internet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
internet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Yerini Bulmayan Tenkidler ve Kadın Meselesi


Adeta tartışmayı meslek edinmiş gibi sürekli tartışıp dururken sık sık gözden kaçırdığımız hususlardan biri doğru söylemekle haklı olmak arasında fark olduğu. Haklı olmak için söylediğinizin doğru olması gereklidir, ama yeterli değildir. Haklı olmanız için doğru saiklerle, doğru gerekçelerle, doğru motivasyonla hareket etmeniz gerekir, bir. Doğru şekilde, doğru usûlle ve doğru üslupla hareket etmeniz gerekir, iki. Doğru açıdan, doğru mesafeden bakmanız, meseleyi doğru ölçekte ele almanız; doğru bir bütün içinde, doğru yere oturtmanız gerekir, bu da üç. Yani konunun kuyruğunu, kulağını ele almakla yetinir de, tamamını bir tarafa bırakırsanız; ele aldığınız kısımla alakalı söylediklerinizin doğru olması meseleyi halletmek için yeterli olmaz. Son zamanlarda tekrar gündem olan kadınların âdâba uygun hareket edip etmedikleri bahsi bunun bir misali.

Yapılan tespitlerin esas itibariyle doğru olduğu söylenebilir, gerçekten de başörtülü hanımlardan bazılarının hal ve hareketleri tesettür mefhumunun ruhuna pek uygun değil. Aslına bakarsanız zaman zaman bunu dile getirenler arasında “bizim mahallenin” hanımları da var. Söylenenler doğruysa neden bu kadar gürültü çıkıyor? Bazı hanımlar hakikate cephe almış vaziyette mi? Yoksa atladığımız bazı noktalar mı var?

Evvela şunu tespit etmek gerekiyor, gerçekten de “bizim mahallede” fikir itibariyle kayma yaşayan bir zümre var, belki kendileri de farkında değiller, ama artık hadiselere baktıkları nokta pek “yerli ve millî” veya “muhafazakâr” bir tavrı ifade etmiyor; daha ziyade “modern” bir bakış açısı “İslamî olana dair bir arayışın” yerini almış durumda. Bu bazen liberal bir duruş olarak ortaya çıkıyor, bazen feminist bir duruş... Bu “sapma” kadınlar kadar erkekleri de alakadar ediyor, ama gündemle kesişen kısmı, kadınlara ait olan kısmı. Bu hanımlardan bazıları tesettüre fazla mânâ yüklenmesinden şikâyetçi. Bu fazla olan mânâ nedir ki taşıyamıyoruz? Eğer herkesin evliya gibi davranmasına dair beklentiler kastediliyorsa, buna söyleyecek bir şey yok. Çoğumuzun ameli çok eksik, kusurlu ve kul hakkı olmadıkça kimsenin kimseye sorabileceği bir hesap yok. Nasihat etmek, hayra teşvik etmek ve şerden sakındırmak elbette gerekli, fakat bunun da bir yolu yordamı var, kaş yaparken göz çıkarmamak gerekiyor. Öte yandan “fazla olan mânâ” derken kasıt “tesettüre yüklenmemesi gereken bir mânâ” ise, orada biraz durup düşünmek gerekir, zira fikriyat itibariyle bir “itizal” başlamış demektir.

İslamcı fikriyat dinin sadece ferdi ve günlük hayatta uygulanabilmesi ile alakadar olmaz, aynı zamanda toplum halinde ve devlet seviyesinde bir temsil ile uygulanabilmesi ile de alakadar olur. İslamcılık, daha doğrusu İslamcılığın Namık Kemal’den girip Ali Şeriati’den çıkan versiyonu, bir yönüyle gelenekle modernite arasında moderniteye doğru bir yalpalama ifade etse de, netice itibariyle moderniteye karşı çıkmaya çalışan, en azından onu eleştiren bir fikir; durduğu yerin sekülarizmin, materyalizmin, hümanizmin tam karşısı olması gerekiyor, bunları reddederek başka bir hayat kurmayı hedeflemesi gerekiyor. Lakin görünüşe göre böyle bir hedef hususunda pes edilmesi, belki de hedefin sadece pratikte değil, teoride de tamamen terk edilmesi söz konusu. Moderniteye razı olunacak, bize sunduğu hayat, değerler, fikirler benimsenecek ve sadece gündelik hayatta bireysel ibadetlerin yapılabilmesi ile yetinilecek. Yani İslam artık sizin için “tablonun tamamı” olmayacak; kültürel çeşitliliğin içinde, çoğulcu bir toplumun pek çok renginden biri olacak. Bir yandan “sizin için” ne kadar önemli olduğunun altını çizeceksiniz, ama diğer yandan bunun “sadece sizin özel hayatınız” olduğu iddiasını da kabullenmiş olacaksınız. Eğer bütün bu mânâ meselesinde, bakış açısı gerçekten bu ise; artık “bizim mahalle” diye bir şeyin kalmadığı veya bir kısmımızın aslında mahalleyi terk etmiş olduğu söylenebilir. Bu ağır bir tespit ve yanılıyor olmam elbette daha güzel olurdu. Belki de bütün mesele bir takım yanlış anlamalardır. Ama hadise gerçekten buradan bakınca göründüğü gibiyse, dün zorla dışlandığımız “kamusal/ toplumsal” alandan, bugün gönüllü olarak çıkıyoruz demektir. Daha doğrusu o alana ancak “gömlek değiştirerek” girebilmişiz demektir. Başka bir ifadeyle ikna odasından başımızdaki örtüyle çıkmayı başarabildiğimizi sanırken, o örtünün mânâsını geride bırakmışız demektir. Bu gerçekten çok can sıkıcı bir tespit ve neyse ki hiç yanılmayan biri değilim.

Haklı olmak ve doğru söylüyor olmak aynı şey değildir dedik. Bu noktada bunun bir misali üzerinde durabiliriz. Kadınların -bir kısmı erkeklerden kaynaklanan- sıkıntılarına işaret etmek ve bunlar için çözüm aramak başka bir şeydir, bunu seküler bir teori üzerine oturtarak yapmak başka bir şeydir. Nasıl ki çalışanların haklarını kul hakkı kavramı ile ifade etmek yerine, burjuva-proleter çatışması üzerinden ifade ederseniz, kendi teorinizden ayrılmış oluyorsanız; kadınların haklarını cinsiyetler arasında bir çatışmayı esas alan bir kurgu ile ifade ederseniz, bu artık İslamcılık olmaz. Diğer taraftan konuyu “feministler yine dellendi” diye kestirip atmak da fazla kolaycı bir yaklaşım ve tek başına konuyu kilitlemeye yetiyor.

