islamcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islamcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Yerini Bulmayan Tenkidler ve Kadın Meselesi


Adeta tartışmayı meslek edinmiş gibi sürekli tartışıp dururken sık sık gözden kaçırdığımız hususlardan biri doğru söylemekle haklı olmak arasında fark olduğu. Haklı olmak için söylediğinizin doğru olması gereklidir, ama yeterli değildir. Haklı olmanız için doğru saiklerle, doğru gerekçelerle, doğru motivasyonla hareket etmeniz gerekir, bir. Doğru şekilde, doğru usûlle ve doğru üslupla hareket etmeniz gerekir, iki. Doğru açıdan, doğru mesafeden bakmanız, meseleyi doğru ölçekte ele almanız; doğru bir bütün içinde, doğru yere oturtmanız gerekir, bu da üç. Yani konunun kuyruğunu, kulağını ele almakla yetinir de, tamamını bir tarafa bırakırsanız; ele aldığınız kısımla alakalı söylediklerinizin doğru olması meseleyi halletmek için yeterli olmaz. Son zamanlarda tekrar gündem olan kadınların âdâba uygun hareket edip etmedikleri bahsi bunun bir misali.

Yapılan tespitlerin esas itibariyle doğru olduğu söylenebilir, gerçekten de başörtülü hanımlardan bazılarının hal ve hareketleri tesettür mefhumunun ruhuna pek uygun değil. Aslına bakarsanız zaman zaman bunu dile getirenler arasında “bizim mahallenin” hanımları da var. Söylenenler doğruysa neden bu kadar gürültü çıkıyor? Bazı hanımlar hakikate cephe almış vaziyette mi? Yoksa atladığımız bazı noktalar mı var?

Evvela şunu tespit etmek gerekiyor, gerçekten de “bizim mahallede” fikir itibariyle kayma yaşayan bir zümre var, belki kendileri de farkında değiller, ama artık hadiselere baktıkları nokta pek “yerli ve millî” veya “muhafazakâr” bir tavrı ifade etmiyor; daha ziyade “modern” bir bakış açısı “İslamî olana dair bir arayışın” yerini almış durumda. Bu bazen liberal bir duruş olarak ortaya çıkıyor, bazen feminist bir duruş... Bu “sapma” kadınlar kadar erkekleri de alakadar ediyor, ama gündemle kesişen kısmı, kadınlara ait olan kısmı. Bu hanımlardan bazıları tesettüre fazla mânâ yüklenmesinden şikâyetçi. Bu fazla olan mânâ nedir ki taşıyamıyoruz? Eğer herkesin evliya gibi davranmasına dair beklentiler kastediliyorsa, buna söyleyecek bir şey yok. Çoğumuzun ameli çok eksik, kusurlu ve kul hakkı olmadıkça kimsenin kimseye sorabileceği bir hesap yok. Nasihat etmek, hayra teşvik etmek ve şerden sakındırmak elbette gerekli, fakat bunun da bir yolu yordamı var, kaş yaparken göz çıkarmamak gerekiyor. Öte yandan “fazla olan mânâ” derken kasıt “tesettüre yüklenmemesi gereken bir mânâ” ise, orada biraz durup düşünmek gerekir, zira fikriyat itibariyle bir “itizal” başlamış demektir.

İslamcı fikriyat dinin sadece ferdi ve günlük hayatta uygulanabilmesi ile alakadar olmaz, aynı zamanda toplum halinde ve devlet seviyesinde bir temsil ile uygulanabilmesi ile de alakadar olur. İslamcılık, daha doğrusu İslamcılığın Namık Kemal’den girip Ali Şeriati’den çıkan versiyonu, bir yönüyle gelenekle modernite arasında moderniteye doğru bir yalpalama ifade etse de, netice itibariyle moderniteye karşı çıkmaya çalışan, en azından onu eleştiren bir fikir; durduğu yerin sekülarizmin, materyalizmin, hümanizmin tam karşısı olması gerekiyor, bunları reddederek başka bir hayat kurmayı hedeflemesi gerekiyor. Lakin görünüşe göre böyle bir hedef hususunda pes edilmesi, belki de hedefin sadece pratikte değil, teoride de tamamen terk edilmesi söz konusu. Moderniteye razı olunacak, bize sunduğu hayat, değerler, fikirler benimsenecek ve sadece gündelik hayatta bireysel ibadetlerin yapılabilmesi ile yetinilecek. Yani İslam artık sizin için “tablonun tamamı” olmayacak; kültürel çeşitliliğin içinde, çoğulcu bir toplumun pek çok renginden biri olacak. Bir yandan “sizin için” ne kadar önemli olduğunun altını çizeceksiniz, ama diğer yandan bunun “sadece sizin özel hayatınız” olduğu iddiasını da kabullenmiş olacaksınız. Eğer bütün bu mânâ meselesinde, bakış açısı gerçekten bu ise; artık “bizim mahalle” diye bir şeyin kalmadığı veya bir kısmımızın aslında mahalleyi terk etmiş olduğu söylenebilir. Bu ağır bir tespit ve yanılıyor olmam elbette daha güzel olurdu. Belki de bütün mesele bir takım yanlış anlamalardır. Ama hadise gerçekten buradan bakınca göründüğü gibiyse, dün zorla dışlandığımız “kamusal/ toplumsal” alandan, bugün gönüllü olarak çıkıyoruz demektir. Daha doğrusu o alana ancak “gömlek değiştirerek” girebilmişiz demektir. Başka bir ifadeyle ikna odasından başımızdaki örtüyle çıkmayı başarabildiğimizi sanırken, o örtünün mânâsını geride bırakmışız demektir. Bu gerçekten çok can sıkıcı bir tespit ve neyse ki hiç yanılmayan biri değilim.

Haklı olmak ve doğru söylüyor olmak aynı şey değildir dedik. Bu noktada bunun bir misali üzerinde durabiliriz. Kadınların -bir kısmı erkeklerden kaynaklanan- sıkıntılarına işaret etmek ve bunlar için çözüm aramak başka bir şeydir, bunu seküler bir teori üzerine oturtarak yapmak başka bir şeydir. Nasıl ki çalışanların haklarını kul hakkı kavramı ile ifade etmek yerine, burjuva-proleter çatışması üzerinden ifade ederseniz, kendi teorinizden ayrılmış oluyorsanız; kadınların haklarını cinsiyetler arasında bir çatışmayı esas alan bir kurgu ile ifade ederseniz, bu artık İslamcılık olmaz. Diğer taraftan konuyu “feministler yine dellendi” diye kestirip atmak da fazla kolaycı bir yaklaşım ve tek başına konuyu kilitlemeye yetiyor.

“Hanımlar edepli olun” ikazlarına sinirlenen hanımlar, “feminist” hanımlardan ibaret değil. Aksine zaman zaman kendileri de benzer sıkıntıları dile getiren hanımlar bile, bu ikazlara tepki gösterebiliyor. Bu tepkinin mahiyetini doğru anlamak gerekiyor, yoksa “niye doğru söylediğimiz halde ayaklanıyorlar, doğrulara karşı mı bunlar, hepsi birden sapıtmışlar” diye bir karşı tepkiyle tartışmayı çıkmaza sokarsınız.

Görebildiğim kadarıyla hanımların temel rahatsızlığı sürekli ve tek başlarına hedef tahtası haline gelmelerinden kaynaklanıyor. “Başka konu yokmuş gibi” laf dönüp dolaşıp “hanımları hizaya getirmek” bahsine geliyorsa, ama “beylerin kabahatleri” pek gündem olmuyorsa ve dinin pek çok kısmı aynı nisbette mesele edilmiyorsa; sıkılmaları, bunalmaları ve sinirlenmeleri çok da anlaşılmaz değil. Bir çok doğrunun içinden sadece bir parçasını seçip bıktırıncaya kadar tekrarlarsanız, insanlar rahatsız olmakla kalmaz, “din anlayışınızı” da sorgulamaya başlar. Söylediğiniz şeyler doğru olduğu halde dini çarpıtmış olma durumuna düşebilirsiniz. Meşhur misalle izah edecek olursak, filin kulağı olduğu doğrudur, ama siz sanki fil kulaktan ibaretmiş gibi davranırsanız, yanlış mesaj vermiş olursunuz: kulak fil değildir, fil de kulak değildir.

