15 Aralık 2017 Cuma
mustafa kutlu hakkında / bir mesaja cevap
son hikayelerinde biraz öyle bir his veriyor, ressam bob ross'un "şuraya bir küçük ağaç koyalım" mevzuu gibi, iyiler ölmez'de özellikle aynı şeyi hissettim, hoca artık otomatiğe bağlamış diye. ama son vuruş bence orijinaldi ve o hissi bir anda dağıttı. farklı bir şey derken, farklı ne bulmayı beklediğiniz önemli. her seferinde yeni bir macera, her seferinde yeni bir vak'a, yeni bir kurgu aramak, bence mustafa kutludan mustafa kutlu-vari olmayan bir şey beklemek demek, öyle yazan çok kişi var zaten, kutlu'nun olayı o değil.
klasik türk sanatında tenevvü diye bir kavram var, sürekli aynı şeyi yeni çeşitlemelerle üretmek demeye geliyor. adam milyonuncu defa leyla ve mecnun kıssasına göndermede bulunuyor, ama her seferinde yeni bir şeyler söylüyor. ama yeni olan "olay" değil, ele alınışı, işlenişi vb. veya birbirinden farkı belki de %1 olan rumîlerden binlerce çiziyorsunuz, hep aynı yerde dolaşıyorsunuz, ama konu "bastığınız yer" değil, "baktığınız yer". aynı nokta çevresinde daire çizerek merkeze yaklaşmaya çalışıyorsunuz vb.
bence kutlu da tenevvü yapıyor gibi :)
12 Ağustos 2017 Cumartesi
Yerini Bulmayan Tenkidler ve Kadın Meselesi
Adeta
tartışmayı meslek edinmiş gibi sürekli tartışıp dururken sık sık gözden
kaçırdığımız hususlardan biri doğru söylemekle haklı olmak arasında fark
olduğu. Haklı olmak için söylediğinizin doğru olması gereklidir, ama yeterli
değildir. Haklı olmanız için doğru saiklerle, doğru gerekçelerle, doğru
motivasyonla hareket etmeniz gerekir, bir. Doğru şekilde, doğru usûlle ve doğru
üslupla hareket etmeniz gerekir, iki. Doğru açıdan, doğru mesafeden bakmanız,
meseleyi doğru ölçekte ele almanız; doğru bir bütün içinde, doğru yere
oturtmanız gerekir, bu da üç. Yani konunun kuyruğunu, kulağını ele almakla
yetinir de, tamamını bir tarafa bırakırsanız; ele aldığınız kısımla alakalı
söylediklerinizin doğru olması meseleyi halletmek için yeterli olmaz. Son
zamanlarda tekrar gündem olan kadınların âdâba uygun hareket edip etmedikleri
bahsi bunun bir misali.
Yapılan
tespitlerin esas itibariyle doğru olduğu söylenebilir, gerçekten de başörtülü
hanımlardan bazılarının hal ve hareketleri tesettür mefhumunun ruhuna pek uygun
değil. Aslına bakarsanız zaman zaman bunu dile getirenler arasında “bizim
mahallenin” hanımları da var. Söylenenler doğruysa neden bu kadar gürültü
çıkıyor? Bazı hanımlar hakikate cephe almış vaziyette mi? Yoksa atladığımız
bazı noktalar mı var?
Evvela
şunu tespit etmek gerekiyor, gerçekten de “bizim mahallede” fikir itibariyle
kayma yaşayan bir zümre var, belki kendileri de farkında değiller, ama artık
hadiselere baktıkları nokta pek “yerli ve millî” veya “muhafazakâr” bir tavrı
ifade etmiyor; daha ziyade “modern” bir bakış açısı “İslamî olana dair bir
arayışın” yerini almış durumda. Bu bazen liberal bir duruş olarak ortaya
çıkıyor, bazen feminist bir duruş... Bu “sapma” kadınlar kadar erkekleri de
alakadar ediyor, ama gündemle kesişen kısmı, kadınlara ait olan kısmı. Bu
hanımlardan bazıları tesettüre fazla mânâ yüklenmesinden şikâyetçi. Bu fazla
olan mânâ nedir ki taşıyamıyoruz? Eğer herkesin evliya gibi davranmasına dair
beklentiler kastediliyorsa, buna söyleyecek bir şey yok. Çoğumuzun ameli çok
eksik, kusurlu ve kul hakkı olmadıkça kimsenin kimseye sorabileceği bir hesap
yok. Nasihat etmek, hayra teşvik etmek ve şerden sakındırmak elbette gerekli,
fakat bunun da bir yolu yordamı var, kaş yaparken göz çıkarmamak gerekiyor. Öte
yandan “fazla olan mânâ” derken kasıt “tesettüre yüklenmemesi gereken bir mânâ”
ise, orada biraz durup düşünmek gerekir, zira fikriyat itibariyle bir “itizal”
başlamış demektir.
İslamcı
fikriyat dinin sadece ferdi ve günlük hayatta uygulanabilmesi ile alakadar
olmaz, aynı zamanda toplum halinde ve devlet seviyesinde bir temsil ile
uygulanabilmesi ile de alakadar olur. İslamcılık, daha doğrusu İslamcılığın
Namık Kemal’den girip Ali Şeriati’den çıkan versiyonu, bir yönüyle gelenekle
modernite arasında moderniteye doğru bir yalpalama ifade etse de, netice
itibariyle moderniteye karşı çıkmaya çalışan, en azından onu eleştiren bir fikir;
durduğu yerin sekülarizmin, materyalizmin, hümanizmin tam karşısı olması
gerekiyor, bunları reddederek başka bir hayat kurmayı hedeflemesi gerekiyor. Lakin
görünüşe göre böyle bir hedef hususunda pes edilmesi, belki de hedefin sadece
pratikte değil, teoride de tamamen terk edilmesi söz konusu. Moderniteye razı
olunacak, bize sunduğu hayat, değerler, fikirler benimsenecek ve sadece
gündelik hayatta bireysel ibadetlerin yapılabilmesi ile yetinilecek. Yani İslam
artık sizin için “tablonun tamamı” olmayacak; kültürel çeşitliliğin içinde,
çoğulcu bir toplumun pek çok renginden biri olacak. Bir yandan “sizin için” ne
kadar önemli olduğunun altını çizeceksiniz, ama diğer yandan bunun “sadece
sizin özel hayatınız” olduğu iddiasını da kabullenmiş olacaksınız. Eğer bütün
bu mânâ meselesinde, bakış açısı gerçekten bu ise; artık “bizim mahalle” diye
bir şeyin kalmadığı veya bir kısmımızın aslında mahalleyi terk etmiş olduğu
söylenebilir. Bu ağır bir tespit ve yanılıyor olmam elbette daha güzel olurdu.