“Hanımlar edepli olun” ikazlarına sinirlenen hanımlar, “feminist” hanımlardan ibaret değil. Aksine zaman zaman kendileri de benzer sıkıntıları dile getiren hanımlar bile, bu ikazlara tepki gösterebiliyor. Bu tepkinin mahiyetini doğru anlamak gerekiyor, yoksa “niye doğru söylediğimiz halde ayaklanıyorlar, doğrulara karşı mı bunlar, hepsi birden sapıtmışlar” diye bir karşı tepkiyle tartışmayı çıkmaza sokarsınız.

Görebildiğim kadarıyla hanımların temel rahatsızlığı sürekli ve tek başlarına hedef tahtası haline gelmelerinden kaynaklanıyor. “Başka konu yokmuş gibi” laf dönüp dolaşıp “hanımları hizaya getirmek” bahsine geliyorsa, ama “beylerin kabahatleri” pek gündem olmuyorsa ve dinin pek çok kısmı aynı nisbette mesele edilmiyorsa; sıkılmaları, bunalmaları ve sinirlenmeleri çok da anlaşılmaz değil. Bir çok doğrunun içinden sadece bir parçasını seçip bıktırıncaya kadar tekrarlarsanız, insanlar rahatsız olmakla kalmaz, “din anlayışınızı” da sorgulamaya başlar. Söylediğiniz şeyler doğru olduğu halde dini çarpıtmış olma durumuna düşebilirsiniz. Meşhur misalle izah edecek olursak, filin kulağı olduğu doğrudur, ama siz sanki fil kulaktan ibaretmiş gibi davranırsanız, yanlış mesaj vermiş olursunuz: kulak fil değildir, fil de kulak değildir.

“Dindar” camiada giderek yaygınlaşan bir “gevşeme” olduğu doğru, ama bu her iki cinsi birden etkiliyor. Fakat başörtülü kadınlar, “alametlerini” başlarında taşıdıkları için kolayca tesbit ve teşhis edilebiliyor ve hatalarının kayda geçmesi çok daha kolay oluyor. Halbuki onların yaptıklarının muadillerini yapan erkekleri çoğu zaman dışarıdan görmekle tanıyamıyorsunuz ve kimin ne yaptığı belli olmuyor. Tanınamayacak derecede başkalarına benzemek yanlış değil mi? Elimizi vicdanımıza koyup sayalım: kaşını yolan kızlar kaç sefer gündem oldu ve bıyık bile bırakmayan erkekler kaç kere gündem oldu? Kızların çoğu oturup kalkmayı bilmiyor, ama erkekler de öyle. Kızların çoğu nerede ne konuşulmayacağını bilmiyor ve erkekler de öyle. “Şallılarla” takılan elemanlar Paris’ten, Milano’dan gelmiyor; çoğu bu mahallenin çocukları. Önce gizli nikah kıyıp sonra canı sıkılınca boşayarak kızları ortada bırakanlar “bizden farklı olanlar” değil. Teaddüt-i zevcat ruhsatını suistimal edenler, iş başvurusuna gelen kadını kaşla göz arasında nikahlamaya çalışanlar, başörtüsü yüzünden başka yerde çalışamayan kadınların çaresizliğini kullanıp yarı ücrete çalıştıranlar “elalem” değil. Kadın ve erkek “eşit” olmayabilir, ama bunun mânâsı birbirlerinden farklı yönlerinin olması, bir takım hükümler bakımından ayrılıyor olmaları; mahiyet itibariyle tamamen birbirinden farklı olmaları değil. Kadın ve erkek arasında olması gereken, olabilecek mesafeleri ve sınırları tayin eden hükümler, daha ziyade “nesebin korunması” hususu ile alakalı olabilir, ama bundan nasıl sınırın bir tarafında kalan erkeklerin “esas itibariyle üremekle alakalı bir şey” olduğu mânâsı çıkmıyorsa, diğer taraf için de böyle bir şey söylenemez. Gelgelelim bazı kardeşler insan deyince sadece erkeklerin anlaşılması gerekiyormuş, din de erkeklere gelmiş, kadınlar ise meyve bahçeleri ve binekler gibi kendilerine bahşedilmiş bir metadan ibaretmiş gibi davranıyorlar. Nasıl bazı hanımlar aile kavramıyla bağlarını koparmak ve sadece bir birey olmak, “dünyanın” peşinden koşarken “evden” tamamen soyutlanmak tavrını bir ideal olarak benimsemekle hata ediyorlarsa, bazı beyler de kadını “mahiyeti itibariyle bir tür ayıp” gibi görüp bir yerlere “gömmeye” çalışmakla hata ediyorlar. Karşımızda cahiliyetin farklı renkleri, farklı türleri var ve bir kısmı modern bir çehre arz ederken bir kısmı da gelenek suretinde görünüyor. Gelenekli olmak iyidir ve lakin gelenek nass değildir, zamanla rayından çıkabilir; tecdide, tashihe ihtiyaç hasıl olabilir veya sizin hataen gelenek diye benimsediğiniz bazı alışkanlıklar gelenekten uzaklaşmak mânâsına gelebilir, geleneği doğru tevarüs edememiş olabilirsiniz. İşin ilginç tarafı “kadının yeri evidir, bu bizim geleneğimizdir” tavrındaki arkadaşların birçoğunun nineleri sabah ezanında dağa çıkıp odun topluyor, öğle sıcağında tarlada çapa yapıyor ve eve anca hava kararınca geliyordu.

Gelenek deyince, örfleri ve adetleri ayrı ayrı ele almak lazım. Örfler daha temel değerleri ifade ediyor ve daha zor değişiyor. Adetler ise değişime daha açık. Âdâb bahisleri örflerle alakalı olabildiği gibi, adetlerle alakalı da olabilir ve bu ikinci kısmı daha çabuk değişebilir. Ayrıca âdâb “algı” ile alakalı bir konu ve her zaman mantıklı izahı gösterilemeyebiliyor. Mesela misafir gelince ayağa kalkmayı açıklamak daha kolaydır da, bacak bacak üstüne atmak neden saygısız bir hareket kabul edilir, bunu açıklamak daha zordur. Büyüklerimizin elini öpmemizi izah etmek, büyüklerin yanında çocuk sevmemeyi izah etmekten daha kolay.  Diğer taraftan söz konusu algılar “ortak bir hayat” ile aktarılır, “görerek” öğrenilir. Eğer bir şeyler yeteri kadar aktarılamıyorsa, bu algıları edinemeyenleri kınamaktansa, neyin aksadığını arayıp bulmak, çözüm yolu olarak daha verimli olacaktır.

