamamen ortadan kaldırabilmenin yolu, uçurumları köprüleyerek zulmün merkezini azınlık haline getirmekten geçiyor, ama birbirimize güvenmediğimiz için bunu yapamıyoruz. Rejim konusundaki ihtilafların kısa ve orta vadede çözülebileceğine dair bir işaret görünmese de, devlete taraftar ve fakat sisteme karşı bir cephe kurulabilir. Bunu yapabilmek için de ilk şart uygun bir iletişim sisteminin oluşturulması.

Hulasa edecek olursak, “hep beraber” bir şeyler yapabilmek istiyorsak, önce karşılıklı konuşmanın yolunu bulmamız gerekiyor. Bunun için de, “hep beraber” olmanın, tek bir taraf olmak mânâsına gelmediğini anlamamız şart. Aksine, zaman zaman birleşseler de, zaman zaman çelişebilecek çeşitli taraflar mevcut. Başkasının derdi, sizin kendi fikrinize göre de dert ise, herhangi bir kayıt aramaksınız onları savunabilirsiniz. Değilse, oturup ne yapacağınızı konuşursunuz.

İletişim konusunun çok da felsefî bir yönü olmayan kısımları da mevcut. Mesela “niyet okumak” ekseriyetle iletişimi baltalayan bir tavır, mümkün mertebe sakınmak gerek. “Ben böyle düşünüyorum” diyenlere, “hayır sen aslında öyle düşünmüyorsun” dediğinizde, onu karşınızda bir müzakerenin tarafı olarak oturur halde görmeniz çok zor, bir bakıma varlığını, fikirlerini hiçe saymış oluyorsunuz. Keza asgari nezaket de konunun olmazsa olmaz bir tarafı. Birilerini “ucube” olarak görüyor olabilirsiniz, onlar da sizi ve başkalarını “ucube” olarak görüyor olabilir, ama oturup konuşacaksanız, her aklınızdan geçeni her yerde söylememeniz yerinde olur.

İnsanlar paylaşılan videoda acı ve çaresizlik görüyorlar, ancak göze pek batmayan bir husus da, çaresizliğe eşlik eden donanımsızlık. Soldan “aşırma” sloganlarla mücadele etmeye çalışmak, protestoda bulunmak o gün için anlaşılabilir bir şey olsa da, bu kadar sene sonra devam etmiyor olması gereken bir şey. O zamandan bugüne kadar, durumda ilerleme kaydedilebildi mi, yoksa geri mi gidildi; kendimizi ifade etmeye çalışırken, farkında olmadan, aslında benimsemiyor olmamız gereken fikirlerin etkisinde mi kaldık, oturup düşünmek gerekiyor. Yorum yapanlardan biri “tesettürler ne kadar değişmiş” dedi, sadece tesettür (?) modası (!?) mı değişen, yoksa “mücahitler” dünya gailesine dalıp, “7 hilalli lüks” tüketime dadanıp “müteahhit” olurken, hep beraber duruşumuz mu değişti, hayat tarzımızdaki değişme, değer yargılarımızı da mı değiştirdi? Neden “başörtüsü” ile sembolleşen mücadelenin “kazanımları” arasında her şey var da, başörtüsü yok? Eskiden dertliydik de, şimdi derdimizi mi kaybettik yoksa? Eskiden “ehlidünya” diye bir kelime vardı, eski nesilden bu kelimeyi hatırlayan kaldı mı, yeni nesilden bu kelimeyi bilen var mı? Kendi kelimelerimizi unutup, başkalarının dümen suyuna girdiğimiz için mi, insanlar kendi kelimeleri üzerinden bize bu kadar kolay hesap sormaya kalkabiliyorlar? Oturup ciddi bir şekilde, hatta belki de “kara kara” düşünmenin vakti geldi de geçiyor bile.

