alageyik kuşağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alageyik kuşağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2014 Cumartesi

Müstağrib / tw


[ÖZge bir dünyadan haberler - hepsi ve daha fazlası için bkz: #müstağrib ]

din benim için çirkin ve sefil ne varsa onun diğer adıdır (zilliye zilletbegoviç) #müstağrib
ideal bir sistemde herkesin bireysel hayatında evrensel tabii hukukun değişmez ilkelerine göre yaşamasına izin verilecektir #müstağrib
evinizde özgür ve eşit yaşayabilirsiniz, kamu alanı sizin ideolojinize göre düzenlenemez #müstağrib
amerika gasshuukoku'da italyanca ve çincenin resmi dil olması için çalışmalarımız devam ediyor #müstağrib
geri kalmış iskandinav ülkelerinde aydınlanmanın yayılması için süratle kur'an kursları açılmalıdır #müstağrib
8'lik real yapılan gümüşün tamamı tespit edilerek arjantin'e iade edilmelidir #müstağrib
kızılderili soykırım tasarısı mecliste #müstağrib
aşırı radikal cizvitlere karşı mücadelemiz devam edecektir #müstağrib
asya birliği nükleer araştırma komisyonu sicili belli amerika gaşşûkoku'ya radyoaktif madde satışının yasaklanmasını istedi #müstağrib
insanî mimari kurulu batı ülkelerindeki ızgara planlı şehirleşmenin zararlarını ortaya koymak için çalışmalara başladı #müstağrib
Frengistan şöyle, Frengistan böyle, Frenklerin aklı gibi akıl olmaz derlerdi; bunlar Frengistan'ın ne semtine düşer cânım efendim #müstağrib
paris'te müsteşar-ı has-ı saltanat halet efendi medresesi merasim ve dualarla küşad olundu #müstağrib
sanayiyi devirerek çevrenin içine edenler bugün artık "bir daha devirirsek ne olalım, tövbeler olsun" demeye başlamıştır #müstağrib
keşmir'de yatırımlara başlayan iş bankası'nın yetkilileri "bunu bir iyilik olarak görmüyoruz, bu bir borcun ödenmesidir" dedi #müstağrib
rockafeller vakfı yetkilileri afrika'da kurdukları gıda tesislerinin tamamının mülkiyetini afrikalılara devredeceklerini açıkladı #müstağrib
bağdad sokaklarını her gün sakalıyla temizleyen hacı abdülkahhar bush gözyaşları içinde "yetmez ama evet" dedi #müstağrib
"hurufat-ı latiniye terakki-i maneviyeye mani midir?" #müstağrib
riyaziye dersinde eskiden faiz diye bir şey olduğunu öğrenen talebeler hayretten şoka girdi maarif vekaleti muallimleri ikaz etti #müstağrib
darülhilafe bu sene müellefe-i kulûb fonlarının, çaldıklarını iade edince zarurete düşen batılılara tahsis edileceğini açıkladı #müstağrib
ingiltere cumhurreisi raj patel iskoçiye emirliği ile dostane münasebetlerin devam edeceğini beyan eyledi #müstağrib
paris ağır ceza reisi, burka giymeyen memurelerin de adliyede çalışabileceğini, memlekette serbestlik olduğunu söyledi #müstağrib
devlet-i aliyye'ye iltihak talebini bildiren ispanya elçisi "bizim nemçelüden neyimiz eksik" dedi #müstağrib
paris ve roma terzileri ortak bir açıklamayla moda adı altında yaptıkları sömürü için özür dilediler #müstağrib
oxford üniversitesi talebelerin dünya ile temasını sağlayabilmek için türkçe tedrisata başlanacağını bildirdi #müstağrib
londra iskilipli atıf hoca medresesinden icazet alan hindli mollalar memleketlerine dualarla uğurlandı #müstağrib
dakota sioux islam cumhuriyeti, amerika gaşşukoku'ya nota verdi: kafamızı kızdırmayın sizi türkiye'ye şikayet ederiz... #müstağrib
dünya nüfus artışını dengeleme kongresi uzak güneydoğu türkistan bölgesinin başkenti şanhay'da toplandı #müstağrib
başvekil: "matruş gezmek her ne kadar tuhaf bir halet ise de kıyafet nizamnamesine sakal bıyık mecburiyeti eklenmeyecektir" #müstağrib
27 zilkade 1463 malazgirt zaferinin 1000. sene-i devriyesinin tes'idi içün hazırlıklar bütün süratiyle devam ediyor #müstağrib
bavyera islam cumhuriyeti cumhurreisi itikafa gireceğinden, ramazan-ı şerifin son on günü parlamentonun tatile gireceği açıklandı #müstağrib
ingiliz hafızlar, üsküdar usulü mü yoksa hicaz usulü tilavetin mi anglosaksonlar için daha uygun olduğunu müzakere ediyor #müstağrib
halife-i ruy-i zemin efendimiz andalucia ve sevilla isimlerinin endülüs ve işbiliyye olarak değiştirilmesini işaret buyurdular #müstağrib
bavyera islam cumhuriyetinde bütün kindergartenlerin kur'an kursuna çevrileceği açıklandı #müstağrib
sorbonne üniversitesi ismini sorbonne - nurettin topçu üniversitesi şeklinde değiştiriyor #müstağrib
françe vilayeti parlamentosu ihtilaf ettikleri hususlara dair bir istida ile bab-ı meşihatten görüş istedi #müstağrib
japonya i.c. başmüftüsü abudurrâ iwada gençlerin "bir lokma bir hırka" anlayışı konusunda türkiye'yi örnek almasını tavsiye etti #müstağrib
halife-i ruy-i zemin efendimiz, "bizim için garb meselesi yoktur, meselemiz allah'ın davetini herkese duyurmaktır" dedi #müstağrib
darülhilafe: "denizcilik ve ticarette islam aleminin gösterdiği muvaffakiyetten dolayı hamdediyoruz" #müstağrib
darülhilafe: "ihtiyaç ekonomisinin müsbet neticeleri bütün dünyada hissedilmeye başlamıştır" #müstağrib
darülhilafe: "hangi isim altında olursa olsun, ribaya asla müsamaha gösterilmeyecektir" #müstağrib