Konuşacak çok konu var; daha faizsiz bir piyasayı nasıl kuracağımızdan tam olarak emin değiliz; riya ve ucub gibi, gıybet gibi amellerimizi ifsad eden huylardan nasıl kurtulacağımızı çok iyi bilmiyoruz. Önümüzde savaşlar, açlık, salgın hastalıklar gibi ciddi meseleler var. Pek çok konuyu bir tarafa bırakır da, sadece sürekli belirli konuları tartışıp durursak; havanda su dövmekten başka bir şeyi başaramamış oluruz. Kadın meselesi “tuz gibi” önemli bir konu olabilir, ama “tuz kadar” konuşsak yeter zannederim. Belki de hepsinden önce “ihtilaf âdâbını” tesis etmemiz gerekiyor.

Allah kalplerimizi hidayet üzerinde buluştursun.



Köy Yanar Deli Taranır


Sanki okuyan varmış gibi fiyakalı bir giriş yapmak istiyorum yazıya, sayın okumayıcı; Türkiye’de blog yazarlığının en kolay tarafı toplam otuz altı yazıyla külliyatı tamamlayıp köşeye çekilebilme imkânı. Otuz yedinci bir yazı daha yazmaya gerek kalmıyor, neden? Çünki aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor ve sizin yeni bir şey yazmanıza gerek kalmıyor, çünki “aa ben bunu yazmıştım” deyip hemen linkini verebiliyorsunuz, “heee ben bunu yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz, “ooo ben bunu yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz ve üstüne bir kelime eklemek ihtiyacı hissetmeden gündeme katılıp günü kurtarabiliyorsunuz. Ne var ki, bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başlıyor, bu döngü. Hararetle bu kadar konuyu tartışmak için enerjiyi nereden buluyorsunuz, anlamıyorum. Üstelik son derece ince bir dikkatle sürdürülüyor tartışmalar, zinhar bir adım ilerlememek, herhangi bir şeyin halline kıl kadarcık yaklaşmamak konusunda bir mutabakat var gibi ve galiba mutabık kalınan tek konu da bu. Hep beraber sanki bir salona doluşmuş vals yapar gibi, hiçbir yere varmadan dönüp duruyorsunuz, aynı figürleri itinayla tekrar tekrar şey ediyorsunuz. Ney ediyorsunuz, bilemedim, dans literatürüne vukufum bu kadar. Neyse, hiçbir yere varmadan dolap beygiri gibi dönüp duruyorsunuz işte. Kimin değirmenine su çekiyorsunuz bilmiyorum, ama yazık netice itibariyle bu kadar enerjiye. Derdiniz ne sizin arkadaşım?

Taranma kısmı anlaşıldıysa köyün yanma kısmına geçebiliriz.

Dünyada pek çok mühim hadise oluyor. Her zaman öyleydi, ama o zaman pek çoğundan haberimiz olmuyordu. Belki de daha az haber alınca haberler daha kıymetli oluyor, eskiden insanlar pürdikkat kesilip “acans” dinlerdi, gazetelerden meseleleri takip ederdi. Şimdi üzerimize sağanak gibi, dolu gibi haber yağıyor ve hepsini takip etmemiz mümkün değil. Ne yapabiliriz? Hangileri daha mühimse onları takip etmeye çalışabiliriz mesela, veya sahaları arkadaşlarımızla, dostlarımızla paylaşırız, herkes bir parçasını takip eder, diğerlerine özet geçer. Falan filan. Hiç de öyle bir şey olmaz, zira bizim için dünya bu dönüp duran gündemlerden ibaret. Neyi kaçırdığımızın farkında bile değiliz. Çinliler Güney Çin Denizi denen, ama Çin’e ait olup olmadığı tartışmalı bir bölgede zengin yakıt rezervleri buldular, işletilebilir vaziyette. Amerikalılarla itekleşip duruyorlar bu bölgede. Diğer taraftan Kuzey Kore nükleer savaş çıkarmacılık oynuyor. Beri yandan Orta Doğu’da ne kadar ülke varsa doğrudan, dolaylı şekilde, yandan kenardan bir şekilde bir savaşın içinde. Amerikalılar Mars’ta su arıyorlar, bulurlarsa Yemen’e gönderecekler galiba; yirmi birinci asrın ilk çeyreğinde insanlar sapır sapır koleradan ölüyor, neyin davası olduğu belli olmayan bir savaş yüzünden. Myanmar’da Rohingyaların evleri yakılıyor, Keşmir’de Müslümanlar plastik kurşunlarla kör ediliyor, Çinliler her gün yeni bir icat çıkarıyor, ezanı “Komünist Partisi uludur” şeklinde okutmak gibi. Bu liste uzar gider ya, bir yerde kesmek lazım. Daha bir de bunun iç meseleler kısmı var. Hamdolsun kimi zaman düşe kalka, kimi zaman hoplaya zıplaya kalkınmaya devam ediyoruz da, işler pek o kadar da düşündüğümüz gibi parlak değil. Hâlâ önümüzde uzun bir yol var, hâlâ ülkeleri güçlü kılan sahalarda gerilerdeyiz. Bulunduğumuz nokta elimizden gelecek olanın en iyisi değil, can sıkıcı olan bu. Bilimsel araştırmalarda, eğitimde, tarımda, sağlıkta şimdikinden çok daha iyi olabilecek potansiyelimiz var, hamdolsun, ama bunları ancak doğru politikalarla hayata geçirebiliriz ve fakat sevgili kamuoyumuz bu konularda büyük resme hiç bakmıyor nedense, her kararı “başımızdakilere” havale edip, ne yaparlarsa onunla yetiniyoruz. Komplo teorileri söz konusu olduğunda büyük resimlere doyamayan muhayyilemiz, müfekkiremiz; böyle konular olduğunda ne detaylara bakıyor, ne kompozisyona.


Konuşmayı en çok sevdiğimiz konular şekille alakalı konular. Onların arasında da dinle ve kadınla alakalı olanlar. Din konuşmayı çok seviyoruz, ama mesela İslam hukuku günümüzde nasıl hayata geçirilir, onu pek konuşmuyoruz. İslam ahlakının incelikleri pek gündem olmuyor. Belli başlı birkaç konu sürekli gündem oluyor, varsa yoksa onları konuşuyoruz. Ne olacak halimiz, bilmem. Allah yardımcımız olsun.