Belki de bütün mesele bir takım yanlış anlamalardır. Ama hadise gerçekten
buradan bakınca göründüğü gibiyse, dün zorla dışlandığımız “kamusal/ toplumsal”
alandan, bugün gönüllü olarak çıkıyoruz demektir. Daha doğrusu o alana ancak
“gömlek değiştirerek” girebilmişiz demektir. Başka bir ifadeyle ikna odasından
başımızdaki örtüyle çıkmayı başarabildiğimizi sanırken, o örtünün mânâsını
geride bırakmışız demektir. Bu gerçekten çok can sıkıcı bir tespit ve neyse ki
hiç yanılmayan biri değilim.
Haklı
olmak ve doğru söylüyor olmak aynı şey değildir dedik. Bu noktada bunun bir
misali üzerinde durabiliriz. Kadınların -bir kısmı erkeklerden kaynaklanan-
sıkıntılarına işaret etmek ve bunlar için çözüm aramak başka bir şeydir, bunu
seküler bir teori üzerine oturtarak yapmak başka bir şeydir. Nasıl ki
çalışanların haklarını kul hakkı kavramı ile ifade etmek yerine,
burjuva-proleter çatışması üzerinden ifade ederseniz, kendi teorinizden
ayrılmış oluyorsanız; kadınların haklarını cinsiyetler arasında bir çatışmayı
esas alan bir kurgu ile ifade ederseniz, bu artık İslamcılık olmaz. Diğer
taraftan konuyu “feministler yine dellendi” diye kestirip atmak da fazla
kolaycı bir yaklaşım ve tek başına konuyu kilitlemeye yetiyor.
“Hanımlar
edepli olun” ikazlarına sinirlenen hanımlar, “feminist” hanımlardan ibaret
değil. Aksine zaman zaman kendileri de benzer sıkıntıları dile getiren hanımlar
bile, bu ikazlara tepki gösterebiliyor. Bu tepkinin mahiyetini doğru anlamak
gerekiyor, yoksa “niye doğru söylediğimiz halde ayaklanıyorlar, doğrulara karşı
mı bunlar, hepsi birden sapıtmışlar” diye bir karşı tepkiyle tartışmayı çıkmaza
sokarsınız.
Görebildiğim
kadarıyla hanımların temel rahatsızlığı sürekli ve tek başlarına hedef tahtası
haline gelmelerinden kaynaklanıyor. “Başka konu yokmuş gibi” laf dönüp dolaşıp
“hanımları hizaya getirmek” bahsine geliyorsa, ama “beylerin kabahatleri” pek
gündem olmuyorsa ve dinin pek çok kısmı aynı nisbette mesele edilmiyorsa;
sıkılmaları, bunalmaları ve sinirlenmeleri çok da anlaşılmaz değil. Bir çok
doğrunun içinden sadece bir parçasını seçip bıktırıncaya kadar tekrarlarsanız,
insanlar rahatsız olmakla kalmaz, “din anlayışınızı” da sorgulamaya başlar. Söylediğiniz
şeyler doğru olduğu halde dini çarpıtmış olma durumuna düşebilirsiniz. Meşhur
misalle izah edecek olursak, filin kulağı olduğu doğrudur, ama siz sanki fil
kulaktan ibaretmiş gibi davranırsanız, yanlış mesaj vermiş olursunuz: kulak fil
değildir, fil de kulak değildir.
“Dindar”
camiada giderek yaygınlaşan bir “gevşeme” olduğu doğru, ama bu her iki cinsi
birden etkiliyor. Fakat başörtülü kadınlar, “alametlerini” başlarında
taşıdıkları için kolayca tesbit ve teşhis edilebiliyor ve hatalarının kayda
geçmesi çok daha kolay oluyor. Halbuki onların yaptıklarının muadillerini yapan
erkekleri çoğu zaman dışarıdan görmekle tanıyamıyorsunuz ve kimin ne yaptığı
belli olmuyor. Tanınamayacak derecede başkalarına benzemek yanlış değil mi?
Elimizi vicdanımıza koyup sayalım: kaşını yolan kızlar kaç sefer gündem oldu ve
bıyık bile bırakmayan erkekler kaç kere gündem oldu? Kızların çoğu oturup
kalkmayı bilmiyor, ama erkekler de öyle. Kızların çoğu nerede ne
konuşulmayacağını bilmiyor ve erkekler de öyle. “Şallılarla” takılan elemanlar
Paris’ten, Milano’dan gelmiyor; çoğu bu mahallenin çocukları. Önce gizli nikah
kıyıp sonra canı sıkılınca boşayarak kızları ortada bırakanlar “bizden farklı
olanlar” değil. Teaddüt-i zevcat ruhsatını suistimal edenler, iş başvurusuna
gelen kadını kaşla göz arasında nikahlamaya çalışanlar, başörtüsü yüzünden
başka yerde çalışamayan kadınların çaresizliğini kullanıp yarı ücrete
çalıştıranlar “elalem” değil. Kadın ve erkek “eşit” olmayabilir, ama bunun mânâsı
birbirlerinden farklı yönlerinin olması, bir takım hükümler bakımından
ayrılıyor olmaları; mahiyet itibariyle tamamen birbirinden farklı olmaları
değil. Kadın ve erkek arasında olması gereken, olabilecek mesafeleri ve
sınırları tayin eden hükümler, daha ziyade “nesebin korunması” hususu ile
alakalı olabilir, ama bundan nasıl sınırın bir tarafında kalan erkeklerin “esas
itibariyle üremekle alakalı bir şey” olduğu mânâsı çıkmıyorsa, diğer taraf için
de böyle bir şey söylenemez. Gelgelelim bazı kardeşler insan deyince sadece
erkeklerin anlaşılması gerekiyormuş, din de erkeklere gelmiş, kadınlar ise meyve
bahçeleri ve binekler gibi kendilerine bahşedilmiş bir metadan ibaretmiş gibi
davranıyorlar. Nasıl bazı hanımlar aile kavramıyla bağlarını koparmak ve sadece
bir birey olmak, “dünyanın” peşinden koşarken “evden” tamamen soyutlanmak
tavrını bir ideal olarak benimsemekle hata ediyorlarsa, bazı beyler de kadını
“mahiyeti itibariyle bir tür ayıp” gibi görüp bir yerlere “gömmeye” çalışmakla
hata ediyorlar. Karşımızda cahiliyetin farklı renkleri, farklı türleri var ve
bir kısmı modern bir çehre arz ederken bir kısmı da gelenek suretinde
görünüyor. Gelenekli olmak iyidir ve lakin gelenek nass değildir, zamanla
rayından çıkabilir; tecdide, tashihe ihtiyaç hasıl olabilir veya sizin hataen
gelenek diye benimsediğiniz bazı alışkanlıklar gelenekten uzaklaşmak mânâsına
gelebilir, geleneği doğru tevarüs edememiş olabilirsiniz. İşin ilginç tarafı
“kadının yeri evidir, bu bizim geleneğimizdir” tavrındaki arkadaşların birçoğunun
nineleri sabah ezanında dağa çıkıp odun topluyor, öğle sıcağında tarlada çapa
yapıyor ve eve anca hava kararınca geliyordu.