10 Şubat 2013 Pazar

x görünce tahrik olmak



bir kısım akıllılar, bir tarafı tesettür meselesine temas eden her şeyi bir 'tahrik olma' hadisesi üzerinden izah etmeye çalışıyorlar. bu zırvayı deşmeden evvel, kısa bir parantez açalım: kamusal alanı düzenleme yetkisi kime aittir? önceden olduğu gibi bugün de "borusunu öttürene". zira birbirimizi anlamaktan aciz olduğumuz gibi, hasbelkader aynı gemide olduğumuz için, batmadan devam edebilmek için "ortak" bir düzen kurmamız gerektiğinin farkında da değiliz. herkes kendini standardın ölçüsü sayıyor. dolayısıyla yeni iktidar döneminde memlekette düzen aslında değişmemiştir, sadece "kafasına göre takılan" ekipler arasında bir devir teslim yaşanmıştır. neye istinaden hosteslere kaftan giydirebilirler? daha evvel mini giydirenler neye istinad ediyorsa, ona. nasıl bir kafayla televizyonda kolsuz bluzu yasaklayabilirler? başörtüsünü yasaklayanın benzeri bir kafayla. "bu arkadaşlar neyin kafasında" sualinin cevabı basittir, sizin kafanızda.

tesettürün "tahrik olmak" ile alakası nedir? bu alaka nereden nereye kadardır?  bunun cevabı tahrik olmak derken ne kastettiğinize bağlıdır. birinden etkilenmek, tansiyonunuzun yükselmesi, nabzınızın hızlanması gibi hususlardan ibaret değildir. af buyurun, "azmak" şart değil, beğenmek de bir etkilenmedir. hatta bilfiil etkilenme bulunmasa bile, kuvve halindeki etkilenme dikkate alınır, zira hem ölçüler umumîdir, şu şahsın bu şahıstan etkilenip etkilenmediğine göre ayrı ayrı düzenlenmez, hem de etkilenmeseniz bile, karşınızdaki kişinin hey'eti onu algılama biçiminize katkıda bulunur. tesettür bir algı düzenlemesidir. karşınızdaki kişinin sizi ne olarak gördüğü, sizin karşınızdaki kişiyi ne olarak gördüğünüz ile ilgilidir. kişilerin benliklerinin hangi düzlemlerinde iletişime girdikleri ile ilgilidir. faraza, bir spiker, haber okuyan birisi midir sadece, yoksa haber okuyan bir "dişi" mi olması gerekir? cinsel çağrışım yaptırmasa bile, toplumsal kimlik olarak kadın olduğunu algılamanız, işi açısından gerekli midir? erkek spikerin yaptığı iş ile, kadın spikerin yaptığı iş arasında bir fark var mıdır, olmalı mıdır? veya bir hostes, acil çıkış kapılarının yerini göstermek ve yiyecek içecek getirmenin dışında, bir de gözünüze hitap etmekle mükellef midir? muhatap olduğunuz herkesin, kimliğinin tamamını gözünüze sokması gerekli değil, zihninizde muhatap olduğunuz konunun ötesinde bir imge oluşturması gerekli değil.

mesele tahrik olmaktan ibaret olsaydı, bir çok kişinin örtünmesinden ziyade örtünmemesi maksada hizmet ederdi. karşınızdaki kişileri sapık olarak damgalamaktan çekinmiyorsanız, onların da sizi, mesela teşhirci olarak damgalamasından rahatsız olmayın, dediğimiz gibi, hepiniz aynı kafadasınız.

23 Ocak 2013 Çarşamba

kocakarı felsefesi


20.02.2008, Düşünce Tarlası

alev alatlı hanım, sağolsun, türban meselesine yeni bir açılım getirmiş. bir rivayete göre gazete okur tepkisinden çekinip yazıyı bas(a)mamış, başka bir rivayete göre yazı aslında gazeteye gönderilmemiş, mail grubuna yazılmış, sonra sızdırılmış. hangisi olduğu beni pek ilgilendirmiyor, ama editör olsaydım, ibret-i alem için yayınlardım yazıyı.