6 Aralık 2014 Cumartesi

Termodinamik Kanunlarına Saygılı Bir Hikâye


Kahramanımızın mümkün olduğu kadar aylaklık etmek dışında hiçbir maksadı yoktu. Kabul edersiniz ki böyle bir kişi hakkında bir hikâye anlatmak mümkün değildir, bu da o kişinin kesinlikle kahraman falan olmadığı mânâsına gelir. Kendisinden kahraman diye bahsettiğimize göre, hakkında bir hikâye anlatmamız gerekiyor, bu durumda da hadiselerin kahraman efendinin iradesi dışında gerçekleşmiş olmasından başka bir çaremiz kalmıyor. Anlayacağınız gibi sayın aylağımızın rahatını bozacak bir şeyler olmak üzere ve bu da pekâlâ hikayemizin konusunu teşkil eden temel tezat olabilir. Yeteri kadar gizem oluşturduk mu, emin değilim, ama en azından esas kişimizi bir miktar da olsa tanıtmış olduk. Ama bu heriften sürekli uzun lakırdılar kullanarak bahsetmek de pek yorucu, en iyisi tanıtmaya ismini söyleyerek devam edelim: Ali. Can veya Cem de olabilirdi, yeter ki kısa olsun. İlk aklıma gelen isim Ali olduğuna göre, tabiî ki adı Ali. İşinize gelirse…
Dostumuz Ali’nin rahatı acaba nasıl bozuldu? Bunu anlamak için öncelikle Ali’nin nasıl rahat ettiğine karar vermemiz gerekiyor. Ondan da önce kimin nesidir, bunu söylemekte fayda var. Efendim Ali beyimiz lise öğrencisi, ilk aklınıza gelen genellikle doğrudur. Şu halde Ali’nin rahatlığının nasıl bir şey olabileceğini de az çok kestirebilir hale geldik. Mesela Ali okulu sevmez, okulla alâkalı hiçbir şeyi sevmez. Ayrıca futbolu da sevmez. Kavga gürültü, itiş kakış, mücadele gerektiren herhangi bir şeyi sevmez. Kızları da mı sevmez? Bundan pek emin değiliz açıkçası, hareketlerinden sevdiğini düşündürecek bir ipucu yakalayamıyoruz. Seviyorsa bile bundan bir hikâye çıkmaz herhalde, zira Ali had safhada tenbel; değil bir kızın peşinden koşmak, yerinden kımıldayası yok. Şu durumda Ali’nin keyfini neyin kaçırdığını da bulduk galiba: bir kız. Hem sporcu, hem dersleri çok iyi, pek çalışkan; aferin kızıma… Peki böyle bir kızın Aliyle ne işi olabilir ki? Al sana gizem… Evet, kızın adı da Gizem olsun. Demek ki hikâyemizin konusu Ali’nin rahatını kaçıran Gizem. Çok sıkıcı gidiyoruz, boşverin, okumayın siz bu hikâyeyi, rahatınızı bozmaya değecekmiş gibi durmuyor hiç. Belki de asıl gizem şu: acaba hiç yoktan bir hikâye çıkarabilecek miyim? Ukalalığı bırakıp konuya girsek mi acaba?
Mevsim elbette yaz. Okul tatil, oh, mis gibi… Hava biraz sıcak, ama o kadar da değil, okulun bahçesindeki bir şey ağaçlarının gölgesinde uyuklamak için en uygun zaman, öğretmenler bile nadiren uğruyor, ortalık sakin mi sakin. Bir şey ağaçları dedik, isimlerini öğrenmek için uğraşmadı hiçbir zaman, Ali. Bu ara uyuklamaktan başka bir işi yok, zira sınıfı geçmiş bulunuyor. Tenbel dedik, aptal demedik; sınıfta kalırsa sarf etmesi gereken gayret çok daha fazla olacak, peder beyden fırça falan, maliyet epey artıyor; o yüzden Ali her sene mutlaka sınıfı -mümkün olan en düşük notla- geçer. Şimdilik tatilde sıkıştıran yok, çırak gir, işe git filan diye; ama lise bitince başına gelecekler belli; o yüzden sırf hayatı boyunca tadını çıkarabileceği yaz tatili sayısını arttırmak için bile olsa, Ali’nin fakülteyi kazanacağından emin olabilirsiniz. Fakülteden çıkınca mutlaka bir işe girecek, maaşı biraz düşük de olsa, mesaisi en az seviyede bir iş olacak ve elbette Ali askerliğini kısa dönem yapacak. Aptal olmadığı gibi, beceriksiz de değil, ne yapar eder, bir yolunu bulur. Adamın tutkusu atalet ve bir tutkusu olan herkes gibi, bunu elde etmek için ne yapmak gerekiyorsa yapacağı açık. Lakin tezat işte, başkaları ne kadar gayret sarf ederse maksadına o kadar yaklaşır, Ali için ise durum bunun tam tersi. Bu yüzden her şeyi güzelce hesaplayıp enerji sarfiyatını optimize etmesi gerekiyor, hatta hesap yapmak için sarf ettiği enerjinin miktarını bile hesaplamalı. Mesela dersi dinlemenin sınıf geçmeyi ciddi derecede kolaylaştırdığını fark ettiği için asla derste uyumaz, öyle de disiplinlidir.
Ali zahmet olmasın diye, kimseyle tanışmaz, konuşmaz, görüşmez; kalabalıkta izini kaybettirir. Okulu bırak, sınıfta bile varlığından haberdar olanların sayısı fazla değil. Arkadaşlık zor zenaat, müşkil mesele… Gizem ise, haliyle, tam tersi: hiçbir şey Gizem’in gözünden kaçmaz, Ali bile.
Kız delikanlının varlığını çoktan fark etmişti, kurcalamak için bir fırsat çıkmasını bekliyordu. Neyin nesi bu herif? Neden böyle? Yakından inceleyip mercek altına almazsa kurdeşen dökecek. Nihayet o yaz günü, nasıl olduysa Gizem’in ajandası boş kaldı ve hiçbir şey ağaçlarının gölgesinde, bir iki sinek dışında hayatta hiçbir gailesi olmadan uzanmış şekerleme yapan Ali’nin tepesine dikildi ve hikâyemizin gerilim bölümü böylece başlamış oldu.

-Şşşşt
-…
-Aloo?
-…
-Ali!..

Ali gayrıihtiyari tek gözünü hafifçe aralayıp tepesinde dikilen kimdir diye baktı. Kimseyle tanışmama prensibi, kimseyi tanımamayı da içine alıyordu, dolayısıyla kızı tanımıyordu. Kızın kendisini neden uyandırdığını merak etmek zahmetine girmedi ve uyluğuna inen sert bir tekmenin etkisiyle aniden ayağa fırlayana kadar birkaç saniye hafifçe horladı. Ah bu refleksler, insana ne kadar çok gereksiz enerji harcatıyorlar bazen…

-Ne yapıyorsun burada?
-Hiç.
-Yürü gidiyoruz, işimiz var seninle.
-!?.

Kız Ali’nin kolundan tuttuğu gibi koşmaya başladı, Ali de koşmak zorunda kaldı, beş on saniye. Yürümek neyse de, koşmak dayanılır gibi değildi. Hızlı bir hesap yaparak, toplam enerji sarfiyatını azaltmak için, anlık enerji sarfiyatını arttırmak gerektiğine kadar verdi ve aniden durup kolunu sertçe çekti, Gizem’in elinden kurtardı. Bir an için kızın suratına bir yumruk patlatmak geçti içinden, böylesi daha etkili olurdu -galiba kızdan etkilenmeye başlamıştı- fakat karakola gitmek yorucu olabilirdi, bu yüzden vazgeçti. Gizem ise hızını alamayıp birkaç saniye daha koştuktan sonra durdu, döndü ve Ali’ye baktı. Adam karşısında mânâsız bir şekilde dikiliyordu. Ağzı hafif aralık, gözler yarı kapalı, ne olup bittiğini anlamadığı kesin, ama tek kelime etmiyor, bir şey sormuyor. Ali kıza direnmenin faydasızlığını fark etmişti, sakin ve yavaş adımlarla, Gizem’in kendisini çekiştirdiği istikamette yürümeye başladı. Gizem hayretle gözlerini açabildiği kadar açtı ve zihninde parlak bir ışık peyda oldu. Bir cevher var sanki herifte, bir işe yarayabilecekmiş gibi bir his, Allah Allah?..

Ağır ağır yürüdüler, kırk elli metre mesafedeki parka gittiler. Parkta da bilmem ne ağaçları vardı, hem sayısı daha da çoktu, ayrıca başka bir şey ağaçları ve daha daha bir takım ağaçlar vardı, üstelik bir de küçük havuzcağız vardı, fıskiyesizdi, ama su temiz görünüyordu. Kesinlikle şekerleme yapmak için çok daha iyi bir yerdi ve Ali parka ilk defa geliyordu. Vakit geçirmek için buraya gelmenin fazladan yaklaşık atmış beş adım atmaya değeceğine karar verdi. Elbette önce gürültü ihtimalini değerlendirmesi gerekiyordu, hareketli bir yer ise bütün cazibesini kaybederdi. Acaba gençler bu parka sık sık geliyorlar mıydı? Meramını tam ve bir seferde anlaşılır bir şekilde, en az kelimeyle ifade edebilmek için, söyleyeceklerini dikkatle seçerek Gizem’e sordu:
-Park kalabalık olur mu?
-Merhaba.
-?..
-Tanışalım önce değil mi? Ben senin adını biliyorum zaten, Ali; benim adım da Gizem.
Ali hiç de memnun olmamış gözlerle baktı. Tanışmak şart mıydı? Ayrıca adamı kolundan çeke çeke parka getirmek için tanışmak gerekmiyordu da, konuşmak için neden gerekiyordu? İnsanlar tuhaf yaratıklar, muhatap olmak yorucu olmasa bile, değmez be…
Gizem’in muhakemesi vasat olsa da, sezgileri kuvvetliydi. Ali’nin konuşmasına gerek kalmadan, hikâyeyi yavaş yavaş çözmeye başlamıştı. Ali kalabalığı sevmiyordu. Neyse ki alışveriş merkezleri açılmaya başladıktan sonra, park gençlerin gözünden düşmüştü; emekli amcalar geliyordu daha çok, onlar da Ali’den çok farkları yokmuş gibi görünüyorlardı (evet Ali’nin ideali de emekli olmaktı, bir an önce), ayrıca örgü örüp çekirdek çitlerken meraklı gözlerle sağı solu inceleyen ve aralarında fısıldaşan teyzeler geliyordu, bir de genç anneler yürüyebilen ve konuşamayan çocukları kum havuzunda güneşlensin, salıncaklarda sallansın diye getiriyorlardı, keratalar yere kapaklanıp viyaklamaya başlamadıkları sürece sesleri daha çok kuş cıvıltısına benziyordu; neticede bilhassa uygun saatlerin seçilmesi halinde kafa dinleme ihtimali çok yüksekti. Bütün bunları anlattı Ali’ye, uzun uzun. Çok da uzun anlatmadı aslında, çünki detaylar ana fikirden uzaklaşıp sıkıcı hale geldikçe, dinlemek zahmet olmaya başlıyordu ve Gizem Ali’nin yüz ifadesinden, lafı nerede toparlamak gerektiğini okuyabiliyordu. Delikanlının kızdan bir beklentisi yoktu, lafı kısa kesip gitmesi dışında. Ama parkı keşfetmiş (!) olması da kızın sayesinde olmuştu, birazcık şükran gibi bir şeyler hissetmek pek zahmetli değildi, kızın çenesini kapayası yoktu, bu da çok belliydi ve başından atmaya kalkmak nankörlük olmanın dışında yorucu olacaktı; tevekkül içinde sustu ve dinledi. Gizem ise madeni deşme duygusu içindeydi, ama kendisini zor zaptetse de acele etmedi. En önemlisi, Ali’yi manipüle etmeye yarayacak termodinamik dengelerin ipucunu avucuna almıştı bile. Bir süre daha çene çaldı, Ali’yi bir külah dondurma yemek zorunda bıraktıktan sonra da azat etti.