Gelenek
deyince, örfleri ve adetleri ayrı ayrı ele almak lazım. Örfler daha temel
değerleri ifade ediyor ve daha zor değişiyor. Adetler ise değişime daha açık.
Âdâb bahisleri örflerle alakalı olabildiği gibi, adetlerle alakalı da olabilir
ve bu ikinci kısmı daha çabuk değişebilir. Ayrıca âdâb “algı” ile alakalı bir
konu ve her zaman mantıklı izahı gösterilemeyebiliyor. Mesela misafir gelince
ayağa kalkmayı açıklamak daha kolaydır da, bacak bacak üstüne atmak neden
saygısız bir hareket kabul edilir, bunu açıklamak daha zordur. Büyüklerimizin elini öpmemizi izah etmek, büyüklerin yanında çocuk sevmemeyi izah etmekten daha kolay. Diğer taraftan söz konusu algılar “ortak bir hayat”
ile aktarılır, “görerek” öğrenilir. Eğer bir şeyler yeteri kadar
aktarılamıyorsa, bu algıları edinemeyenleri kınamaktansa, neyin aksadığını
arayıp bulmak, çözüm yolu olarak daha verimli olacaktır.
Konuşacak
çok konu var; daha faizsiz bir piyasayı nasıl kuracağımızdan tam olarak emin
değiliz; riya ve ucub gibi, gıybet gibi amellerimizi ifsad eden huylardan nasıl
kurtulacağımızı çok iyi bilmiyoruz. Önümüzde savaşlar, açlık, salgın
hastalıklar gibi ciddi meseleler var. Pek çok konuyu bir tarafa bırakır da,
sadece sürekli belirli konuları tartışıp durursak; havanda su dövmekten başka
bir şeyi başaramamış oluruz. Kadın meselesi “tuz gibi” önemli bir konu
olabilir, ama “tuz kadar” konuşsak yeter zannederim. Belki de hepsinden önce
“ihtilaf âdâbını” tesis etmemiz gerekiyor.
Allah
kalplerimizi hidayet üzerinde buluştursun.
Etiketler:
ahlak,
başörtüsü,
din,
internet,
islam,
islamcılık,
kültür,
mahalle,
medya,
modernleşme,
polemik,
siyaset,
sosyal medya,
sosyal şiddet,
sosyoloji,
tesettür,
türban,
türkiye,
twitter
Köy Yanar Deli Taranır
Sanki
okuyan varmış gibi fiyakalı bir giriş yapmak istiyorum yazıya, sayın okumayıcı;
Türkiye’de blog yazarlığının en kolay tarafı toplam otuz altı yazıyla külliyatı
tamamlayıp köşeye çekilebilme imkânı. Otuz yedinci bir yazı daha yazmaya gerek
kalmıyor, neden? Çünki aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp
duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı gündemler dönüp duruyor, aynı
gündemler dönüp duruyor ve sizin yeni bir şey yazmanıza gerek kalmıyor, çünki
“aa ben bunu yazmıştım” deyip hemen linkini verebiliyorsunuz, “heee ben bunu
yazmıştım” deyip linkini verebiliyorsunuz, “ooo ben bunu yazmıştım” deyip
linkini verebiliyorsunuz ve üstüne bir kelime eklemek ihtiyacı hissetmeden
gündeme katılıp günü kurtarabiliyorsunuz. Ne var ki, bir noktadan sonra sıkıcı
olmaya başlıyor, bu döngü. Hararetle bu kadar konuyu tartışmak için enerjiyi
nereden buluyorsunuz, anlamıyorum. Üstelik son derece ince bir dikkatle
sürdürülüyor tartışmalar, zinhar bir adım ilerlememek, herhangi bir şeyin halline
kıl kadarcık yaklaşmamak konusunda bir mutabakat var gibi ve galiba mutabık
kalınan tek konu da bu. Hep beraber sanki bir salona doluşmuş vals yapar gibi,
hiçbir yere varmadan dönüp duruyorsunuz, aynı figürleri itinayla tekrar tekrar
şey ediyorsunuz. Ney ediyorsunuz, bilemedim, dans literatürüne vukufum bu
kadar. Neyse, hiçbir yere varmadan dolap beygiri gibi dönüp duruyorsunuz işte.
Kimin değirmenine su çekiyorsunuz bilmiyorum, ama yazık netice itibariyle bu
kadar enerjiye. Derdiniz ne sizin arkadaşım?
Taranma kısmı anlaşıldıysa köyün yanma kısmına
geçebiliriz.