“Dindar” camiada giderek yaygınlaşan bir “gevşeme” olduğu doğru, ama bu her iki cinsi birden etkiliyor. Fakat başörtülü kadınlar, “alametlerini” başlarında taşıdıkları için kolayca tesbit ve teşhis edilebiliyor ve hatalarının kayda geçmesi çok daha kolay oluyor. Halbuki onların yaptıklarının muadillerini yapan erkekleri çoğu zaman dışarıdan görmekle tanıyamıyorsunuz ve kimin ne yaptığı belli olmuyor. Tanınamayacak derecede başkalarına benzemek yanlış değil mi? Elimizi vicdanımıza koyup sayalım: kaşını yolan kızlar kaç sefer gündem oldu ve bıyık bile bırakmayan erkekler kaç kere gündem oldu? Kızların çoğu oturup kalkmayı bilmiyor, ama erkekler de öyle. Kızların çoğu nerede ne konuşulmayacağını bilmiyor ve erkekler de öyle. “Şallılarla” takılan elemanlar Paris’ten, Milano’dan gelmiyor; çoğu bu mahallenin çocukları. Önce gizli nikah kıyıp sonra canı sıkılınca boşayarak kızları ortada bırakanlar “bizden farklı olanlar” değil. Teaddüt-i zevcat ruhsatını suistimal edenler, iş başvurusuna gelen kadını kaşla göz arasında nikahlamaya çalışanlar, başörtüsü yüzünden başka yerde çalışamayan kadınların çaresizliğini kullanıp yarı ücrete çalıştıranlar “elalem” değil. Kadın ve erkek “eşit” olmayabilir, ama bunun mânâsı birbirlerinden farklı yönlerinin olması, bir takım hükümler bakımından ayrılıyor olmaları; mahiyet itibariyle tamamen birbirinden farklı olmaları değil. Kadın ve erkek arasında olması gereken, olabilecek mesafeleri ve sınırları tayin eden hükümler, daha ziyade “nesebin korunması” hususu ile alakalı olabilir, ama bundan nasıl sınırın bir tarafında kalan erkeklerin “esas itibariyle üremekle alakalı bir şey” olduğu mânâsı çıkmıyorsa, diğer taraf için de böyle bir şey söylenemez. Gelgelelim bazı kardeşler insan deyince sadece erkeklerin anlaşılması gerekiyormuş, din de erkeklere gelmiş, kadınlar ise meyve bahçeleri ve binekler gibi kendilerine bahşedilmiş bir metadan ibaretmiş gibi davranıyorlar. Nasıl bazı hanımlar aile kavramıyla bağlarını koparmak ve sadece bir birey olmak, “dünyanın” peşinden koşarken “evden” tamamen soyutlanmak tavrını bir ideal olarak benimsemekle hata ediyorlarsa, bazı beyler de kadını “mahiyeti itibariyle bir tür ayıp” gibi görüp bir yerlere “gömmeye” çalışmakla hata ediyorlar. Karşımızda cahiliyetin farklı renkleri, farklı türleri var ve bir kısmı modern bir çehre arz ederken bir kısmı da gelenek suretinde görünüyor. Gelenekli olmak iyidir ve lakin gelenek nass değildir, zamanla rayından çıkabilir; tecdide, tashihe ihtiyaç hasıl olabilir veya sizin hataen gelenek diye benimsediğiniz bazı alışkanlıklar gelenekten uzaklaşmak mânâsına gelebilir, geleneği doğru tevarüs edememiş olabilirsiniz. İşin ilginç tarafı “kadının yeri evidir, bu bizim geleneğimizdir” tavrındaki arkadaşların birçoğunun nineleri sabah ezanında dağa çıkıp odun topluyor, öğle sıcağında tarlada çapa yapıyor ve eve anca hava kararınca geliyordu.

Gelenek deyince, örfleri ve adetleri ayrı ayrı ele almak lazım. Örfler daha temel değerleri ifade ediyor ve daha zor değişiyor. Adetler ise değişime daha açık. Âdâb bahisleri örflerle alakalı olabildiği gibi, adetlerle alakalı da olabilir ve bu ikinci kısmı daha çabuk değişebilir. Ayrıca âdâb “algı” ile alakalı bir konu ve her zaman mantıklı izahı gösterilemeyebiliyor. Mesela misafir gelince ayağa kalkmayı açıklamak daha kolaydır da, bacak bacak üstüne atmak neden saygısız bir hareket kabul edilir, bunu açıklamak daha zordur. Büyüklerimizin elini öpmemizi izah etmek, büyüklerin yanında çocuk sevmemeyi izah etmekten daha kolay.  Diğer taraftan söz konusu algılar “ortak bir hayat” ile aktarılır, “görerek” öğrenilir. Eğer bir şeyler yeteri kadar aktarılamıyorsa, bu algıları edinemeyenleri kınamaktansa, neyin aksadığını arayıp bulmak, çözüm yolu olarak daha verimli olacaktır.

Konuşacak çok konu var; daha faizsiz bir piyasayı nasıl kuracağımızdan tam olarak emin değiliz; riya ve ucub gibi, gıybet gibi amellerimizi ifsad eden huylardan nasıl kurtulacağımızı çok iyi bilmiyoruz. Önümüzde savaşlar, açlık, salgın hastalıklar gibi ciddi meseleler var. Pek çok konuyu bir tarafa bırakır da, sadece sürekli belirli konuları tartışıp durursak; havanda su dövmekten başka bir şeyi başaramamış oluruz. Kadın meselesi “tuz gibi” önemli bir konu olabilir, ama “tuz kadar” konuşsak yeter zannederim. Belki de hepsinden önce “ihtilaf âdâbını” tesis etmemiz gerekiyor.

Allah kalplerimizi hidayet üzerinde buluştursun.



Köy Yanar Deli Taranır


Sanki okuyan varmış gibi fiyakalı bir giriş yapmak istiyorum yazıya, sayın okumayıcı; Türkiye’de blog yazarlığının en kolay tarafı toplam otuz altı yazıyla külliyatı tamamlayıp köşeye çekilebilme imkânı. Otuz yedinci bir yazı daha yazmaya gerek kalmıyor, neden? Çünki aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor ve sizin yeni bir şey yazmanıza gerek kalmıyor, çünki “aa ben bunu yazmıştım” deyip hemen linkini verebiliyorsunuz, “heee ben bunu yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz, “ooo ben bunu yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz ve üstüne bir kelime eklemek ihtiyacı hissetmeden gündeme katılıp günü kurtarabiliyorsunuz. Ne var ki, bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başlıyor, bu döngü. Hararetle bu kadar konuyu tartışmak için enerjiyi nereden buluyorsunuz, anlamıyorum. Üstelik son derece ince bir dikkatle sürdürülüyor tartışmalar, zinhar bir adım ilerlememek, herhangi bir şeyin halline kıl kadarcık yaklaşmamak konusunda bir mutabakat var gibi ve galiba mutabık kalınan tek konu da bu. Hep beraber sanki bir salona doluşmuş vals yapar gibi, hiçbir yere varmadan dönüp duruyorsunuz, aynı figürleri itinayla tekrar tekrar şey ediyorsunuz. Ney ediyorsunuz, bilemedim, dans literatürüne vukufum bu kadar. Neyse, hiçbir yere varmadan dolap beygiri gibi dönüp duruyorsunuz işte. Kimin değirmenine su çekiyorsunuz bilmiyorum, ama yazık netice itibariyle bu kadar enerjiye. Derdiniz ne sizin arkadaşım?

Taranma kısmı anlaşıldıysa köyün yanma kısmına geçebiliriz.