Gizem ile Ali’nin tanışmalarından bir gün sonra, kuşluk vakti, hafif bir kahvaltının ardından, tam da biraz kestirmek için uygun bir zamanda; okuyucularımız belki tahmin edebilirler, ama Ali için tamamen beklenmedik bir şey oldu: kapının zili uzun uzun, sabırsız bir şekilde çaldı. Ali’nin evi, okula göre parkın aksi istikamette -neyse ki- sadece iki yüz metre mesafede, tek katlı, bahçesinde birkaç adet bir şey ağacı olan bir evdi. Ali’nin normal şekerleme yeri de evin bahçesiydi, tabiî olarak. Mayıs ayı civarı hariç, ağaçların beyaz bir şeyleri her tarafa saçmak gibi saçma bir huyu vardı zira. Bazen annesi temizlik yapacağında veya komşuları çağıracağında Ali’yi sepetliyordu, o da okulun bahçesine kadar zahmet buyurmak mecburiyetinde kalıyordu. Üç gün önce temizlik yapılmış, iki gün önce evi misafirler basmış ve bir gün önce -o mübarek günde- tekrar temizlik yapılmıştı, bugün ortalığın sakin olması gerekiyordu ve Ali üç gün aradan sonra tekrar bahçe safası yapmak üzereydi. Kimdi acaba baskına gelen bu sabotajcı?

Kapıyı Ali’nin annesi açtı. Acaba Ali’nin annesi diye mi devam etsek, yoksa bir isim bulsak mı? Diyelim ki Ayşe dedik. Koskoca kadından Ayşe aşağı, Ayşe yukarı diye bahsedecek halimiz yok ya, illa ki Ayşe Hanım filan diyeceğiz. Bu da Ali’nin annesi demekten çok farklı değil yazarken dört harf fark ediyor. Söylerken iki hece fark ediyor, konuşma için az değil aslında… Ali olsaydık bu hesabı ışık hızıyla tamamlamış olurduk, bir sürü harf harcadık yine. Neyse Ayşe Hanım dedik madem, kalsın öyle. Kapıyı Ayşe Hanım açtı: kapının önünde dikilen bir genç kız, güzel değil pek, ama kesinlikle çirkin de değil. Güçlü kuvvetli, sağlıklı görünüyor. Güleryüzlü hem de, en azından gülüyormuş gibi sırıtıyor, az zorlasak şirin bile diyebiliriz. Kimin kızı bu? Ne işi var burada, kapıları mı karıştırdı acaba?
-Günaydın efendim, ben Gizem. Ali’nin arkadaşıyım, müsaade ederseniz ders çalışmaya gelmiştim…
Yemezler be kızım, kime anlatıyorsun? Sokaktaki kediler bile biliyor, kışın bile ders çalışmayan beyefendimizin, yaz günü yanına bile yanaşmayacağını. İkmale falan kalmadı, sonraki seneye hazırlanmak için erken, ki zaten öyle bir ihtimal de yok, ne çalışacak? Ayrıca ders çalışmak için birine gerek yok, kitabı açar bakarsın; olduğu kadar… Ali kıza ders mi çalıştıracak? Ne münasebet, işi olmaz. Kızın çalışmaya ihtiyacı olabilir, aptal galiba biraz, yaz günü başka yalan mı bulamadın? Hani kızım senin elinde kitabın defterin? Sözkonusu Ali olmasa, işin içinde başka bir şey aramak gerekiyor, ama yok; o da olamaz. Kız hakikaten gizem, hatta muamma; dur bakalım, ne çıkacak altından?
-Buyur kızım, hoşgeldin…
Gizem’in ani ziyareti, Gizem için bile gerçekten biraz ani olmuştu ve Nasreddin Hoca’nın yazısız mektubu gibi, uygun bir mazeret hazırlayacak fırsatı olmamıştı. Kelimeler daha ağzından çıkarken, saçmaladığını fark etti, ama yapacak bir şey yok, olan oldu. Dur bakalım, bir şeyler uydurulur elbet…
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz; Gizem söze “şey, aslında ben…” diye başladı, Ali oralı bile olmadan bahçeye çıkıp uyuklarken, Ayşe Hanımla muhabbeti koyulaştırdı, ağzından girdi, burnundan çıktı, şifresini çözdü, damarını yakaladı; kolları sıvadı, yıkadı, soydu, haşladı, rendeledi, altını kıstı, kapağını kapattı, ovaladı, sildi, duruladı. İşin komik tarafı bunları neden yaptığını kendisi de bilmiyordu, hadiseler aynı bu hikâye gibi kendi kendine akıp gidiyordu. Gizem’in çenesi ve elleri durmak bilmeden çalışırken, Ali de ayarını uyku ile uyanıklık arası kıvamına getirmiş, bütün hesaplarını gözden geçiriyor, yeniden hesaplıyordu. Kene midir, süne midir, Gizem midir nedir, bu kızı sepetlemeye çalışmanın lüzumsuz olacağı ortadaydı. Acaba bundan bir kazan-kazan denklemi çıkarılabilir miydi? Kızla ilginç bir şekilde birbirlerini tamamlıyorlardı. Elbette askerden dönünce evlenmek zorunda kalacaktı ve görünüşe göre birini aramak zahmetinden kurtulmuş bulunuyordu. Bekârlığın sultanlık sayılması ihtimali de akla yakın görünüyordu, ama bütün ihtimalleri hesaplama imkânı bulunmuyordu ve görünüşe göre en mantıklı hattıhareket hadiseleri oluruna bırakmak olacaktı.

İşte böyle sevgili okuyucular, hikâyelerin son kısımlarının kısa olması gerekiyormuş; bence de akıllıca bir tercih. Neticede kızımız Gizem ve oğlumuz Ali evlendiler, çocukları bile oldu, optimum sayıda. Nedir efendim, kurguymuş, izlekmiş -ne demekse- ne gerek var, al sana bal gibi hikâye işte.


(Not: bu hikâye yazılırken hiçbir Kanada kavağına zarar verilmemiştir.)

21 Nisan 2013 Pazar

Tuhaf Bir Masal




(90’ların sonları)

Bin varmış, bir yokmuş. Evvel zamanın âhir zamanla karmakarışık olduğu, kalburun etnoğrafya müzesine kaldırıldığı, pirelerin ya "kuaför" ya da "beauty center" işlettiği, develerin Masalistan'a devlet bakanı ve hükûmet sözcüsü olamazlarsa özel televizyonlarda haber yorumcusu olduğu ihale devrinin sonlarında; Türk asrına beş kala, Adriyatik'ten Çin Seddine uzanan muazzam coğrafyanın ücra bir köşesinde bendeniz sabah namazını kıldıktan sonra kerahet vakti demeyip bir tatlı hâb-ı gaflet uykusuna dalmışım da güya rüyamda kendimi bizim köyde görüyormuşum.