Dünyada
pek çok mühim hadise oluyor. Her zaman öyleydi, ama o zaman pek çoğundan
haberimiz olmuyordu. Belki de daha az haber alınca haberler daha kıymetli
oluyor, eskiden insanlar pürdikkat kesilip “acans” dinlerdi, gazetelerden
meseleleri takip ederdi. Şimdi üzerimize sağanak gibi, dolu gibi haber yağıyor
ve hepsini takip etmemiz mümkün değil. Ne yapabiliriz? Hangileri daha mühimse
onları takip etmeye çalışabiliriz mesela, veya sahaları arkadaşlarımızla,
dostlarımızla paylaşırız, herkes bir parçasını takip eder, diğerlerine özet
geçer. Falan filan. Hiç de öyle bir şey olmaz, zira bizim için dünya bu dönüp
duran gündemlerden ibaret. Neyi kaçırdığımızın farkında bile değiliz. Çinliler
Güney Çin Denizi denen, ama Çin’e ait olup olmadığı tartışmalı bir bölgede
zengin yakıt rezervleri buldular, işletilebilir vaziyette. Amerikalılarla
itekleşip duruyorlar bu bölgede. Diğer taraftan Kuzey Kore nükleer savaş
çıkarmacılık oynuyor. Beri yandan Orta Doğu’da ne kadar ülke varsa doğrudan,
dolaylı şekilde, yandan kenardan bir şekilde bir savaşın içinde. Amerikalılar
Mars’ta su arıyorlar, bulurlarsa Yemen’e gönderecekler galiba; yirmi birinci
asrın ilk çeyreğinde insanlar sapır sapır koleradan ölüyor, neyin davası olduğu
belli olmayan bir savaş yüzünden. Myanmar’da Rohingyaların evleri yakılıyor,
Keşmir’de Müslümanlar plastik kurşunlarla kör ediliyor, Çinliler her gün yeni
bir icat çıkarıyor, ezanı “Komünist Partisi uludur” şeklinde okutmak gibi. Bu
liste uzar gider ya, bir yerde kesmek lazım. Daha bir de bunun iç meseleler
kısmı var. Hamdolsun kimi zaman düşe kalka, kimi zaman hoplaya zıplaya
kalkınmaya devam ediyoruz da, işler pek o kadar da düşündüğümüz gibi parlak
değil. Hâlâ önümüzde uzun bir yol var, hâlâ ülkeleri güçlü kılan sahalarda
gerilerdeyiz. Bulunduğumuz nokta elimizden gelecek olanın en iyisi değil, can
sıkıcı olan bu. Bilimsel araştırmalarda, eğitimde, tarımda, sağlıkta
şimdikinden çok daha iyi olabilecek potansiyelimiz var, hamdolsun, ama bunları
ancak doğru politikalarla hayata geçirebiliriz ve fakat sevgili kamuoyumuz bu
konularda büyük resme hiç bakmıyor nedense, her kararı “başımızdakilere” havale
edip, ne yaparlarsa onunla yetiniyoruz. Komplo teorileri söz konusu olduğunda
büyük resimlere doyamayan muhayyilemiz, müfekkiremiz; böyle konular olduğunda
ne detaylara bakıyor, ne kompozisyona.
Konuşmayı
en çok sevdiğimiz konular şekille alakalı konular. Onların arasında da dinle ve
kadınla alakalı olanlar. Din konuşmayı çok seviyoruz, ama mesela İslam hukuku
günümüzde nasıl hayata geçirilir, onu pek konuşmuyoruz. İslam ahlakının
incelikleri pek gündem olmuyor. Belli başlı birkaç konu sürekli gündem oluyor,
varsa yoksa onları konuşuyoruz. Ne olacak halimiz, bilmem. Allah yardımcımız
olsun.
Etiketler:
internet,
islam,
islamcılık,
mahalle,
medya,
sosyal medya,
sosyal şiddet,
tesettür,
türkiye,
twitter
26 Aralık 2016 Pazartesi
Mühim olan kafa güzelliği / tw
allah'ın akıl ve vicdan verdiği kişiler,
bunları kullanma sorumluluğunu başkasına devredemez.
başkaları çok şey bilebilir, ama yine de
imkanlarımız nisbetinde meseleleri tahkik etmekle mükellefiz.
*
üç türk'ün olduğu yerde dört şair, beş
stratejik analizci, altı din alimi ve yedi doktor var.
*
#ff aristo mantığı, islam ahlâk ve
fazileti, akıl, fikir, iyi niyet, hüsnüzan vb...
*
şayet bir sandalyeyi asla göremiyorsak
hayatın bir simcityden ibaret olmadığını kim ispatlayabilir? işte bunlar hep
filosefe...
ah be röne, o sobayı o kadar
yakmayacağıdın...
felsefenin güzel tarafları da var. misal,
allah'ın varlığının ispatlanamayacağını dolayısıyla küfredilebileceğini
söyleyen birini görürseniz
kendisinin varlığını size ispatlamasını
isteyin. ispatlayamazsa dövebilirsiniz. kendi simcitymin halüsinasyonunu
dövüyorum, kime ne?
allah sağduyularımıza hidayet eylesin,
istikametten ayırmasın...
*
muktedir olup da yap(a)madığımız
şeylerden utansak daha gerçekçi olmaz mı?
it dalar. sövsen de dalar, sövmesen de
dalar. sopadan haber ver...
arıza nereden kaynaklanıyor? nasıl tamir
edilir? iç savaş veya darbeyi önlemenin vasıtaları nelerdir? zaaflarımız neler?
çözüm?
neyimiz eksik? silah mı, para mı,
teknoloji mi, sosyal bilimci mi, siyaset bilimci mi? rasyonel çözümü bilinmeyen
kaç problemimiz var?
biz neyi nasıl çözüyoruz? misal eğim...
kaç üniversite var, ne yetiştiriyorlar, ne kadarı gerekli, gerekenin ne kadarı
yetişiyor?
nereye ne kaynak döküyoruz, nasıl bir
mahsul alıyoruz? tıp, tarım, sanayi? oturup bunları konuşacak bir vasat yok
memlekette, sıkıntımız bu
vay sen bana ne dedin, hop oraya
giremezsin, bırak onu şucu zaten, bir kere siz bir şey demiştiniz, tamam da siz
nerdeydiniz... kakafoni
herkesin okuduğu yazarlar var mı
memlekette, kaç kişi? kaç ayrı "türk literatürü" seti var? kendi
setinin dışında okuyan var mı?
kimse kimsenin dilinden anlıyor mu? batı
düşüncelerini ne kadar tanıyoruz? islam kültürünü ne kadar tanıyoruz?
ocakta süt taşarken, dam akarken, çocuk
ağlarken çözümü kapı eşiğinde komşuyla dedikodu etmekte gören biri neye
muktedirse ona muktediriz...
*
ona niye karşı çıkmadın da buna çıktın
muhabbetinin bir şey ifade etme ihtimali var da, ona niye ağlamadın da buna
ağladın küllüm zırva
*
"burası ibadet yeri, burda hu
çekilmez" (yurdum insanı)
"dinimiz hoşgörü dini olduğu
için..." (yurdum insanı)
*
emperyalizme karşı emperyalizm...
*
ihtilal = revolüsyon. ıslahat = reform.
inkılab? bazen biri, bazen diğeri; kafa karıştırıyor... ölçü ve tartı
"devrimi" olmaz, reformdur o.
lakin yazı ve dilde yapılan, bildiğin
ihtilal...