Dünyada pek çok mühim hadise oluyor. Her zaman öyleydi, ama o zaman pek çoğundan haberimiz olmuyordu. Belki de daha az haber alınca haberler daha kıymetli oluyor, eskiden insanlar pürdikkat kesilip “acans” dinlerdi, gazetelerden meseleleri takip ederdi. Şimdi üzerimize sağanak gibi, dolu gibi haber yağıyor ve hepsini takip etmemiz mümkün değil. Ne yapabiliriz? Hangileri daha mühimse onları takip etmeye çalışabiliriz mesela, veya sahaları arkadaşlarımızla, dostlarımızla paylaşırız, herkes bir parçasını takip eder, diğerlerine özet geçer. Falan filan. Hiç de öyle bir şey olmaz, zira bizim için dünya bu dönüp duran gündemlerden ibaret. Neyi kaçırdığımızın farkında bile değiliz. Çinliler Güney Çin Denizi denen, ama Çin’e ait olup olmadığı tartışmalı bir bölgede zengin yakıt rezervleri buldular, işletilebilir vaziyette. Amerikalılarla itekleşip duruyorlar bu bölgede. Diğer taraftan Kuzey Kore nükleer savaş çıkarmacılık oynuyor. Beri yandan Orta Doğu’da ne kadar ülke varsa doğrudan, dolaylı şekilde, yandan kenardan bir şekilde bir savaşın içinde. Amerikalılar Mars’ta su arıyorlar, bulurlarsa Yemen’e gönderecekler galiba; yirmi birinci asrın ilk çeyreğinde insanlar sapır sapır koleradan ölüyor, neyin davası olduğu belli olmayan bir savaş yüzünden. Myanmar’da Rohingyaların evleri yakılıyor, Keşmir’de Müslümanlar plastik kurşunlarla kör ediliyor, Çinliler her gün yeni bir icat çıkarıyor, ezanı “Komünist Partisi uludur” şeklinde okutmak gibi. Bu liste uzar gider ya, bir yerde kesmek lazım. Daha bir de bunun iç meseleler kısmı var. Hamdolsun kimi zaman düşe kalka, kimi zaman hoplaya zıplaya kalkınmaya devam ediyoruz da, işler pek o kadar da düşündüğümüz gibi parlak değil. Hâlâ önümüzde uzun bir yol var, hâlâ ülkeleri güçlü kılan sahalarda gerilerdeyiz. Bulunduğumuz nokta elimizden gelecek olanın en iyisi değil, can sıkıcı olan bu. Bilimsel araştırmalarda, eğitimde, tarımda, sağlıkta şimdikinden çok daha iyi olabilecek potansiyelimiz var, hamdolsun, ama bunları ancak doğru politikalarla hayata geçirebiliriz ve fakat sevgili kamuoyumuz bu konularda büyük resme hiç bakmıyor nedense, her kararı “başımızdakilere” havale edip, ne yaparlarsa onunla yetiniyoruz. Komplo teorileri söz konusu olduğunda büyük resimlere doyamayan muhayyilemiz, müfekkiremiz; böyle konular olduğunda ne detaylara bakıyor, ne kompozisyona.


Konuşmayı en çok sevdiğimiz konular şekille alakalı konular. Onların arasında da dinle ve kadınla alakalı olanlar. Din konuşmayı çok seviyoruz, ama mesela İslam hukuku günümüzde nasıl hayata geçirilir, onu pek konuşmuyoruz. İslam ahlakının incelikleri pek gündem olmuyor. Belli başlı birkaç konu sürekli gündem oluyor, varsa yoksa onları konuşuyoruz. Ne olacak halimiz, bilmem. Allah yardımcımız olsun.

26 Aralık 2016 Pazartesi

Denize kimi döktüydük ki? / tw


neyden kurtulduğumuza dair ortak bir fikrimiz yok ki ortak kutlayalım
ezan susmasın diye verilen bir mücadele miydi, başarıya ulaşan, ezanı susturabilme hakkının kazanılması için miydi?
millî mücadelenin neticesi latin harflerinin kazanılması mı, arap harflerinin kaybedilmesi mi?
işgalcilerin türkiye'den kovulmasının ne anlama geldiğinde anlaşabilmek için önce türkiye'den ne anladığımızda anlaşmamız lazım...
bence ortada kutlanacak bir şey var, ama gündoğdu meydanında toplananların kutladığı benim kutlayacağım şey değil.
9 eylül kutlanacak bir şey değil demiyorum, anlamıyor musun? gündoğdu'da kutlanan işgalin bitmesinden ibaret değil diyorum
9 eylül'den sonra meclis-i mebusan istanbul'a taşınıp "halife-i ruy-i zemin efendimiz"e biat etse ve rejim değişmese, reformlar olmasaydı
bu senaryo gündoğdudaki kalabalık için hâlâ kutlamaya değer bir manzara olur muydu?
kimine göre 9 eylül chp türkiyesine yol açtığı için, kimine göre ise chp türkiyesine rağmen güzel. ortak fikir var mı ki ortak kutlansın?
1908 öncesi türkiye nedir? şark meselesinin başımıza patlamak üzere olduğu, fırtınanın eşiğinde olduğumuz bir dönem mi? bunu kimse istemez.
dil devrimi saçmalığının yapılmadığı bir dönem mi? bunu niye istemelim?
1918'de mağluptuk, felaket başımızda patlamıştı. sonra işgal geldi. sonra gitti. 1922'de, 1918'e döndük.
1922 türkiyesi 1918 türkiyesinden daha muzaffer bir türkiye değil.
savaştan mağlup çıktığımızı algılayamadığımız için 90 senedir hayal aleminde yaşıyoruz.
savaştan mağlup çıktığımız yetmiyormuş gibi, geçen dönemde hem kültürümüz, kimliğimiz darbe yedi, hem bir sürü nifak boy verdi
1918'de daha bağımsız olmak çok tuhaf bir fikir. lozan'da kapitülasyonlardan kurtulduk, tek artı budur belki de
biri kaybedilmiş, diğeri kazanılmış iki ayrı savaş yok, osmanlı ve türkiye diye iki ayrı devlet de yok...
osmanlı'dan kurtulmuş falan değiliz, osmanlı'nın kaldığı yerden devam ettik, sadece rejim değişti
osmanlı'nın bir sürü kurumundan "kurtulamadık", kötü alışkanlıklarından, zaaflarından... bir toplum kendisinden kurtulabilir mi kolayca?
kapitülasyonların kaldırılması bir başarıdır, ama hukukî kapitülasyonların kaldırılmasının hukukumuza malolduğunu da unutmamalı
osmanlı'dan cumhuriyet'e geçerken siyah bir tablo beyaza veya beyaz bir tablo siyaha dönmedi
cumhuriyet döneminde işlenen bir çok hatanın kökleri osmanlı'dan geliyor. başarıların da...
osmanlı ve cumhuriyet tamamen iki ayrı şeymiş gibi düşünmek aklî melekelerimizi zayıflatıyor
osmanlı'yı saadet asrı sananlar da cumhuriyet eğitiminin ürünleri, hatalı imalat, mantık aynı, yönü ters...
selçuklu, osmanlı ve cumhuriyet tek bir devlettir. rejim değiştirmekle devlet yıkılıp kurulmaz. bu saatte tartışamayacağım, kusura bakmayın
konu dağıldı, işin özeti: gündoğdu ahalisi yunanın denize dökülmesiyle birlikte daha bir sürü şeyi kutluyor,
o daha bir sürü şeyi ben kutlamıyorum, yunanın denize dökülmesini kutlayacaksam ayrı bir yerde kutlarım


5 Eylül 2015 Cumartesi

Devletin küfesi kaç okka

Yumurta küfesini uzaktan taşlayıp "tağut te ce" diye bağırırken hava hoştu, bir taraftan etnik fitne mangalını yellerken diğer taraftan İttihad-ı İslam hayalleri kurabilirdiniz. Vaktâ ki İslamcılar Devlet'in elifbasını hecelemeye başladı, ümmetçi kılığındaki etnikçilerin fiyakası bozuldu, şimdi asıllarına rücû ediyorlar. Bu da bize ders olsun; madde bir: "tağut" olan "te ce" değildi, madde iki: aynı anda hem bölüp hem de birleştirmek mümkün değil. Bir yanda Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura'nın, diğer yanda Mehmed Akif Ersoy ve Said Halim Paşa'nın sancısını çektiği ortak bir şey vardı ki, bu sancı sizde yoksa Bu Ülke'nin derdinde değilsiniz demektir. Halkların sarhoşluğundan ayılın, hâlâ "devrim" sayıklayan bir iki eski tüfeği bırakın bir tarafa da safta hizaya girin. "Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl"...

13 Mart 2015 Cuma

kabataş efsanesi / not

kabataş bilmecesi gerçek mi, yalan mı, bunu çözmekten ne gibi bir netice hasıl olabilir?

doğru olduğunu ispatlamış olsaydık, bir kısım gezici tayfanın dindarlara nefretini belgelemiş olabilecektik. halbuki bunu zaten biliyoruz, kabataş'a ihtiyaç yok

hükumetin güvenilirliğini test etmiş olabilecektik, ama o zaten her türlü zedelendi, kabataş %100 doğru bile olsa tamiri zor

bir sürü laf söz hariç elde delil olarak ne var? küçük bir video parçası. söylenenlerin doğru olmayabileceği veya tam olarak söylendiği gibi olmayabileceğini destekler gibi durmakla birlikte ispatlamıyor. aksini de ispatlamıyor.

bu durumda kabataş tartışıp durmak ahmaklıktan başka bir şey değil.

ama kabataş efsanesinin devamı safları sıkışık tutmak bakımından iki cenahın da işine geliyor.

bu arada esas meselenin fersah fersah uzağındayız. dindar ne demektir?

örtüsüz kadın resmi görünce hiçbir refleks devreye girmeden, hiçbir şekilde frenlemeden rt yapmak dindarlığın neresine düşer?

kabataş yalan olsa ne olur, gerçek olsa ne olur, küllüm yalan olmuşuz zaten...