Sırtımda pazar çantası, elimde termos gün doğmadan evvel düşmüşüm yola, Türkmenaltı'na arpa orağına gidiyormuşum. Varıp tarlaya, besmele çekerek orağı savurmaya başlamışım. Orağımın çizdiği her kaviste Türk dilinin kaideleri gibi bir demet arpa kopar, devrik tümceler gibi ardımda birikirmiş. Bu hal üzre arpa tarlasının başından ortasına kadar az gitmişim uz gitmişim, dere tepe düz gitmişim, altı ay bir güz gitmişim, dönüp arkama baktığımda bir de ne göreyim? Gide gide bir arpa boyu yol gitmişim. Bezgin bir halde ağrıyan belimi doğrulturken, Türkmen dağının ardından bir aydınlık peyda olmuş. Gel gelelim ben güneşin doğmasını beklerken, tebessüm ederek bir kız çehresi doğmuş. "Gönlüme bir od düşmüş." "Yeryüzü gözüme karanlık oluvermiş." Üç beş gün şaşkın şaşkın dolanmışım. O çehrenin şavkının ardından floresan şavkı bile gözüme sigara közü gibi geliyormuş. Sonunda dayanamamışım. Bu işi çözse çözse falcılık ve büyücülük işleri ile ilgilenen, bilgisayarlı çöpçatanlık bürosu işleten emekli muhtar Keziban yengem çözer diyerek, atlayıp atıma, kestirmeden Ermeni dağını aşarak soluğu İshak Köyünde almışım. Paldır küldür dalmışım dükkana. Yengem meşhur bir medyumla telefon görüşmesi yapıyormuş. "Tamam arkadaşım, ben seni sonra ararım." diyerek telefonu kapatmış. "Aman yengeciğim" diyerek başlamışım söze, "Kurtar beni" diyerek bitirmişim. "Yok," demiş yengem; "Bu mesele beni aşar. Sana İzmirli bir cadının kartvizitini vereyim, git görüş." demiş. Arkasına "hâmil-i kart yeğenimdir" yazdığı kartı uzatmış. Kartı alır almaz "sağ ol yenge" diyerek atmışım kendimi dışarıya. Yengem ardımdan koşup gelmiş. "Dursana!" demiş. "İzmir'e atla gidilir mi?" Al şu uçak biletini, Isparta-Burdur hava alanına kadar otobüsle gidersin. Oradan İzmir'e uçarsın." demiş.

Sabah ezanıyla yatsı namazı arasında bir vakitte İzmir'e varmışım. Bu cadıyı bulsam bulsam Alsancak'ta bulurum diyerek oralarda bir bara girmişim. Arkası arkasına biraları yuvarlamaya başlamışım. Bir yandan da "Benim şimdiye kadar sızmam lazımdı. Niye gittikçe uykum kaçıyor?" diye düşünüyormuşum. Meğerse ben Alsancak'ta değilmişim de Bornova'da bir kahvehanede çay içiyormuşum. Uykum da bu sebepten kaçıyormuş. Rüya işte... Derken cadı görünmüş. Amanin! Permalı saçlar, uzun, kan rengi, sivri tırnaklar, boynunda ayyıldızlı tasma, ayağında tayt, sırtında "sweat shirt": "Freddy'nin kâbuslarından fırlamış sanki. "Kusura bakma geciktim. Gel  bir cafe'ye gidelim. Rahat rahat bakarız falına. Aslında kapatılmasaydı bizim fakültenin kantinine de gidebilirdik." demiş. Gittiğimiz cafe'de hem neskahve falıma bakmış, hem iskambil falıma. Benden iyi bir anamnez almış. Tahlil tetkik ve sâire sonunda Magnetic Resonance Imaging'li yürek tomografisi ve Tecnesium 99m'li hayal sintigrafisi ile çözmüş olayı. "Amman," demiş, "Sen boyundan büyük işlere kalkışmışsın. O gül çehresini güneş sandığın dilber, Peri Padişahının kızı Mehlika Sultandır. Sakın ona yaklaşmaya kalkışma! Budist ejderhası noysalfnE seni yutar. Nirvana'ya; sıfır boyutuna gönderir. Orada ebediyyen yaşayan bir hiç olarak kalmaya mahkûm olursun. TUS'u bile kazanamazsın. Olsan olsan Masalistan'a dışişleri bakanı olursun. Hele bir de Peri Padişahı duyarsa seni 657 numaralı hücreye kapattırır Terkos suyuna doğranmış bordrodan başka bir şey vermezler." diye beni bilinçlendirmiş. Ben de talihime küserek uzun ince bir yol tutturmuşum. Köyüme doğru yayan yapıldak gider olmuşum.



Tam öğle vakti canımdan bezdiğim bir sırada, yolun kenarında bir gölgelik bulsam da oturup dinlensem diye bakına bakına yürümeye devam ederken arkamdan biri seslenmiş: "Hişt, hop bilâder, Fethiye yolu burası mı acep?" Dönüp bakınca ne göreyim: Keloğlan! "Oo, eski dostum, sen de benim gibi bir can dostu mu arıyorsun yine?" demişim. "Yok arkadaş, geçti o devirler. Şimdi yoldaş aramayı bıraktık, arslanın on iki parmak bağırsağından kan dolaşımına karışmak üzere bulunan ekmeğin derdine düştük." demiş ve eklemiş:"Yahu baksana buralarda bir tavuk çiftliği var mı?"
-"Ne olacak?"
-"Altın yumurtlayan tavuk satacağım. Parasının yarısını dolara, yarısını marka, yarısını borsaya, yarısını hükûmet tahviline, yarısını altına yatıracağım. Kalanıyla da bir ağaya yüzde dokuz yüz fâizli kredi vereceğim."
-"Gerçekten altın mı yumurtluyor bu tavuklar?"
-"Yoo, ne fark eder ki, millet alıyor. Ben aslında altın yumurtlayan merkep de satıyordum ama uyanık biri kaptı piyasayı elimden."
-"Filim adamsın, Keloğlan! Ne kadar değişmişsin, görmeyeli..."
-"Yaa, filmimi de çekecekler. Geçenlerde geldiler. Senaryoyu beğenmedim. Yeniden yazdırıyorum."

Neyse, konuşa konuşa sonunda bizim köye kadar gelmişiz. Ben Gedik'ten sapıp ayrılmışım. Çağdaş Keloğlan, yol üzerindeki bütün tavuk çiftlikleri ile anlaşma yaparak yoluna devam etmiş.

Yorgunum, halsizim, diyerek; bir hafta kadar tatil yaptıktan sonra, işin başına düşüp, Öteyüz'e nohut yolmaya gitmişim. Bir yandan elimde bir orak, ha bire sallıyormuşum, bir yandan da "Yahu, ben nohut yolacağım, orakla ne işim var?" diyormuşum ki elimi kesivermişim. Bir bu eksikti, diyerek oturmuşum bir taşın üzerine, ağlamaya başlamışım. Aniden ak sakallı bir ihtiyar karşıma çıkmış. Ben diyeyim yüz elli, siz deyin iki yüz yaşında. Yorgun, derinden, hüzünlü ve fakat babacan bir sesle sormuş:
-"Niye ağlıyorsun, evladım?"
-"Sorma, dede; bir aşka düştüm, olacak tarafı yok!"
-"Yapma yahu, kimin kızıymış bu? Gidip isteyelim, ben istersem verirler belki."
-"Yok dede, sen bilmezsin, masal işi bu."
-"İyi ya, tam benim işim. Bak oğlum, ben tam yüz kırk dört yıldır bu yaylada yaşıyorum. Gizlice olanı biteni gözlüyorum. Çok masallar duydum, gördüm. Zaten eski köylüler masal işini iyi bilirler. Cumhuriyetten evvel her köy bir masaldı. Dağlarla gökyüzünün arasına sıkışmış kalmıştık. Seferberlik olmadıkça bizi vergi tahsildarından başka hatırlayan olmazdı. Zaten biz o zamanlar, riyazî, usûlî, tahlilî düşünmeyi de bilmezdik. Batı tefekkürü, doğu mistizmine maydanoz gibi doğranmamıştı. Hoş, cumhuriyetten sonra da daha iyi olamadık. Yaban romanı, yol vergisi, köy enstitüleri derken masaldan martavala döndü işler."
-"O zaman söyle, ben bu noysalfnE canavarına yutulmadan, nasıl alırım Mehlika Sultanı?"
-"Aa! Yaman belaya çatmışsın. Ama yine de üzülme. Bu bâdireyi atlatmak yolunda yalnız ve çaresiz değilsin. Şimdi gözlerini yum. Al, şu cep telefonunu eline. ANKA KUŞ ÇAĞIRMA VE TAŞIMA HİZMETLERİ LTD. ŞTİ.'ni ara. Tarifesi ucuzdur. Faturayı da iş bittikten sonra gönderirler. Numarası rehberde var. Kırk defa, "Kaf  Dağlarına gitmek istiyorum. Kafkas Dağlarına gitmek istiyorum. Yâre kavuşmak istiyorum." de. Bir helikopter gelip seni alacak. Korkma gak da demez, guk da demez. Deposu doludur. Seni İncirlik'e kadar götürür. Orada Kuzey Irak'a gidecek yardım sandıklarından birinin içine saklan. Nasıl olsa yollarını şaşırıp seni Ermenistan'a atarlar. Oradan Kaf Dağlarına rahatça gidersin. Bu arada bir US. ARMY üniforması da bulup giyersen hiç bir canavara ya da bekçiye yakalanmadan Peri Padişahının sarayına kadar gidersin. Gerisi senin maharetine kalıyor." Bütün bunları duyunca sevinmişim. Sarılmışım ihtiyarın ellerine öpüp başıma götürmüşüm. Sonra dikkatsizlik, tedbirsizlik etmeden, meslek ve san'atta acemilik göstermeden, emir ve nizamlara riayetsizlik etmeden, ihtiyarın talimatlarından bir kılın kırkta biri kadar bile dışarı çıkmadan dediklerini yapmışım. Gel gelelim, helikopter içinde bulunduğum yardım sandığını Hazar denizine atmış. Gölden çıkmışım bir çöle. Orada bulmuşum izini. Koşup tutmuşum dizini. Mehlika Sultan beni görünce, düşmüş büyük sevince. "Kusura bakma," demiş. Birkaç densiz avcı, av mevsimi yasaklarını delme eylemi yaptığı için 'Ala Geyik' kıyafetinde gelemedim. Güneş olup gözlerini kamaştırdım. Sebeb-i ziyaretime gelince, babam beni ihaleye çıkardı. İstediklerini kim daha önce getirirse beni ona verecek. Beni ancak sen kurtarırsın. Koş üzerine bir takım elbise giy. Kravat tak. Toplantıya katıl. Bir şartname de sen al." Hayda! Daha yaşlı Türkmen'inkilerden kurumadan, bir talimat sağanağı daha! Hiç oyalanmadan, ağzım kapalı, gözüm açık bir vaziyette varıp Peri Padişahının satın alma müdürünün idare ettiği toplantıya katılmışım.