15 Ocak 2014 Çarşamba

quo vadis lexico acerbus

Hemen hemen herkesin bildiği şeyler dışında hemen hemen hiçbir şey bilmeyen bir sürü Sözlük yazarı var ve -kurallar takip etmediğim süre zarfında değiştirilmediyse, yazılan şeyleri tekrar yazmak yasak olmasına rağmen- aynı şeyleri tekrar tekrar yazıp duruyorlar. On yıl önceki duruma nisbetle, Sözlük kendi kuralını uygulamak konusunda bile acze düşmüş halde. Sözlük’ün başka internet platformlarından önemli bir farkı da, kullanıcılarını seçerek almasıydı. Çok sayıda yazarın kısa sürede yazarlığa kabul edilmesiyle bu özellik de berhava edilmiş oldu. Yönetim kendine göre adil olmaya çalışsa da, çalışmasa da içerik denetimi ciddi şekilde yara almış bulunuyor ve tekrar tekrar yazılan şeylerin epeycesi bilgi veya fikir bile değil, duygulardan ibaret; nefret de bu duygular arasında. Yaygın sosyal medya platformlarında, bazen paylaşılan bir şey çok hızla yayılarak, çok fazla sayıda kişi tarafından görülse de, çoğu zaman paylaşımları sadece kullanıcının çevresi görüyor; platformun “sosyal” tarafıyla “medya” tarafı en azından atbaşı gidiyor. Üstelik bu platformların ne kullanıcılarını seçerek almak gibi bir iddiası var, ne de muhtevayı sıkı bir formata göre denetlemek… Ekşi Sözlük ise medya tarafı daha ağır basan bir platform, hata kaldırma payı fazla değil, eşinizin dostunuzun arasında konuşabildiğiniz her şeyi, hiçbir kontrole tabi olmadan, rahatça, aklınıza geldiği gibi yazıp çizebileceğiniz bir yer değil. Sözlük’ün “konsept limitleri” “hakaret niteliği taşımayan her türlü bilgi” diyor, ama hakaret niteliği taşıyıp taşımadığını bir tarafa bırakın, bilgi olup olmadığını bile denetlemek mümkün değil. Kanunen suç teşkil edebilecek şeyleri tek tek tespit edip silmeye çalışmak, bataklıkta sinek avlamaya benziyor, olayın arkasındaki mantık dokunulmamış olarak kalıyor. Herkes canının istediğini yazsın, insanların inançları alay mevzuu edilebilsin, kitabına uydurulmuş hakaretler arada kaynasın gitsin, kitabına uydurarak hakaret edemeyen birkaç kişiyi de aradan ayıklarız anlayışının gidebileceği bir yer yok, üstelik bu hengâmede gerçek fikir hürriyeti de boğulup gidiyor. 


-

bir de şöyle bir şey var:

Peygambere hakaret davasında 'komik' durum!

(Haber 7'de çıkan mülakatım, arşivlemek için ekliyorum. linki en altta)


Peygambere hakaret davasında 'komik' durum!

"...

FİKİR SERBESTLİĞİ HAKARETE DÖNÜŞTÜ
Bize Ekşi Sözlük maceranızı anlatır mısınız?

Artık Ekşi Sözlük'ü okumaya dahi tahammül edemeyen biri olarak, üzerinde düşünmek, hatta hatırlamak bile, benim için çok can sıkıcı olsa da, galiba birkaç kelam etmem gerekiyor. Kasım 2002 tarihinden itibaren Sözlük'te yazmaya başladım. Başta hususi bir maksadım yoktu; serbestçe fikir ve bilgi alışverişi yapılabilen bir yer olduğunu düşünerek, hem katkıda bulunmak hem faydalanmak istemiştim. Ancak kısa sürede söz konusu serbestliğin makul bir haddi aştığını fark ettim. Bazen yazışmalar fikir alışverişi boyutunu aşıyor; hakarete, aşağılamaya, nefret kusmaya dönüşüyordu. Böyle bir ortamda hatalı bilgilerin düzeltilmesine çalışmak, insanları anlayışa, insafa, saygıya davet etmek gerekir diye düşünerek, bu yönde yazmaya başladım. Çok sayıda tartışmaya girdim, uzun-kısa binlerce ‘entry' yazdım. Bu tartışmalar vesilesiyle, farklı düşünen birçok insanın arasında, ortak bir inancı paylaştığımız, benzer düşüncelere sahip olduğumuz arkadaşlarla da tanıştık. Kimi zaman derdimizi anlatabildik, kimi zaman anlatamadık. Birlikte Ekşi Sözlük'ün "fikir serbestliği" konusundaki anlayışını tenkit ederek, eleştiri ve hakaret arasındaki farkı ortaya koymaya çalıştık.

Bu çabanızdan bir sonuç alabildiniz mi?

Geçen zaman içinde Ekşi Sözlük daha çok tanındı, çok sayıda yeni katılımlar oldu. Yazar sayısı giderek arttıkça, meseleler de katlanarak büyüdü. Başta üç dört kişiyle tartışıp meramımızı anlatmakta zorluk çekerken, aynı anda yüzlerce kişiye karşı hitap etmek durumunda kaldığımız zamanlar olmaya başladı. Sözlük giderek daha çekilmez hale geldikçe, arkadaşlarım birer ikişer Sözlükle ilişiklerini kesip, yazmak için alternatif mecra arayışları başladı. Bu arada, bundan yaklaşık 7-8 yıl önce, Sözlük yazarlarından bir arkadaşımla yaptığımız durum değerlendirmesinde, arkadaşım İslam'a yönelik saldırı ve hakaretlerin haddini iyiden iyiye aşması karşısında, hukuk yoluna başvurulması fikrini gündeme getirdi. O gün bu fikri çok yerinde bulmadım. Sanal ortamların gerçeklik hissini zayıflatan bir yapısı vardı ve birçok şey insanlara şaka veya oyun gibi geliyordu, gündelik hayatlarında belki de yapmayacakları, yapamayacakları işleri kolayca yapabiliyorlardı. Bütün söylenenler bir "sanal" parantezi içinde kalıyor, bu yüzden meselelerin ciddiyetini idrak etmek zorlaşıyordu. Hakaretlerin mahkemeye taşınması soğuk duş etkisi yapabilir, bir tür oyun bozanlık olarak algılanabilir ve haksızlığa uğramışlık, mağdur edilmişlik duygusu uyandırabilirdi. Bu durum da hem bu kişilerin daha da saldırganlaşmasına yol açabilirdi, inananların vicdanlarını yaralayacak daha çok hadiselere sebebiyet verilmiş olurdu; hem de kendilerine bir şeyler anlatılmasını, makul bir çizgiye davet edilmelerini zorlaştırabilirdi. Sanal ortamın şartlarını hesaba katmalı, bu şartlara uygun hareket etmeli ve derdimizi anlatmaya çalışmalıydık. O gün hukuk yoluna başvurmamaya karar verdik, ama zaman arkadaşımın haklı olduğunu, benim yanıldığımı gösterdi. Ekşi Sözlük'ün şartları, derdimizi anlatmamıza yeterli değildi. Birçok kişi hakaret ve eleştiri arasında kendiliğinden bir ayrım yaparak inanca saygılı bir tarzda yazmayı tercih etmedi. Kimsenin laf anlamaya niyetinin olmadığını defaatle gördük.

Peki Ekşi Sözlük yönetiminden destek alamadınız mı?