24 Aralık 2014 Çarşamba

Delikanlı Muhafazakârın Nitelikli Hayat Problemi / tw+



[Televizyonda bir evlilik programına katılan muhafazakâr gencin, tanıştığı kızı “gerekli şekilde” gezdirememesi üzerine vaki olan, muhafazakâr erkeklerin “nitelikli zaman geçirmeyi bilmedikleri” veya “kızlarla zaman geçirmeyi bilmedikleri” şikâyetlerine dair]

Aferin delikanlıya harbi muhafazakârmış. Nitelik isteyen at pazarına gitsin. Nitelikten öleceğiz zaten bu gidişle. Müslümanın derdi de nitelikli yaşamak zaten... Gerçi harbi muhafazakârın evlenme programında ne işi var, değil mi? Bu soru kadük değil, muhafazakârlık kadük hale geldi.

Konuyu doğru tayin etmek lazım, konu bir kültür krizi konusu, farklı inançlara dayanan, farklı bir ahlâk anlayışı olan bir dünyanın hâkim hale gelmesiyle birlikte, insanların hayat tarzlarını da belirler hale gelmesi sözkonusu. Etki altında kalıyoruz, zihniyetimiz yavaş yavaş değişiyor, önceden yadırgadığımız pek çok şeyi kanıksamaya, benimsemeye başlıyoruz. Hayatımız değiştikçe inancımızın da değişmesi gibi bir tehlike karşısındayız. İnancınız hayat tarzınızı belirleyemiyorsa, hayat tarzınızın inancınızı etkilemesi ihtimali ortaya çakıyor. Batı dünyasının gündelik pratikleri çok farklı bir varlık telakkisine dayanıyor ve hedefleri dinimizin bize gösterdiği hedeflerden farklı, geleneksel değerlerimizin işaret ettiği değerlerden de farklı. Batılı hayat tarzı her alanı istila ettikçe, değerlerinize yer bulamamaya başlıyorsunuz. Bu istila boşluk bırakmıyor ve eskiden yaşadığınız gibi yaşama imkânınız kalmıyor. Eskiye dönmek mümkün değil, ama yeniye teslim olmak da yok oluşa giden bir yolun başlangıcını temsil ediyor. Kısacası bir açmaz karşısındayız: geleneksel formlar modern hayat içinde sürdürülemiyor, modern formlar ise bizi değerlerimizden uzaklaştırıyor. Bu tablonun mevzuumuza bakan yönü şu: geleneksel formlar içinde kız ve erkeğin birlikte zaman geçirmesi ile alakalı fazla kalıp yok. Mevcut gündelik hayat pratikleri ise ağırlıklı olarak modern hayatın ürünleri.

Konunun hayati bir ehemmiyet taşıması hem kadın-erkek ilişkileri gibi netameli bir bahse dâhil olmasından, hem de aile gibi cemiyetin temel taşı olan bir kurumla alakalı olmasından kaynaklanıyor. Geçmişte mesele olmayan şeyler bugün mesele haline geliyor, geçmişin ihtiyaçları için bulunmuş çözümler bugün işe yaramıyor, bugün mevcut hazır çözümler ise bambaşka bir dünyaya ait. Görücü usulüyle evlenmek –en azından bazı kesimlerde- giderek zorlaşıyor. İnsanlar eskiye göre birbirlerinden daha farklı, bir zamanlar karakterleri ne kadar farklı da olsa bile, herkes aşağı yukarı birbirine benziyordu; meselâ “farklı müzik zevkleri” diye bir konu yoktu, bugün rastgele seçeceğiniz birinin, uyuşabileceğiniz, anlaşabileceğiniz biri olup olmadığını, tanımadan kestirmek mümkün değil. Gelgelelim bu “problemin” bir çözümü de yok ortada, yeni insanlarla tanışmanın “yeni ama yerli” bir şekli de bulunmuyor. Diğer taraftan Batılı hayat giderek yayılırken, kendini muhafazakâr sayanlar arasında daha çok kişi bunu benimsemeye, tabii karşılamaya başlıyor. Böylece bahsi geçen meselenin bir çözüme kavuşturulması da giderek zorlaşıyor, Batılı gibi yaşamayı mesele görmeyen, hatta olumlu karşılayan, bir dava gibi savunup buna uymayanlardan hesap sormaya kalkan bir zihniyet konuya bir çare bulabilir mi? Belki de bir çare bulunsa, bunun karşısına dikilecekler… Bu durumda “bu neyin muhafazakârlığıdır” diye sormak gerekiyor.

Meselenin kızlar ve erkekler için ayrı yönleri sözkonusu edilebilir. “Kızlar şöyle, erkekler böyle” gibi genellemelerden de kaçınmakta fayda var, farklı tiplerde insanlar her iki cins arasında da olabilir. Ancak daha ziyade göze batan durum, kadınların modern hayata daha rahat ve hızlı adapte olmaları ve erkeklerin nisbeten “uyumsuz” kalmaları. Bunu söylerken, “fazla uyumlu” erkeklerin dikkat çekmiyor olmalarından kaynaklanabilecek bir hatalı veya yetersiz gözlem ihtimalini de göz ardı etmemek gerek, zira muhafazakâr erkeklerin çoğunun muhafazakâr oldukları, ortada başörtüsü gibi bir alamet olmadığı için, fark edilmiyor ve dolayısıyla örnek de teşkil etmemiş oluyorlar. Bu elbette bir anlamda vahametin katmerlisi, fark edilecek kadar bile bir vasfın ortada kalmadığı söylenebilir. İşbu dikkat etmek gereken noktaları bir tarafa bırakacak olursak, manzara begayet sosyalleşmiş muhafazakâr kızlarla, asosyal muhafazakâr erkekler arasındaki bir niza halini alıyor. Asosyallik, uyumsuzluk, farklı hayat tarzları arasında kalıp bocalamak çok da methedilecek vasıflar olmayabilir, ama yine de meselenin kültür krizi cihetini düşününce, metropole adapte olamamış bir iki genç problemin çok küçük bir kısmı. Hatta aksine durum kısmen olumlu bile sayılabilir, adapte olabilmek daha tehlikeli, uyumsuzluktan bir çözüm çıkma ihtimali olabilir ama kendini modernitenin akışına bırakmak çıkışı olmayan bir yol.

Pekeyi nedir bu kızçelerin derdi? Erkekler ilişkilerde beklenen rolleri oynayamıyor. Bu acaba erkeklerin beceriksizliğinden, özensizliğinden, odunluğundan mı kaynaklanıyor –en azından sadece bunlardan mı kaynaklanıyor- yoksa beklenen rollerde bir hata mı var, oyunun kendisi ve kızların beklentilerinde mi, bir hata var? Konudan bahsederken kullanılan kavramlara bakarak söyleyebiliriz ki, beklenti modern hayata, dolayısıyla Batı’ya uyum sağlayabilmekle alakalı. Peki muhafazakârlık deyince bunun tersi olması gerekmiyor muydu? Tesettür “kaçıp göçmenin değil, muaşeretin adâbı ve lâzımesi”, eyvallah; ama bu bağlamda sınırların doğru çekilmesi gerekiyor. Kızlı erkekli gruplar, gezip tozmalar, çıkmalar, belli bir sınıra kadar makul karşılanabilir, hatta bugün için olmaması mümkün değil ve hatta olmaması halinde beklemediğiniz problemlerle de karşılaşabilirsiniz. Ama diğer taraftan sınırlarınız, tarzınız, üslubunuz belli ve net değilse, herkes ne yapıyorsa aynısını yapıyorsanız, ecnebilerin sürüklendikleri noktalara sürüklenmek de beklenebilecek bir netice. Diğer taraftan kız-erkek ilişkileri dışında da, zaman geçirmek kavramı üzerinde düşünmek gerekiyor. Madem Müslüman bu dünyanın “üç günlük” bir dünya olduğunun farkındadır, hayat tarzı da bunu hedefleyen bir istikamette akmalıdır. Hiç olmazsa aksini savunmamalıdır. Güzel giyinmek, havalı cafélere gidip egzotik bir şeyler içmek, o sergi senin, bu konser benim dolaşarak ve daha bir takım aklımın ermediği şeyler yaparak hayatın tadını çıkarmak savunulması ve uymayanlara hesap sorulması gereken bir hedef olmamalıdır.