"Arkadaşlar," demiş, satınalma müdürü; "padişahımız artık sizden ne dev aynası istiyor, ne de mikrofon gibi ağzına tutup konuşunca, sesini gök gürültüsü gibi yükselten çam kozalağına ihtiyacı var. Medya bütün bu işleri hallediyor." Salondan biraz mırıltı biraz da homurtu yükselmiş. Kim bunlar diye dönüp bir bakmışım, ancak tanıdığım çehreler fazla değilmiş. Bir Keloğlan, bir de Gayretkeş Deve Lüp Partisi'nin il başkanlarından ismi lâzım değil, bir zat... Millet tekrar susup dinlemeye başlayınca satın alma müdürü sözlerine devam etmiş: "Ancak, bildiğiniz gibi yakında Peri Partisi 1405. olağan kongresi yapılacak. Ne var ki kongre mevsimi olduğundan bütün spor salonları ve futbol sahaları dolu. Padişahımız imajını zedelememek için bunların hiç birini boşalttıramıyor. Bu sebepten, öncelikle, bir adet, açıldığında bütün perileri içine alacak; kapandığında ise fındık kabuğuna, ya da en fazla padişahımızın portföyüne sığacak ebatta bir kurultay çadırına ihtiyacımız var. Bir de yendikçe yerine yenisi gelen ve hiç eksilmeyen pasta, meyve, sebze ve sâir gıda cinsinden ihtiyaçlarımız var. Bütün bunları getirerek kongreyi kurtarana padişahımız ödül olarak kızı Mehlika Sultanı verecek." Keloğlan atılmış: "Teşrîfat işleri için hostes ve saire de lâzım mı?"
-"Hayır. O iş için profesyonel bir peri gurubu ile anlaştık."
Keloğlan, sekreterine hitaben, "çiz üstünü kızım; hostes lazım değilmiş." demiş.

Toplantıdan çıkınca, nasıl yaparım, ne ederim diyerek dolanırken karşıma 'Aklı evvel Danışmanlık Bürosu' diye bir tabela çıkmış. Hemen içeri dalmışım. Baş danışman: "Nerelerdesin? Seni beklemekten bîtap düştük." demiş. "Ne iş bilader, herkes de beni bekliyor." demeye kalmadan, fırça yemeye başlamışım: "Bak sen gezinirken, İsmi lâzım değil gıda ihalesini aldı. Dua et ki onun derdi, Peri Padişahının şefaatçiliği ile makamını korumak; Mehlika Sultanda gözü yok."
-"İyi de ben nasıl bulacağım, böyle bir çadırı?"
-"Hayal gücünü kullanacaksın. Biliyorum senin hayal gücün geniş. Hâfızanın bir yerlerinde, Emir Timur'un içine binlerce kişi alan büyük çadırı da mevcut. Şimdi tek ihtiyacın: dikkatini toparlayıp, hayalini bu âleme getirmene yardımcı olmak üzere biraz masal mâcunu. Muhtevası: bir tutam delilik, on okka ideal, üç kantar sevda, bir mangal cesaret, bit kadar teşebbüs gücü, üç deve yükü ilim, yarım dirhem irfan olacak. Tesirini kuvvetlendirmek için mehter eşliğinde yutulmalı. Hepsi tamam, yalnız, evvelâ hayalini takviye için biraz uyutucu-uyuşturucu madde lâzım. Daha tarlasında iken, taze taze koklamalısın. Seni Güney Amerika'ya gönderecektik, ama sen gelinceye kadar Amerika oraları işgal etti. Şimdi vakit tükenmeden, Kazakistan'a, Mujunkum Bozkırlarına gideceksin. Dişi Kurdun Rüyaları romanını okuduğun için yolları biliyorsun. Orada bizim hintkeneviri toplayan ajanımızla beraber bu işi halledeceksin. Unutma kod adı Abdias Kallistratov'dur."



Baş danışmanın sözleriyle silkinip kendime gelmişim. Atlanıp, pusatlanıp soluğu Mujunkum'da almışım. Kallistratov kılığındaki ajan meğer benim iki yaşımdan beri tanıştığım, kimya mühendisi olan bir ahbabımmış. Hint keneviri üzerine tez hazırlıyormuş. Birlikte esaslı hayaller kurup netîcede çadırı ele geçirmişiz. Çadırı atımın terkisine sarıp dört nala kaf dağlarına doğru vurmuşum. Tam Hazar denizinin kenarında Deli Dumrul yolumu kesmiş: "Dur bakalım! Kimse geçemez."
-"Ne var, ne oldu?"
-"Terörist deniz altıları kol geziyor. Emniyet açısından kimseyi salmıyoruz."
-"Yahu Dumrul ağabey, etme eyleme. Biz seninle eski ahbabız, hoş gör..."
-"Hoş göreceğiz de ne olacak?"
-"Mehlika Sultanı alacağım."
-"Geçmiş olsun. Mehlika Sultanı Keloğlana verdiler."
-"Nasıl olur?"
-"Biliyorsun, Keloğlan eski hayalicilerdendir. Bir bürokrata rüşvet verdi. Bir plaj çadırını kurultay çadırı diye teslim edip Mehlika Sultanı aldı. "
-"Vay başıma gelenler! Peki Peri Padişahı çadırı görünce deli olmadı mı?"
-"Lüzum kalmadı. Padişah, Gayretkeş Deve Lüp Partisinin şefi Re'sü'd-Div hazretlerini Kaf Dağlarının Baş Devi ilân etti ve koalisyona aldı. Re'sü'd-Div hazretleri de kendi otağını ve bahçesini -ki bu bahçenin misaha-i sathiyyesi normal boydaki in, cin ve periler için bir yayla kadardır- Peri Partisine Açık hava kurultay yeri olarak ucuza kiraladı."

Ben kahrımdan Marmara çırası gibi tutuşmaya hazırlanırken, Orta Amerika dolaylarından, slow rock makamında bir yanık türkü çalınmaya başlamış. FM bandına ayarlı radyodan yükselen şu anons rüyayı da bitirdi, masalı da, beni de: "Pis köylü, sefil Türkmen! Senin haddine mi düşmüş, Mehlika Sultan? Onlar erdi muradına, sen de dön artık çıktığın arpa tarlasına! Haydi bakalım. başka bahara!"

Onlar erdi muradına, biz yine kerevetin yüzü ile müşerref olamadık. Gökten iki elma ve bir ayva düştü: şuna, buna, bana...

(Devam edebilir, belki bir ihtimal…)

29 Eylül 2012 Cumartesi

Hantal Gazi ile Zoroğlu'nun Çıfıtlık Dersi Alması


kaylule kıraathanesi, 27.02.2006

Hantal Gazi cenge deyi getmiş, cenk itmeden elündeki hisarı kapturup gelmişdür. Yurda vardukda Zoroğlu birle şöylece söyleşür:

"Tarabya üzre sefer hazırlığı içün Etiler Hisarı'nda eğleşür idük. Beğden ferman geldü, Etiler hisarın dahi küffara bırakup geldük. Nasıl işdür bu, aklum irmedü. Degil Zoroğlu, n'ittük biz ol hisarı?"