baş örtmenin anlamı hakkında, örtüyü kullananların kendilerinin yükledikleri anlamlar hakkındaki beyanlarını kaale almayıp yeni anlamlar yakıştırmak yaygın bir tavır. konuya içeriden bakamayan herkes böyle bir acayip tefsir yapıyor, oysa dışarıdan ancak yargılarsınız, anlayamazsınız; geçen hafta da bahsi geçmişti, her paradigmanın kavramları kendi içinde anlamlıdır, bunları başka bir paradigmaya taşırsanız az ya da çok çarpıtmış olursunuz. kavramların diğer paradigmadaki izdüşümleri orijinal anlamlardan farklı değerler taşır. yaptığınız farklı noktalardan hareket eden bir sistemi parçalarına ayırıp her birine kendi hareket noktalarınızla ilgili yeni bir yer atamaktır. meseleye karşınızdakinin gözünden bakamadığınız için iletişim zeminini kaybedersiniz.

en hızlı beynelmilelci solcuların konu türk dili meselesine gelince birden bire kafatasçı kesilmesi gibi, her alanda köy kültürünü küçümseyenler, konu başörtüsüne gelince köy tarzı örtünmeye pastoral güzellemeler düzmeye başlıyor, daha evvel neredeydiniz? yer sofrasına tepeden bakarsınız, kınalı ele burun kıvırırsınız, penbe üçetek gelinlik, al duvak nedir bilmezsiniz bile, başımıza tülbentçi kesilirsiniz... kimse ninemin, halamın, abamın dastarını beşinci sınıf felsefesine alet etmesin, tülbent örtünenlerin bir çoğu başlarındaki örtüye "tefsirci" taifenin yüklediği anlamlardan çok, "türbanlı" taifenin yüklediği anlamlara benzer anlamlar yüklüyor. bazı insanlar iki tür örtüyü de kullanıyorlar, konuyla ilgili bir kavram kargaşası yaşadıklarına şahit olmadım hiç... kaldı ki tülbent-eşarp farklılığından hareketle bir zihniyet değişmesi okuması yapacak olsaydık, açıklayıcı faktör modernleşme olacaktı. modern dindar kadınlar neden tülbent yerine eşarp tercih ediyorlar? neden şalvar giymiyorlarsa ondan. dikkat çekici bir örnek: kenarı oyasız bir tülbent zor görürsünüz, kenarı oyalı bir eşarp zinhar göremezsiniz. her tarafa bir oya ekleştirmekten vazgeçmeyi de üretkenliği daha moderen alanlarda değerlendirmeyi tercih etmek olarak değerlendirebiliriz.

konuya devam etmeden önce alatlı'nın düşünme tarzına biraz temas etmek gerek. kanaatimce alatlı kişilik tipi olarak düşünerek değil yaşayarak öğrenen ve anlayan türe mensup. aradaki farkı şöyle örnekleyebiliriz: ilk tip bir şehrin sokaklarını ancak haritaya bakarak tam olarak kavrayabilir, harita veya kroki gibi bir şeyi zihninde bulundurmadan sokaklarda dolaşmaya başladığı zaman kafası karışır, yönünü bulamaz, ikinci tip haritaya anlaşılmaz bir şey gibi bakar, deşifre edemez, kördüğüm olur, halbuki sokağa çıkıp iki tur atsa şehri avcunun içi gibi bilir hale gelir. ilk tip elinde harita yoksa ara ara durup çevresinde gördüklerini zihninde bir şemaya dönüştürmeye ihtiyaç duyar, ikinci tip ise harita okuyabilmek için şemayı zihninde fotografik görüntülere çevirme ihtiyacı duyar. ikinci tip fizik dersinde grafikleri çözemez, örnek deneyleri görünce olayı kavrar. ilk tip ise ancak grafiği görünce rahata erer. alatlı'nın ikinci tipe mensup olduğu hipotezimiz doğru ise, soyut düşünceler kendisi için fazla anlam ifade etmiyor, bunlar gerçekliğin zihindeki yansıması olmaktan ziyade kurgusal palavralar. bu yüzden teorik yaklaşımları ölü olarak nitelendiriyor ve erkeklere izafe ediyor. muhakemeye dayanmayan içgüdüsel davranışları ise hayatla ve kadın unsurla özdeşleştiriyor. biyofili/nekrofili meselesinin de, kadın-erkek zıtlaşmasının da gerçek anlamı fikirden kaçıp içgüdüye sığınmak. tezimizi destekleyecek verileri schrödinger'in kedisi'nde bulabiliyoruz. anlatmak istediği şeyle ilgili doğru kavramları adeta hissederek, el yordamıyla buluyor; ancak bunları kendi içinde bütünlüğü ve işlerliği olan bir kurgu halinde bir araya getiremiyor, sadece yan yana diziyor. kaos, afazi, bulanık mantık, belirsizlik taşlamak istediği bina için uygun bir malzeme, ama bunlardan bir sistem çıktığını görmüyoruz. ilk cilt daha başarılı, çünki mevcut yapının bir eleştirisi, alatlı'nın yaşayarak öğrenebileceği bir alanla ilgili, ikinci ciltte karaya oturuyoruz, çünki sadece zihnini kullanarak bir sistem tasarlamak bu tip kişiliğin yapabileceği bir iş değil. neticede yazarımızın soyutlamadan, mantığa dayanan faaliyetten kaçtığını, soyut prensiplere, fikirlere dayanan hareketleri doğal olmayan hareketler olarak algıladığını, alternatif olarak içgüdüsel davranışı kutsadığını görüyoruz. burada kadından filozof olmaz, zaten felsefe de pis bir şeydir gibi, hem cins ayrımcılığına dayanan hem de entelektüel açıdan sorunlu bir tavır mevcut.