Aile kurmakla ‘quality lifestyle activities’i özdeşleştiriyorsanız muhafazakârlıktan bahsetmeyelim mümkünse. Dışarı aktivitesi, nitelikli "zaman geçirme" ve bunlarla ortak bir bağlamda ele alınan "kültürel aktivite", bunlar modern hayatın dayatmaları. "İyi yaşa, kendini gerçekleştir, imkanlarını kullan, dünyanın tadını çıkar, kaliteli bir ömür geçir", bu modernitenin burnumuza dayadığı bir hedef, "gerçek aşk" ve "doğru kişi" konseptleri gibi. Bunu bir dava haline getirmek ve uymayanı küçümsemek modern bakış açısı. Zaman geçirmek zaman geçirmektir, niteliklisi olmaz. Olsa ne olur, olmasa ne olur? Adam –mesela- at pazarında nargile tüttürmeyi bilse çocuğu da hayata daha mı güzel katacak? Bowlinge gitseler daha mı nitelikli yaşamış olacaklardı? Neye ne faydası olacaktı? Bizim köyün lafı bile -bu durumda- mantıklı oluyor: "aşa mı gatçeñ, mala mı yedirceñ?"

Çay ocağı ahalisi daha iyi Müslüman olabilir veya olmayabilir, konu bu değil. "Kıza kibar davran, gönlünü al vb" demekle "nitelikli zaman geçirmek" bambaşka şeyler; önem vermekle, itina göstermekle alakası yok bunun, çocukların nasıl kıvrandıklarını bilseydiniz böyle düşünmezdiniz, farklı bir kültür çevresiyle karşılaşınca bocalamak sözkonusu. Muhafazakâr delikanlılar, -sözüm meclisten dışarı- at pazarı tayfası hariç konunun dışında kalıyorlar çok zaman. Kızlar genellikle daha açık ve beklenti çıtaları da nisbeten yüksekte duruyor. Delikanlılar genellikle şoka giriyorlar karşılaşınca ya da mesela kıza gazel yazmaya çalışıyor ve "komik" oluyor. "Default" muhafazakar delikanlı bir kıza ancak evlenme niyetiyle yaklaşır. Bu da "tecrübe yetersizliği" demek. Yani kızlarla nasıl zaman geçirileceğinin bilinmemesi gayet normal. Bunu bu kadar dert etmek problemli bir tavır ve de "davamıza" ters bir durum. Eyvallah kız kısmı nazlatılmak ister, buna itiraza cesaret edebilecek bir er kişi de olmasa gerek, lakin iş bunu aşıyor. Farklı dünyalar var ortada ve en azından kimsenin sizin “nitelikli” dünyanızın kurallarına göre yaşamak gibi bir mecburiyeti yok. Ha, eğer muhatabınız sizin dünyanıza özenen biriyse, netice alırsınız –maalesef- endişe etmeyin, sabredin.

Önceki nesil farklı bir nesildi, had safhada uyumsuzluktan, had safhada uyuma hızlı bir geçiş yaptı. Uyumsuzluğumuzu dünyaya kafa tutmak sanıyorduk ve kültür konuları ile din konuları arasındaki alakanın farkında değildik. Filmlerde gördüğümüz hayat yavaş yavaş bizi sarmaya başladı, kendimizi kaptırdık ve ne olup bittiğini de fark etmedik. İdrak edemediğimiz kültür boşluğunu yabancı bir kültür doldurdu. Bir dönem aynı değerleri paylaştığımız insanlarla, karşı cinsten kişilerle nasıl bir araya geleceğimizi bilemiyorduk. Sonraki nesle ait olmakla birlikte, eski neslin alışkanlıklarını yansıtan, nadir bir vak’a misal gösterilebilir: başörtülü bir öğrencim bana sınıf temsilcisini şikâyete gelmişti, sınıf temsilcisi mescid ashabından bir delikanlı. Kıza gayet normal bir konuda bir şeyler söylemiş, 300 kişilik anfide. Kızın şikayeti: "benimle ne hakla muhatap olur!". O zaman bunlar nasıl evlenecek, nasıl hayat kuracaklar diye dertleniyordum. Bizim zamanımızdaki eli sopalı kızları mumla arıyoruz şimdi, savrulup gidenler oldu, öğrencilik günlerimizden çok sonra, öğrencilik zamanlarımızda kimseyi, hele de dindar erkekleri yanlarına yanaştırmayan “bacılarımızın” kel alaka insanlarla evlendiklerini duyduk. Mesele yedi yıldızlı otellerde “İslamî lüks” yaşayan yeşil sermayedarlardan, “Muslim Lifestyle” veya “Âlâ” gibi dergilerden ibaret değil, insanların gündelik, mütevazı hayatlarına kadar devam eden meseleler var ortada. Üstelik yanlış yapmak zaten sıkıntıyken, bir de yanlışı savunmak var; tamam metal de dinledik, AVM'ye de gidiyoruz da, “life quality” tribine bari girmesek… Arızalı bir nesiliz, bizden öncekiler bile cıvıttı, kendimizi toplamazsak bizden sonrakiler, Allah muhafaza... Filmlerde görüp yadırgadığımız, mânâ veremediğimiz şeyler birer ikişer hayatımıza giriyor, yarın on üç yaşındaki kızınız, bir delikanlının elinden tutup eve getirse ve “ben bununla çıkacağım” dese ne yapacaksınız? “Hiç olmazsa tanıştırma zahmetine girdi” diye teselli mi bulacaksınız, yoksa ellerinizi başınızın arasına alıp kara kara düşünecek misiniz?

Zaman değerlendirme kültürü, evlilik, kadın erkek ilişkileri, önemli ve zor konular, kolay çözümü maalesef yok. Modern alışkanlıkların "yeşil" versiyonlarını üretmek gibi aldatıcı bir "çözüm" uygulanıyor genelde. Ürettiğimiz çözümler hafızların mezuniyet “party”si verip Kur'an'ın ilk sayfalarından pasta yapması tadında ve çözümden çok meselenin bir parçasını teşkil ediyor. Konuyu bir şuur haline getirip gerçek çözümler aramak gerekiyor. İşin fıkhından başlayıp adım adım kültürel boyutunu inşa etmek gerekiyor, ama vaziyete bakılırsa bu konuda bir mutabakat da yok ortada. Muhafazakar gençler kızlarla zaman geçirmeyi bilmiyorlarmış (otuz sene önce olsa, bu takdir ifadesi olurdu, şimdi dert olmuş). Gizli nikâh kıyıp sıkılınca boşayan abilerinizden ders alaydınız ya, eşşek sıpaları (!). Muhafaza edecek pek ortak bir değerimiz kalmamış, herkes başka şeylerden şikâyet ediyor; n'ayrı dünyaların muhafazakârıyız galiba...

-------------------------------------------
Konuyla alakalı diğer yazılar:

Nüshası Bulunmayan Bir Eser


Din kültürsüzlüğü: kapalı bacılar ve türbansız kardeşler / tw


Bir Videonun Düşündürdükleri


tesettür


biner mi binmez mi?


Baş sıkıntısı


Abi O Bir Kubbe...