Zoroğlu aydur: "Mere sen seferde iken beğ satmıştır hisarı."

Hantal Gazi:

"Mere yiğitlik ile alunan hisar bezirganlıkla mı virilür?"

Zoroğlu:

"Şimdiki zamanda yiğitlik kâr itmez, hisarlar akça ile alınup satılur. Akça didügin çıfıtlık ile çoğalur. Çıfıtlık didügin esenün külahını musaya, musanun külahını eseye geydirmekdür. İndü hisarı alalum disen, çeri ne gerek? Salasun çerçileri, gökçe boncuklarun beğe sunalar. Beğde akça ne gezür? Salasun çıfıtı, beğe ödünç vire. Üç vire, vadesi geldükte beş isteye. Beğde beş ne gezür? Salasun çıfıtı, beş yerine hisaru alup gele."

Hantal Gazi sorur:

"Ya ki beğ rıza ile virmez ise hisarı?"

Zoroğlu deyür:

"O vakt salasun haramiyi üstüne, haramiyi savasun diye elüyle getüre, hisarı sana vire."

Hantal Gazi:

"Beğ gendü sava haramiyi..."

Zoroğlu:

"Zamane haramisidür, savmağa beğlerün tedbiri yetmez."

Hantal Gazi:

"Ya ki beğ niçün dutup salmaz haramiyi küffar üstüne?"

Zoroğlu:

"Beğ haraminün dutacak yerin bilmez, bilse de dutabilmez. Haraminün ek yeri üçdür, ya akça ola, ya avrat ola, ya ki vezirlük ola. Beğde akça ne geze? Avrat disen virülmez. Eh, sen harami olsan dibalu atlaslu tekfura mı vezir olursun, çullu keçelü beğe mi?"

Hantal Gazi:

"Mere diyesen ki beğ çerçinün gökçe boncuğına tamah itmese, bunca iş başa gelmeye?"

Zoroğlu aydur:

"Beğ tamah itmese, il tamah idür. Beğ alur gökçe boncukları, beş gendüne, üç sübaşına, iki kadıya, bir mollaya, iki çerçiye, üç çıfıta pay idür, beş de tekfura hediye gönderür."

Hantal Gazi:

"Ey, ile fayda ne bu işte?"

Zoroğlu:

"Beğ artan gökçe boncukları bir ipe dizdürür, minare boyında bir sırığun depesüne asdurur. Kim ki evvela kaparsa anun ola deyi tellallara bağırdur. Ahali birbirini yeyür boncuk davasına."

Hantal Gazi:

"Mere bu nasıl hesap?"

Zoroğlu:

"İşbuna çıfıt hesabı deyürler, tekfur kal'asında talim idürler."

Hantal Gazi:

"Bre biz dahi çaşıt varup talim idelüm şol hesabı."

Zoroğlu "eyi deyürsin Gazim" dedükte iki yiğit atlanup pusatlanup varurlar tekfur hisarı cihetine. Yolda Zoroğlu sorupdur:

"Mere Gazim, tekfur hisarı çevresindeki hendek nasıl aşılacak? Dumrul Dayı salmaz şimdi bizi akçasız köprüden?"

Hantal Gazi:

"Bre endişe etmeyesün, allem idüp kallem idüp razı iderüz Dumrul Dayıyı."

Lakin yoldaki hesap köprüdekini dutmaz, Dumrul Dayı senatoryuma kapatılmış, yerine köprüyü merd-i kıpti dutmuşdur.

Kıpti deyür:

"Mere ahmaklar nire gidersüz? Kimesne bu köprüden akça almadan geçemez."

Hantal Gazi:

"Virgil o zaman bizüm akçamızı da işimüze varalum."

Kıpti:

"Mere ben size akça vireyün de, siz bana ne vireceksüz?"

Hantal Gazi:

"Bre bizde akçayla satılacak mal yoktur."

Kıpti:

"Malınuz yoksa savulun gidün, meşgul itmeyün."

Zoroğlu deyür:

"Durgıl hele köprücübaşı, anlaşalum. Buyur sana benüm sarık, biraderimün hançeri..."

Kıpti:

"Hah şöyle yola gelün, alun bakalum akçalarunuzı."

Yiğitler akçaları alup varurlar, tekfur hisarınun pazar yerine dayanurlar. Anda bir kalabalık görürler, yanaşup sorurlar nedür deyi. Meğer ki pazarda hokkabaz çadır kurmış, akça virene temaşa gösterürmiş. Gehi deveyi külahına katurmış, gehi yenünden ejder çıkarurmış. Bunu işidicek bizüm yiğitlere merak galip olur, çadırun kapısına dayanurlar. Kapıyı kolcular dutmuş, akça virene şerbet içirüp buyur idürler. Zoroğlu aydur:

"Bre kolcubaşı buyur akçayı, yol vir bize."

Kolcubaşı yol virmez, "evvela şerbet içilecek" deyür.

Hantal Gazi:

"Mere bugün perşembedür, gündüz vakti şerbet içmezük."

Kolcubaşı:

"Şerbet içmezsenüz alun akçanızı da savulup gidün."

Zoroğlu Hantal Gazi'nün yeninden çeküp, tenhaya varduklarında şöylece söyleyür:

"Biraderüm, bırak şerbetleri anlarun olsun, akçamız bizüm olsun. Uğrulayın çadırın arkasından yaklaşuruz, eteğün kaldırup bakaruz temaşaya."

Hantal Gazi:

"Ben sanki bunı bir kitapta okumış idüm..."

Zoroğlu:

"Beli yiğidüm, okumışsundur..."

Gizlice yanaşup temaşa seyrine dururlar. Anlar bakadursun, baş hokkabaz gelüp, gösteriye başlayur. Evvela bir pireyi bacağından dutup, "bakın ey ahali bu deveyi şimdi külahıma katacağum" deyüp külahı pirenün üstüne kapatur. Ahali pek beğenür, kimi gülüp kimi alkışlayur. Sonra hokkabaz yeninden çıkardığı bir keleri kuyruğundan dutup sallar, "ey ahali işbu dahi ejderdür, yenümde saklarun" deyür. Ahali gülmekten kırılur, alkıştan güya çadırun direkleri yıkılur.

Zoroğlu aydur:

"Mere bu nasıl işdür?"

Hantal Gazi:

"Herhal şerbet afyonlu olacak, baksana millet nasıl mest ü hayran bakur."

Zoroğlu:

"Pekeyi bu hokkabaz sana da tanış gelür mi?"

Hantal Gazi:

"Bre şaşkın, bilmedün mi? Biz Horasan'dan gelür iken bu bizüm obada şairlik iderdü, milletün kızına bacısına göz koydu, el uzattu deyi tanburasın kafasında kırdular, zor kaçtu. Gelmiş bunda hokkabaz olmış."

Zoroğlu:

"Eyi olmış, şimdi kenarda saklanalum, gösteri bitdükte peşine düşüp bir hatrın soralum."

İki yiğit gizlenüp gösteri bitdükte hokkabazı takip idürler. Hokkabaz yamaklarıyla birlikte varup, tekfur sarayı arkasındaki ayazmaya girür. Yiğitler dahi yamakların arasına karışup peşinden gidürler. Perdenün arkasına gizlenürler. Biraz sonra tekfurun çıfıt veziri çıkagelür, hokkabaz başınun yanına oturur. Bu anın elin öpür, o bunun başın okşayur. Meğer ki onca hisarları kesesine doldurup kuşağına sıkıştıran vezir, hokkabazlarun ustasıymış, çıraklarına gizlice ders virürmiş. Hokkabaz yamakları diz çöküp otururlar, vezir ders anlatmaya başlayur. Bizim yiğitler dahi dinleyür. Çıfıt vezir söyleyür, görelüm ne söyleyür:

"Baka çıraklar, bilgil kim hokkabazlık didügin daşlı pirinç ile pilav itmekdür. Ahali didügin alıkdur, pirincinin hatrına daşı dahi yudur. Lakin daşı çok katarsanuz çok diş kırılur. Ahali ayazmanın pilavına tövbe idüp, tekkenün çorbasun içmeğe gidür. Hesapla katacaksız: bir taş, bir tuğla; bir tuğla iki kerpiç; iki kerpiç, üç topak çamur; üç topak çamur, dört kesek; dört kesek, beş tezek... Herkesle birle siz de yeyeceksiz, daş gelürse tüpürgil, tezek gelürse yutgıl. ... Bre tiz kapuyı bacayı dutun, çaşıt var!"