*
bekliyorum, görüntülerini gösterme ekolü
mezarların içine kadar da uzanacak mı acaba?
türkiye'de haber işinin şirazesini ilk
körfez savaşı bozmuştu. dakika başı cnn'e bağlanıp gelişmeleri aktarmaya
alışınca,
gelişme bulamadıkları zaman da ne
bulurlarsa aktarmaya başladılar...
saat başı haber + son dakika bağımlılığı
felaket... akşam 20:30 haberler, gece güne bakış neyinize yetmiyor :p
*
[vicdan]
bu söylediğin her tür "değer"
için geçerli, gerçekten "objektif" olan tek ahlak yasası orman
kanunudur
kelimenin kökünün o kadar önemi yok,
lugat ve ıstılah manaları farklı olabilir, kaldı ki bir dilden diğerine geçmiş
kelime...
cemil meriç'e bakarsan hürriyetin de bir
tanımı yok...
"Kelime kökü alakasız, tanımı
herkese göre değişen ama pozitif kavramlarla ilişkili gibi görünen 'özgürlük'
tabii ki şahâne politik malzeme"
"muğlak" olmak zorunda, çünki
"değer", elle tutulur, gözle görülür bir şey değil, inançlara,
sezgiye bağlı hepsi de...
bu muğlaklığı ne kadar
netleştirebildiğimiz, kültürel bir konu ama. muğlak diye işin ucunu keyfiliğe
bırakmak bambaşka bir şey
başka çare yok, önemli olan her zaman bir
gri alan kalabileceğini bilmek, uygulamayı buna göre düzenlemek
daha objektif olanlar, değerleri
konusunda daha net ortak kabulleri olanlar, güzel formüle edebilenlerdir, ama
temel durum aynı
hukuk değerlere dayalı bir alan, değer
deyince de işin ucunun nereye varacağını kestirmek mümkün değil
geçiş dönemlerinde bu tür sıkıntıların
artması tabii, çok kültürlü toplumlarda da durum daha karmaşık
tamamen kurtulabilsek, cennette olurduk.
toplumun, kültürün problemleriyle başa çıkabilme gücü önemli, medeniyet böyle
kuruluyor
*
bir tez sahibi olmak zor, bir şeylere
karşı çıkmak daha kolay...
işin komik tarafı, başka bir açıdan
bakınca iki veya daha fazla taraf yok, neticede herkes aynı şeyleri yapıyor...
fikir zaten yok. herkes orijinal fikir
üretemez, ama en azından kendi başına söküp takabilmelisin ki, fikrin olsun...
"bizim cenahın fikirleri çok iyidir,
ama ne olduklarını ben bilmiyorum"
"bizde yanlış olmaz" katı bir
şablonla harmanlanınca, kendi cenahının isimlerini ihanetle suçlamaya da
varabiliyor
*
balatalarınıza iyi bakın...
*
maşa lazım (müdür bey, not al; depocu
bekir'den isteriz, katır yoksa da maşa vardır belki)
başhekim: katır var mı sizde? depocu: he
ya, olaydı binerdik hep... başhekim: yok, teptirecek çok adam var da burda...
(true story)
acil ihtiyaç listesi: maşa, kızılcık
sopası, meşe odunu, katır, satır, palta, pala... önemse ve yay!
*
bir şeyler üretmek yerine bütün kalkınma
planı "dövlet bize bir şey yapsın" demekten ibaret bir ahali
ve temel planı bu ahaliyi memnun etmek
üzere sağa sola rastgele bir şeyler yapmak olan bir idare
istisnaların hürmetine ayaktayız, ortalama
problem çözme kapasitemiz sürünüyor...
*
akıl var, mantık var; o da bizde yok.
caza devam...
*
felsefeden önce mantık dersiyle mi
başlasak acıba?
*
iki taraf da hatalıysa,
"ama"lara prim vermeyeceğiz diye, birinin hatasını yok mu farz
etmeliyiz?
iki hatadan birine arka çıkmaktan başka
yol yok mu yani? bu durumda "ama"yı aradan çıkarmak "taraf seç
ve saldır" mantığına hizmet ediyor
mesele "ama"dan kurtulmak
değil, bir tarafın hatasını örtbas etmek üzere suistimal edilmesine mani olmak
suçu "ama"ya yüklediğiniz
zaman, hatalardan birine destek olma durumuna düşme tehlikesi mevcut
"ama" mantıki bağlantı kurmak
için kullanılan kelimelerden biridir "ise" gibi, "ve",
"veya", "değil" gibi...
*
İletişelim, iletişilelim / tw
patırtı başladığında söylediğim: zulme uğramanız davanızın batıl
olmadığını göstermez, davalarının batıl olması zulmü savunmayı gerektirmez. elimden
geldiği kadar hangi tarafta olursa olsun hakkı teslim etmeye çalıştım, bu yüzden
iki tarafla da tartışmam gerekti zaman zaman. hatta bir taraf kendi içinde
bölündüğü zaman da iki kısmın da hakkını vermeye çalıştım aklım erdiği kadar. kendine
bir taraf seçip avukatlık yapanlar beni insanları kategorize etmekle
suçladığında bunu dinlemek zorunda değilim zannederim. davudi ses tonum için
özür dilerim, aslında öyle değil, twitter öyle gösteriyor demek ki. kimsenin
alaycı ses tonuna sabretmek zorunda olduğumu da zannetmiyorum, buradan bir
fikir alışverişi çıkmıyor
*
cinayeti savunan da kullanan da aynı kafada. kavganız bitince haber
verin... bir tarafta hepsi de islam'dan, hak'tan ve halktan yana olduğu halde
içtihat farklarından birbirini doğramaya hazır bir zümre. diğer tarafta
doğruları yanlışları birbirine katıp inatlaşan dediğim dedik bir zümre... görünüşe
göre bizim en büyük davamız birbirimizle didişmek... yahudiler varken de
birbirimizden nefret ediyoruz... evs ve hazreç gibiyiz, ensar olamadık...
*
her şey çok kolay, bir taraf seç ve bağırmaya başla.
*
durum muhasebesi: muhakeme zayıf. duygusallık tavan yapmış. samimiyet
derecesini bilmek mümkün değil. nalıncı keserleri var. suç isnadı karar yerine
geçiyor. kabilecilik var. nezaket yok. iletişim parazitli veya kesik.