-------------------------------------------


20 Aralık 2014 Cumartesi

Ulusal çıkar veya çıkmaz / tw


şu ulusal çıkar kavramının türk devlet felsefesiyle n'alakası var, onu da bir ara incelemek lazım... hakim olmak mı, hâdim olmak mı?
ben kârıma bakarım kafası batılı ve seküler bir kafadır. bununla ülke belki "başarılı" olur, ama "türkiye" olmaktan çıkar, gavurumsu bş olur
öyle bir şey demedim :) ama fırsattan faydalanmakla fırsatçılık arasında fark var, o kelime olmamış :)
türkiye'nin dış politikası doğru mu yanlış mı onu bilecek kadar konuya hakim değilim, ama mantığı doğruydu
ayrıca her zaman hesap tutmayabilir, yola çıkarsınız yenmek kadar yenilmek de vardır; risk almadan anadolu'yu da alamazdık
doğru olanı yapmak gerektiğinde, hesap yapabilirsiniz, ama basit hesaplar yapamazsınız,
mesela hacizi göze almazsınız, ama yüklü bir fatura ödemeyi göze alabilirsiniz
ulusal çıkar bizim işimiz değil derken kastım şu: "bizim insanımız" 76 milyondan ibaret değil,
bizim hedefimiz para vb.den ibaret değil. devletin hedefi adaleti tesis etmek. bu adaletin ilgi alanı bütün dünya...
bu uğurda sonunda devleti de yıktıracak badirelere gözü kapalı dalmak doğru değil elbet, ama mesela bir anlaşma kaçacak,
bilmem kaç dolarlık ihale gidecek, çok masraf olacak vb sebeplerle duruştan taviz verilirse, devletin varlık sebebiyle çelişir
rasyonel bir politika yürütmek ayrı, bu politikanın temel hedefleri, ekseni belirlenirken ortaya konan vizyon ayrı
elbette :) taş atarsan kolun yorulur, icraat yapan herkesin hatası olur, oturduğu yerden eleştirmek çok kolay
taktik basit, her şeye itiraz et, hükumet haklı çıkarsa ıslık çal, haksız çıkarsa tepesine bin, yaygarayı bas :)
türkiye'nin eli zayıf, ittifaksız iş yapmak mümkün değil, ittifakla da nereye kadar... hesaplar değişiyor, manzara ters dönüyor
konjonktürden faydalanıp açılıma giriştiler, denizin ortasında yelken ters döndü. ya hiç yola çıkmayacaksın ya katlanacaksın
rüzgara güvenemezsin, ama garantici olmak için yerinden kımıldamaman lazım. hesap tutmadı, özeleştiri şart elbette;
ama bütün bütün zararda olmadığımızı düşünüyorum, en azından hadiseleri başka gözle de görebilmeye başladık...
sorunun liyakatsizlik olduğunu düşünmüyorum, daha büyük ölçekli bir şey, orada kim olsa netice değişmeyecketi tahminim
evet, bizde eleştiri genelde kasıtlı yapıldığından olumlusunu ayıramıyor kimse
açılım derken kürt açılımdan bahsetmiyordum, dış politikada hamle vaziyeti almaktan bahsediyorum
açılım hükumetin en net yanlışı, savunacak bir şey yok, reformların hepsini eleştirenleri haklı bulmuyorum, lakin
lakin terör örgütünün muhatap alınması ve sözkonusu olmayacak meselelerin gündeme getirilmesi ciddi hata
kırmızı çizgileri değiştirmeyecek olsan bile değişebileceği beklentisini yükseltiyorsun iş ilerledikçe, vahim
ne verilecekse örgütü muhatap almadan verilmeli elbette. bunun dışında verilmesi gereken var, verilmemesi gereken var...
anayasal statünün özerklikten çok farkı yok, mantık aynı...
bin yıldır bu ülkede bütün müslümanlar tek bir çeşit vatandaştır. bunu değiştireceksen her etnisiteye ayrı ayrı haklar vermelisn
türklerin bir statüsü yok, ama varmış gibi davranıp başkalarına statü icat edilmeye çalışılıyor, üstelik herkese bile değil
"balkanlardan boşnaklardan gelenler" gelmesin diye bas bas bağırıyor adamlar
farklı vatandaşlık tipleri tanımlarsan husumeti körüklersin, işleri karmakarışık edersin. anayasada "türk" yok, niye kürt olsun?
kürt olacaksa türk de olsun, zaza da olsun, boşnak arnavut çerkez vs vs vs hepsi olsun, niye sadece kürt? silaha ödül?
kafa karışıklığının sebebi türk kelimesinin iki ayrı anlamda kullanılması, ama anayasanın mantığındaki türk, türk değil,
anayasanın mantığındaki türk kelimesi osmanlı kelimesi ile eşanlamlı. osmanlı dememek için türk diyor adamlar
anayasadaki tek çeşit vatandaşlık oğuz aslından gelenleri esas alıp ötekileri yok saymıyor, herkes için, bütün müslümanlar için
türklerin hakim unsur olması diye bir şey yok, türkler kurucu unsur, ama bunun türklere bir getirisi yok, sadece hasbelkader,
ülkenin adı türkiye ve resmi dil türkçe. bu kadar. çerçeve bu. istiklal harbindeki beyanatlar vb de hep bu yönde mesela
misal mübadelede ortodoks türkler gönderildi, müslüman rumlar bırakıldı. lozandaki vatandaşlık tanımı da müslümanlık üzerinden
mış gibi yapmak falan yok, sadece kafa karıştıran bir terim sorunu var. türk geçen her yere osmanlı yazsak herkes rahatlayacak
hukuki-siyasi sistemde türklerin ayrı bir yeri yok, bir statüsü yok, hiçbir şeyi yok ki, başkasına ne vereceksin?
eğer bir etnik kökene sahip olmak siyasi hukuki alanda ifadesi gereken haklar getiriyorsa, elvan abeylegese için bile bir tanım.
birine ver diğerine verme, var mı öyle bir şey. o zaman çıkacak nizayı husumeti hesap edebiliyor musun?
kürt mahkum kürtçe savunma hakkı isteyecek mesela, avukat zazaca savunma yapmak isteyecek, hakim arnavutça...
tek tek 72,5 vatandaş türünün haklarını birbirine denk olmasını gözeterek belirlemeye çalışacaksın yine de memnun olmayacakkimse
kültürel haklarını verirsin herkesin, ama kültürel konuları siyasi-hukuki sistem için temel haline getirmezsin
mahkum türkçe bilmiyorsa tercüman temin eder savunma vermesini sağlarsın, kürtçeyi ikinci bir resmi dil haline getirmen gerekmez
niye o adam kamu alanında kendi dilini kullanamasın ki? :) hadi onu vermedik diyelim, en azından arnavutça, adigece vb savunma
her mahkemede her dilden tercüman mı bulunduracaksın? adam türkçe bildiği halde inadından arnavutça savunmak isterse?
adamların herhangi bir dilde savunma yapabilmesi başka bir şey, bu dilin resmi dil sayılması başka bir şey
kürtçeyi ikinci resmi dil haline getirirsen mahkemeyi kürtçe yürütmeyi de istememeleri için bir sebep kalıyor mu?
kimsenin kürtçe savunma vermesine karşı değilim, ama bunu bir resmi dil statüsü üstünden yapılması yanlış
türkçe bu ülkede ortak dil, defacto durum bu, türklerin ekstra bir hakka sahip olması manasına gelmiyor
tamam işte kültürel haklarını ver, anayasal statüyü karıştırma. anayasal statünün boyutları senin dediğinden fazla
yahu dil bilmeyene başka dilde hizmet sağlamakla, ikinci resmi dilin ne alakası var?
iki ayrı vatandaşlık türü tanımladığın anda yapısal olarak özerkliği vermiş oluyorsun zaten,

dilin kullanılmasını kısıtlamak başka bir şey, kullanımını resmi dil şeklinde kurgulamak başka bir şey.