Meğer çıfıt vezir perdenün altından bizüm yiğitlerün çarıkların görmiş. Muhafızlar çullanup yiğitleri duturlar. Hokkabaz ciyaklayur: "urun kellelerün!" Vezir deyür: "durun! Böyle yahşı pehlivanlara yazıkdur. Varın bunları daş ocağına götürün."

Muhafızlar yiğitlerün urbaların alur, çul çaput geydirür. Esir oldukları belli olsun deyi kulaklarına halka takurlar. Çeke çeke daş ocağına doğru götürmeye başlayurlar. Anlar gidedursun, hokkabazlarla vezir de tekfür sarayına gidüp, akşam eğlentisine katılurlar. Tam yiğitler hendek kıyısındayken tekfur sarayından bir alkış, bir gürültü kopur. Muhafızlar gayrıihtiyari o tarafa döndükte yiğitler gendülerün hendeğe atur. Muhafızlar arkalarından ok atsa da ilmez, ikisi de yayan yapıldak yurtlarınun yolun dutarlar.

Zoroğlu deyür:

"Şu kapuya beğ geldük, kul dönerüz."

Hantal Gazi aydur:

"Bre ahmak, canunı kurtarduğına şükret, kulağundaki küpeyi de üstüne kâr say."

Arslanla Boğa Şuurun Kaybetse Çakala Nasıl Gün Doğar Anın Beyanıdır


kaylule kıraathanesi, 14.02.2006

Hantal Gazi'nin teyzeoğlu Zoroğlu ve kankası Aymaz Boğaz'a nazır bir sırta yayılmış şerbet-i benefşe nûş etmektedirler. Gözleri süzülüp dilleri dolaşık olduğu bir aralık derya üzerinden bir mürg-i saksağan uçar geçer. Saksağanın kölgesi Boğaz'ın firûze sularını okşar geçer. Zoroğlu bir neş'e ile gülüp söyler:

"Aha bak, cânım Aymaz'ım, görmüş müsün, saksağanın kuyruğu suya değmiştir."

Aymaz pür hiddet:

"Mere gafil, kölgesi değmiştir, kuyruğu değmemiştir!"

Zoroğlu öfkelenir:

"Bre ahmak, bilmez misin, atadan dededen kalma türküleri, ne vakt ki erguvan açan sezon gelse, saksağan kuşu kuyruğuyla suları karıştırır, cemreleri yatıştırır."

Aymaz itiraz eder:

"Ağam o türküler sonradan uydurmadır, aslı yoktur."

Zoroğlu çileden çıkar:

"Mere zalim, sen bizim türkülerimize nasıl uydurma dersin!?"

İki yiğit pür-savlet-i gayret birbirlerine girer, güreşe tutuşurlar. Gün sönen vakte kadar boğuşur, yenişemezler. Bakarlar ki üste çıkmanın çaresi yok, kılıçları sıyırıp birbirleri etrafında dönerek savurmaya başlarlar. Zoroğlu'nun kolu çizilir, Aymaz'ın mintanı yırtılır, hırslarını alamazlar. O esnada olay mahallinden geçen boynu pos cihazlı Deli Dermiş bunları görür, hallerine vakıf olur, asası ile kafalarına birer tokmak ekleştirip iki yiğidi ayırır. Açar ağzını söyler: "a benim akılsızlarım, ne vuruşursuz, varalım doğrusun Molla Zaman'dan sual edelim."

Yiğitler Dermiş'e hak verir, birlikte Molla Zaman katına doğru yola düşerler. Tam köprüde trafiğe takıldıkları demde Hantal Gazi ardlarından yetişir, seslenir:

"Yiğitler nere gidersiz? Küffar Kadife Kal'asına leşker çıkarmış. Rayet-i Katranîsin rekz eylemiş. Varalım sefer edelim."

Hem Zoroğlu ve hem Aymaz, hem de Deli Dermiş neye uğradıklarını şaşırırlar. Kavgayı da suali de unuturlar. Birlikte Kadife Kal'ası yolun tutarlar. Kadife kal'ası kurbüne vardıkta, bakarlar ki leşker-i küffar kırk bölük asker ile kapıyı bacayı tutmuş, geçit vermez. "Bir oyun edelim şu kendin bilmezlere" deyip keşiş urbası telebbüs ile kal'aya duhül iderler. Bir hana varıp otururlar, hancıdan şerbet isterler. Anlar oturadursun, bir küffar çavuşu, beş on kalleş silahşörle birlikte varır hana dayanır, anlar dahi şerbet içmeye başlar. Keyifleri geldikçe gehi şarkı söyleyip raks etmeye, gehi dereden tepeden söyleşip eğlenmeye başlarlar. Keşiş kıyafetin geyinmiş bizim kahramanlar dahi, anları dinleyip küffar nereden ikmal yapacak, nereye kamp kuracak anlamaya çalışırlar. Nihayet küffar çavuşu ağzından bir bakla çıkarır:

"Bre kızanlar, bu gece erken yatsak gerektir. Yüce kumandanımız Mandabaş Zalyon'un emri ile yarın gün ışımadan tapu tahrir dairesini basacağız. Dutluk mevkiinin tapuların çalacağız. Dutluk havası begayet latifmiş, kumandanımız o yere bir saray yaptırsa gerektir. İyi iş görür, yararlılık gösterirsek bizi de terfi ettirir."

Bunları duyucak boynu pos cihazlı Deli Dermiş'in gözleri fal taşı gibi açılır, yüzü kızarır, boyun damarları şişer. Yiğitler hayret ederler, "bre Dermiş, aferin sana, bu kadar hamiyyetli olduğun bilmez idik. Bu alçaklığı duyunca nasıl da gayızlandın."

Deli Dermiş şöyle bir yarım döner yiğitlere, böyle söyler: "Mere deli misiniz, bizim Dutluk tarafında beş evlek hisseli tarlamız yok mudur? İmdi bu herif-i naşerif ol yire bir saray yapsa arsa fiyatları beşe katlanmaz mı? Satsak parasıyla kırk tabur leşker çıkarır, küffarı tükrüğümüzle boğarız. Tiz varalım, tapumuzu bulalım!" Bu sözleri işiticek yiğitlerin gözleri yuvalarından uğrar, yürekleri göğüslerinden fırlar. Hep birlikte ayağa fırlayıp koşmaya başlarlar. Telaştan keşiş urbalarının etekleri ayacıklarına dolanır, hep birden tepe üzeri yuvarlanırlar. Küffar çavuşu arkalarından güler: "bre sersem keşişler ne vardı bu kadar nûş edecek?" Kahkahaları stüdyoda yankılanır, çınlar, öter...

Nişantaşı Kal'ası Cengi



kaylule kıraathanesi, 31.01.2006

Zamane Cengaveri Hantal Gazi'nin tekmili 32,5 kısımlık destanından bir kısımdır:

Bağdat emirinin oğlu yiğitler yiğidi Hantal Gazi yine her zamanki gibi saşimi ve gohan ile hafif bir kahvaltı yapmış, kan kırmızısı sarığını sarmış, kılıcını hamayıl kuşanmış, oklarını, yayını, kalkanını, mızrağını, kredi kartlarını alıp, emsalsiz atı Zuzuki Yorga'nın sırtına atlamıştır. Peşinde kırk yiğidi olduğu halde küffar kal'ası Nişantaşı hisarının önüne varıp durur, bağırarak karşısına er diler...

Tam o esnada, Nişantaşı kal'asının burcundan gelen bir kahkaha ortalığı çınlatır. Kal'anın kumandanı Eşşekbaş Dalyondur gülen. Eşşekbaş Dalyon bağırarak şunları söyler:

"Davranma Türk! Dimeşk emirinin kızı Peçeli Banu elimizde. Derhal kırk yiğidinle birlikte silahlarınızı bırakıp teslim olmazsanız, onu şu burçtan atıp ebediyen susturacağım!"

Hantal Gazi buna inanmaz:

"Yalan söylüyorsun, n'alçak!"

Eşşekbaş Dalyon:

"Muhafızlar! Getirin muhafazakar kızı!"

Bir bölük muhafız Peçeli Banu'yu getirirler. Peçeli Banu hepsini dövdüğü için başları, kolları sargılıdır. Burca gelince bağırır:

"Hantal Gazi, sakın bu küffarın oyununa gelme! Teslim olma! Babam kırk bin askerle yola çıkmıştır bile. Gerekirse kendimi feda ederim, sen muhafazakarlara lazımsın..."