kadının neyin simgesi olduğu hakkında yazdıkları doğru ve yanlış, yani eksik. sevginin de, zıddı olan duyguların da sadece bir cinsle ilgili olmadığı açık. cinsler arasındaki farklar benimsenen duygu türü veya benimsemenin şiddeti ile ilgili değil, benimsenen duygunun davranışa dönüştürülme yolundaki farklılık olabilir. sevgi yüzünden bir hedefe kilitlenen bir kadınla nefret veya kıskançlık yüzünden hedefe kilitlenen bir kadın arasında çok fark yok, bir kadın üretken olabildiği kadar yıkıcı da olabilir, sadece kadınlarla erkeklerin yapma ve yıkma yolları farklı. alatlı fikrini ifade ederken örnekleri de taraflı seçiyor. doğurduğundan vazgeçmeyen kadın genel kadın tipi olsa da, vazgeçenler de ender-i nadirattan değil. çocuğunden şefkatini esirgeyen sözde anneler de eksik değil ve eğer alatlı'nın söyledikleri doğru olsaydı yeryüzünde kürtaja razı olabilecek tek kadın bulamazdık.

alatlı'nın muhtelif sistemleri kadın karşıtlığı noktasında birleştirdiğini görüyoruz. içgüdü-fikir/inanç karşıtlığını kurguladıktan sonra öyle olması gerekiyor zaten, ama örnekler sistem kavramının temelden kadın karşıtı olduğunu savunmak için yetersiz. en azından islam'ı kadın karşıtı olarak konumlandırmak insafsızlık. oturup bunun tartışmasına girmeyeceğim, üzerinde durmak istediğim esas nokta şu, bu yazıdaki fikri, bir tutarlılık doğrusu halinde uzatırsak vardığı nokta, kadınların özlerine uygun davranmak istiyorlarsa bir dine mensup olmamaları gerektiği. alatlı söylemiyor, ama yazı semavi dinler ve budizm gibi sistemlere karşı anaerkil animist/pagan sistemler savunması puzzle'ının bir parçası gibi duruyor. yazının mantığını izlediğimiz zaman, çelişkinin müslüman olmakla örtünmek arasında değil, kadın olmakla müslüman olmak arasında konumlandığını görüyoruz. hz. ismail kıssasına yüklenen anlam, çocuğun hayatı-allah'ın emri çelişkisinde erkek tavrının emre uymak olacağı ve bir kadının bunu yap(a)mayacağı, kadın tavrının allah'ın emrine karşı çocuğun hayatını seçmek olduğu ise, kurgulanan bu mantık-içgüdü zıtlığı, kadının dininin ve aklının eksikliğini ispatlamaya yönelik bir çaba gibi duruyor. elbette yazıyı mantık kullanarak okumak ve alatlı'nın müslümanlığa karşı olduğunu sanmak hatalı, alatlı mantığına göre tam olarak müslüman olmanız veya tam olarak müslüman olmamanız mümkün değil, inançlarınız ve eylemleriniz arasında mantıksal tutarlılık aramanız da gerekli değil. sözgelimi aynı gün içinde büyücü komşuya horoz kestirtip kurşun döktürtmek, camiye gidip cemaatle namaza katılmak ve kilise ayininde koroyla birlikte ilahi söylemek çelişik tavırlar değil. alatlı sistemine kocakarı sistemi de diyebilirdik, herhalde kendisi de itiraz etmezdi.