Ontolojik Muhalefet – Ak Parti ve MHP; HİF, İTC, CTF… / tw

- ‘mentionlardan’ kaynaklanan kopukluklar için özür dilerim. -

farklı bir ontolojik-epistemolojik-etik düzlemden gelen tenkidler çok etkili olmuyor, karşılık bulması için aynı algı evreninden gelmeli...
birbirimiz için başka bir boyuttan gelen anlaşılmayan dilde hologramik mesajlar gibiyiz, diyalog (!) vasatımız bu...
mhp'nin çözü(lü)m tenkidlerini akp'nin algılayabilmesinin önündeki en büyük engel mhp'nin akp algısı.
akp'yi realiteye değil ideolojik şablonlara göre davranmakla suçlarken kısmen haklılar, ama mhp de akp'yi kafasındaki şablona göre okuyor
ayrıca bu şablonlar arasında bu kadar fark olması hicran. bu iki zümre ortak bir mânâ alemine mensup olmalıydı...
defolabilirsin waldo.
aslında iki tarafa da, ortak bir zemini olması gereken zümreler şuursuzluk eseri olarak farklı zeminlere dağılmış
bu yüzden ortak bir dilleri yok ve birbirlerine ulaşamıyorlar. bugün biri yarın öteki gündem olabilir
ama bugünki konu şu: mhp'nin yaptığı akp politikalarının eleştirilmesi değil, ontolojik olarak akp'ye karşı çıkıyorlar
böyle davrandıkları için de tenkidleri akp için bir geçerlilik taşımıyor.
aynı şeyi akp de mhp için yapıyor, yani aslında farkları yok...
bu güzel bir şeymiş, ama bahsettiğim konu tam bununla ilgili değil. mesela eşitlik anlayışı olmayanı ayrımcılıkla suçlayamayız
bir fikrin sizin dünyanızda karşılığı yoksa, o fikre dayalı tenkidlerin de karşılığı olmayacaktır
ilk tenkit. hepsi aynı çorbanın suyu...
kaldı ki burada konu lider siyasi kadronun bir yerden talimat alıp almadığı, alıyorsa nereden aldığı değil
yıllarca msp'liler mhp'ye diş bileyip sola yanaştı diye karpuz deniyordu elemanlara, şimdi mhp'liler karpuz...
arada fikir farkları, fraksiyonlar, muhtelif sahalarda şuursuz vaziyetler olsa da batı'ya karşı bu ulke'yi savunan herkes >
> batıya karşı bu ülke'yi, bu milleti, bu dini savunan herkes tek bir taraftır, farklar talîdir, varoluşsal çelişki olamaz
iktidar partisiyle aynı tarafa düşmemek uğruna seküler tayfayla kamalistlerle aynı tarafa düşmeyi kabullenen milliyetçi olamaz
daha vahim şeyler de var, bazı milliyetçiler dindarlara dinci demeye başlamış, halbuki ülkücüler de "dindar" değil mi?
bir kısım dindar taifenin millet hakkındaki şuursuz tavırlarını tenkid ayrışey, kendinden tamamen ayrı görüp düşman olmak ayrı
bence hepsi birden daha tehlikeli. bir kısmı az biraz akıllı olsa, diğeri bu kadar başıboş kalmayacak, toplam tablo vahim
diğer taraftan başbakanın ülkücülerle bir ileri iki geri ilişkisinde çok samimi durduğunu düşünmesem de,
namaz kılmayı bilmezler meselesi abartılmıştı
neyse sonuç olarak selametçilerin saçmalamasına alışkınız zaten de milliyetçilerin giderek daha şuursuz olması ağır geliyor
selametçilerin milliyetçilere nefreti yeni bir şey değil. buna rağmen selametçilere düşman olman gerekmez, kendi şuursuzluğu
kaldı ki burada iki siyasi ekip arasındaki geçimsizlikten bahsetmiyorum, temel değerler referanslar konusunda farklar var
bunun olmaması gerek, milliyetçiler islamcıları anlayamayacak raddede dinden kopuk olamaz
çok saygı duyduğum insanlardan bile makul şeyler duyamaz, okuyamaz oldum...
ama mesela iskender öksüz son zamanlarda akıl erdiremediğim kişilerden biri, geçenlerde ulusalcılarla milliyetçiler arasında >
çok fark olmadığını yazıyordu, "onlar da batı kültürünü seçmişler, o kadar da olsun" gibi bir ifadesi geçiyordu
batı kültürüyle milliyetçiliğin ne alakası var?
islam'ı temel referans almamak, seküler fikirlere meyletmek, batı kültürünü, değerlerini, felsefesini benimsemek,
bunlar milliyetçilikle bağdaşmayan tavırlar.
keza islamcıların hatalı fikirlerini, politikalarını tenkitle yetinmeyip kategorik olarak dışlamak, hele de araya >
"dincilik" yaftasını koyarak bir sınır çizgisi çekmek, devleti 1923'ten başlatmak, kemalist politikaları savunmak...
bunlar milliyetçilikle örtüşmeyen şuursuz hareketler, buna kızıyorum ben.
yoksa elbette islamcıların eleştirilecek çok tarafı var
tartışılır, ama ilginç bir bakış açısı. akp kafa olarak itilafçılara yakın, ama geleneğin devamı demek zor
itc-chp-ietö gibi bir devamlılık itilafçı cephede görülmüyor, daha ziyade itc vs tepki diye kurgulamak lazım
sf-tf-dp-ap-anap-akp bir çizgi sayılabilir, ama itilafçı karakter çok ön planda değil bu çizgide
sadece zihniyet benziyor diye devam diyemezsin, kurumsal süreklilik de olması lazım
misal ordudaki darbeleri harbiyeye bağlarsın, ama yeniçerilere bağlayamazsın
iddia edilen ergenekon terör örgütü ;)
itc tarafından kurumsal devamlılığı sürekli sekteye uğratılan, ama her fırsatta zuhur eden bir muhalefet hareketi var
dp'den sonra bu hareket üçe bölündü, msp ve mhp ayrı birer kol olarak devam etti
msp kolunda zihniyet olarak itilaf çizgisinin sürdüğü söylenebilir, ama tam açıklayıcı değil
islamcılarla türkçülerin birbirlerini ontolojik olarak farklı şeyler olarak görmeleri vahim bir şey
bugünki hükumet çizgisini oluşturan bileşenlerin içinde itilaf kafası azınlıkta kalır ve mhp ile bir çok ortak değeri var
ortada ortak bir zemin olması lazım
chp itc'dir, aynı ekip. sadece a takımı tasfiye oldu, mesuliyeti bunlara yıkıp isimlerini değiştirdiler, yola devam ettiler
bu kadar askeri darbeyi yapan kimdi? bürokrasinin her tarafında kadrolaşan? vs vs
jöntürk dayatmalarına karşı anadolu fırsat buldukça karşı çıktı, dp mesela...
islamcılar efgani çizgisinden ibaret değil, ortalama anadolu insanı çoğu. cemaatler, tarikatler vb
bu çizgiyle mhp arasında varoluşsal bir fark yoktur, mhp de aynı kaynaktan gelir. islam davası- türkiye davası vs
siyasi kadro fikriyat sosyolojik taban bunların hepsini ayrı ayrı ele almak lazım
akp deyip işin içinden çıktığın zaman sap saman ot kök taş çakıl hepsi birden harman oluyor
akp'yi bir tür koalisyon gibi düşün, hayır da şer de bir arada. çözülmesine muhalefet fırsat vermiyor...
ihlas cemaatiyle eski irancıları bir kefeye koyarsan yapacağın analizden bir cacık olmaz
hükumetin vahim icraatlerinde milliyetçiler de vebal altında, süreçleri doğru yönetmeye yaklaşamadılar bile,
nerede saf tutacaklarını şaşırdılar. şuursuz akıncılar farkında olmasa da ülkücülük de islam davasına dahil
akıncıların kafası basmıyor ülkücüleri dışlıyor diye ülkücüler de aynı şeyi yapamaz, ülkücü bilir ki hepsi özde birdir
ama muhatapları işi bozuyordur vs.
milliyetçiler ise bunlarla bir görünmektense seküler tayfayla bir görünmeyi tercih ettiler, hükumete karşı olsun da...
bu yüzden hükumetin alternatifi de kalmadı, ikaz edildiğinde anlayacak hali de kalmadı, insanlar da etrafından ayrılamadı
yeni kadroda itc'den müdevver olmayan kaç kişi vardı ki? aynı ekip, bir kısmı bir kısmını tasfiye etti, yola devam ettiler
dümdüz akp itilafçı dediğin zaman kayınpederimi alıyorsun te cemaleddin efganiye kadar bağlıyorsun,
ne alakası var, köylü, çoban, tornacı, müslüman, bildiğin anadolu ahalisi adam...
hasbelkader erbakan islam dedi diye peşine düşen insanları, orduya darbeye bilmem kime karşı akp'yi destekleyen insanları,
alakasız bir sürü kişiyi itilafçı yaparsın, sosyolojik tabanı dikkate almazsan.
babam bile akp'ye oy verdi, niye diye düşünmüyor kimse, dumanlı kafadan analizlere devam...
mustafa kemal, ismet, celal beyler mesela; bunlar neci?
birbirlerini yediler, vuran da vurulan da ittihatçı
itc'nin tek bir çizgisi yoktu, üç tarz-ı siyasetin üçü de dahildi, ama hangi ekip başa geldiyse onun çizgisi öne çıktı
enver bey varken türkçülük öne çıkıyordu, ama garpçılar da islamcılar da ittihatçıydı
kemal ve ismet beyler, üç tarz-ı siyaseti bir buçuğa indirdiler.
itc için belirleyici olan türkçülük değil, komitacılık. ayrıca mensupları arasında islamcı ve türkçüler olmakla birlikte,