Çok defa arkadaşlarımın Ekşi Sözlük'te Müslümanlara ayrımcılık yapıldığından şikâyet ettiğine şahit oldum. Uzun süre bunun hatalı bir fikir olduğunu savundum. O zamanki fikrime göre Sözlük yönetimi kendince tarafsız ve tutarlı davranmaya çalışıyordu, mesele kullanıcıların vasıflarından veya vasıfsızlıklarından kaynaklanıyordu. Maalesef bu fikrimde de yanıldığım ortaya çıktı. Evet, yönetim gerçekten tutarlı ve kendince tarafsız davranmaya çalışıyordu ama bu "kendince" kısmı pek tarafsız bir duruşu temsil etmiyordu. Yönetimde ağırlıklı olan değer yargıları belirleyici oluyordu. Sözkonusu değer yargılarını benimsemeyenleri pek de kaale almayan yönetim anlayışı, bazıları için "avantaj" bazıları için de "dezavantaj" haline geliyordu ve bunun ne kadar tarafsızlık sayılması gerektiği çok su götürür bir konuydu. Kendi fikir serbestliği anlayışlarının, insanların inanca saygı talebiyle çeliştiği durumlarda hep fikir serbestliği ile birlikte hakarete de açık kapı bırakıyorlardı.

"EDEPSİZLİĞİN YAYILMASINA VESİLE OLDUK"

Ekşi Sözlük'te yazmayı bırakmanızın sebebi bu muydu?

Neticede, inancımı savunmak maksadıyla bile olsa, Ekşi Sözlük'te yazmanın, ahlakî açıdan hatalı bir tavır olduğuna kanaat getirdim. Orada olana, şu ya da bu şekilde, düzeltici yönde hiçbir katkımız olamıyorsa, orada olmamalıydık. Varlığımızla ortamı dolaylı bir şekilde de olsa ortak alan haline getiriyorduk, edepsizliğin yayılmasına istemeden vesile oluyorduk. Sözlük yazarlığını bırakmaya kesin olarak karar vermemle, bırakmam arasında iki sene geçti. Bu gecikmenin sebebi, daha önce yazdıklarımın bir kısmını başka sözlüklere (ihl sözlük, mürteci sözlük, milli sözlük gibi…) taşımak istemekle birlikte buna fırsat bulamayışımdı. Bu sürede hiçbir şey yazmadım.

"PEYGAMBERE HAKARETE CEVAP VERİNCE..."

Sonra bir gün yine -adeta kampanya halinde- Hz. Peygamber'e hakaret edildiğini görünce sinirlenerek, yönetimi protesto etmek üzere formatı ihlal eden bazı yazılar yazdım, çaylak pozisyonuna düşürüldüm, kısa süre içinde yazılarımı taşıma ve silme işini tamamlayıp hesabımı kapattım. Bugün durup bakınca çok geç kaldığımı görüyorum.

"YAZARLAR DİNLE ALAY ETMEYİ HAK BULUYOR"

Ekşi Sözlük'te yazmak hatalı diyorsunuz, Sözlük'te yazmaya devam ederek, insanlara dini anlatmaya çalışanlar yanlış mı yapıyorlar, Sözlük'ü bırakmaları mı gerekiyor?

Ekşi Sözlük'ün mevcut haliyle Müslümanların orada yazmaya devam etmelerinin hatalı olduğunu düşünüyorum. Karşılarındaki kitle sanki anlatılanı anlamamaya yemin etmiş gibi. Fikir ayrılığının, inanç farklılığının ötesinde bir ayrışma ve düşmanlık sözkonusu. İnsanlar dini benimsememekle kalmıyor, saldırgan ve aşağılayıcı bir tavır gösteriyor. Dini konulara eleştirel bir açıdan yaklaşmak anlaşılabilir; ama tahkir, tezyif, tehzil kabul edilemez. Birçok Sözlük yazarı dinle alay edebilmeyi bir hak kabul ediyor. 

Müslüman yazarlar Sözlük'ü bıraksınlar mı? 

Bütün Müslüman yazarlar Sözlük'ü terk etse bile, Ekşi Sözlük mesele olmaya devam edecek. Onlar yazsa da yazmasa da, Sözlük artık çok geniş bir kitleye hitap ediyor ve bir tür medya organı vasfı kazandı. Bununla birlikte kendi iç sorunları da giderek kendini daha fazla belli ediyor. 

Biraz da mahkeme sürecinden bahseder misiniz, dine hakarete karşı olduğunuz halde, neden sizi de mahkemeye verdiler?

Bunu ben de merak ediyorum. Yazdıklarımı okuyan biri dine hakaret ettiğim neticesine nasıl ulaşabilir? Derdini anlatmak zor, yanlış anlaşılmak çok kolaydır. Ekşi Sözlük kendine ait dili, jargonu, ifade alışkanlıkları olan ve ironinin bolca kullanıldığı bir yer. Özel bir formatı var ve söyleyeceklerinizi bu formata uygun şekilde aktarabilmek için, bazen sözü şekilden şekle sokmanız gerekiyor. Alışkın olmayanlar bazen yazılanları farklı anlayabiliyor. Sözlük'ün diline hâkim insanlar bile, bazen birinin yazdıklarından, ne kastettiğini anlamakta zorlanabiliyor. Ne söylendiğini çözebilmek için, önce tartışmanın nereden başladığını, nasıl seyrettiğini incelemeniz, neyin neye karşılık yazıldığını, hangi göndermenin nereye gittiğini keşfetmeniz gerekiyor. Bazen "bunu yazan kimdir, tavrı nedir" diye araştırmak, başka yazdığı şeylere ve hakkında yazılanlara bakmak lüzumu görüyorsunuz. Kimi zaman yine de mesele aydınlanmıyor, mesaj atıp kişinin ne demek istediğini sorma ihtiyacı hissediyorsunuz. Anlaşılan sözü güzel söyleyememişim, derdimi açıkça ve anlaşılır bir şekilde ifade edememişim ki hakkımda bir suçlama varid olmuş. Müşteki Sözlük'e aşina biri midir, şikayet edeceği yazıları nasıl seçmiştir, bir fikrim yok. Keza dava açılmasına karar veren savcı, yazılanları bütünlüğü içinde inceleme fırsatı bulmuş mudur, bunu da bilmiyorum. Yanlış anlama sözkonusu olsa gerek.

Bu kadar yanlış anlaşılacak ne yazdınız ki? Hangi yazınızdan dolayı suçlanıyorsunuz?

Fazla detaya girersek, mahkemeyi etkilemeye çalışmış olmak gibi bir suçlama da varid olabilir. Çok kısa söyleyecek olursak, uzun bir tartışmanın ortasından bir tek yazımı seçmişler. Başkalarının hakaretamiz bulduğum yazıları üzerine, karşılık mahiyetinde yazdığım bir yazı. Muhtemelen göndermenin adresini yanlış değerlendirdiler.