alatlı modernleşmenin kadın üzerindeki etkisine dair okumasının, temel teziyle çeliştiğinin de farkında değilmiş gibi görünüyor. modernitenin kadına etkisi, toplumdaki temel fonksiyonunu aile kavramıyla ilgili olmaktan çıkarıp, daha önce ağırlıklı olarak erkekler tarafından ifa edilen rollerde oynatmaktır. nedendir bilinmez, modernite savunucularının aile kavramı karşısındaki tutumlarını açıklayan sözlerine sık rastlamayız, ailenin insan hakları ile ilgili temel metinlere geçmiş bir kavram olmasına rağmen. modernite kadını geleneksel hükümranlık alanından çıkarmış, içgüdüsel davranışının yerine alatlı'nın ölü ve erkeksi olarak gördüğü davranışı getirmiştir. modernitenin kadın tasavvurunda ana kavramı, kadın için bir eksen teşkil etmemektedir. yeni toplumsal rollerle ana rolü arasındaki çelişki, kadının hayatını zorlaştıran bir bölünmüşlük olarak kendini göstermektedir. yeni kadının bir kadın olarak erkeğe hitap etmemesi sürecin doğal sonucudur: ister ortak, ister rakip olarak algılayın, kadının yeni rolü, erkeklerin oynadığı rolle özdeş bir roldür. ister gelenek açısından okuyun, ister alatlı üslubu ile bir okuma yapın, sonuçta bu bir erkek rolüdür. modern okuma açısından da kadın rolü-erkek rolü ayrımı ortadan kalkmaktadır. bu yeni rolde, erkek kadını, o rolü oynayan başkalarını nasıl algılıyorsa öyle algılar: doktorsa bir doktor olarak, mühendisse bir mühendis. kadına has bir farklılığa yer kalmamıştır, çok iyi bir mühendis olmanın kadına getirisi, çok iyi bir mühendis olmanın erkeğe getirisinden farklı değildir. modernitenin denkleminde kadına kalan tek farklılık cinsellikten ibaret kalmaktadır, bu da her şeyin kapital lehine istismar edilebildiği bir düzende kadına yönelik sürekli bir istismar anlamına gelmektedir. modernitenin hükümran olduğu alanda yeni kadın ya sadece farklı kromozomları olan yeni bir erkek veya kimliği cinsellik temeli üzerine kurulan ve kendini ancak bir arzu nesnesi olarak ifade edebilen bir kadındır. cinsellikle üreme arasındaki bağlantının kırılması, bu çizgiyi keskinleştirmiştir.

buraya kadar gelince, iman, akıl ve ayrımcılık gibi kavramları içeren bir sonuç çıkarmak abes duruyor. kadının iman ve akılla bağlantılarını kırdıktan ve kelimeleri kadının elinden aldıktan sonra, üstelik düşünceyle bağlantısını kesmeyen kadınları ihanetle suçladıktan sonra uzlaşmadan bahsetmek trajikomik.
------------------------