Heyhat, delikanlılığın raconu ve senaryo icabı, Hantal Gazi ve kırk yoldaşı çaresiz silahlarını bırakıp setlim olurlar... Evet, celadet kavramından bî-haber, bî-şuur zamane cengaveri, ola ola ancak setlim olabilmiştir. Bu halin sersemliği içinde seslenir:

"Dalyon! Ben geri dönmezsem Peçeli Banu'yu aşağı atacağının garantisini verirsen, hayatta geri dönmem..."

Hantal Gazi ve yoldaşlarının teslim olacakları yerde yanlışlıkla setlim olmaları, Eşşşşekbaş Dalyon'a o kadar komik gelir ki, sarsıla sarsıla gülerken Peçeli Banu'yu burçlardan düşürür. Ne var ki Peçeli Banu Dalyon'un adamlarının kendisini tuzak kurup yakaladıkları Zakko'da yakalanmadan az önce aldığı yeni ipek eşarbı paraşüt gibi kullanarak kazasız belasız yere inmeyi başarır. Ayakları yere değer değmez de Hantal Gazi'ye hücum eder:

"Seni yüreksiz! Seni beter olası, iki seksen uzanası! Demek setlim olursun ha! Demek bana bunu da yapacaktın!"

O esnada Peçeli Banu'nun bir elinde hiçbir zaman yanından ayırmadığı merdanesi varken bir de alt uzaydan gelen bir tava peyda olur. Zuzuki Yorga'ya atlayan Hantal Gazi, taktik icabı stüdyo dekorlarına doğru dörtnala geri çekilirken Peçeli Banu tavayı kafasına doğru fırlatır. Hantal Gazi ankebut adam refleksleri sayesinde son anda kurtulur. Peçeli Banu sinirden ayaklarını yere vururken, kırk yiğit de ağızları açık kalakalmışlardır. Eşşekbaş Dalyon gülme işini abartır ve deprem olur gibi, kale dekoruyla birlikte yere çakılır, düşerken kablolara takılır, spotlar söner.

Ahir Zaman Menkıbeleri - Sınav

kaylule kıraathanesi, 20.08.2007


Başım dönüyordu. Gözlerimi sımsıkı yummuş, tedirginlik içinde ayakta duruyordum. Ayaklarıma bakmaya bile cesaret edemiyordum. Başaşağı, dibi görünmez bir boşluğa doğru yuvarlanıp giden, gölgelere karışmış bir bayır ayaklarımın altında uzanıyordu. Bilinçizce bir şeyler mırıldandığımı fark ettim. Birden bir ferahlama hissettim, ama gözlerimi yine de açamadım. Birisi parmak uçlarıyla göz kapaklarımı araladı. Aksakalsız bir dedeydi bu. Gözlerimi açtıktan sonra üzerinde durduğum dağı parmak ucuyla çevirmeye başladı. Boşlukta haraketsiz duruyordum. Dağ döndü, döndü, sonunda tam aksi istikamette durdu. Aşağı giden yokuş tam arkamdaydı şimdi. Dağın zirvesi önümde duruyordu. Bir adım atmam bile gerekmiyordu. Tozpembe gülücükler saçan güneş ufuktan yükselmeye başladı.

Saatin zırıltısıyla uyandım. Alelacele yüzümü yıkadım, iki lokma atıştırdım, giyindim. Çantamı kapının dibinden alıp omzuma astım. Koşarak merdivenlerden indim. Kapının önünde duran servise hareket etmek üzereyken bindim. Her zaman oturduğum koltuğa oturup arkama yaslandım, derin bir nefes verdim. Sınav mutlaka iyi gidecekti.

Sınav kağıtları dağıtıldığında, sorulara bakar bakmaz gözlerim karardı. Bütün sorular bilmediğim yerlerden çıkmıştı. Bu konulara göz atmam gerektiğini biliyordum, ama gerginlikten bir türlü ders çalışmaya başlayamamıştım. Hayatımın bu sınava bağlı olduğu düşüncesi içimi sıkıyordu. Bütün haftayı rahatlamak için bilgisayarda dizi seyrederek geçirmiştim. Son geceyi de bilgisayar başında harcayıp sabaha karşı uyumuştum. Sonuçta bu soruların birini bile cevaplamam mümkün değildi. Oysa bu sınavda başarılı olmak zorundaydım. Ailemin geliri, başarılı bir eğitim alma gereği, hayatta bir yere gelme isteği, hepsi ortadaydı. Üstelik bu sınavda başarılı olmayı hakediyordum, her zaman herkese iyi davranırım, gülümserim, selam veririm, teşekkür ederim. Çaresizlik içinde dakikalar geçiyor, ne yapacağımı bilemiyordum. Sonra okullar açılmadan önce türbeye gittiğimizi hatırladım. Gözlerimi kapattım, yatırdan yardım istedim.

Birden bir hareket oldu. Önümde oturan çocuk karnını tutarak sınıftan çıkıp gitti. Kapıdan çıkarken öğretmene baktı, öğretmen başını “tamam evladım” der gibi salladıktan sonra diğer tarafa çevirdi. Sınıfın en çalışkan öğrencisinin kağıdı şimdi önümde duruyordu. Hemen yazmaya başladım.

Artık biliyorum, Armutpiş Baba türbesini ziyareti hiç ihmal etmiyorum.

Ahir Zaman Menkıbeleri - Enes'in Ayakkabı Bağcığı


kaylule kıraathanesi, 27.09.2006

Ulaş ve Enes iki kardeştiler, fakat hiç geçinemezlerdi. Daha doğrusu Ulaş ağabey olduğu halde, kardeşini hiç korumaz, sürekli eziyet ederdi. Ayrıca Ulaş'ın metalci olması da cabası... Halbuki zavallı Enes küçük olmasına rağmen devamlı ağabeyine nasihat eder, ona gerçeği göstermeye çalışırdı. Nafile... Bütün çocuklukları böyle geçtikten sonra, günlerden bir gün Ulaş ve Enes büyüdüler, oy verecek yaşa geldiler. Ulaş Bir Dakika AydınLık İçin Beş Dakika Karanlık Partisine oy vereceğini her yerde ilan etmeye başlamıştı bile. Enes ağabeyini İki Dakika Delikanlı Ol Partisine oy vermesi için ikna etmeye çalışmışsa da başarılı olamamıştı. Derken seçim günü geldi çattı. Enes sabah namazından sonra uyuyakalmıştı. Rüyasında ak sakallı bir dede gördü. Dede ona "korkma evladım" dedi ve arkasını dönüp yürüyüp gitmeye başladı. Fakat karanlığın içinde yükselen beyaz buharların ortasında birden durup arkasını döndü ve "ha, aklıma gelmişken kızkardeşin Fâtımâ Selinsucan'a söyle bir daha fosforlu yeşil pantolon giymesin lutfen" dedi, sonra gözden kayboldu. Enes ağlayarak uyandı ve ayakkabılarını alelacele ayağına geçirerek hızla seçim sandığının olduğu okula doğru koşmaya başladı. Fakat daha birkaç adım atmadan kendisini yerde buldu. Ayakkabısının bağcığı kopmuştu. Eyvah! Şimdi oy vermeye nasıl gidecekti? Vazifesini mutlaka yerine getirmek zorundaydı, ama pazar günü olduğu için bütün ayakkabı bağcıkçıları kapalıydı. Enes çaresiz kalmıştı, fakat birdenbire rüyasındaki ak sakallı dedeyi hatırladı. Rüyasındaki ak sakallı dede Enes'e rüyasında korkma evladım demişti. Enes artık korkmaması gerektiğini anladı. O esnada ağabeyi Ulaş meridvenlerden koşarak inerek oy verme sandığının olduğu okula doğru koşarak gitmekte idi. Enes'in ayakkabısının bağcığının koptuğunu görünce hain hain gülmeye başladı. Aslında Enes sabah namazından sonra uyuyakaldığında onun ayakkabısının bağcığını eğe ile zayıflatmıştı. Böylece Enes'in oy vermeye gidemeyeceğini düşünüyordu. Fakat beklediği olmadı. Birdenbire merdivenlerden koşarak inerken yuvarlanarak yere yuvarlandı. O esnada gökyüzünden gelen bir ayakkabı bağcığı Enes'in önüne düşmüştü. Enes çok sevindi. Hemen ayakkabısını bağlamaya başladı. Aslında bu ağabeyi Ulaş'ın düşerken ayağından fırlayan ayakkabısından fırlayan ayakkabı bağcığı idi. Böylece bir kere daha iyilik ve kötülük karşılığını bulmuş oldu.