*
bir tarafa gözümüzü kapatınca öbür taraf hakkında söylediklerimiz
muhataba ulaşmıyor, iyi bir iletişim stratejisi değil bence. dengeyi tutturmak
lazım, olumlu olanı hiç anmayınca da karşındaki kasdın var sanıyor, dinleyeceği
varsa da dinlemiyor. en azından yiğidin hakkı veriliyor mesajını ulaştımalı ki,
yine de dinlemezlerse günah söyleyenden gitmiş olsun
*
"eskiden yaşamış birini takip etmek yanlıştır" aromalı
laflar sadece saçma, sataşma, aşağılama, hakaret değil; boşuna
heyecanlanıyorsunuz
üstüne bir de şahsı küfür yağmuruna tutuyorsunuz, kendini bir şey
sanıyor. ciddiye alarak mevzuu mesele haline getirmenin lüzumu yok
kimse üzerinde gitmese sönüp gidecek bir şeyin her tarafta
duyulmasına vesile oluyorsunuz, havagazından bir laf yahu
oturup aksini ispat etmeye değmez bir laf, tepki çekince birileri
için bir analiz halini alıyor, küfür de yağınca cevab veremedi oluyor
adamın ekmeğine yağ sürüyorsunuz, attı lafı ortaya gündem oldu... ah
bi çene tutmayı öğrenebilsek...
bir de arkadaş izmirliymiş yani, normal olanı bile ayrı bir algı
evreninde yaşıyor, çapulcusunda kafa kaç bin beş yüz kim bilir :)
*
senin gezin hangisi?
*
çekiçseniz her şeyi çivi gibi görüyorsunuz ya, kanalsanız reyting
gibi; parti, cemaat, geziyseniz felan felan, şey bir şey gibi görüyorsunuz
*
içindeki kelimelerin ne yana gittiğini düşünmeden cümle kuruyorsun
ya, kurma.
*
ortalık karışık, kafalar daha da karışık; ya hayır söylemeli veya
susmalı...
*
muhalif veya muvafık bir yazarın iyi niyetinden şüphe edebiliriz, ama
en azından kendi niyetimizi yoklama imkanımız var;
bazen algılananlar yazılardaki somut ifadelerin çok ötesinde oluyor.
maksadını aşan beyan gibi maksadını aşan anlamadan da sakınmak lazım...
hocam şimdi cengiz çandar'ı savundurma bana :)) dün gece baktım, iyi
bir yazı değildi, ama tepkiler yazıyı aşıyordu
temizlik hareketi talihsiz bir ibare, ama katliam tabiri de
kullanıldığı için bunu maksadını aşan beyan saymak gerekir
katliamı bu çaptaki bir operasyonun doğal sonucu gibi göstermek vahim
bir şey, ama zorlanarak da olsa katliam olduğunu itiraf ediyor
ana saldırı araçları ifadesi sorunlu, çok sayıda kullanılan araç mı
ana araçtır, daha etkili olan mı?
burada ateşli silah kullanılmasını küçük görme tavrı var ki, nereye
koymak gerek bilemedim şimdi
temel fark göstericilerden değil, müdahalenin boyutundan
kaynaklanıyor, üstelik burada vandallar da vardı
"karşı koymanın" ve müdahalenin şiddet oranları
karşılaştırılırsa fark daha da açılıyor
türkiye-demokrasi / mısır-darbe denklemi en azından itiraf olarak
değerlendirilebilir, olumlu not alır
"ana" saldırı aracı diyor, görmezden geliyor denemez,
telaffuz etmek istemiyor denebilir
karşı koyma da darbeye karşı koyma olarak anlaşılabilir; öyle ya da
böyle, mantık kurgusu tuhaf da olsa "katliam" diyor
iyimserlik değil, ama somut noktaları tespit edip notunu vermek
gerekiyor, yoksa niyet okuma ithamı gelir karşılığında
hoşuma gitmese de 0 veremem, ama sınıfta bırakamaz mıyım? takdir
kullanır yine bırakırım ;)
görmezden gelmiş denemez, söylememiş denebilir. ana saldırı
araçlarından bahsettiğine göre, ana olmayanların da olduğu anlaşılır
yani silah kullanıldığını zımnen söylüyor şeklinde yorumlamak da
mümkün. lehte yorum varsa, aksini gösteren daha güçlü karine yoksa>
lehteki yorum tercih edilir. ayrıca zorlanarak da olsa katliam
kelimesini telaffuz etmesi, silah konusunu tali mevkie düşürüyor
o noktadan eleştirilebilir, ana araçların daha etkili olanlar olması
gerekir, araçların sıralaması hatalı :)
hukuk, mantık; bunlar güzel şeyler... :)
islam, cengiz çandar'ın bile hakkını yememek değil mi? bir adamı
asacaksanız doğru suçtan asın...
*
polemik "edebi" bir tür, peyami
safa yazmış mesela, hep beraber okuyup istifade ediyoruz;
bir de karşılıklı laf çakma seansları
var, üstünüze afiyet abdiaciz yapmıştık ondan biraz, bir faydası görülmedi
nüzumsuz polemiklere girmeyelim nütven,
insanların %86,97sinin laf anlama potansiyeli düşük, ortalığı daha da
kızıştırdığınızla kalıyorsunuz
*
gürültü yapmanın sessiz kalmaktan çok
farkı yok. çözüm? heyecan-galeyan sarmalları bir şey üretmiyor, bir şeyi
değiştirmiyor...
*
kusur oranlarını içeren bir hesap bağzı
arkadaşları kesmiyor, bir tarafı tamamen haklı görelim istiyorlar galiba
ya herru ya merru kafasında olaydık,
kazlıçeşme'ye giderdik; "7.4 yetmedi mi?"
sadece sizler ve akp yöneticileri değil,
memlekette herkes kendi algı evreninde yaşıyor...
*
hadi itiraf edelim, kriz seviyoruz biz,
çekişmeye meftunuz. merdiven boyası bahane...
daha soyut şeyler üzerinden kamplaşsak da
konunun tabiatı ortaya çıksa, mesela yoğurdu sarımsaklamak? yok, o da somut...
*
yağmur yağar yer yaş olur, okulun
bahçesinde sıra olamazsın, sporsalonukantintiyatro olan mekana sıkışırsın bin
beş yüz kişi,
yağmurlu günlerde spor salonunda bir
uğultu olur, karmakarışık, basık, boğucu... ahan da sana gündem, fikir, haber;
hepsi ve daha fazlası...
şimdi arkadaş, güneş doğar, batar;
çiçekler açar, kuşlar öter, kuzular meler, arılar vızıldar, atlar kişner,
inekler böğürür,
af buyurun, eşekler anırır, tezek kokar,
pınar akar, yağmur yağar, yer yaş olur, neydi adı, ... midir nedir, neyse
işte...
bir cinsten hadiselerin her tekrarında
yeni baştan hayret edebilmek de güzel bir şey tabii, orası ayrı da, yaktığınız
atp'ye yazık...