Yazı ile alakalı tasrih ve ekler


şunu söylemek isterim, asıl takıldığım nokta alatlı'nın ne anlatmaya çalıştığı değil, konuyu ele alırken kullandığı metod. tamamen farklı bir konudan da bahsetse, benim savunduğum bir tezi de savunsa, bu metodla yaparsa hatalı olur. netekim kaos, belirsizlik gibi kavramlar etrafında dolaşırken benim de rahatsız olduğum şeylerle ilgili rahatsızlığını ifade ediyor. üstelik teori konusundaki yaklaşımında haklı taraflar da var: gerçekten de dağlar koni şeklinde değildir, yıldırım düz bir çizgi takip etmez; koni ve doğru bizim zihinsel soyutlamalarımızdır, dış alemde bir gerçeklikleri yoktur. diğer taraftan bundan mutlak anlamda bir kaçış da yok, insan aklının çalışma şekli bu. teorilerin zaaflarını, teoriye başvururken akılda tutmak başka şey, bunu bir teori karşıtlığı ve içgüdü savunuculuğuna dönüştürmek başka bir şey. bir yandan bilim ve felsefeye temel teşkil eden malzemeye erkeksi ve ölü diye olumsuz anlam yükleyip reddedeceksiniz, bir yandan da teorilere temel teşkil eden ve reddettiğiniz zeminin zıddını yine teori oluşturmak için kullanacaksınız, olmaz bu, burada bir metodoloji çelişkisi var.


diğer bir nokta içgüdüsel davranışı sadece kadınlara ve muhakemeye dayalı davranışı sadece erkeklere izafe etmek de insafsızlık. muhakemeyi kadından esirgediğiniz için kadına karşı haksızlık, bütün olumsuz şeyleri erkeğe yüklediğiniz için erkeğe karşı haksızlık. muhakeme, mantıksal tutarlılık arayışı erkeğin kadına yönelik bir baskı aracı değildir. alatlı'nın ölü ve erkeksi diye reddettikleri, kadın-erkek bütün insanların zihin faaliyetinin ortak yapısı. geleneksel olanla modern olanın muhakeme-içgüdü denkleminde konumlanışı ters. geleneksel kadın rolü ile modern kadın rolü arasında birine olumlu diğerine olumsuz anlam yüklemeksizin ve birini diğerinden üstün saymaksızın bir karşılaştırma yapıldığında geleneksel olanın alatlı'nın kadınsı ve canlı diye kodladığı kutba ve modern olanın da erkeksi ve ölü diye konumladığı kutba uyduğunu görüyoruz. bu durumda alatlı ya kadınsı/canlı kutbu savunmaktan, ya da yeni kadını savunmaktan vazgeçmek zorunda, yoksa tutarsız oluyor. tam da burada alatlı metodunun patladığı noktayı görüyoruz, kendi metoduna göre alatlı'nın tutarlılık araması gerekmiyor, çünki quasi-teori mi dersiniz, anti-teori mi dersiniz, işbu düşünce sistemi düşünceye değil içgüdüye dayanıyor. dönmeyen döner, sayısız aritmetik, rahimsiz doğum gibi bir şey bu.


acaba olayı kişiselleştirdiğim gibi bir algı doğabilir mi diye aklıma takıldı, onu da not etmem gerek, alatlı'nın şahsıyla ilgili bir sorunum yok, sevmediğim biri değil kendisi. başörtüsü konusunda farklı bir noktadan yorum yapmasına yönelik bir tepki gibi de algılanabilir, o da doğru değil, aynı tezi başka bir metodla savunsa üzerinde durmazdım. yazdıklarımdan "kafası basmaz" gibi bir iddiam olduğu da çıkarılabilir diye düşündüm, o da doğru değil. mutlaka zeki bir insandır kendisi, sadece metodu yanlış. son olarak kişilik tipi konusunda söylediklerimin tahmin olmaktan ileri gitmeyeceğini, kendisini yakından tanımadığımı da söylememde fayda var zannederim.