Sizden başka hakaretle suçlanan dindarlar var mı?

Mahkemeye verilenlerin hepsini tanımıyorum, var veya yok diyemem. Ama dindar arkadaşlardan biri, tahkikat açılıp takipsizlik kararı verilenler arasında.
Geçenlerde bir köşe yazarı da konudan bahsetti, suçlanan yazarlardan birinin aslında hakaret etmediğini savundu. Siz ne düşünüyorsunuz?
İddianameyi çok detaylı inceleyemedim ama neresinin hakaret olduğunu anlayamadığım bazı yazılar var.

Ser verip sır vermiyorsunuz yani… Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ormanda bir tilki koşuyormuş. Görenler nereye gittiğini sormuşlar. "Develeri topluyorlarmış, kaçıyorum" demiş. "Seni ne alakadar eder" demişler. "Ya biri hakkımda bu devedir derse, aksini nasıl ispatlarım" diye cevaplamış. Süreç bana bu hikayeyi hatırlatıyor.

Haber7"



17 Haziran 2013 Pazartesi

tweetborg

sonunda twitter cyborguna dönüştüm, gözlerimden timeline akıyor sürekli: 

all tweets are scanning. 
disinformation detected. 
wrong idea detected. 
good point detected. 
bullshit detected. 
x has been spammed. 
follow y. 
unfollow z. 
status retweeted. 
status favourited. 
bullshit detected. 
bullshit detected. 
bullshit detected. 
'ya-sabır' mode has been activated. 
check messages. 
check it. 
check that. 
reply it. 
reply that. 
bullshit detected. 
don't forget prayer. 
don't forget eating. 
don't forget toilet. 
anyway you cannot forget it. 
don't forget sleeping. 
check the facebook. 
check new tweets. 
251 new tweets has been detected. 
all tweets are scanning. 
bullshit detected. 
bullshit detected. 
bullshit detected...