jöntürkleri taşıyıcısı rolünü ifa etti itc-chf. türkçüler-islamcılar parantez olarak kaldı
öncesi sonrası var mı? cihan harbinden evvel hepsi teşkilata kaydolmadı mı bunların?
bürokraside yerleştirdikleri adamlar itc kökenli kişiler. asacakları hocaları seçerken bile itc'li mi değil mi diye baktılar
detaylara takılıyorsunuz, abdülaziz han'ın hal' ve katlinden 27 nisan e-muhtırasına kadar sürekli bir çizgi var
bunun ideolojik-sosyolojik tezahürü jöntürk sınıfı. siyasi yapılanması da komita kafasıyla memleketi idare eden oligarşi
adına ittihat deyince çok güceniyorsanız sepet diyelim, zurna diyelim, ne isterseniz...
sudanlı musa da itc mensubuydu, ama bu neticeyi değiştirmiyor :)
mhp'nin nadir doğru tavır gösterdiği hadiseler var, ama genel tavır bu değil
akp'nin hatası yok demiyorum, hükumeti savunacak olsam başta gider oy verirdim... ama akp politikalarını eleştirmek başka,
arada varoluşsal çelişki varmış gibi görmek başka. 5-6 senedir partiler parti olmaktan çıktı, cepheler oluştu
cepheleşmenin oluşması ayrı bir faciaydı, ama mhp'nin aldığı pozisyon mhp'ye yakışmıyor
akp'liler ne kadar saçmalasa da mhp aynı duruma düşemez. dava ortak, ama bunlar yanlış savunuyorlar demek başka şey
olaya bunlar zaten hain diyerek girmek bambaşka bir şey. mhp'nin tavrı akp'nin desteğini genişletti...
mhp'nin kalesi denen orta anadolu'nun bile akp'ye geçmesi hiç mi uyarıcı olmaz?
ülkücülerin bütün değerlerine değil, bir kısmına saldırıyorlar. milliyetçiler basiretli davransa bunu boşa çıkarabilirdi
ama istisnalar hariç, milliyetçiler chp ile bir ağızdan konuşuyor hayli zamandır
bunlar hep algıda seçicilik. akp'yi okumak için kullanılan şablondan kaynaklanıyor, tablonun tamamı değil...
akp'nin nasıl bir karma olduğunu görmek lazım, sapı samanı ayırıp eleştirirken nokta atışı yapmak lazım
milliyetçilik deyince herkes başka bir şey anlıyor, sen derdini anlatamazsan, adam hayalindeki zihniyet hakkında konuşur...
türkiye 1923'te kurulmadı, milliyetçilerin kemalistlerle işi olmaz, milliyetçiler darbecileri savunamaz, milliyetçiler seküler olamaz...
hükumetin vahim hataları var, ama milliyetçilerin eleştirilerinin iktidar partisi yönetimine, destekleyen entelektüellere ve halk tabanına >
ulaşabilmesi için, önce arada ontolojik çelişki varmış havasının ortadan kaldırılması lazım,
farklı değer kümelerine mensupmuş gibi yapılan eleştirilerin hiçbir karşılığı olamaz,
adamları savundukları değerlerden yola çıkarak eleştirmeniz lazım. değerler farklıysa neyin eleştirisi?
bu arada, başbakanın ayağının altında ne var bilmiyorum, ama asabiyyenin her türlüsü milliyetçilerin ayağı altındadır
milliyetçiler adına konuşanları eleştirince, bundan hükumeti savunuyoruz manası çıkmasın...
[algı ve semantik yapı üzerinde çalışma derdi] siyasi kadrolarda olmayabilir de, etraflarında bol miktarda entelektüel, akademisyen var...
akp ve mhp'nin ortak davası islam davasıdır. akp bunu yanlış bir yoldan gerçekleştirmeye çalıştığı için hatalı
mhp ise ortada islam davası diye bir şey yokmuş gibi davranıyor. türkiye'ye sonradan dayatılan değerleri (!) savunmaya kalkıyor
2007 seçimlerinde mhp, chp ile koalisyon yapacak söylentileri çıktığında, mhp iki üç oy daha alırız hesabıyla yalanlamadı bunu
sonuç olarak orta anadolu'yu da kaptırdı... akp'nin entelektüel arka planı milliyetçiliği anlamaya elverişli değil,
milliyetçilik ile asabiyyeyi karıştırdıkları için tepki gösteriyorlar. milliyetçilerin donanımı bunun doğrusunu anlatmak için yeterli
ama mhp kendi birikimine sırt çeviriyor, kemalistlerle aynı telden çalıyor. insanları akp'ye itiyor.
bu yüzden akp'nin vahim hatalarında mhp'nin de vebali vardır.
akp olayı anlamadığı için sistemle birlikte devleti de hedef alıyor. mhp ise chp ile birlikte, devlet diye sistemi muhafaza ediyor
devletle sistemin farkını en iyi milliyetçilerin biliyor olması lazımdı...
gözüm sadece akp beyanatlarına bakarak konuşmuyorum, öyle olsa sıkıntı olmazdı. yeniçağ'ı okumuyor musun hiç?
şu durumda yeniçağ da gizli akp'li...
karikatürcü zaten facia da ben köşe yazarlarından bahsediyorum, sevdiğim saydığım insanlar var, isim verdirme bana...
1. terim sıkıntımız var, abdülaziz han'ın hal' ve katlinden t. saylan'ın 2006'da "biz asılız" beyanatına kadar devam eden >
2. jöntürk ideolojisinin taşıyıcısı-uygulayıcısı olan derin yapılanma şeklinde bir damar var, buna ittihatçılık demeyeceksek
3. nasıl bir isim verebiliriz? ikinci mesele, komitacılık "teşkilat-ı mahsusa" tarzı faaliyette ne kadar fayda getiriyorsa
4. devlet idare etmekte de o kadar zaaf getiriyor. bir sahadaki efsanevi başarı diğer sahadaki hataları örter mi?
5. chf kadrolarının ne kadarı itc dışı kökenlerden geliyordu? bir dönem her türden insanın cemiyette olması mı esas,
6. yoksa devam eden metodlar ve kadrolar mı esas?
savunanlarla tenkid edenlerin kastettiği ittihatçılık aynı şey değil
beceriksizlikleri devlet idaresinde, teşkilat-ı mahsusa bunun dışında
şerhe ek: emanuel karasu ile itc arasında bağ kurulabilir mi? itc kadrolarında mason ve avdeti nisbeti ve
etkisi ne seviyedeydi? sultan abdülhamid'in hal'i kimin işine yaradı?
hürriyet dediler istibdadın âlâsı geldi...
hepsi dersek mehmed akif'i de jöntürk yapmış oluruz. esas sual şu: ne kadarı chf'de devam etti?
daha mühimi chf kadroları hangi nisbette itc'den müdevverdi?
reşid paşa'dan çevik paşa'ya uzanan bir damar var mıdır? bunlar darbe vb metodları kullanmışlar mıdır?
buna verdiğiniz başka bir isim varsa, ittihatçı yerine o ismi kullanarak devam edelim
talat paşa'nın mason olduğu doğru mudur?
1901 karasu'nun abdülhamid han ile görüşmesi, 2-3 makedonya isyanları, 5 itc'nin faaliyetleri 8 meşrutiyet...
"zamanlama manidar" değil mi?
zemin bu olabilir, ama bombanın piminin çekilmesinde karasu'nun reddedilmesinin payı yok mu?
neticede ne kadar hamiyyetli de olsalar boylarından büyük işlere kalkışmış ve jöntürklüğün taşıyısı olmuşlar
abdülhamid han ile uğraşacaklarına teşkilat-ı mahsusa'ya inkılab edip hizmetinde çalışsalardı,
çok daha faydalı olurlardı gibi tarih ilmine uymayan hayali bir düşüncem var :)
çıkaran askerler olsa bile, askerlik değildi herhalde, gençlik, heyecan, muktedir olma zannı, acele...
bence enver paşa'yı çok aşan bir hasar var ortada. topal osman, izmir suikasti vb gibi hadiseler >
bunların ortaya çıkmasına imkan sağlayan zemin enver paşa'nın etkisinden ibaret olamaz
burda meselelerin ele alınmasında kullanılan mantık, zihniyet, başvurulan metodlar var...
komitacılık eşkiya avı ise, buna da ayrı bir isim bulmak gerekiyor...
bilhassa cumhuriyetten bahsetmiyorum, meşrutiyette de cumhuriyette de devam eden bir teşkilat ve eylem şekli
bir uçtan abdülaziz han'ın hal'ine kadar uzanıyor, diğer uçta "ergenekon" mevzusu...
enver paşa da bu tarz usullere başvurmuştur ve devlet idaresi için fena bir usuldür
ama paşa bir misal sadece, enver bey olmasa da bunlar olacaktı...
evet, muhtemelen karbonari cemiyeti ile alakalı zannederim
itc'den de önce abdülaziz han vak'asında bütün italyan ve ingiliz donanması akdenizdeydi
karbonari ve bağlı olduğu iskoç riti seferber olmuş idi...
hulasa devletin idaresinde bir yabancı tesir var ve belirli usuller devlet idaresine bulaştırılıyor
belirli bir zihniyet hakim oluyor, enver paşa, talat paşa bunun bir kısmında sahne alıyorlar
o usuller ve zihniyet onlardan sonra da devam ediyor. buralarda mutabık mıyız? ismini koymak da başka zaman...
yetenekli ve fakat tecrübesiz, hamiyyetli ve gayretli desek olmaz mı, enver paşa içün?
benim bildiğim asıl ciddi isyan 18'de...
ben harbin neticelerinden de önce, zihniyet ve metod konusuna önem veriyorum, devlet-i aliyye parçalandı,
lakin akabinde zihnimiz, ruhumuz, kimliğimiz paramparça oldu. elbette önceden başlamış süreçler bunlar,
ama sonraki darbeler çok daha sert oldu...