(atp = adenozin trifosfat, insan
hücrelerinin enerji şeysi)
*
[annem başörtülüydü, dedem hocaydı
söylemi hakkında]
"bakın ben insaflıyım -bu da
haklılık ve meşruiyet payımı arttırıyor, böylece size daha usturuplu
çakabilirim- >
bir kültürel motif olarak din olgusuna
karşı değilim, yeter ki ayağımıza dolaşmasın, özellikle siyaset alanında ve de
>
kendimize ayırdığımız başka alanlarda
karşımıza çıkmasın" demek istiyorlar
ayrıca "böyle şeyler eskidendi,
şimdi olamaz" demek istiyorlar
"bükemediğimiz eli ısırırız"
diyorlar, "din ancak vesayetgiller için hoş görülebilir" diyorlar...
*
tamam, bir ömer b. abdülaziz değil de,
diktatör deyince de komik oluyor be; bir ortanız yok mu kardeşim sizin?
*
esas itibariyle yine babam haklı çıkmış
oluyor, fikrime itibar etmeyene laf söylesem ne?
bilmek isteyen sorar, sorana söylersin.
sormayana söyleme, kendi işine bak, laf çakmakla, çene yarıştırmakla netice
hasıl olmuyor
*
"Biz #PembeMetrobüsİstiyoruz ! Ya
sen?" -> ben mavi istiyorum ;)
bindiğim metrobüse rahatsız edici bağzı
bağyanlar binemeyeydi ey'olurdu emme...
#PembeMetrobüsİstiyoruz diyorsunuz, güzel
söylüyorsunuz da, yetmez ama evet... :)
1. pembe 2. mavi 3. aile 4. garuşuh. en
güzeli :)
#PembeMetrobüsİstiyoruz düzeltiyorum,
garuşuh olunca en güzeli değil, ama demokratikli.
#PembeMetrobüsİstiyoruz bu arada şu bayan
lafını bir unutun bizahmet #DüzgünTürkçeİstiyoruz
nevceride.blogspot.com/2013/01/bayan.… - nevceride.blogspot.com/2012/12/bayan-…
bilvesile, hanım ve bey:
nevceride.blogspot.com/2013/01/hanm.h… - nevceride.blogspot.com/2013/01/bey.ht…
*
teşhir (hedef gösterme demek istiyor
herhalde), tecrit, imha; not al sebastiyan...
#FaşistODTÜlü arkadaşlar bizim anlatmaya
çalıştığımız şeyleri uygulamalı olarak göstermişler, kafaları ne şekil
çalışıyor, taktikler neler..
bence bu yaşam formlarına odtülü
denmesin, odtü çamaşır suyuyla temizlensin...
hükumet adım at ve böğcekleri ez.
*
berikinin varlığı zaten ötekine göre
kabahat, dolayısıyla uysa da mücrim, uymasa da mücrim; kafalar böyle bir
kafalar...
takkeyi az kaydıralım, kel görünsün biraz
kenarından: katil devlet, katil polis diyenler ne diyorlar...
bunlara göre bir devlet görevlisinin,
kurumunun, polisin eliyle bir suç işlenmiş olması arızî bir durum değil; tam
tersi
devlet de, emniyet kuvvetleri de bunlara
göre kategorik olarak kötü. dolayısıyla suç işleyen görevli, işlemeyen görevli
araştırılsın >
suç işleyene cezası verilsin demeniz,
bunları tatmin etmez. onlara göre devlet de polis de zaten baştan suçlu, ne
yaparsa yapsın
devlete ve polise yönelik asli bir
düşmanlık var, dolayısıyla katil polis diye bağırdıklarında gerçekten katil,
polis mi umurlarında değil
diğer taraftan zamanında savundukları bir
kısım "masum eylemciler" polis öldürdüğünde gıkları çıkmamıştı
çünki bunlara göre "emekçilerin
şiddeti" meşru bir şiddet ve polis öldürmek de suç değil
dolayısıyla polis öldürdü öldürmedi diye
bunlarla tartışmaya girmenin bir manası yok.
adaleti tesis için tahkikatınızı
yaparsınız, neticeye göre gereğini icra edersiniz. polemikler tamamen
manasız...
*
marksizmin eylemini, söylemini bu ülkeye
getirenlerin yatacak yeri yok...
taraflardan biri devletse, mutlaka devlet
suçlu ve karşısındaki masum... kurdun "suyumu bulandırıyorsun"
hikayesi gibi
"kimseyle geçinesimiz yok, bizi
memnun etmek için kendinizi imha edin" deseniz daha dürüst olacak...
*
Dinayet / tw
bence esas kendi "ebu süfyan sofraası"larımıza
bakıp içimiz burkulsa daha iyi sanki; su ve hurma hz. peygamber'in öğünü...
*
her detayı büyük bir ciddiyetle uygulamaya çalışan
cemaatin birer karış mesafeyle saf tutmaktan rahatsız olmaması tuhaf değil mi?
(cami cemaati; nur cemaati değil)
*
1) bugün pr yapmadan yardım toplamak biraz zor. 2)
özellikle deniz fenerinden sonra yardım yerine ulaşıyor mu endişesi mevcut
meşruiyeti korumak için "şeffaflık" gerekiyor.
ideali elbet bu değil, ama daha iyisi olana kadar bunlar da iyidir
afrikalı çocuğa mama parası vermek veya ameliyat ettirmek
için daha parlak bir fikri olan söylesin, değerlendirelim...
*
arkadaşlar, hatlar karışmasın; birini isim vererek
münafıklıkla itham etmek teknik olarak biraz zor.
zahiren tekfir edecek açık vermeyenlere münafık deniyor,
kalbini göremedikleriniz hakkında neye göre hüküm vereceksiniz?
münafıkların elebaşı diye bilinen şahsın cenaze namazı
kılınmıştı, akabinde ikaz gelmiş olsa da, buradan pay biçebiliriz...
zahiren bir insan ya müslümandır, ya kafir; isim vererek
şunlar münafıktır diyemezsiniz; bağzılarını tavsif için bozguncu demek daha
uygun
*
yapılmamış ibadet esprisi kaldı mı? hmmm, "eyle beni
cihad" nasıl? yahut "eyle beni tefekkür"?
yardımcı fiil sayısının ibadet çeşidinden az olması işi
bozuyor, yoksa çok ekmek var bu işte, hele ameller niyete göre bahsine
girersek...
ey mizah affet bizi...