bkz: Gezi Chronicles 

18 Mayıs 2013 Cumartesi

dicıtıl günler / tw




nal: ekşi sözlük'ün kapatılması en az ekşi sözlük kadar yanlış olur. zor(balık)la değil basiretle çözülmesi gereken meseleler vardır... mıh: insanlara yıllardır ne ektiklerini anlatamadık, hâlâ da anlamaya niyetleri yok, hasat vakti oturup ağlamanın faydası yok. fikir özgürlüğü ile terbiyesizliği, yılışıklığı, şımarıklığı, "psişik terörü" ayırmak gibi bir sıkıntısı olmayan bir idare var maalesef. "serbestlik" bu derece fetiş olursa, "yasak" da peşinden gelebilir, şaşırmayın; tefritli etkiye ifratlı tepki, al birini vur ötekine.
*
ve lakin kusura bakmayın, ekşi sözlük'ün hakettiği kalite bu. işler bir günde bu noktaya gelmedi, yazabiliyor olsaydık yazmaya devam ederdik. ekşi'de yazmaya devam ediyor olsaydım, ben de böyle yazardım; böyle yazmak istemediğim (ve de yazamadığım) için yazmıyorum. idarenin serbestlik, hakaret vb konularda görüşleri ve yazar kalabalığının seviyesi bir araya gelince oluşan ortam fiyasko maalesef. ekşi sözlükte yazmaya devam ederek ortak alan vasfı ve dolaylı meşruiyet kazandırmayı etik açıdan hatalı buluyorum. inci için bile daha fazla saygımsı bir şeyler besliyorum, hiç olmazsa ne olduğu belli
*
arkadaşlar, tepkiniz "gündemdeki olaylara" ise bunu onunla ilgili alanlardan ilan etmeniz gerekir, aranızda istişare etseniz bile bunu >> grup kararı olarak ilan edince, grupla ilgili bir konu gibi anlaşılıyor. en azından aynı konuyu tartışan diğer yazarların yazdığı başlığa>>bütün kızlar toplandık biz de sizinle birlikteyiz gibi bir şey yazabilirdiniz. takip etmediğim için kanzuk'un tavrında ne arıza var bilemiyorum, ama olan bitendeki açıklama gayet sakin ve makul. kaldı ki bugüne kadar sözlük idaresinin serbestlik anlayışının "gevşekliğinden" en fazla bizar olan muhafazakarlardı, şimdi olması gereken olunca, diğerleriyle birlikte ayaklanmak neyin nesidir, anlamıyorum. işin aslı sanaldaki saçmalıkların fazla ciddiye alınıp yargıya falan taşınmasını çok uygun bulmuyorum. daha altıncı nesil bile yokken yargı yolunun kullanılması gündeme gelmişti, o zaman istişare edip abartılı olacağı noktasında anlaşılmıştı. lakin bu haddini bilmezleri hizaya sokacak tek şey de yargı, mevcut şartlarda. eğer daha önce muhafazakarlar topluca sözlüğü terk edip, ayaktakımına mahsus bir yer halinde bırakmış olsaydı, belki de kimse o kadar da ciddiye alıp dava mava açma lüzumu hissetmeyecekti. sözlüğü ortak alan halinde tutarak bu yolu muhafazakarlar açtı. sözlüğü bırakma kararı yerinde ve gecikmiş bir karar, lakin gerekçesi ve zamanlaması tek kelimeyle SAÇMA.
*
ekşi: bozuk, kokmuş, kokuşmuş anlamında sıfat. (tanım) eksisozluk.com (örnek)
*
" çöp tenekenizde 1866 entry var. bunları inceleyip nerelerde hata yaptığınız konusunda ipuçları edinebilirsiniz. "
inceliyorum... yönetim mantığını gözardı etmekte hata yapmışım, gereksiz tartışmalara girmişim, iti kopuğu muhatap almışım... mekanı çok ciddiye almışım, sahiplenmişim, bilgi kaynağı gibi düşünmüşüm, aklıma geleni yazmışım... incelemeye devam...
*
ilk çaylak entrymi 02.11.2002'de girmişim, hesabı da 02.11.2011'de kapattım, tevafuk oldu. kimi haksız yere incittiysek hakkını helal ede...
*
#eksisozlukkapatilsin kapattım zaten ben, dağılabilirsiniz...
#eksisozlukkapatilsin sağ üst köşedeki çarpıya basın, hemen kapanıyor. en etkili mücadele yolu. müşterisiz tükkan kapanır zaten...
esas bizim hâlâ ekşide cihad/ tebliğ davasında bulunan kardeşlerin bu dosyayı kapatması gerek... #eksisozlukkapatilsin
*
#eksisozlukkapatilsin kapatılmasın, ihbar edilsin: bilişim suçları ve sistemleri şube müdürlüğü 0212 636 1515
*
bindik bir alamete, hayırlar ola... hagatten bi twitter eksikti esasen...
yaptığım araştırmalara göre twitter login olmayanlarca da okunabiliyor. selam sana ey halkım, kola midemizi bozdu.
*
hardvâre-i fersude, softvâre-i kepaze; rezil oldı yevm-i sebt, bir laptop-ı belâde... (olsun seviyoz onu, emektarımız o bizim, kıymetlim...)
*
ez-zamanü ves-sıhhatü hayrün mine'l-çay vet-twitter... uykusuzluktan uyuyamamak, yorgunluktan dinlenememek, üretmeye çabalayıp sadece tüketmek... ince planların irade sapaklarında kaybolma, az zamanda çok ve büyük işler başarma, mükemmeli boşver; sadece bugün bir şey yap!
*
son anda internetten aldığımız bir habere göre internetten verdiğimiz pizza siparişi teslim edilmiş, ödemeyi de kredi kartıyla yapmışız... "tıpkı filimlerdeki gibi" çileklerde tat yok, ama yerinden kalkmadan pizza kapında... böyle şeyleri garipseyen son dinozor ben miyim acep?
*
pazartesi ezel salı istirahat çarşamba nöbet perşembe nöbet ertesi cuma-cumartesi nezle+twitter, pazar nöbet, pazartesi ezel, salı istirahat. nasipse çarşamba günü dünyayı kurtarmayı planlıyorum. hatırlatın da bir daha üsye olacağımda daha akıcı bir kitaba başlamış olayım, yine tw köşelerinde heba eyledik ömrün bir kısmını
*
eskiden okur yazardık şimdi bakar tıklar olduk. galaktik magazin çöplüğü... biri bizi meşgul ediyor...
*
səhifənin yüklenmesi vaxt alacaq kimi görsənir. həddindən artıq yüklənmə və ya anlıq problemlər ola bilər. hətta belə bir * səhifə yerli dibli bizdə olmaya da bilər İnternet bağlantınızı kontrol edin. problem sizdə də olabilər. yenidən yoxla və ya səhifəni yenilə.. bütün bunlardan sonra hələ də problem varsa gedib internetin müxtəlif yerləerində öz aramızdı üçün "an etibarı ilə sıçmış sayt" deyə cümlə aləməmi xəbərdar edin :)
*
twitter bana "kontrol etmemiz lazım, insan mısın" dedi. gel bizim hastanede bir sene çalış, bakalım sen insan kalabiliyor musun? heywan!
o da değil de, iman ve husband kelimelerini okumamı istedi, bundan bir anlam çıkarmalı mıyım?
*
oh deer! bugün de interneti bitiremedim...
*
bu sosyal medyayı açmaya gelmiyor, bi tvitliycem diye giriyorsun, görev bilinciyle bütün neti elden geçirip çıkıyorsun...
meydey meydey sos mesoes İLETİŞİM AĞIna yakalandık, imdat!
*
bu twitter'in en büyük eksiği: takip et ama tweetleri gelmesin seçeneği yok :P
*
internet insana pek çok gereksiz imkan sunuyor; bir sürü mâlâyâni...
*
ya bu tw. ne kaa kısır, varsa yoksa rply, rt, fav... insan şuna eyvallah, barekallah, hafazanallah butonları koyar di mi...
*
ifade imkanlarının artmasının yan etkisi: saçmalama oranı da artmış gibi görünüyor...
*
eskiden divit vardı, şimdi tweet var (bütün sosyal mesajlar hızla bayatlıyordu, birinciliği termometreye verdiler)  "30 Temmuz"
*
acaba herkese okuma-yazma öğretmeye çalışarak hata mı ediyoruz? sosyal medya- düşünemeyen, vicdanı gelişmemiş, ama yazabilen bir sürü ucube… bizde birinin fiilini veya fikrini tenkid etmek yok, hedefimiz şahsın kendisi de değil, doğrudan mensup olduğu zümre. "şu dediğin doğru, bu yanlış, şunu şöyle düzeltebiliriz" yok, "siz yanlışsınız: her şeyiniz yanlış, her zaman yanlış, tamamen yanlış" var. insanları bilgilendirmeye yönelik gayretler fuzuli; önce düşünmeyi öğretmek gerek, edeb, erkan, usul öğretmek gerek, insaf, vicdan, terbiye… olmamış kafaya döktüğünüz bilgi heba... adamı ucube olmaktan kurtarmıyor. yarım hekim candan eder, yarım "analizci" (!?) can sıkar...
*
şu tt olan başlıklara yazılanlara bakınca keyfim kaçıyor; şaka değil, terör gibi ciddi bir mesele, türkiye'yi temsil eden bir örneklem olmasa da okur yazar internet kullanıcısı vb olması açısından dikkate almak gerekir, zihin melekelerimizi hiç kullanamıyoruz, sıfır... bunun yanında insani vasıflar bakımından da zaaflarımız var.
tablo: 1. histerik bir 'duyarlılık' tablosu
2. boş bir 'tepkisellik'
3. peşin hüküm gırla
4. dinlemeyi bilmiyoruz
5. okuduğumuzu anlamıyoruz
6. çok kolay gaza geliyoruz
7. insaf-vicdan yerlerde
8. türkçe bilmiyoruz
9. muhakeme diye bir şeyden haberdar değiliz...
"strikininize deserebre kurbağa korosu" diyorum bu kalabalığa. (kurbağanın beynini çıkarıp strikinin denen maddeden verirseniz, en küçük bir uyarıya bile bütün vücuduyla abartılı refleks cevabı verir) bunlar da beyin kaynaklı bir köstekten mahrum, fazla gaz verilmiş, en küçük şeye bile en büyük tepkiyi veriyorlar, bir lahza bile düşünmeden.
akl kelimesinin arapçadaki ilk manasının köstek olması çok manidar geliyor bana...
*
bugün nefretten aşkla nefret ediyoruz canikom, kadındüşmanıdır deyu bir kadına kadındüşmanlığı ediyoruz, perhiz-turşu kucak kucağa... hem yalancısınız, hem çokyüzlüsünüz, "şöyle dedin, biz de seni böyle edelim gör gününü" mü? bir sepet solucan sizden daha çok insana benzer. vatandaşın zülfiyari de pek kibarmış, bir şaşkın kız çocuğu bozuvermiş bütün fiyakalarını... buna asabiye mantığı derler: "bizim kadınımız, tavuğumuz, keçimiz melektir, elinki kenef; bizim hatamız sevaptır, sizin nefesiniz kabahat" "biz size ne etsek, size şeref sayılır, sizin kaş oynatmanız haddi aşmaktır" kendi karısını doktora göstermek istemezken, başka kadınların muayene olduğu yere girmeye kalkan ayılar, klavye tutmayı öğrenmiş...
*
üç tık git, sonra dön; evreni bilmem ama internetin sonu yok, hepsini okumaya çalışmak zaman kaybı...
*
tablet ve ipört gibi cihazların temel tasarımı, insanların tefekkür etmesini engellemeye yönelik bir komplo gibi. kenefte bile kafayı tablete gömene nisbetle "boş boş" bulutları seyreden daha saygıdeğer. what is matrix ulan? al sana matrix, ense kökünden değil, gözlerinden ve parmaklarından bağlanıyorsun. onlara para kazandırmayacak hiçbir şey üretmeyin, bilakis sadece tüketin istiyorlar.
*