***

evet, burada bir algı ve korku sorunu var ve insanların neden şununla bunu farklı algıladıklarını açıklamaya çalışmakta abes bir taraf yok. ama dikkat etmek gerek, algılayanı bir tarafa bırakıp algılanana odaklanmak hatalı bir tutum. yeni kadının türbanlı kadın hakkındaki algısının faturasını türbanlı kadına çıkarmak, olaya tek taraflı bakmaktır. yazının tamamı, "bu kadınlar şu kadınları şöyle algılıyor, bunun sebebi de şu. buna ne buyrulur?" parantezi içine alınarak takdim edilse bu kadar sorunlu olmazdı. ayrıca buradaki algılamanın özünde bir yargılama olduğu da dikkatten kaçmamalı.


sorun eğer sınıf çatışması ve yaşam tarzı mücadelesi ise -ki bence de büyük oranda öyle- bunun dosdoğru ifade edilmesi daha dürüstçe olurdu. evrensellik ve epistemik özgürlük konusunda yazdıklarımızla da ilgili bu konu. atıyorum, zen budizmi mensupları ile konfüçyüsçüler arasında veya ne bileyim, mesela kalvinizm ile anglikanizm arasında bir çatışma olsaydı bu, konunun teorik zemini bu kadar arap saçına dönmeyecekti. kimin neyi sözkonusu ederken, neyi savunduğu karmakarışık. sorunun iki dünya görüşü ve iki yaşam tarzı arasında olduğu netlik kazansa, senin dünya görüşün ve yaşam tarzın sana, benimki bana uzlaşmasına erişmek bu kadar zor olmazdı. "yeni kadın"ın yaşam tarzı mücadelesi katolik kilisesinin cadı avına benziyor. insan inancını hayata geçirmek için bedel ödemeye hazır olmalı elbet, ama gereksiz bir gerilim bütün toplumun bedel ödemesiyle sonuçlanıyor. "ben seni sen olarak bu kapıdan geçirmem" inadı, savaşmaya ve bedel ödemeye hazır birinin, o kapıyı kapıcının başına yıkmaya çalışmasıyla da sonuçlanabilir, halbuki bu kadar büyük bir bedel ödemek gerekmiyor, deli dumrul olmanın alemi yok. bir arada yaşamak istiyorsak birbirimize tahammül etmeyi öğrenmeliyiz, yaşam alanımı paylaşamazsın, seni burada istemiyorum yaklaşımı çözüm yollarını tıkar. ek olarak şunu da söylemek gerek: köylü kadını küçümseyen bir kadının, kadın kavramı üzerinden konuşması ikiyüzlülükten başka bir şey değil.


alatlı uzlaşmadan bahsediyor, kadın kadına iletişimin kurallarını sanırım bilemem, ama karşıdan bakınca çizdiği tablo "hemşire bak bi iki dakka" tutumundan çok "saçını başını yolarım senin" tutumunu hatırlatıyor, teori konusundaki usûl hatası bir yana, uzlaşma için bu da hatalı bir taktik.

***

kanaatimce alatlı'nın tavrı amelle itikat arasında tutarlılık beklememekten farklı bir tavır. amel imandan bir cüz değildir elbet. mesela namaz kılmamak imanlı olmakla çelişmez. belki sırf bir müzik etkinliği niyetiyle kilise korosunda oratoryo söylemek de imanla çelişmiyor diye düşünülebilir, ama burada sözkonusu olan bu da değil. alatlı'nın tavrı itikatla itikat arasında tutarlılık beklememek. gönülden dualarınız "allahümme ecirnâ," "namu amida butsu" ve "in nomine patris" arasında gidip geliyorsa, burada bir tutarlılık sorunu var demektir. soyutlamayı, özdeşliği, çelişmezliği bir kenara bırakıp içgüdüyü izlerseniz; sabaha kadar 4444 salat-ı tefriciye okumasına bakıp teorik olarak varlığına inanmıyor olmasını bekleyeceğiniz bir karakoncolostan medet umarak horoz kesen kocakarının zihinsel işlem zeminine düşersiniz.


rejimin şer'î olup olmamasının fark edeceği durumlar tasavvur edilebilir aslında. sadece bireylerle ilgili bir konuda "herkes bildiğini yapsın" demek kolay. ama herkesle birden ilgili bir seçim yapılması gerekiyorsa, bütün bireylerin istediğini yapamayacağı bir standart gerekiyorsa ve bir seçim yapılıyorsa, genel çerçeveyi hangi teorik zemine oturttuğunuz önem kazanıyor. dinin ilgi alanının bireysel konularla sınırlı kalmasının ve toplumla veya devletle ilgili konularla çakışmamasının varsayılması hatalı. bireye ait alanı azamiye çıkardığımız ve topluma veya devlete ait alanı asgariye indirdiğimiz zaman bile bu böyle.