*
müstakbel mütercim ve mütefekkirlere not:
"allah'lık" diye bir kelime yok, ilahlık veya uluhiyyet denir ona;
lafza-i celal cins ismi gibi kullanılamaz
*
"ekonomi yönetiminden devlet idaresine, nasıl harb
edileceğinden hastalıkların nasıl tedavi edileceğine kadar kaynak olduğu iddia
edilen"
başka bir deyişle "dinin antrikotu, filetosu iyiydi
de, kontrafilesi bizi bozuyor" (!!!) batı'nın yeni diniyle çelişen ne
varsa ayıklayalım?
islam'dan bir protestanlık çıkaramadılar ya, ona
yanıyorlar...
normal müslümanlığı beğenmiyorum, icat çıkarıcam ama
direkt yemiyor, yandan yandan isim uyduruyorum demek muhtemelen...
peygamber mi bekliyormuşlar?
kur'an aklı derken de "aklıma bir kur'an geldi"
demek istiyor olmasın? tövbe estağfirullah... :)
hiçbir şeye inanmayan pek kimse yoktur, onlar da bir
şeylere inanıyorlar ve neticede onun da bir din olduğunu bilmiyorlar
*
olduğu gibi bırak çık, dünyadan gider gibi...
sonra geri gel, şebelek gibi... (tevbe dinamik bir süreç,
hatt-ı müdafa yok, sath-ı müdafa var...)
*
dünyanın değişmesini isteyen kendini değiştirmekle
başlamalı, daha az yemek, az uyumak, daha çok okumak olabilir mesela...
teorik olarak kusursuz olamayacağımızı biliyorsak, pratik
olarak o kusurların neler olduğunu araştırmamız gerekiyor
birinin boğazını sıkmak istiyorsan, önce nefsini incele.
nefis muhasebesi, murakabe, tefekkür ibadettir...
kul dediğin de hatasız olmayacağına göre, istiğfarı
çoğaltmalı...
*
hep söylüyorum, camilere tonmayster kadrosu lazım; aşırı
volüm, akroşman vb dışarıdakilere değil içeridekilere de eza veriyor...
ezanın duyulması lazım, ama haseki'de okunan ezanın yeni
camiden duyulması lazım değil, ortası yok mu bu işin?
izmir balçova'da hiç duyulmuyor ezan, acayip işler...
ezan okunurken kullanılan ses sisteminin sesinin
gerçekten çok yüksek olmasından rahatsız olanları anlayışla karşılamak lazım
ezanın kendisinden rahatsız olanlar, beter olsunlar...
*
eskiden "bonus dini" mi desek diye düşündüren
bir din anlayışı vardı, ibadetlerin mahiyetlerini hesaba katmadan şeklen sevap
toplama çabası
şimdi de "maç kaç kaç dini" gibi bir şey çıktı,
sanki allah size bu dini öteki mahalleye laf çakmak için mazeret olsun diye gönderdi...
eskisinin masumane bir tarafı vardı ve hacıteyze
safiyetiyle birleşince de çok güzel duruyordu, yenisinin nereye gittiği belli
değil...
*
Denize kimi döktüydük ki? / tw
neyden kurtulduğumuza dair ortak bir fikrimiz yok ki
ortak kutlayalım
ezan susmasın diye verilen bir mücadele miydi, başarıya
ulaşan, ezanı susturabilme hakkının kazanılması için miydi?
millî mücadelenin neticesi latin harflerinin kazanılması
mı, arap harflerinin kaybedilmesi mi?
işgalcilerin türkiye'den kovulmasının ne anlama
geldiğinde anlaşabilmek için önce türkiye'den ne anladığımızda anlaşmamız
lazım...
bence ortada kutlanacak bir şey var, ama gündoğdu
meydanında toplananların kutladığı benim kutlayacağım şey değil.
9 eylül kutlanacak bir şey değil demiyorum, anlamıyor
musun? gündoğdu'da kutlanan işgalin bitmesinden ibaret değil diyorum
9 eylül'den sonra meclis-i mebusan istanbul'a taşınıp
"halife-i ruy-i zemin efendimiz"e biat etse ve rejim değişmese,
reformlar olmasaydı
bu senaryo gündoğdudaki kalabalık için hâlâ kutlamaya
değer bir manzara olur muydu?
kimine göre 9 eylül chp türkiyesine yol açtığı için,
kimine göre ise chp türkiyesine rağmen güzel. ortak fikir var mı ki ortak
kutlansın?
1908 öncesi türkiye nedir? şark meselesinin başımıza
patlamak üzere olduğu, fırtınanın eşiğinde olduğumuz bir dönem mi? bunu kimse
istemez.
dil devrimi saçmalığının yapılmadığı bir dönem mi? bunu
niye istemelim?
1918'de mağluptuk, felaket başımızda patlamıştı. sonra
işgal geldi. sonra gitti. 1922'de, 1918'e döndük.
1922 türkiyesi 1918 türkiyesinden daha muzaffer bir
türkiye değil.
savaştan mağlup çıktığımızı algılayamadığımız için 90
senedir hayal aleminde yaşıyoruz.
savaştan mağlup çıktığımız yetmiyormuş gibi, geçen
dönemde hem kültürümüz, kimliğimiz darbe yedi, hem bir sürü nifak boy verdi
1918'de daha bağımsız olmak çok tuhaf bir fikir. lozan'da
kapitülasyonlardan kurtulduk, tek artı budur belki de
biri kaybedilmiş, diğeri kazanılmış iki ayrı savaş yok,
osmanlı ve türkiye diye iki ayrı devlet de yok...
osmanlı'dan kurtulmuş falan değiliz, osmanlı'nın kaldığı
yerden devam ettik, sadece rejim değişti
osmanlı'nın bir sürü kurumundan "kurtulamadık",
kötü alışkanlıklarından, zaaflarından... bir toplum kendisinden kurtulabilir mi
kolayca?
kapitülasyonların kaldırılması bir başarıdır, ama hukukî
kapitülasyonların kaldırılmasının hukukumuza malolduğunu da unutmamalı
osmanlı'dan cumhuriyet'e geçerken siyah bir tablo beyaza
veya beyaz bir tablo siyaha dönmedi
cumhuriyet döneminde işlenen bir çok hatanın kökleri
osmanlı'dan geliyor. başarıların da...
osmanlı ve cumhuriyet tamamen iki ayrı şeymiş gibi
düşünmek aklî melekelerimizi zayıflatıyor
osmanlı'yı saadet asrı sananlar da cumhuriyet eğitiminin
ürünleri, hatalı imalat, mantık aynı, yönü ters...
selçuklu, osmanlı ve cumhuriyet tek bir devlettir. rejim
değiştirmekle devlet yıkılıp kurulmaz. bu saatte tartışamayacağım, kusura
bakmayın
konu dağıldı, işin özeti: gündoğdu ahalisi yunanın denize
dökülmesiyle birlikte daha bir sürü şeyi kutluyor,
o daha bir sürü şeyi ben kutlamıyorum, yunanın denize
dökülmesini kutlayacaksam ayrı bir yerde kutlarım
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)