30 Aralık 2012 Pazar

galeyana kapılmadan önce


aşırı duyarlılık-boş tepkisellik / heyecan-galeyan sarmalına kapılmadan önce yapılması gerekenler

1. iddia edilen/ ortaya atılan ibarenin içinde geçtiği metni bulun
2. ibare aynen mi alıntılanmış, değiştirilmiş/çarpıtılmış mı, kontrol edin
3. ibarenin tek başınayken çağrıştırdığı mânâ, metin içinde ifade ettiği mânâ ile örtüşüyor mu, kontrol edin
4. ibarenin metin içindeki fonksiyonunu tespit edin: başlık, anafikir, yan fikir, örnek vb
5. metnin anafikrini tespit edin
6. metnin varsa artıları ve eksileriyle genel bir değerlendirmesini yapın
7. metinin geneliyle ibareyi karşılaştırın, yazarın meramını düzgün bir şekilde ifade edip edemediğini değerlendirin
8. konuya bir katkınız olabileceğinizi düşünüyorsanız, elinizden geldiği kadar sakin bir şekilde yazmaya çalışın; gerekirse yazma işini erteleyin, tekrar düşünün, sakinleşmeye çalışın
9. bunları beceremiyorsanız klavyeye dokunmayın, sadece fare kullanın, komik resim filan paylaşın

17 Ekim 2011 Pazartesi

işte böyle waldo...

meşhur hikayedir, sivil itaatsizlik mefhumunun babası henry david thoreau eylemlerinden dolayı hapistedir. arkadaşı waldo ralph emerson ziyaretine gelir ve "sen neden buradasın" diyerek üzüntüsünü belirtir. thoreau'nun cevabı çarpıcıdır: "waldo sen neden burada değilsin?"

haddim olmayarak ben de dostlarımın, gönüldaşlarımın bir kısmının, şu anda nerede olduklarını tekrar düşünmeleri gerektiğini söylemek istiyorum.

ekşi sözlük uzun zaman sevdiğimiz, değer verdiğimiz bir yer oldu. bir çok insana ulaşmamıza vesile oldu, hayatımızı etkiledi. aksak tarafları da vardı ve baştan beri farkındaydık, ama olup bitenin faturasını hep kullanıcılara yükledik, yönetimi mazur gördük. yönetimi eleştirenlere, sözlükle ilgili anlamadıkları hususlar olduğunu, idarenin tarafsız olduğunu, adil davranmaya çalıştığını söyledim hep. ortamın kendi kuralları vardı ve bunu dikkate almak gerekiyordu. sözlükte dine hakaret edenleri adli sürece havale etmeyi düşünen arkadaşıma hatalı olduğunu söyledim. uzun süre yönetimdeki zaaf noktası dikkatimden kaçtı. yönetim gerçekten de kendince adil ve tutarlı davranmaya çalışıyordu, ama hata ettiğim nokta şuydu ki: çizdikleri çerçevede, bize karşı bizim anladığımız şekilde adil davranmaları mümkün değildi, yazarların edepsizlikleri onlara göre fikir serbestliği dairesinde kalıyordu. yönetimi bir tarafa bırakarak edepsizlerle uğraşmamız bataklıkta sivrisinek avlamaya benziyordu , mevcut idare anlayışı içinde avantajlı duruma geçiyorlardı, edepsizliğe müsamaha ediliyordu ve onlar kadar edepsizleşmemiz mümkün veya doğru değildi, hep dişlerimizi sıkarak öfkemizi zaptetmeye çalıştık, insanlara laf anlatmaya çalıştık. işin ilginç tarafı, yönetimin serbestlik anlayışı aslında, kanuni çerçeveyi bile zorluyordu, onlara göre legal olan, kanuna göre legal olmayabiliyordu.

sonunda vardığım nokta şu oldu, bu terbiyesizlerle aşık atmaya çalışmak da, onlarla aynı ortamda olmak da yanlıştı. yapılması gereken, bu idare anlayışı orada oldukça, orada olmamaktı. varlığımızla ortamı bir nevi ortak alan haline getiriyor ve edepsizliğe dolaylı şekilde meşruiyet kazandırmış oluyorduk. sitenin ismi ayaktakımı.org olsaydı ve sadece bu terbiyesizler orada yazsaydı, şimdiki kadar etkileri olmayacaktı. inci sözlükten pay biçmeli, ne olduğu belli, gireni çıkanı belli, ne yazarlarsa yazsınlar, "delidir, ne yapsa yeridir" parantezinde kalıyor. aynı şeylerin illegal bir örgütün kaçak yayın merkezinden söylenmesi ile, meşru ve umumi bir kanaldan yayınlanması arasında fark var. ekşi'yi ekşi yapan biz değildik belki, ama varlığımızla katkıda bulunuyorduk, söylenmemesi gerekenin duyulmasına vesile oluyorduk. neticede ekşi sözlük'te olmak etik açıdan sorunluydu. bu neticeye vardığım anda, sözlük'ü bıraktım. kaydımı silme işini süresiz erteleyerek, yazdıklarımı elden geçirmekle meşgul oldum, çok da zamanım yoktu, bu yüzden bu süreç iki seneden fazla bir zaman devam etti, sözlük'ü bırakma işi sürüncemede kaldı. sonunda sigortalarım tekrar attı ve bu işi hızlandırmaya karar verdim. bunu yaparken de sessiz sedasız çekip gitmek yerine, tepkimi ifade etmeyi seçtim. ekşi sözlük benim için legal bir yer değil, bana adil davranmıyor, benim dünya görüşümü, değer yargılarımı kaale almıyor, sadece kendi değer yargılarını çerçeve alarak kendi özgürlük anlayışını lutfediyor. bu tür bir serbestlik anlayışını protesto etmek gerekiyordu ve çok geç kaldık bu konuda. uzun lafın kısası, benim formatımı kaale almayan bir yerin formatını tanımamaya karar verdim.

beni seven arkamdan gelsin desem komik olacak, ama yine de dostlara seslenmekten kendimi alamıyorum: waldo...