***

kurallı çalışmak ve disiplinin kadına uymadığı gibi bir iddiam yok. "kadının yeri evidir" cümlesi, "kadının evin dışında yeri olmamalıdır" anlamındaysa, hayır öyle düşünmüyorum. kapitalizmin değil, modernitenin kadınları erkekleştirdiğini düşünüyorum. bir kadının kariyer yapması bir erkeğin kariyer yapmasından farklı değildir ve kariyer yapmak kadının kadınlığına engel teşkil etmez. bu ortak alan. ama bir kadının ortak alana kilitlenmesi, onun kadın olmasından kaynaklanan farklılığını gözardı etmesine yol açıyorsa, burada kadının erkekleşmesinden söz edebiliriz. bir kadının bir erkekten farkları nelerdir diye tam ve hatasız bir döküm yapma gayreti gütmeksizin, şöyle örnekleyebiliriz: yeni kadın eğer çocuk bakmak, bir evi yuvaya çevirmek ve yaşanır halde tutmak gibi kavramlara hayatında yer vermiyorsa, hatta bunları küçümsüyorsa, şefkat gösteren biri olmak vasfından uzaklaşmışsa, kadın olmaktan çıktığını düşünebiliriz. neyse ki yeni dünya, kadınları pek o kadar da erkekleştiremiyor. burada alatlı'nın yeni kadın dediği tiple erkekleşmiş kadın arasında doğrudan bir bağlantı kurmadığıma da dikkat çekmek isterim. çok güzel kaneviçe işleyebilen bir ceo, neden olmasın? aile kavramı için biraz daha esneklik için şartsa, sürdüğüm keyiften fedakarlık etmeye razıyım. kapitalizm ne üretmek için neyi tüketiyor, onu da başka zaman tartışırız belki.

***

başörtüsü konusu veya başka konular üzerinden, toplum düzeni ve bunun arkasındaki fikirler konusunu tartıştığımızda, aslında üzerinde durduğumuz sorun "pandora'nın değirmeninin suyu nereden geliyor" sorunu. yurtta ve dünyada olup bitenler kukla tiyatrosuna benziyor çoğu zaman, canbaza bak hikayesi hiç bitmiyor. bu sirk burada oldukça bitmeyecek de. birileri hangi yapıyı kullanarak canbazı ipe çıkarabiliyorlar, konumuz bu. ne yapalım, siz söyleyin. kukla olmayan bir parti kursak sorunu çözebilir miyiz? yoksa silahlı bir tugay mı gerekiyor bize? acep il'in, akılsız beyleri yerinden indirip iktidarı bilge beylere teslim edebileceği bir düzen nasıl kurulur diye kafa yorsak, faydası yok mu?

***

bu arada "inançlarınız ve eylemleriniz arasında mantıksal tutarlılık aramanız da gerekli değil. sözgelimi aynı gün içinde büyücü komşuya horoz kestirtip kurşun döktürtmek, camiye gidip cemaatle namaza katılmak ve kilise ayininde koroyla birlikte ilahi söylemek çelişik tavırlar değil" demişim, böyle ifade edince söylediğimden, aklımdakinin anlaşılmamış olması normal. kastettiğim eylem-inanç çelişkisi, inancı eyleme dönüştürmemek değil de, eyleminizin inandığınızın zıddına da inanıyormuşsunuz gibi bir eylem olması. sözgelimi bir katolik namaz kılsa ve bundan sevap umsa çelişkili olmaz mı? hz. peygamber'e inanmadan namaz-sevap denklemi kuramazsınız, hz. peygamber'e inanıyorsanız teslise inanamazsınız. bundan bahsediyordum.